Huzur...
Herkesin aradığı, herkesin mutlaka istediği ortam...
Nedir bu huzur?..
Yakalanması, bulunması, sağlanması bu kadar zor mudur bu huzurun?!...
T.D.K.'nun Türkçe Sözlüğündeki anlamıyla Huzur: "Dirlik, baş dinçliği, gönül rahatlığı, rahatlık."
İnancımız ve halk arasındaki ve osmanlıcada ki anlamıyla ise: "İbadet neticesi hasıl olan rahatlık, gönül ferahlığı." anlamını taşıyor huzur...
Hangi anlamına göre bakılırsa bakılsın; aranan, aranması gereken ve insana çok yakışan bir ortam huzur...
Huzuru sağlayan da, -çok gariptir- huzuru kaçıran da insan!...
Önce kaçırıp sonra yeniden yakalamak için, huzur peşinde olmaz işler yapan da insan!...
Bir şeyleri artık yargılamamız lazım!...
Artık herkesin kendine göre var ettiği ve kendine göre imanmışçasına savunduğu, yapmacık taassuplarımızı yargılamamız lazım...
Ahlak sohbetleri yapılmalı artık!...
Hiç bir ahlak tarifine yakışmayan ahlaksızların, ahlaklılık adına ahlaksızlık yapmalarına göz yummamamız lazım!...
"Benim ahlaksızım!" diye bir sahiplenme olamaz, olmamalı!...
Ahlaksız kimse, neredeyse, hangi ortamdaysa oraların iyi ahlaklı olanları, bu ahlaksızları deşifre etmeli, bu ahlaksızlar artık toplumdan tecrit edilmeli...
Toplumda huzuru sağlayabilmek için, ahlaklı insan sayısını çoğaltmak lazım.
Kapitalizmin bütün acımasızlığı ile saldırdığı ve yok etmeye başladığı ahlak yüzünden, insanlık can çekişir hale geldi!...
Bütün semavi dinlerin, hatta bütün inançların yasakladığı şeyleri kapitalizm, mubah sayarak ahlaka galip gelmek üzere!...
Hepimiz, öncelikle kendimizden başlayarak ahlakımızı yargılamaya başlamalıyız!... Kolay gibi söylenmesine rağmen, dünyanın en zor işi bu!...İnsanın nefsine, egosuna, benliğine karşı savaş açması hiç te öyle söylendiği kadar kolay bir iş değil. Çok zor olmasa bu mücadelenin adına "Cihad-ı Ekber" yani büyük cihad denmezdi...
Ahlaklı insan, öğüdü yuvada alır. Yani aile terbiyesini iyi ve doğru almış insanlar, ahlaklı insanlar olurlar. Ve bu ahlaklı insanları saptırmak ta zor iştir...
Kapitalizmin, dünyaya maddeyi hakim kılarken en çok uğraştığı ve başarısızlıkla karşılaştığı insanlar, ahlaklı-aile terbiyesini sağlam almış insanlardır...
Dikkat edilirse Ülkücüler, ahlaklıdır. Devrimciler, ahlaklıdır. Samimi dindarlar, ahlaklıdır.
Sıkıntımız, bu ahlaklı insanlar arasından seçim yapmıyor olmamızdandır!...
Şeytana ve nefsimize galip gelerek iyi ahlaklı olmak belki söylendiği kadar kolay değildir ama; ahlaklılar arasından ehil insanları seçerek göreve getirmek, öyle çok zor bir iş olmamalı!...Ahlaksızları seçmek bu kadar kolaysa, ahlaklıyı seçmek neden zor olsun?...
Sıkıntımız, ahlak çöküşündendir!...
Sıkıntımız, asayişin de kontrolden çıkmasıyla ahlaksız sayısındaki hızlı artıştandır!...
Nüfusunun %98'i Müslüman olan bir ilkede, ahlaksız sayısının artmasında, kimseyi suçlamaya hakkımız yoktur!... Çünkü bu ahlaksızları, ahlaksızlığı barındırdığımız evlerimizde bizler yetiştiriyoruz!...
Toplum ahlaksız değildir, toplumu bizler ahlaksızlaştırırız!...
Aile terbiyesinde herkesin bilmesi, genel ve temel bilgiler olarak öğrenilmesi, öğretilmesi ve uygulanması gerekli olan güzel ahlak için şart olan on kural, "Nisa Suresi 36. Ayet" te şöyle verilir:
1- Allah'a ibadet ve kulluk ve O'na hiçbirşeyi ortak koşmayıp samimiyet ile ibadet etmek.
2- Anneye, babaya iyilikle muamele etmek.
3- Akrabalara iyilikle muamele etmek.
4- Yetimlere iyilik etmek.
5- Yoksullara iyilik ve yardım etmek.
6- Yakın komşuya iyilik etmek ki evi yakın olan veya akrabadan olan komşu...
7- Uzak komşuya iyilik etmek ki ya evi uzak olan veya akrabadan olmayan veya Müslüman olmayan komşu...
8- Yanındaki arkadaşa iyilik etmek.
9- Yolculuktan gelen misafire veya herhangi bir misafire iyilik etmek.
10-El altındaki köle ve cariyelere iyilik etmek.
Dikkat edilirse iyi insan olmak, ahlaklı insan olmak öyle görüldüğü, korkulduğu kadar zor bir iş te değil!...
Acımasız ve ahlaksız kapitalizmin hakim olduğu oklullarla, kapitalizmim kontrolündeki olkullardaki öğretmenlerle ve bu okullar ve bu öğretmenlerin denetimindeki öğrencilerle, ahlaklı insan sayısını artırmak bırakın zor olmayı nerdeyse imkansızdır..
Bu acı gerçek yüzünden bile olsa sür'atle hepimizin önce kendimizden başlamak üzere ahlakımızı yargılamamız lazım..
Ve artık hiç zaman geçirmeden ahlaksızlığa karşı, kimseden bir yaptırım ve cezalandırma beklemeden mücadeleye başlamak lazım...
Ahlaklı insanlarımızın sayısını çoğaltabilirsek, birlikte yaşamayı, son başkaldıran yaramaz çocuklarımıza da öğreterk huzuru yakalayabiliriz...
Ahlaksızlıkla mücadele etmeden ve ahlaksızlıkları yok etmeden huzuru yakalamak zordur, huzuru tesis etmek imkansızdır!...
Allah(c.c.) ahlaklı insanlarımızın çoğalmasına izin versin inşallah...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua..
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali_53@yahoo.com
Pazar, Nisan 16, 2006
Perşembe, Nisan 13, 2006
HAİN !...
İnsan.
İnsanım, insansın, insan...
Neresinden bakarlarsa baksınlar; neresinden bakarsak bakalım insanız!...
İyi-kötü, zalim-mazlum, güzel-çirkin, doğru-yanlış, tembel-çalışkan, haramzade-helalzade, temiz aile çocuğu-o.... çocuğu, müspet-menfi tarifli insanlar var ve bunların hepsi de insan!...
Bu sıfatların tamamını, aklımıza gelmeyen daha bir sürü sıfatlı insanı da insan diye kabulleniriz, kabullenirler!...
Kabullenecek olanlar da insan, eğer kabulleneceksek ki başka yolu yok biz de insanız!...
İnsan sıfatlarından hain-sadık tariflisini çok ciddiye alıyorum.
Sadık insanı, sadakat gösterdiği yer veya makam ödüllendirmeye bile gerek duymaz çünkü sadakatin, sadıklığın, sıddıklığın tek ödülü Allah rızası...
Elbette sadıkların, toplumdaki itibarları da kendileriyle, sadakatleriyle düz orantılı..
Hain!...
Hain insan!...
Hem insan, hem de hain!...
İhanetin saklı kalması mümkün değil. Ve hain, kim için kime ihanet ederse etsin; ihanet ettiği tarafça da, ihaneti göze alarak hizmet verdiği yerce de güvenilirliği olmayan biri!... Dışlanan, toplumdan tecrit edilen, hiç kimse ve hiç bir yerden iltifat göremeyen bir halde!... Veeee bu kadar yalnızlığına, bu kadar dışlanmışlığına rağmen hala insan!...
Kafamı patlatıyorum bu sadakat ve ihanete!...
Beynimi çatlatıyorum sadık insanın karşıtı olan hain insanı anlayabilmeye çalışarak!...
Bir insan olarak düşünmeye çalışıyorum: bu nasıl bir iradedir veya bu nasıl bir iradesizliktir ki insanı insanlığından çıkarmasa da öyle bir sıfat kazandırıyor ki; -ama herşeye rağmen- hain sıfatlı insan, bütün hainliğine, hainliğinden dolayı mahkum olduğu bütün yalnızlığına rağmen hala insan kalabiliyor!...
Acaba diyorum!...
Yoksa, hain insan değil midir?...
Elbette ihanet te şeytana uyularak edilir!... Şeytanın icazetli, yani kıyamete kadar inananları saptırmak için mücadele etmeye izinli olduğunu biliyoruz!...
Sadık ünvanına sahip kalabilmenin, olmazsa olmaz yolu şeytana direnebilmek.
Elbette her babayiğit, şeytana dayanamıyor!...
Ama şeytana uymanın da bazan, hatta ekseriyetle mazur görülebilecek halleri var!...
Şeytana uyarak günahkar olunabilinir mesela...
Ama günahkar insanı toplum, tecrit etmez... Günahkar insanın tövbe etme ve günahının misli kadar sevap kazanabilme şansı, Tevbe Müjdesi var!...
Peki ya hainin?!...
Hainin tevbesi var mıdır?
Tevbenin kabul edilip edilmeyeceğini elbette Allah(c.c.) bilir. Hatta edilen tevbenin kabul edileceğine de iman ederiz.
Ama hain; tevbe de etse, toplumdaki hainliğinin verdiği, saklanılması mümkün olmayan sıfatıyla, kapkara dolaşmaz mı?...
Bu nasıl cesarettir veya bu nasıl bir korkudur?...
Bir insanı, bu kadar taşınmaz, ve asla aklanmaz bir lekeye mecbur eden kuvvetin adı nedir?...
Bu kuvvetin, bu imkansız görüneni yaptıran kudretin adını bilen var mı?...
Saptıranın, şaşırtanın, insanı yoldan çıkaranın şeytan olduğunu; şeytana yenik düşen iradenin nefs olduğunu bilmemize rağmen, ihanete götüren, ihanet ettirecek kadar şaşırtan şeytandan bir daha, bir daha, bir daha korkmayalım mı?!...
Bu kadar korkunç bir sıfat olmasına rağmen, gönüllüsünün çok zor bulunacağını bilmemize rağmen ne kadar çok ta hain var insandan değil mi?!!!...
Dosta ihanet eden, insan!...
İnanca ihanet eden, insan!...
Eşe ihanet eden, insan!...
Millete ihanet eden, insan!...
Devlet'e ihanet eden, insan!...
Vatan'a, bayrağa, mukaddeslere ihanet eden de insan!...
Ya Rabbi! Ne menem şeydir bu insan?...
Bütün sıfatları hak eden ve bütün sıfatların yakıştığı insana, hain sıfatı yakışmıyor!...
Veya hainin de insandan olmasından dolayı, insanlığımdan hicap ediyorum Ya Rabbi!...
Hasımlarımızı, düşmanlarımızı, bizi inciten komşularımızı affedebiliyor, mazur görebiliyorum!...
Haini affedemiyorum Ya Rabbi!...
Haindeki insan adından hicap ediyorum!...
Hainlerin şerrinden ve milletimden hainler çıkmasından sana sığınıyorum Ya Rabbi!...
Sadık kullarına inat, ihanet edenlerin cezalarını Sen ver!...
Hainin cezasını Sen ver ki; Sen'in azabın, Sen'in gazabın bilinsin.
Bilinsin ki belki ihanetten kıyamete kadar -insan olarak- vaz geçilsin!...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH...
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali_53@yahoo.com
İnsanım, insansın, insan...
Neresinden bakarlarsa baksınlar; neresinden bakarsak bakalım insanız!...
İyi-kötü, zalim-mazlum, güzel-çirkin, doğru-yanlış, tembel-çalışkan, haramzade-helalzade, temiz aile çocuğu-o.... çocuğu, müspet-menfi tarifli insanlar var ve bunların hepsi de insan!...
Bu sıfatların tamamını, aklımıza gelmeyen daha bir sürü sıfatlı insanı da insan diye kabulleniriz, kabullenirler!...
Kabullenecek olanlar da insan, eğer kabulleneceksek ki başka yolu yok biz de insanız!...
İnsan sıfatlarından hain-sadık tariflisini çok ciddiye alıyorum.
Sadık insanı, sadakat gösterdiği yer veya makam ödüllendirmeye bile gerek duymaz çünkü sadakatin, sadıklığın, sıddıklığın tek ödülü Allah rızası...
Elbette sadıkların, toplumdaki itibarları da kendileriyle, sadakatleriyle düz orantılı..
Hain!...
Hain insan!...
Hem insan, hem de hain!...
İhanetin saklı kalması mümkün değil. Ve hain, kim için kime ihanet ederse etsin; ihanet ettiği tarafça da, ihaneti göze alarak hizmet verdiği yerce de güvenilirliği olmayan biri!... Dışlanan, toplumdan tecrit edilen, hiç kimse ve hiç bir yerden iltifat göremeyen bir halde!... Veeee bu kadar yalnızlığına, bu kadar dışlanmışlığına rağmen hala insan!...
Kafamı patlatıyorum bu sadakat ve ihanete!...
Beynimi çatlatıyorum sadık insanın karşıtı olan hain insanı anlayabilmeye çalışarak!...
Bir insan olarak düşünmeye çalışıyorum: bu nasıl bir iradedir veya bu nasıl bir iradesizliktir ki insanı insanlığından çıkarmasa da öyle bir sıfat kazandırıyor ki; -ama herşeye rağmen- hain sıfatlı insan, bütün hainliğine, hainliğinden dolayı mahkum olduğu bütün yalnızlığına rağmen hala insan kalabiliyor!...
Acaba diyorum!...
Yoksa, hain insan değil midir?...
Elbette ihanet te şeytana uyularak edilir!... Şeytanın icazetli, yani kıyamete kadar inananları saptırmak için mücadele etmeye izinli olduğunu biliyoruz!...
Sadık ünvanına sahip kalabilmenin, olmazsa olmaz yolu şeytana direnebilmek.
Elbette her babayiğit, şeytana dayanamıyor!...
Ama şeytana uymanın da bazan, hatta ekseriyetle mazur görülebilecek halleri var!...
Şeytana uyarak günahkar olunabilinir mesela...
Ama günahkar insanı toplum, tecrit etmez... Günahkar insanın tövbe etme ve günahının misli kadar sevap kazanabilme şansı, Tevbe Müjdesi var!...
Peki ya hainin?!...
Hainin tevbesi var mıdır?
Tevbenin kabul edilip edilmeyeceğini elbette Allah(c.c.) bilir. Hatta edilen tevbenin kabul edileceğine de iman ederiz.
Ama hain; tevbe de etse, toplumdaki hainliğinin verdiği, saklanılması mümkün olmayan sıfatıyla, kapkara dolaşmaz mı?...
Bu nasıl cesarettir veya bu nasıl bir korkudur?...
Bir insanı, bu kadar taşınmaz, ve asla aklanmaz bir lekeye mecbur eden kuvvetin adı nedir?...
Bu kuvvetin, bu imkansız görüneni yaptıran kudretin adını bilen var mı?...
Saptıranın, şaşırtanın, insanı yoldan çıkaranın şeytan olduğunu; şeytana yenik düşen iradenin nefs olduğunu bilmemize rağmen, ihanete götüren, ihanet ettirecek kadar şaşırtan şeytandan bir daha, bir daha, bir daha korkmayalım mı?!...
Bu kadar korkunç bir sıfat olmasına rağmen, gönüllüsünün çok zor bulunacağını bilmemize rağmen ne kadar çok ta hain var insandan değil mi?!!!...
Dosta ihanet eden, insan!...
İnanca ihanet eden, insan!...
Eşe ihanet eden, insan!...
Millete ihanet eden, insan!...
Devlet'e ihanet eden, insan!...
Vatan'a, bayrağa, mukaddeslere ihanet eden de insan!...
Ya Rabbi! Ne menem şeydir bu insan?...
Bütün sıfatları hak eden ve bütün sıfatların yakıştığı insana, hain sıfatı yakışmıyor!...
Veya hainin de insandan olmasından dolayı, insanlığımdan hicap ediyorum Ya Rabbi!...
Hasımlarımızı, düşmanlarımızı, bizi inciten komşularımızı affedebiliyor, mazur görebiliyorum!...
Haini affedemiyorum Ya Rabbi!...
Haindeki insan adından hicap ediyorum!...
Hainlerin şerrinden ve milletimden hainler çıkmasından sana sığınıyorum Ya Rabbi!...
Sadık kullarına inat, ihanet edenlerin cezalarını Sen ver!...
Hainin cezasını Sen ver ki; Sen'in azabın, Sen'in gazabın bilinsin.
Bilinsin ki belki ihanetten kıyamete kadar -insan olarak- vaz geçilsin!...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH...
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali_53@yahoo.com
Salı, Nisan 11, 2006
GENEL KURMAY BAŞKANI'NA AÇIK MEKTUP...
Sayın Özkök Paşam;
Sayın Genelkurmay Başkanım;
Türk milletinin "asl-i millet"ten bir ferdi olarak, Türk Milleti adına sizden, sizin şahsınızda Silahlı Kuvvetlerimizden bir istirhamımız olacak, arz ederim.
Sayın Paşam;
Yasalarımız ve Muhteşem Türk Atatürkümüz, size Cumhuriyet ve demokrasiyi kollama görevi vermiştir. Bu anlamda yaptığınız, yapacağınız hiç bir şeye milletin asla itirazı olmamıştır, olmayacaktır.
Bu memleketin demokrasi adına, insan hakları adına, aydınlar adına konuşanlarının Silahlı Kuvvetlerimize nasıl saldırdıklarının Türk Milleti olarak farkındayız. Bu farkında oluşla da, maşeri vicdanda; "Bu milletin hainleri, bellidir!... Hainlerin ağız birliği ile saldırdığı kişi ve kurumları savunmak; onların savunduklarına ise saldırmak gerekir." gibi düz mantıkla bir mücadele şekli geliştirdik...
Temsil ettiğim nesil itibariyle; 1960 ve 1980 İhtilallerini fiilen gören, aradaki muhtıraları çok net olarak hatırlayan birisiyim. Yapılanlardan, uygulamalardan canımızın yanmadığını söyleyemeyiz. Ama "Biz bu ülkeyi karşılıksız sevdik." diyenlerden olarak, bu can yangılarımızdan dahi şikayetlenmeyen millet fertleriyiz!...
Türk Milleti olarak bizler sizleri, rahmetli Alim YILMAZ Yarbayımız ve tarihimizde sayılarının nerdeyse bilinmesi imkansızlaşan kahramanlarımızdan olasınız diye Asker Ocağı'na -Peygamber Ocağı diyerek- veririz!...
Sizin işiniz; millet adına milleti, Devleti,Cumhuriyeti, Mukaddeslerimizi korumak ve kollamaktır. Asker olarak, iç nizamnameniz gereği de zaten sizlerden demokratlık, insan hakları savunuculuğu falan beklemeyiz, beklemiyoruz!...Size verilen görev ve mesleğiniz öldürmek ve ölmek sanatıdır!...
Demokrasiyi, biz yaşarız veya yaşayamayız, seçimlerde demokratik haklarımızı, doğru kullanır veya kullanamayız, bunlar millet meselesidir... Elbette sonuçlarına da biz katlanırız!...
1980 İhtilalinden sonra Anayasa'nın oylanmasındaki %98 oy çokluğuna rağmen, aynı -referandum yaptıran- kişilerin işaret ettiği siyasi partinin aldığı oy yüzdesini, lütfen çok dikkatle hatırlayın ve okuyun!...
Sizi çok sevmemize rağmen, dünyada bizden başka çocuğuna "Paşa" adını veren millet olmamasına rağmen, siyaseten sizin işaret ettiğiniz yere oy verilmez!...
Bu; Türk Milleti'nin asla sizi sevmediği anlamını taşımaz!...
Bu hareketle verilen mesaj; sizden sadece "Paşamız" olarak kalmanız, devletimizi, milletimizi, dış tazyiklere karşı kollamanızdır...
Türk Silahlı Kuvvetlerimizi; yaygın basın ve uzaktan kumandalı "Dolma Kalemler"in yoğun karalama çabalarına rağmen, millet nezdinde hala en güvenilir kurum, Türk Silahlı Kuvvetleridir...
Milletin size olan bu güveninin farkında olarak, güvenilir kalmaya devam edin lütfen!...
Siyasilerden, size saldıran siyaset art niyetlilerinden, günü geldiğinde biz, sandıklarda hesap sorarız!...
Sizin tepki verdikleriniz, elbette devlete, millete zarar verenlerdir ama; siz tepki verdiğinizde hemen mazlum rolüne yatarak; "Ne yapalım? Asker izin vermiyor!..." gibi sahte, art niyetli ve çok tehlikeli bir mazlum maskesi takıyorlar!...
Defalarca tekrarlanmasına rağmen bu oyun tutuyor Muhterem Paşam!...
İki gündür sizi ve Kara Kuvvetleri Komutanımızı; terörün yoğunlaştığı yerlerde görmek, milletin yüreğine su serpmeye yetmiştir. Millet olarak size güvenimiz sonsuzdur. Görevdeyken, yetkileriniz varken gerekeni yapın artık!..
Nerede, ne zaman, kime karşı, ne yapılmasını en iyi bilenler siler olduğunuz için bulunduğunuz Görevlerdesiniz.
Emekli olduktan sonra elbette heveslilerin tecrübelerinden siyaseten istifade edilebilir. Doğan Güreş Paşamız'la olduğu gibi bu denenmiştir de...
Ama görevdeyken millet olarak sizden siyaset beklemiyoruz, oy kullanmanın haricinde siyaset istemiyoruz!...
Başbakan'ın danışmanlarından birinin, Amerika'da ki; "6-7 yıl daha görevdeyiz.Başbakan beni, meseleleri aydınlığa kavuşturmak için gönderdi. Bu adamdan yararlanmayı bilmelisiniz. Devirmeye çalışmak yerine, delikten aşağı süpürmek yerine onu kullanın." şeklinde basına yansıyan aşağılayıcı, gurursuz ve Damat Ferit'çe söylemlerinin hesabını da sandıkta biz sorarız!...
Bunlar; milletin ve millet adına siyaset yapan muhalefet partilerinin görevleridir!...
Bunlarla uğraşmaya, niyetlenmeyin bile!...
Türk Milleti olarak sizden, Şühedamızın intikamını almanızı bekliyoruz. Bölücü, hain, üç-beş baldırı çıplağın "kamp" adını verdiği mağaralarını başlarına yıkmanızı bekliyoruz!...
Buna gücünüzün yeteceğine eminiz. Her türlü techizatınızın var olduğunu ve bu techizatı çok kahramanca kullanabilecek Mehmetçiklerimizin olduğunu da biliyoruz...
Art niyetli siyasilerin; AB ve ABD doldurmasıyla size yaptığı, yapacağı iftiralara mahal vermeyiniz!...
Türk Milleti adına PKK ile kan davamızı gütmek sizin meselenizdir. Sizin işinizdir Paşam!...
Siz; Türk Milleti adına bu kanlarımızı yerde bırakmama işini yaptığınızda, bizler de sizin adınıza siyaseten art niyetlilerle mücadele ederiz!...
Türk Milleti olarak biz; Sizi, sizin şahsınızda Ordumuzun her kademesini, Güvenlik Güçlerimizi ve her kademesini, Polisimizi, Devletimizi, Cumhuriyetimizi karşılıksız seviyoruz!...
Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen toplulukların millet olamayacağını bilerek tarih yazan bir milletiz biz!...
Öldükçe çoğalacağımızı, çoğaldıkça ölerek kahramanlaşıp mukaddeslerimizi korumaya devam edeceğimizi de tarihi şahit tutarak yapmışız, her zaman da yaparız!...
Sayın Genel Kurmay Başkanım;
Muhterem Paşam;
Çok bilinerek ve sizin şahsınızda Ordumuzu yıpratmak amacıyla, size siyasi, demokrat söylemler yaptırılıyor!... Lütfen bunu fark edin!...
Siyaseti millete bırakıp, milletin dış tazyiklerden uzak olarak, huzurla siyaset yapmasını sağlayın çok yeter!...
Bu Millet; sizi asla şer odakları karşısında, lojistik desteksiz ve sevgisiz bırakmaz!...
"Asli unsurlarıyla yönetilmeyen milletler için, izmihlal mukadderdir." diyen Muhteşem Türk Atatürk'ün sözlerini, bir daha hatırlatarak, haddimi aşan bir şeyler söylemişsem sadece Sizi ve şahsınızda Ordumu çok sevmeme sayılmasını rica ederek saygılar, sonsuz sevgiler sunarım.
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
Sayın Genelkurmay Başkanım;
Türk milletinin "asl-i millet"ten bir ferdi olarak, Türk Milleti adına sizden, sizin şahsınızda Silahlı Kuvvetlerimizden bir istirhamımız olacak, arz ederim.
Sayın Paşam;
Yasalarımız ve Muhteşem Türk Atatürkümüz, size Cumhuriyet ve demokrasiyi kollama görevi vermiştir. Bu anlamda yaptığınız, yapacağınız hiç bir şeye milletin asla itirazı olmamıştır, olmayacaktır.
Bu memleketin demokrasi adına, insan hakları adına, aydınlar adına konuşanlarının Silahlı Kuvvetlerimize nasıl saldırdıklarının Türk Milleti olarak farkındayız. Bu farkında oluşla da, maşeri vicdanda; "Bu milletin hainleri, bellidir!... Hainlerin ağız birliği ile saldırdığı kişi ve kurumları savunmak; onların savunduklarına ise saldırmak gerekir." gibi düz mantıkla bir mücadele şekli geliştirdik...
Temsil ettiğim nesil itibariyle; 1960 ve 1980 İhtilallerini fiilen gören, aradaki muhtıraları çok net olarak hatırlayan birisiyim. Yapılanlardan, uygulamalardan canımızın yanmadığını söyleyemeyiz. Ama "Biz bu ülkeyi karşılıksız sevdik." diyenlerden olarak, bu can yangılarımızdan dahi şikayetlenmeyen millet fertleriyiz!...
Türk Milleti olarak bizler sizleri, rahmetli Alim YILMAZ Yarbayımız ve tarihimizde sayılarının nerdeyse bilinmesi imkansızlaşan kahramanlarımızdan olasınız diye Asker Ocağı'na -Peygamber Ocağı diyerek- veririz!...
Sizin işiniz; millet adına milleti, Devleti,Cumhuriyeti, Mukaddeslerimizi korumak ve kollamaktır. Asker olarak, iç nizamnameniz gereği de zaten sizlerden demokratlık, insan hakları savunuculuğu falan beklemeyiz, beklemiyoruz!...Size verilen görev ve mesleğiniz öldürmek ve ölmek sanatıdır!...
Demokrasiyi, biz yaşarız veya yaşayamayız, seçimlerde demokratik haklarımızı, doğru kullanır veya kullanamayız, bunlar millet meselesidir... Elbette sonuçlarına da biz katlanırız!...
1980 İhtilalinden sonra Anayasa'nın oylanmasındaki %98 oy çokluğuna rağmen, aynı -referandum yaptıran- kişilerin işaret ettiği siyasi partinin aldığı oy yüzdesini, lütfen çok dikkatle hatırlayın ve okuyun!...
Sizi çok sevmemize rağmen, dünyada bizden başka çocuğuna "Paşa" adını veren millet olmamasına rağmen, siyaseten sizin işaret ettiğiniz yere oy verilmez!...
Bu; Türk Milleti'nin asla sizi sevmediği anlamını taşımaz!...
Bu hareketle verilen mesaj; sizden sadece "Paşamız" olarak kalmanız, devletimizi, milletimizi, dış tazyiklere karşı kollamanızdır...
Türk Silahlı Kuvvetlerimizi; yaygın basın ve uzaktan kumandalı "Dolma Kalemler"in yoğun karalama çabalarına rağmen, millet nezdinde hala en güvenilir kurum, Türk Silahlı Kuvvetleridir...
Milletin size olan bu güveninin farkında olarak, güvenilir kalmaya devam edin lütfen!...
Siyasilerden, size saldıran siyaset art niyetlilerinden, günü geldiğinde biz, sandıklarda hesap sorarız!...
Sizin tepki verdikleriniz, elbette devlete, millete zarar verenlerdir ama; siz tepki verdiğinizde hemen mazlum rolüne yatarak; "Ne yapalım? Asker izin vermiyor!..." gibi sahte, art niyetli ve çok tehlikeli bir mazlum maskesi takıyorlar!...
Defalarca tekrarlanmasına rağmen bu oyun tutuyor Muhterem Paşam!...
İki gündür sizi ve Kara Kuvvetleri Komutanımızı; terörün yoğunlaştığı yerlerde görmek, milletin yüreğine su serpmeye yetmiştir. Millet olarak size güvenimiz sonsuzdur. Görevdeyken, yetkileriniz varken gerekeni yapın artık!..
Nerede, ne zaman, kime karşı, ne yapılmasını en iyi bilenler siler olduğunuz için bulunduğunuz Görevlerdesiniz.
Emekli olduktan sonra elbette heveslilerin tecrübelerinden siyaseten istifade edilebilir. Doğan Güreş Paşamız'la olduğu gibi bu denenmiştir de...
Ama görevdeyken millet olarak sizden siyaset beklemiyoruz, oy kullanmanın haricinde siyaset istemiyoruz!...
Başbakan'ın danışmanlarından birinin, Amerika'da ki; "6-7 yıl daha görevdeyiz.Başbakan beni, meseleleri aydınlığa kavuşturmak için gönderdi. Bu adamdan yararlanmayı bilmelisiniz. Devirmeye çalışmak yerine, delikten aşağı süpürmek yerine onu kullanın." şeklinde basına yansıyan aşağılayıcı, gurursuz ve Damat Ferit'çe söylemlerinin hesabını da sandıkta biz sorarız!...
Bunlar; milletin ve millet adına siyaset yapan muhalefet partilerinin görevleridir!...
Bunlarla uğraşmaya, niyetlenmeyin bile!...
Türk Milleti olarak sizden, Şühedamızın intikamını almanızı bekliyoruz. Bölücü, hain, üç-beş baldırı çıplağın "kamp" adını verdiği mağaralarını başlarına yıkmanızı bekliyoruz!...
Buna gücünüzün yeteceğine eminiz. Her türlü techizatınızın var olduğunu ve bu techizatı çok kahramanca kullanabilecek Mehmetçiklerimizin olduğunu da biliyoruz...
Art niyetli siyasilerin; AB ve ABD doldurmasıyla size yaptığı, yapacağı iftiralara mahal vermeyiniz!...
Türk Milleti adına PKK ile kan davamızı gütmek sizin meselenizdir. Sizin işinizdir Paşam!...
Siz; Türk Milleti adına bu kanlarımızı yerde bırakmama işini yaptığınızda, bizler de sizin adınıza siyaseten art niyetlilerle mücadele ederiz!...
Türk Milleti olarak biz; Sizi, sizin şahsınızda Ordumuzun her kademesini, Güvenlik Güçlerimizi ve her kademesini, Polisimizi, Devletimizi, Cumhuriyetimizi karşılıksız seviyoruz!...
Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen toplulukların millet olamayacağını bilerek tarih yazan bir milletiz biz!...
Öldükçe çoğalacağımızı, çoğaldıkça ölerek kahramanlaşıp mukaddeslerimizi korumaya devam edeceğimizi de tarihi şahit tutarak yapmışız, her zaman da yaparız!...
Sayın Genel Kurmay Başkanım;
Muhterem Paşam;
Çok bilinerek ve sizin şahsınızda Ordumuzu yıpratmak amacıyla, size siyasi, demokrat söylemler yaptırılıyor!... Lütfen bunu fark edin!...
Siyaseti millete bırakıp, milletin dış tazyiklerden uzak olarak, huzurla siyaset yapmasını sağlayın çok yeter!...
Bu Millet; sizi asla şer odakları karşısında, lojistik desteksiz ve sevgisiz bırakmaz!...
"Asli unsurlarıyla yönetilmeyen milletler için, izmihlal mukadderdir." diyen Muhteşem Türk Atatürk'ün sözlerini, bir daha hatırlatarak, haddimi aşan bir şeyler söylemişsem sadece Sizi ve şahsınızda Ordumu çok sevmeme sayılmasını rica ederek saygılar, sonsuz sevgiler sunarım.
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
YETER CANIMIZN YANDIĞI !...
Canımız yandı yine...
Kanımızı akıttılar, canımızı acıttılar, beynimizi dondurdular!...
Seyredenlere inat, alt-üst kimlik tartışmalarıyla bölücülere cesaret verenlere inat, bir aslanımız daha katıldı Şüheda Kervanı'na!...
Alim'di adı. Soyadı Yılmaz'dı...
Soyadıyla müsemma yılmazdı Alim Yılmaz...
Kahramanlığın ne demek olduğunu bilen; "Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen topluluk millet olamaz." iddiamızı doğrularcasına katıldı kervana...
Öylesine yılmaz, öylesine yıldırılamazdı ki Alim YILMAZ; ölümüne sevinen düşmanlara inat, ölümüyle Şüheda Kervanı'na yeni adayları katarak katıldı kervana!...
Öylesine yıldırılamaz, öylesine yılmaz ki Alim Yılmaz; ölümüyle de Şehitleşerek ölmezleşti!...
Emrindeki, komutası ve himayesindeki Mehmetçiklere; "Şehitlerimizi takip edeceğiz." diye nasihatler ederken sözünü ispatlarcasına Mehmetçiklerden önce katıldı Şüheda Kervanı'na ve onlardan önce kazandı Mehmetçik ünvanını...
Nur içinde yat Yarbayım!...
Nur içinde yat Komutanım!...
Cennet mekan ol Alim Yılmaz adlı Kahramanım!...
Ne yaptığını biliyordun.
Neleri ve ne için kovaladığını biliyordun. Aldığın görevleri aslanca yaparken hangi kervana hazırlandığını, yakınlarına, eşine söyleyerek "Ardımdam ağlama." diye vasiyetini bile ediyordun...
Tamam ardından ağlamasınlar!...
Tamam kazandığın kutlu mertebeden dolayı yas ta bağlamasınlar!...
Bizler de ağlamayalım!...
Toprağın vatanlaşmasının ve Vatan kalmasının bedelinin can olduğunu, kan olduğunu, kahramanca topraklaşacak Kahraman olduğunu bilelim bir daha veya hatırlayalım Alim Yılmaz Yarbayım!...
Ama senin ve şühedanın izninizle; komutanlarınızdan bir söz isteyelim:
"Ne biz, ne de evlatlarımız, bu toprakların Vatan kalmasının bedeli olan canlarımızı esirgemeyelim. Ama Allah aşkına sizlerde kanımızı yerde koymayın!...
Çanakkale'de 253.000 kişimiz şehit olurken, en az üç misli kefereyi de denize gömmüş, Çanakkale'de topraklaşmaya mecbur etmişti.
Şimdi de bizler, her gün toprağı Vatanlaştırabilmek için "Bir gül bahçesine girercesine" toprağa düşerken, alçakların kanlarıyla da bu gül bahçemizin sulanmasını isteyelim sizlerden!...
Bu da bizim hakkımız olsun...
Komutanıyla birlikte Kervana koşarak giden Sinan Gümüştaş evladımızın,yanık yürekli anasının feryadı boşlukta kalmasın...
Şehadetinden bir kaç saat önce sıcak çatışmadan silah seslerini ailesine dinletebilecek kadar şen-şakrak olan Sinanımızın kanını alın Allah aşkına!...
Ana-babanın tek erkek evladı olan Sinan'ın Annesi'nin; "Düğünü var oğlumun!..Herkes gelsin oğlumun düğününe!..." davetini boş çıkarmayın...Vatanın Vatan kalması için kahramanlar kervanından Şüheda Kervanı'na terfi eden şehitlerimizin, arkalarından koşanlara, intikam görevini de verin!...
Devletlilik geleneğimizden kaynaklanan suskunluğumuzu, yorumlama fersetinden yoksun bu aptal hainlere artık günlerini gösterin Allah aşkına!...
"Silahı bırakıp gelin sonra konuşalım." derken akıllara, şuur altlarına bu şerefsizlerle masaya oturma seçeneğinin de olabileceğini sokmaya çalışanlara inat, bu alçaklara hadlerini bildirin artık!..."
Millet olamadan devlet olunmaz. Vatan korunmadan Devlet kalınmaz. Ve Vatanını koruyamayan da Devlet kalamaz!...
Binlerce yıldır, millet olabilmenin gereği kahramanlarımız ölmekteler, şehitleşmekteler.
Binlerce yıldır milletleşmenin gereği Devletliyiz. Devlet olarak kalabilmemiz için Vatanımızın korunması gerek.
Vatanımızı koruyamazsak; Bayrağımızı da, semalarımızda inleyen Ezanımızı da, yüzlerce yıldır defaatle harap ettiğimiz haçlı'ya karşı gururumuzu da kaybederiz...
Vatanımızla beraber, Dinimizi de yok ederler. Allah(c.c.) korusun vatanımızda namusumuza tasallut ederler!...
En bitik zamanımızda buna izin vermemiş olan Türk Milleti olarak bizler, üzerimize ne düşerse yapmaya hazırız!...
Siyasetten umudumuz kalmadı!...
Artık sağcılığımızı da, solculuğumuzu da rafa kaldırdık!...
Günün namus günü olduğunun farkındayız!...
Askerimiz, Güvenlik Güçlerimiz, size sesleniyoruz; Türk Milleti'nin sinesi gibi bir lojistik desteğiniz her zamankinden çok daha fazla olarak var...
Siyaseten size zulmedenlere inat, sine-i millete sığının!... Bu Millet sizi, uzaktan kumandalı siyasilere yem etmez!...
Bu asil Millet, silahını asla düşmana teslim etmez!...
Artık hamaset günüdür!...
Artık birlik-beraberlik günüdür!...
Asker milletiz biz. Askerimizi de, Polisimizi de dar gününde düşman karşısında desteksiz bırakmayız, bırakmayacağız!...
Olan bu vahim işlere sadece seyirci kalırsak, yarın suçlu arayamayacağımız, suçlunun Millet olarak biz olacağımızın farkındayız!...
Artık sizler de bizim farkımızda olun!...
Canımızı yakanların canlarını alalım, yan gözle bakanların göz bebeklerini oyalım!...
Bunu bizden daha iyi yapacak ta sadece biziz... Biz biliyoruz, unutanlara da ders olsun diye hatırlatalım...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali@mynet.com
Kanımızı akıttılar, canımızı acıttılar, beynimizi dondurdular!...
Seyredenlere inat, alt-üst kimlik tartışmalarıyla bölücülere cesaret verenlere inat, bir aslanımız daha katıldı Şüheda Kervanı'na!...
Alim'di adı. Soyadı Yılmaz'dı...
Soyadıyla müsemma yılmazdı Alim Yılmaz...
Kahramanlığın ne demek olduğunu bilen; "Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen topluluk millet olamaz." iddiamızı doğrularcasına katıldı kervana...
Öylesine yılmaz, öylesine yıldırılamazdı ki Alim YILMAZ; ölümüne sevinen düşmanlara inat, ölümüyle Şüheda Kervanı'na yeni adayları katarak katıldı kervana!...
Öylesine yıldırılamaz, öylesine yılmaz ki Alim Yılmaz; ölümüyle de Şehitleşerek ölmezleşti!...
Emrindeki, komutası ve himayesindeki Mehmetçiklere; "Şehitlerimizi takip edeceğiz." diye nasihatler ederken sözünü ispatlarcasına Mehmetçiklerden önce katıldı Şüheda Kervanı'na ve onlardan önce kazandı Mehmetçik ünvanını...
Nur içinde yat Yarbayım!...
Nur içinde yat Komutanım!...
Cennet mekan ol Alim Yılmaz adlı Kahramanım!...
Ne yaptığını biliyordun.
Neleri ve ne için kovaladığını biliyordun. Aldığın görevleri aslanca yaparken hangi kervana hazırlandığını, yakınlarına, eşine söyleyerek "Ardımdam ağlama." diye vasiyetini bile ediyordun...
Tamam ardından ağlamasınlar!...
Tamam kazandığın kutlu mertebeden dolayı yas ta bağlamasınlar!...
Bizler de ağlamayalım!...
Toprağın vatanlaşmasının ve Vatan kalmasının bedelinin can olduğunu, kan olduğunu, kahramanca topraklaşacak Kahraman olduğunu bilelim bir daha veya hatırlayalım Alim Yılmaz Yarbayım!...
Ama senin ve şühedanın izninizle; komutanlarınızdan bir söz isteyelim:
"Ne biz, ne de evlatlarımız, bu toprakların Vatan kalmasının bedeli olan canlarımızı esirgemeyelim. Ama Allah aşkına sizlerde kanımızı yerde koymayın!...
Çanakkale'de 253.000 kişimiz şehit olurken, en az üç misli kefereyi de denize gömmüş, Çanakkale'de topraklaşmaya mecbur etmişti.
Şimdi de bizler, her gün toprağı Vatanlaştırabilmek için "Bir gül bahçesine girercesine" toprağa düşerken, alçakların kanlarıyla da bu gül bahçemizin sulanmasını isteyelim sizlerden!...
Bu da bizim hakkımız olsun...
Komutanıyla birlikte Kervana koşarak giden Sinan Gümüştaş evladımızın,yanık yürekli anasının feryadı boşlukta kalmasın...
Şehadetinden bir kaç saat önce sıcak çatışmadan silah seslerini ailesine dinletebilecek kadar şen-şakrak olan Sinanımızın kanını alın Allah aşkına!...
Ana-babanın tek erkek evladı olan Sinan'ın Annesi'nin; "Düğünü var oğlumun!..Herkes gelsin oğlumun düğününe!..." davetini boş çıkarmayın...Vatanın Vatan kalması için kahramanlar kervanından Şüheda Kervanı'na terfi eden şehitlerimizin, arkalarından koşanlara, intikam görevini de verin!...
Devletlilik geleneğimizden kaynaklanan suskunluğumuzu, yorumlama fersetinden yoksun bu aptal hainlere artık günlerini gösterin Allah aşkına!...
"Silahı bırakıp gelin sonra konuşalım." derken akıllara, şuur altlarına bu şerefsizlerle masaya oturma seçeneğinin de olabileceğini sokmaya çalışanlara inat, bu alçaklara hadlerini bildirin artık!..."
Millet olamadan devlet olunmaz. Vatan korunmadan Devlet kalınmaz. Ve Vatanını koruyamayan da Devlet kalamaz!...
Binlerce yıldır, millet olabilmenin gereği kahramanlarımız ölmekteler, şehitleşmekteler.
Binlerce yıldır milletleşmenin gereği Devletliyiz. Devlet olarak kalabilmemiz için Vatanımızın korunması gerek.
Vatanımızı koruyamazsak; Bayrağımızı da, semalarımızda inleyen Ezanımızı da, yüzlerce yıldır defaatle harap ettiğimiz haçlı'ya karşı gururumuzu da kaybederiz...
Vatanımızla beraber, Dinimizi de yok ederler. Allah(c.c.) korusun vatanımızda namusumuza tasallut ederler!...
En bitik zamanımızda buna izin vermemiş olan Türk Milleti olarak bizler, üzerimize ne düşerse yapmaya hazırız!...
Siyasetten umudumuz kalmadı!...
Artık sağcılığımızı da, solculuğumuzu da rafa kaldırdık!...
Günün namus günü olduğunun farkındayız!...
Askerimiz, Güvenlik Güçlerimiz, size sesleniyoruz; Türk Milleti'nin sinesi gibi bir lojistik desteğiniz her zamankinden çok daha fazla olarak var...
Siyaseten size zulmedenlere inat, sine-i millete sığının!... Bu Millet sizi, uzaktan kumandalı siyasilere yem etmez!...
Bu asil Millet, silahını asla düşmana teslim etmez!...
Artık hamaset günüdür!...
Artık birlik-beraberlik günüdür!...
Asker milletiz biz. Askerimizi de, Polisimizi de dar gününde düşman karşısında desteksiz bırakmayız, bırakmayacağız!...
Olan bu vahim işlere sadece seyirci kalırsak, yarın suçlu arayamayacağımız, suçlunun Millet olarak biz olacağımızın farkındayız!...
Artık sizler de bizim farkımızda olun!...
Canımızı yakanların canlarını alalım, yan gözle bakanların göz bebeklerini oyalım!...
Bunu bizden daha iyi yapacak ta sadece biziz... Biz biliyoruz, unutanlara da ders olsun diye hatırlatalım...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali@mynet.com
Çarşamba, Nisan 05, 2006
BÜYÜK TÜRK MİLLETİ'NE...
"Ey Türk gençliği !
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı!
İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK"
Büyük Türk Milleti;
Yıllardır üstümüze bir "geri kalmış, gelişmekte olan ülke" yaftası yapıştırıldı!...
Bu yaftayı çıkarmak için Muhteşem Türk Atatürk ve O'nun ekibinin haricinde çaba gösteren olmuş mudur diye düşündün mü hiç?..
"Tarihi ben mi yazdım tarih mi beni öğen
Ben miyim böyle tevekküle baş eğen" diye en son ne zaman baş kaldırdın?...
Töreli, türeli bir millet oluşumuz yüzünden elbette bağışlayıcılığımız tarihimiz kadar şanlı ve büyüktür.
40.000 insanımızın katilini; mevcut yasalarımıza göre yargıladık ve cezalandırdık. Bu ceza, kamu vicdanını tatmin etmiş midir, etmemiş midir şimdi meselemiz değil...
Kendilerine zorla "Ulusal Basın" adını koyan "Yaygın Basın" yazmasa da, duyurmamak için elinden geleni yapsa da Apo alçağının idamı kararının oylamasında , o gün mecliste olan partilerin ve tek tek millet vekillerinin isimleri, basında yerini aldı...
Hatırlayalım;
Üçlü Koalisyon Hükümetinde; Apo'nun idamıyla ilgili üçlü bir "Zirve" yapılmış ve tam 6,5 saat sürmüştü. Çok çekişmeli, nerdeyse Hükümeti bozmak raddesine gelen bu zirveden sonra üç maddelik bir ortak bildiri yayınlanmıştı. Aklımda kaldığı kadarıyla bu ortak bildirinin üçüncü maddesi; "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararı ne olursa olsun karar infaz edilir." şeklindeydi.
O günlerde "Apo Uzatmaları yaşıyor." diye sevinçle yazılar yazdığımı hatırlıyorum.
Bunu, bu işi başaran partinin propogandasını yapmak için yazmıyorum. Çünkü sanki o parti Apo'yu asmamakla suçlanmaktan rahatsız olmuyormuş gibi, bu başarısını anlatmamak gibi anlaşılmaz bir tutum içinde veya bir hazırlanmış program vardır diyerek bu konuda ben de susmayı tercih ediyorum.
Ve çok gariptir; anılan partiyi MHP'yi, Apo'yu asmamakla suçlayan mevcut milletvekillerinin tamamı, -mevcut Başbakan, Ana muhalefet lideri, diğer muhalefet liderleri ve Mehmet Ağar- Apo'nun asılmaması için oy kullanmış kimseler!...
Meselemiz bu da değil!...
Apo'yu artık assak n'oluuur, asmasak n'olur?...
Her gün üçer beşer evimize şehit cenazeleri geliyordu, geliyor ve bunu kanıksadık!...
Dağdaki şerefsizler, AB ve ABD'den aldıkları yürekle şehirlerimize indiler!... Güneydoğu'da Güvenlik Güçlerimizin ailelerinin üçerli,beşerli lojmanlara dolarak canlarını korumakta olduklarını duymaktayız!...
Güneydoğu'da Devletimizin egemenliği kalmadı!...Bunu kanıksamamamız lazım!...
Esnaf olsam; "Benim verdiğim vergiyle, PKK'ya sözcülük yapan Belediye Başkanının maaşı verilmesin, helal kazancım haram edilmesin!.." diye haykırarak vergi vermezdim...
Dini ve cemaatçiliği maske edinerek yıllarca Devlete vergi vermemeyi, bu cennet Vatanımızı "Dar'ül Harp" ilan ederek dindarlık diye tarif edenlere inat biz vergi verdik. Şimdi vergilerimizle PKK'ya sözcülük eden belediye başkanlarının ve tamamına yakınının PKK'lı olduğu söylenen o belediye çalışanlarının maaşları verilmesin diye vergi vermezdim!...
Benim verdiğim vergiyle aldıkları maaşla, mermi alıp Mehmetçiğime sıkanlar, artık canımızı yakıyorlar!...
Elbette Devlet olmanın, Devlet kalmanın bedeli sadece kandır, candır...
Hem canımı hem kanımı verip Vatan diye muhafaza ettiğim topraklarda benim vergilerimle bana kurşun sıkanlardan artık hesap sormanın zamanıdır!...
Bu provokatörlükse ben bir provokatörüm!...
Büyük Türk Milleti;
Evlatlarımızı elbette Devlet kalmak için vermeye devam edeceğiz...
Ezan dinmesin, Bayrak inmesin diye yüzlerce yıldır yaptığımız gibi can bedelimizi ödemeye devam edeceğiz!...
Ama artık şehitlerimizin kahramanlıklarına; çapulcuları, bölücüleri, eşkiyaları, şerefsizleri ortak etmelerine herkes sussa da ben baş kaldırıyorum...
"Dağlar gibi yığdığın kemiklerine bak ve nadim ol!"
Son yüz yılda verdiğimiz yaklaşık bir buçuk milyon şehidimizin kemiklerine bakarak nadim ol!...
Devletine, Bayrağına, Ezanına sen sahip olmazsan -korkarım- sahipsiz kalır!...
Büyük Milletim;
Sen susarsan askerin de susar!...
Sen susarsan, koruma ve kollamayla görevlendirdiğin kurumların da susar!...
Sen sesini yükselt ki mevcut kurumların başındaki Kahraman Evlatların, görevlerini senden aldığı yetki ve cesaretle yerine getirebilsin!...
Yarın, korkarım geç kalmışlık olur. Yarın yine korkarım suçlayacak kimse de kalmaz!...
Çünkü bu suskunlukla yarının tek suçlusu Millet olarak Sen olursun...
Parolamız elbette;
"Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak..." tır...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı!
İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK"
Büyük Türk Milleti;
Yıllardır üstümüze bir "geri kalmış, gelişmekte olan ülke" yaftası yapıştırıldı!...
Bu yaftayı çıkarmak için Muhteşem Türk Atatürk ve O'nun ekibinin haricinde çaba gösteren olmuş mudur diye düşündün mü hiç?..
"Tarihi ben mi yazdım tarih mi beni öğen
Ben miyim böyle tevekküle baş eğen" diye en son ne zaman baş kaldırdın?...
Töreli, türeli bir millet oluşumuz yüzünden elbette bağışlayıcılığımız tarihimiz kadar şanlı ve büyüktür.
40.000 insanımızın katilini; mevcut yasalarımıza göre yargıladık ve cezalandırdık. Bu ceza, kamu vicdanını tatmin etmiş midir, etmemiş midir şimdi meselemiz değil...
Kendilerine zorla "Ulusal Basın" adını koyan "Yaygın Basın" yazmasa da, duyurmamak için elinden geleni yapsa da Apo alçağının idamı kararının oylamasında , o gün mecliste olan partilerin ve tek tek millet vekillerinin isimleri, basında yerini aldı...
Hatırlayalım;
Üçlü Koalisyon Hükümetinde; Apo'nun idamıyla ilgili üçlü bir "Zirve" yapılmış ve tam 6,5 saat sürmüştü. Çok çekişmeli, nerdeyse Hükümeti bozmak raddesine gelen bu zirveden sonra üç maddelik bir ortak bildiri yayınlanmıştı. Aklımda kaldığı kadarıyla bu ortak bildirinin üçüncü maddesi; "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararı ne olursa olsun karar infaz edilir." şeklindeydi.
O günlerde "Apo Uzatmaları yaşıyor." diye sevinçle yazılar yazdığımı hatırlıyorum.
Bunu, bu işi başaran partinin propogandasını yapmak için yazmıyorum. Çünkü sanki o parti Apo'yu asmamakla suçlanmaktan rahatsız olmuyormuş gibi, bu başarısını anlatmamak gibi anlaşılmaz bir tutum içinde veya bir hazırlanmış program vardır diyerek bu konuda ben de susmayı tercih ediyorum.
Ve çok gariptir; anılan partiyi MHP'yi, Apo'yu asmamakla suçlayan mevcut milletvekillerinin tamamı, -mevcut Başbakan, Ana muhalefet lideri, diğer muhalefet liderleri ve Mehmet Ağar- Apo'nun asılmaması için oy kullanmış kimseler!...
Meselemiz bu da değil!...
Apo'yu artık assak n'oluuur, asmasak n'olur?...
Her gün üçer beşer evimize şehit cenazeleri geliyordu, geliyor ve bunu kanıksadık!...
Dağdaki şerefsizler, AB ve ABD'den aldıkları yürekle şehirlerimize indiler!... Güneydoğu'da Güvenlik Güçlerimizin ailelerinin üçerli,beşerli lojmanlara dolarak canlarını korumakta olduklarını duymaktayız!...
Güneydoğu'da Devletimizin egemenliği kalmadı!...Bunu kanıksamamamız lazım!...
Esnaf olsam; "Benim verdiğim vergiyle, PKK'ya sözcülük yapan Belediye Başkanının maaşı verilmesin, helal kazancım haram edilmesin!.." diye haykırarak vergi vermezdim...
Dini ve cemaatçiliği maske edinerek yıllarca Devlete vergi vermemeyi, bu cennet Vatanımızı "Dar'ül Harp" ilan ederek dindarlık diye tarif edenlere inat biz vergi verdik. Şimdi vergilerimizle PKK'ya sözcülük eden belediye başkanlarının ve tamamına yakınının PKK'lı olduğu söylenen o belediye çalışanlarının maaşları verilmesin diye vergi vermezdim!...
Benim verdiğim vergiyle aldıkları maaşla, mermi alıp Mehmetçiğime sıkanlar, artık canımızı yakıyorlar!...
Elbette Devlet olmanın, Devlet kalmanın bedeli sadece kandır, candır...
Hem canımı hem kanımı verip Vatan diye muhafaza ettiğim topraklarda benim vergilerimle bana kurşun sıkanlardan artık hesap sormanın zamanıdır!...
Bu provokatörlükse ben bir provokatörüm!...
Büyük Türk Milleti;
Evlatlarımızı elbette Devlet kalmak için vermeye devam edeceğiz...
Ezan dinmesin, Bayrak inmesin diye yüzlerce yıldır yaptığımız gibi can bedelimizi ödemeye devam edeceğiz!...
Ama artık şehitlerimizin kahramanlıklarına; çapulcuları, bölücüleri, eşkiyaları, şerefsizleri ortak etmelerine herkes sussa da ben baş kaldırıyorum...
"Dağlar gibi yığdığın kemiklerine bak ve nadim ol!"
Son yüz yılda verdiğimiz yaklaşık bir buçuk milyon şehidimizin kemiklerine bakarak nadim ol!...
Devletine, Bayrağına, Ezanına sen sahip olmazsan -korkarım- sahipsiz kalır!...
Büyük Milletim;
Sen susarsan askerin de susar!...
Sen susarsan, koruma ve kollamayla görevlendirdiğin kurumların da susar!...
Sen sesini yükselt ki mevcut kurumların başındaki Kahraman Evlatların, görevlerini senden aldığı yetki ve cesaretle yerine getirebilsin!...
Yarın, korkarım geç kalmışlık olur. Yarın yine korkarım suçlayacak kimse de kalmaz!...
Çünkü bu suskunlukla yarının tek suçlusu Millet olarak Sen olursun...
Parolamız elbette;
"Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak..." tır...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Pazartesi, Nisan 03, 2006
DEVLETLİ TÜRK...
"Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği ayrıcalıklı bir varoluşa sahne oldu. Bu sahne en az 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik doğanın rüzgarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk doğanın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Birgün o doğa çocuğu, Doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu... Türk budur. YIldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir."M.Kemal ATATÜRK
Muhteşem Türk Atatürk'ün manevi kızına okul ödevi olarak yazdırdığını hatırladığım, Türk tarifini hatırlattıktan sonra, bana çok fazla pentagon kokulu gelen bir fısıltı propogandasına değinmek istiyorum..
Reşat Coşkun(resatcoskun@mynet.com) imzasıyla internet gruplarına, bir çocuğunun doğumunu müjdeleyen duyarlı insanın dileklerini de paylaşmak istiyorum.
"Hastahanede Yasin Suresi'nin evladihim....kelimesini okuduğum bir zamanda kucağıma verilen Hayri için Kıbleye dönerek Allah'ımdan Yarabbi bunu Dini İslama ve Milleti Türk'e hayırlı bir evlat eyle. Bu ülkenin hayırsız insana ihtiyacı yok, diyerek kulağına ezanlar ve kametler okuyarak tekrar ebeye teslim etmiştim..Son günlerde yaşanan olaylardan sonra:Bütün dostlara sesleniyorum..lütfen ülkenize adayacağınız bir evladınız daha olsun..Hem Mevla ziyadesiyle rıskını göderiyor...Geçim sıkıntısını dert etmeyin.."
Bu duyarlı ve imanlı olduğu cümlelerinden fışkıran Türk'ün aksine; güya milliyetçilik yapıyormuşçasına "Aman Türkiye'de Türkler azınlık oluyor.." falan şeklinde sadece korkaklık, ürkeklik üreten fısıltılar yayanlar da var!...
Hem bunu söyleyip hem de peşine "Kardeşin kardeşe kıydığı memleketimizde..." diye hezeyanlar üreterek kelimelerin arkasına kardeş kavgasını yerleştirmeye çalışan şuuraltı korkakları da var!...
Bre gafiller!...
Bre kendini bilmez, yedikleri gavur yalıyla ürümesini bilmeden yürümesine KURT çağıran izan yoksunları!.
Kaç kere demek lazım ki "
"Akıllı Oluuun!"
Renkli mermerin farklı renkleri olarak gördüğümüz, bildiğimiz Kürt kardeşlerimizi ısrarla, altını çizerek tenzih ederek, bu şuuraltı korkaklarına bir şeyler söylemek lazım...
Bir ara öfkelenip; "Allah(c.c.); nasıl köpeği kurttan korkar fıtratta yaratmışsa, tarihin dolgu malzemesi olan bazı aşiretleri de,güruhları da Türk'ten korkar bir fıtratta yaratmıştır." demiştik.
Tarihin hangi döneminde bu tarih dolgu malzemelerinin, bu necip Millete gücü yetmiştir ki şimdi de yetsin? Akıllı olun!...
Daha 80 sene önce Yedi Düvel adıyla o günün G7'si olarak haçlı birleşik adıyla üzerimize gelen kefereyi, elde hiç bir şey yokken sadece iman gücümüzle denizlere gömdüğümüzü kim, nasıl unutur veya unutturur?
O günlerde de, bu dolgu malzemesi aşiret güruhları, G7 (Yedi Düvel)'in emriyle taşkınlıklar yapmadılar mı?
İman gücüyle G7 (Yedi Düvel) adıyla gelen Haçlı'yı denizlere gark ettikten sonra Devletçilik geleneğimizle sür'atle toparlanıp bu taşkınlık yapan dolgu malzemelerini cezalandırmadık mı?
Şimdikilere de ısrarla; "Akıllı olun!.." yarın ayranı kabaracak Türk Milleti'nin muhteşem öfkesi karşısında şimdiki AB veya ABD adıyla üzerimize saldıran Haçlı'nın sizi bırakıp kaçacaklarından şüpheniz olmasın!... Size yazıktır!.. Çoluk çocuğunuzun geleceğine yazıktır.
Ab ve ABD'nin ücretli taşeronlarından alçak Apo'nun görevi bittikten sonra paketlenip Türkiye'ye tesliminde gözü açılır açılmaz; nasıl Atatürkçü olduğunu, nasıl Türkiye Cumhuriyeti'ne sadakatını açıkladığını, ne çabuk unuttunuz?! Akıllı olun!...
Sizi ısrarla Türk Milleti'ne öldürtmek isteyen Haçlı, Apo'nuza ne kadar sahip çıktıysa size de o kadar sahip çıkar!... Akıllı olun! Akıllı olun! Aklınızı başınıza devşirin! Deyip durmaktayız...
Hayvanlar aleminden bir örnek vererek bu korku üretmeye çalışanlara da bir Türk Tavrı sergilemek isteriz.
Dünyanın her yerinde insanın ve bütün yırtıcı hayvanların yemesine ve yılda sadece bir, istisna olarak ta ikiz doğum yapan koyunun sürüleri olmasına rağmen; hem vahşilerinin hem de ehlileşmişlerinin her sene 7-8 enik doğurduğu bilinen köpeğin sürüsüne rastlanmaz...
Hayvanlar alemi izlensin ve dersler alınsın diye değil midir?
Devletçilik geleneği, töresi, türesi olmayan topluluklar ancak ve ancak aşiretleşirler ve tebaa olarak kalırlar.
Türk'ün tebaası olanlar, töre ve türeye uyarsa çok mutlu olurlar. Töre ve türeye uymayanlarsa geçerli yasalarla uydurulurlar...
Bunlar da uyacaklar eğer uymazlarsa yasalarla, mutlaka uydurulacaktırlar.
Yoktur bunun başka bir yolu ve çaresi!...
Bu Necip Millet; dualı ve DEVLETLİ TÜRK MİLLETİ'dir ve çareyi çok iyi bilir...
4 Nisan'da, bu kara günde Başbuğum'dan başka bir konuyla ilgilenmek istemezdim...
Ama, sağ olsaydı Başbuğum'un bunlara yeniden "Ulaaaaan!" diye haykıracağını bildiğimizden, önemsediğimiz bu pentagon propogandasına cevap vermek istedik..
Başbuğumuz'a, şühedamıza, Muhteşem Türk Atatürk'e, onun muhteşem silah arlakdaşlarına Allah(c.c.)'tan rahmetler dileyip Türk Dünyası'na bir daha baş sağlığı dileyerek...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkaliqgmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Muhteşem Türk Atatürk'ün manevi kızına okul ödevi olarak yazdırdığını hatırladığım, Türk tarifini hatırlattıktan sonra, bana çok fazla pentagon kokulu gelen bir fısıltı propogandasına değinmek istiyorum..
Reşat Coşkun(resatcoskun@mynet.com) imzasıyla internet gruplarına, bir çocuğunun doğumunu müjdeleyen duyarlı insanın dileklerini de paylaşmak istiyorum.
"Hastahanede Yasin Suresi'nin evladihim....kelimesini okuduğum bir zamanda kucağıma verilen Hayri için Kıbleye dönerek Allah'ımdan Yarabbi bunu Dini İslama ve Milleti Türk'e hayırlı bir evlat eyle. Bu ülkenin hayırsız insana ihtiyacı yok, diyerek kulağına ezanlar ve kametler okuyarak tekrar ebeye teslim etmiştim..Son günlerde yaşanan olaylardan sonra:Bütün dostlara sesleniyorum..lütfen ülkenize adayacağınız bir evladınız daha olsun..Hem Mevla ziyadesiyle rıskını göderiyor...Geçim sıkıntısını dert etmeyin.."
Bu duyarlı ve imanlı olduğu cümlelerinden fışkıran Türk'ün aksine; güya milliyetçilik yapıyormuşçasına "Aman Türkiye'de Türkler azınlık oluyor.." falan şeklinde sadece korkaklık, ürkeklik üreten fısıltılar yayanlar da var!...
Hem bunu söyleyip hem de peşine "Kardeşin kardeşe kıydığı memleketimizde..." diye hezeyanlar üreterek kelimelerin arkasına kardeş kavgasını yerleştirmeye çalışan şuuraltı korkakları da var!...
Bre gafiller!...
Bre kendini bilmez, yedikleri gavur yalıyla ürümesini bilmeden yürümesine KURT çağıran izan yoksunları!.
Kaç kere demek lazım ki "
"Akıllı Oluuun!"
Renkli mermerin farklı renkleri olarak gördüğümüz, bildiğimiz Kürt kardeşlerimizi ısrarla, altını çizerek tenzih ederek, bu şuuraltı korkaklarına bir şeyler söylemek lazım...
Bir ara öfkelenip; "Allah(c.c.); nasıl köpeği kurttan korkar fıtratta yaratmışsa, tarihin dolgu malzemesi olan bazı aşiretleri de,güruhları da Türk'ten korkar bir fıtratta yaratmıştır." demiştik.
Tarihin hangi döneminde bu tarih dolgu malzemelerinin, bu necip Millete gücü yetmiştir ki şimdi de yetsin? Akıllı olun!...
Daha 80 sene önce Yedi Düvel adıyla o günün G7'si olarak haçlı birleşik adıyla üzerimize gelen kefereyi, elde hiç bir şey yokken sadece iman gücümüzle denizlere gömdüğümüzü kim, nasıl unutur veya unutturur?
O günlerde de, bu dolgu malzemesi aşiret güruhları, G7 (Yedi Düvel)'in emriyle taşkınlıklar yapmadılar mı?
İman gücüyle G7 (Yedi Düvel) adıyla gelen Haçlı'yı denizlere gark ettikten sonra Devletçilik geleneğimizle sür'atle toparlanıp bu taşkınlık yapan dolgu malzemelerini cezalandırmadık mı?
Şimdikilere de ısrarla; "Akıllı olun!.." yarın ayranı kabaracak Türk Milleti'nin muhteşem öfkesi karşısında şimdiki AB veya ABD adıyla üzerimize saldıran Haçlı'nın sizi bırakıp kaçacaklarından şüpheniz olmasın!... Size yazıktır!.. Çoluk çocuğunuzun geleceğine yazıktır.
Ab ve ABD'nin ücretli taşeronlarından alçak Apo'nun görevi bittikten sonra paketlenip Türkiye'ye tesliminde gözü açılır açılmaz; nasıl Atatürkçü olduğunu, nasıl Türkiye Cumhuriyeti'ne sadakatını açıkladığını, ne çabuk unuttunuz?! Akıllı olun!...
Sizi ısrarla Türk Milleti'ne öldürtmek isteyen Haçlı, Apo'nuza ne kadar sahip çıktıysa size de o kadar sahip çıkar!... Akıllı olun! Akıllı olun! Aklınızı başınıza devşirin! Deyip durmaktayız...
Hayvanlar aleminden bir örnek vererek bu korku üretmeye çalışanlara da bir Türk Tavrı sergilemek isteriz.
Dünyanın her yerinde insanın ve bütün yırtıcı hayvanların yemesine ve yılda sadece bir, istisna olarak ta ikiz doğum yapan koyunun sürüleri olmasına rağmen; hem vahşilerinin hem de ehlileşmişlerinin her sene 7-8 enik doğurduğu bilinen köpeğin sürüsüne rastlanmaz...
Hayvanlar alemi izlensin ve dersler alınsın diye değil midir?
Devletçilik geleneği, töresi, türesi olmayan topluluklar ancak ve ancak aşiretleşirler ve tebaa olarak kalırlar.
Türk'ün tebaası olanlar, töre ve türeye uyarsa çok mutlu olurlar. Töre ve türeye uymayanlarsa geçerli yasalarla uydurulurlar...
Bunlar da uyacaklar eğer uymazlarsa yasalarla, mutlaka uydurulacaktırlar.
Yoktur bunun başka bir yolu ve çaresi!...
Bu Necip Millet; dualı ve DEVLETLİ TÜRK MİLLETİ'dir ve çareyi çok iyi bilir...
4 Nisan'da, bu kara günde Başbuğum'dan başka bir konuyla ilgilenmek istemezdim...
Ama, sağ olsaydı Başbuğum'un bunlara yeniden "Ulaaaaan!" diye haykıracağını bildiğimizden, önemsediğimiz bu pentagon propogandasına cevap vermek istedik..
Başbuğumuz'a, şühedamıza, Muhteşem Türk Atatürk'e, onun muhteşem silah arlakdaşlarına Allah(c.c.)'tan rahmetler dileyip Türk Dünyası'na bir daha baş sağlığı dileyerek...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkaliqgmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Cumartesi, Nisan 01, 2006
BAŞBUĞUM'A...
Yine 4 Nisan geliyor!...
Yıllar öncesinden; "Bir erkeğin erkekliği, babasının ölümünden sonra başlar." diye okuduğum bir cümle kalmış aklımda...Nereden okudum, ne zaman okudum hatırlayamıyorum ama; cümle, olduğu gibi aklımda...
Babam Rahmetli'nin ölümüyle, sözün ne kadar gerçek olduğunu yaşayarak öğrenmiştim...Babam; ailevi bir kayıptı. Zor olmasına rağmen bu ölümü, kabullendik!...
Ama kabullenemediğimiz, alışamadığımız bir ölüm daha var!...
4 Nisan geliyor!..
9 yıl öncesi gibi karlı, tipili olmayacak belki...Ama ölümünün dokuzuncu yılında hala Başbuğsuzluğa alışamayan Ülkücüler; bir daha ağlayacak, bir daha canlarının her zerresi acıyarak özleyecekler...
Yitik, her zaman zordur..Yitiğin değeriyle düz orantılı olarak verdiği acı da büyür, taşınmazlaşır...
9 yıldır Türk Dünyasının Son Başbuğu yok!...
" Semerkantlar Kerkükler
Yaslı yaralı Türkler
Artık Alparslan kükrer
Selam sana Başbuğum..."
diye marşlar söyleyerek, varlığıyla huzur duyduğumuz otuz küsur yıllar, daha dün gibi...
" Sende bütün umutlar
Göğe yükselsin tuğun
Haykırıyor Bozkurtlar
Selam sana Başbuğum..."
diye umutlaştırdığımız; Mecliste olması veya olmaması hiç bir önem taşımadan, varlığıyla cesaretlendiğimiz yıllar ise, sanki bir kaç saat öncesi...
Meselenin boyutu ne olursa olsun, memlekete hangi sıkıntı musallat edilmeğe çalışılırsa çalışılsın, çok ta önemli değildi!...
İster Mecliste, ister parti genel merkezinde, ister evinde, ister cezaevinde olsun; Başbuğ'un hissedilen varlığıyla meseleler hafiflerdi...İşaret verecek, komut verecek merci; nerede olursa olsun vardı ve komut verirdi...Alınan komutlar,eksiksiz uygulanır ve mesele mutlaka çözülürdü...
Çünkü vardı ve Başbuğ'du...
Başbuğdu, genel başkandı, reisti, diplomattı, siyaset deviydi, herşeyden önemlisi itirazsız liderdi...
Bazan devlet adına konuşur, bazan konuşması gereken devleti konuştururdu!...
Erkeğin erkekliği nasıl babasının ölümüyle başlıyorsa, ülkücünün ülkücülüğü de Başbuğ'un ölümüyle başlar sanmıştık!... Bunu beceremedik Başbuğum!...
Başbuğu sevmeyenler; sağlığında onu suçlayabilecek her şeyi söylediler!...Milletin; -partili,partisiz- O'na olan inancını, güvenini sarsmak için ne lazımsa yaptılar!..Ama O, Başbuğca bütün bunları göyüsler ve de aşardı!.....
Ölümüne ; ülkücülerden daha fazla, hasımları şaşırdı!...
Devlet adına, millet adına, mukaddesler adına; yapılan her saldırıyı karşılayacak ve karşı atağa hemen geçecek Alparslan Türkeş, artık yoktu!...
Yasalar, devlete saldırıyı cezalandırıyordu ama; devlet adına saldırılan Alparslan Türkeş'i koruyan yasa yoktu!...
Yasalar; bayrağı,cumhuriyeti, Atatürk'ü koruyordu ama bu değerlerin siyaseten nerdeyse tek koruyucusu Başbuğ'u koruyacak yasa yoktu!...
Türk'e, Atatürk'e, Cumhuriyet,vatana, millete, bayrağa, bölünmez bütünlüğe yapılan her saldırının karşısında hemen tavrını alır; "Çizmeyi aşıyorsun!..." " Ne mozaiği ulan!" diye kükrer ve saldırıları püskürtürdü...
9 yıldır bu muhteşem devlet-millet kalkanı, yok!...
9 yıldır devlet, balanssız!...9 yıldır millet, kalkansız!...9 yıldır Türk Dünyası, şemsiyesiz!...Ve 9 yıldır Ülkücüler, başsız-Başbuğsuz!...
9 yıldır hazmedilemeyen, 9 yıldır alışılamayan ve asla yeri doldurulamayacak olan bir kaybımız var!...
Ülkücüler; Başbuğu, babalarından fazla dinlerdi!...
Ülkücüler; Başbuğu, yasalardan fazla sayardı!..
Ülkücüler; Başbuğlarını, kendi çocuklarından kat-kat fazla severlerdi ve sadece severlerdi!..
Bu yüzden 4 Nisan 1997; bir kabus oldu ülkücülerin başına!..Bu yüzden 4 Nisan; asla bahardan sayılmayacak!..Bu yüzden 4 Nisan; tarih boyu yeşeremeyecek!..
4 Nisan'a da alışmak kolay da; peşinden Başbuğsuz 5 Nisanlar gelmese!..
Herkes, herşeyi kendine göre yorumlar.Ben de kendimden yorumlayarak bilirim; Başbuğsuz ülkücülüğüm, milliyetçiliğim, devletçiliğim devam ediyor ama eksik!...Ülkücünün bu eksiğini anlayarak ve tamamlamak maksadıyla yola çıkan -kim olursa olsun- yalnız bırakılmaz!...
Ülkü Ocağımız; var hamdolsun...Üç hilalli parti bayrağımız, gönderde şükürler olsun..Genel başkanım da var, teşkilatlarım da...
Ama Başbuğum yok başsızım, Başbuğum yok amaçsızım!...
TBMM'ne girmektense, Türk Milleti'nin gönlündeki yerimizi özledik...
Sokaktaydık, firardaydık, sürgündeydik, hücredeydik ama Milletimizin gönlündeydik...
Şimdi yersizim, yurtsuzum, SEVGİSİZİM!...
Başbuğsuz ülkücüyüm ama ÖKSÜZÜM!...
Başbuğum, seni seviyorum...
Başbuğum seni tarifsiz özlüyorum...
Başbuğum, bu 4 Nisan'da da sana bir daha hıçkırarak ağlıyorum....
Nur içinde yat Başbuğum.
Seni sevdiğimizi bildiğini biliyorum ve sadece bu bilmeyle birazcık teselli oluyorum...
Açtığın yolda, başlattığın seferde milyonlar var ama; hala acımızın sersemliğinden kurtulamıyoruz Başbuğum!...
Milletimizin başına olmadık çoraplar örülüyor!...
Memleketimde "alt kimlik, üst kimlik" tartışmalarını, devlet yönetenlerimiz yapıyor Başbuğum!..
Ve bunlara "Ne alt kimliğ ulaaan!" diye kükreyerek soranımız yok...
Sana olan sonsuz sevgimiz yüzünden yargılanıyoruz senin hasımlarınca!... Bu yargılanıştan asla rahatsız değiliz, seni sevdiğimiz için asla pişman değiliz ama sana, senin bıraktığın ilkelere sadakatimizi yetersiz görmemiz kahrediyor bizi...
Sakın hakkını bize helal etme Başbuğum!...
Belki bayrağını yere düşürmedik ama, layık olduğu yere de asamadık...
Resulullah(s.a.v) Efendimiz'.le, alperenlerle birlikte bizlere himmet buyurun Başbuğum. Allah(c.c.)'ın yardımı, sizlerin himmetleriniz olmadan biz bu işi zor başaracağız sanki...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Yıllar öncesinden; "Bir erkeğin erkekliği, babasının ölümünden sonra başlar." diye okuduğum bir cümle kalmış aklımda...Nereden okudum, ne zaman okudum hatırlayamıyorum ama; cümle, olduğu gibi aklımda...
Babam Rahmetli'nin ölümüyle, sözün ne kadar gerçek olduğunu yaşayarak öğrenmiştim...Babam; ailevi bir kayıptı. Zor olmasına rağmen bu ölümü, kabullendik!...
Ama kabullenemediğimiz, alışamadığımız bir ölüm daha var!...
4 Nisan geliyor!..
9 yıl öncesi gibi karlı, tipili olmayacak belki...Ama ölümünün dokuzuncu yılında hala Başbuğsuzluğa alışamayan Ülkücüler; bir daha ağlayacak, bir daha canlarının her zerresi acıyarak özleyecekler...
Yitik, her zaman zordur..Yitiğin değeriyle düz orantılı olarak verdiği acı da büyür, taşınmazlaşır...
9 yıldır Türk Dünyasının Son Başbuğu yok!...
" Semerkantlar Kerkükler
Yaslı yaralı Türkler
Artık Alparslan kükrer
Selam sana Başbuğum..."
diye marşlar söyleyerek, varlığıyla huzur duyduğumuz otuz küsur yıllar, daha dün gibi...
" Sende bütün umutlar
Göğe yükselsin tuğun
Haykırıyor Bozkurtlar
Selam sana Başbuğum..."
diye umutlaştırdığımız; Mecliste olması veya olmaması hiç bir önem taşımadan, varlığıyla cesaretlendiğimiz yıllar ise, sanki bir kaç saat öncesi...
Meselenin boyutu ne olursa olsun, memlekete hangi sıkıntı musallat edilmeğe çalışılırsa çalışılsın, çok ta önemli değildi!...
İster Mecliste, ister parti genel merkezinde, ister evinde, ister cezaevinde olsun; Başbuğ'un hissedilen varlığıyla meseleler hafiflerdi...İşaret verecek, komut verecek merci; nerede olursa olsun vardı ve komut verirdi...Alınan komutlar,eksiksiz uygulanır ve mesele mutlaka çözülürdü...
Çünkü vardı ve Başbuğ'du...
Başbuğdu, genel başkandı, reisti, diplomattı, siyaset deviydi, herşeyden önemlisi itirazsız liderdi...
Bazan devlet adına konuşur, bazan konuşması gereken devleti konuştururdu!...
Erkeğin erkekliği nasıl babasının ölümüyle başlıyorsa, ülkücünün ülkücülüğü de Başbuğ'un ölümüyle başlar sanmıştık!... Bunu beceremedik Başbuğum!...
Başbuğu sevmeyenler; sağlığında onu suçlayabilecek her şeyi söylediler!...Milletin; -partili,partisiz- O'na olan inancını, güvenini sarsmak için ne lazımsa yaptılar!..Ama O, Başbuğca bütün bunları göyüsler ve de aşardı!.....
Ölümüne ; ülkücülerden daha fazla, hasımları şaşırdı!...
Devlet adına, millet adına, mukaddesler adına; yapılan her saldırıyı karşılayacak ve karşı atağa hemen geçecek Alparslan Türkeş, artık yoktu!...
Yasalar, devlete saldırıyı cezalandırıyordu ama; devlet adına saldırılan Alparslan Türkeş'i koruyan yasa yoktu!...
Yasalar; bayrağı,cumhuriyeti, Atatürk'ü koruyordu ama bu değerlerin siyaseten nerdeyse tek koruyucusu Başbuğ'u koruyacak yasa yoktu!...
Türk'e, Atatürk'e, Cumhuriyet,vatana, millete, bayrağa, bölünmez bütünlüğe yapılan her saldırının karşısında hemen tavrını alır; "Çizmeyi aşıyorsun!..." " Ne mozaiği ulan!" diye kükrer ve saldırıları püskürtürdü...
9 yıldır bu muhteşem devlet-millet kalkanı, yok!...
9 yıldır devlet, balanssız!...9 yıldır millet, kalkansız!...9 yıldır Türk Dünyası, şemsiyesiz!...Ve 9 yıldır Ülkücüler, başsız-Başbuğsuz!...
9 yıldır hazmedilemeyen, 9 yıldır alışılamayan ve asla yeri doldurulamayacak olan bir kaybımız var!...
Ülkücüler; Başbuğu, babalarından fazla dinlerdi!...
Ülkücüler; Başbuğu, yasalardan fazla sayardı!..
Ülkücüler; Başbuğlarını, kendi çocuklarından kat-kat fazla severlerdi ve sadece severlerdi!..
Bu yüzden 4 Nisan 1997; bir kabus oldu ülkücülerin başına!..Bu yüzden 4 Nisan; asla bahardan sayılmayacak!..Bu yüzden 4 Nisan; tarih boyu yeşeremeyecek!..
4 Nisan'a da alışmak kolay da; peşinden Başbuğsuz 5 Nisanlar gelmese!..
Herkes, herşeyi kendine göre yorumlar.Ben de kendimden yorumlayarak bilirim; Başbuğsuz ülkücülüğüm, milliyetçiliğim, devletçiliğim devam ediyor ama eksik!...Ülkücünün bu eksiğini anlayarak ve tamamlamak maksadıyla yola çıkan -kim olursa olsun- yalnız bırakılmaz!...
Ülkü Ocağımız; var hamdolsun...Üç hilalli parti bayrağımız, gönderde şükürler olsun..Genel başkanım da var, teşkilatlarım da...
Ama Başbuğum yok başsızım, Başbuğum yok amaçsızım!...
TBMM'ne girmektense, Türk Milleti'nin gönlündeki yerimizi özledik...
Sokaktaydık, firardaydık, sürgündeydik, hücredeydik ama Milletimizin gönlündeydik...
Şimdi yersizim, yurtsuzum, SEVGİSİZİM!...
Başbuğsuz ülkücüyüm ama ÖKSÜZÜM!...
Başbuğum, seni seviyorum...
Başbuğum seni tarifsiz özlüyorum...
Başbuğum, bu 4 Nisan'da da sana bir daha hıçkırarak ağlıyorum....
Nur içinde yat Başbuğum.
Seni sevdiğimizi bildiğini biliyorum ve sadece bu bilmeyle birazcık teselli oluyorum...
Açtığın yolda, başlattığın seferde milyonlar var ama; hala acımızın sersemliğinden kurtulamıyoruz Başbuğum!...
Milletimizin başına olmadık çoraplar örülüyor!...
Memleketimde "alt kimlik, üst kimlik" tartışmalarını, devlet yönetenlerimiz yapıyor Başbuğum!..
Ve bunlara "Ne alt kimliğ ulaaan!" diye kükreyerek soranımız yok...
Sana olan sonsuz sevgimiz yüzünden yargılanıyoruz senin hasımlarınca!... Bu yargılanıştan asla rahatsız değiliz, seni sevdiğimiz için asla pişman değiliz ama sana, senin bıraktığın ilkelere sadakatimizi yetersiz görmemiz kahrediyor bizi...
Sakın hakkını bize helal etme Başbuğum!...
Belki bayrağını yere düşürmedik ama, layık olduğu yere de asamadık...
Resulullah(s.a.v) Efendimiz'.le, alperenlerle birlikte bizlere himmet buyurun Başbuğum. Allah(c.c.)'ın yardımı, sizlerin himmetleriniz olmadan biz bu işi zor başaracağız sanki...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Perşembe, Mart 30, 2006
AKILLI OLUN !...
Çok bilinen bir kıssadır.
Devrin birinde çok zengin bir tacir varmış.
Bir yıl boyunca çalışır didinir, toplar toparlar ve satmaya götürdüğünde, bir boğazda yerleşmiş olan Kırk Haramiler, neyi var neyi yoksa elinden alırlarmış...
Bir kaç sefer aynı şekilde olunca Tacir, uzun araştırmalar sonucu Ali Baba diye bir silahşörün varlığını öğrenir.
Anlatılanlara göre Ai Baba, bir kaç sefer çok kuvvetli orduları tek başına dağıtmıştır. Tam Tacirin aradığı silahşördür anlatılanlara göre...Haberciler, aracılar gönderilir ve Ai Baba, Tacirle görüşmek üzere çağrılır...
Yeme-içmeden sonra mesele açılır. Tacir, başına gelenleri ve Kırk Haramilerin yaptıklarını anlatır. Yakında yeni bir sefere hazırlandığını da söyler.
Ai Baba, Kırk Haramileri duyduğunu ama önemli olmadığını, onlara gereken dersi vermek için de sabırsızlandığını söyler ve anlaşmak üzere pazarlık başlar. Nihayetinde 1000 altına anlaşılır. Ali Baba, Kırk Haramileri yok edecek ve karşılığında da hemen 1000 altın alacaktır.
El sıkışılır, kapora verilir ve sefer günü beklenmeye başlanır...
Ali Baba'nın 1000 altının haricinde bazı özel istekleri de olmuştur. Özel donanımlı bir deve hazırlanacaktır Ali Baba'ya. Bolca et ve şarap yüklenecektir. Tacir bütün şartları kabul eder...
Ve sefer günü gelir kervan yola koyulur.
Ali Baba'nın varlığı; hem Tacir'de hem de kervanın diğer görevlileri üzerinde, çok rahatlık yaratmıştır. Kahkahalarla, çok keyifli bir yolculuk yapılmaktadır.
Sonunda Kırk Haramilerin konuşlandığı geçide gelinir. Kırk Haramilerin görünmesi de gecikmez. Ama ne Tacir de ne de hiç kimse de telaş yoktur.
Kervanın rahatlığı, Kırk haramilerin başının canını sıkar. Önce malın %10'u nu istemişken isteğini artırır ve %20 yapar.
Tacir umursamaz edalarla başını yana çevirerek "Ali Baba!.." diye seslenir.
Kırk haramilerin başı Ali Baba adında bir silahşörle anlaşma yapıldığını öğrenince iyice sinirlenir ve malın %50'sini ister.
Tacir, bir daha; "Ali Babaaaa!" diye seslenir.
Ali Baba'dan ses soluk yoktur. Özel donanımlı devesinin üzerinde eti yemiş, şarabı içmiş ve sızmış bir halde horul horul uyumaktadır...
Kırk haramilerin başının canı iyice sıkılır ve adamlarına; "Şu Ali Baba denen adamı getirin bakalım!.." diye bağırır. Kırk Haramiler devenin üzerinden sızmış Ali Baba'yı indirerek karga-tulumba getirirler. Ali Baba hala kendine gelememiştir. Ayakta uyumaktadır...
Bu hale iyice öfkelenen Kırk haramilerin başı, adamlarına; "Hepiniz sırayla bu sarhoşun üzerinden geçin!..." diye emir verir.
Kırk Haramiler; sarhoş Ali Baba'nın şalvarını sıyırır kendini de bir kayaya dayar ve sırayla üzerinden geçmeye başlarlar...
Tacir ve kervandakilerin hepsi, hayretten dillerini yutacak gibidirler!...
1,2,3...8,9,10.....22,23,24...36,37,38 ve derken 39.ncu harami işini görerek çekilir sıra kırkıncı haramidedir.
Tam bu sırada Ali Baba, kendine gelir ve halini fark ederek müthiş öfkelenir!...
Hiç şalvarını çekmeden kırk haramileri, hallaç pamuğu gibi atar. Haramilerin çoğunu öldürür. Kalanlarsa kaçarlar...
Tacir, bu olanları da hayretle izler ve kavga biter bitmez Ali Baba'nın yanına gelerek; "Şu 1000 altınını al ve bir daha benim çevremde görünme." der.
Şimdi hayret sırası Ali Baba'dadır.
"Neden? haramileri öldürüp kervanını kurtardım ya!..." der.
Tacir, arkasını dönüp yürür ve sesli sesli söylenir aynı zamanda; "Ya haramiler kırk değil de otuzdokuz olsaydı halimiz nic'olurdu Ali Baba?!..."
Halimiz; Kırk haramilerce soyulmaya alışmış Tacirin haline döndü!...
Kırmızı Çizgilerimiz, teker teker ihlal edildi. Hatta silindi!...
Ülkemizin bir bölümünde Devlet Otoritesi sıfırlandı. Bu da yetmedi metropollerimizde huzur bırakılmadı. Millet ne sokakta ne evinde huzurlu değil... Belli bölgeler PKK'nın kontrolüne terk edildi sanki!...
AB ve ABD kızar diye belediye başkanlarının ve bölücülerin siyasi temsilciliğine soyunmuş bir parti il başkanının talimatıyla emniyet güçlerimize saldırıları, görmezden gelindi. Güvenlik Güçlerimizin can güvenliği yok!...
Ve hala Devlet Otoritesi temsilcilerinin, insan hakları damarları ayakta ve Güvenlik Güçlerimizi sağ duyuya davet ediyorlar!...
Beğler; Devlet otoritesini zaafa uğrattınız!... Artık daha fazla seyirci kalamazsınız!...
Yabir şeyler yapın ya da birşeyler yapın!...
Yoksa AB ve ABD'nin çok iatediği ve bizim salaklarımızın da heveslendiği kanlı günler geliyorum diyor!...
-Allah korusun- Akacak kanda çok kişi boğulur...
Türk'ün olmadığı hiç bir yerde yaşayamamış ve dışarının dolduruşuyla bizden kopmaya hazırlanan bizim salaklarımız da başlarına gelecek afetin farkında değiller!...
Bre salaklar!... Hiç bir şeyi yokken yedi düvelin güç yetiremediği bu millete siz mi güç yetireceğinizi sanıyorsunuz?!...
Şimdi sizi tahrik edenler, yarın -Allah korusun- ortalık karıştığında arkalarına ve size asla bakmadan kaçacak, saklanacak delik arayacaklar...
Ona özgürlük adına sokakları yağmaladığınız Apo'nuzun yakalandığında uçaktaki Türkçülüğünü ne çabuk unuttunuz!...
Yedi düvelin başa çıkamadığı Devletimiz, sizi bir anlık eder. Akıllı olun!...
Size dost gibi görünen düşmanlarınızı tanıyın artık.
44 yıldır bize yaptırdıklarıyla artık "Sizi AB'ye almayız." diyemeyen AB ve Avrupa; sizi tahrik ederek Türkler tarafından öldürülmenizi ve Türkler'e; "İnsan haklarını ihlal ettin!.." diyebilmek için sizi satranç piyadesi olarak kullanıyor anlamıyor musunuz?...
Bilinen 4000 yıllık tarihi olan bu Devlete siz birşey yapamazsınız. Ve vallahi 15 dakikada telef olursunuz...
Tekrar tekrar söyleyeceğiz:
"Akıllı olun!..."
Aksi halde olacakların sonucundan da siz mesul olacaksınız...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Devrin birinde çok zengin bir tacir varmış.
Bir yıl boyunca çalışır didinir, toplar toparlar ve satmaya götürdüğünde, bir boğazda yerleşmiş olan Kırk Haramiler, neyi var neyi yoksa elinden alırlarmış...
Bir kaç sefer aynı şekilde olunca Tacir, uzun araştırmalar sonucu Ali Baba diye bir silahşörün varlığını öğrenir.
Anlatılanlara göre Ai Baba, bir kaç sefer çok kuvvetli orduları tek başına dağıtmıştır. Tam Tacirin aradığı silahşördür anlatılanlara göre...Haberciler, aracılar gönderilir ve Ai Baba, Tacirle görüşmek üzere çağrılır...
Yeme-içmeden sonra mesele açılır. Tacir, başına gelenleri ve Kırk Haramilerin yaptıklarını anlatır. Yakında yeni bir sefere hazırlandığını da söyler.
Ai Baba, Kırk Haramileri duyduğunu ama önemli olmadığını, onlara gereken dersi vermek için de sabırsızlandığını söyler ve anlaşmak üzere pazarlık başlar. Nihayetinde 1000 altına anlaşılır. Ali Baba, Kırk Haramileri yok edecek ve karşılığında da hemen 1000 altın alacaktır.
El sıkışılır, kapora verilir ve sefer günü beklenmeye başlanır...
Ali Baba'nın 1000 altının haricinde bazı özel istekleri de olmuştur. Özel donanımlı bir deve hazırlanacaktır Ali Baba'ya. Bolca et ve şarap yüklenecektir. Tacir bütün şartları kabul eder...
Ve sefer günü gelir kervan yola koyulur.
Ali Baba'nın varlığı; hem Tacir'de hem de kervanın diğer görevlileri üzerinde, çok rahatlık yaratmıştır. Kahkahalarla, çok keyifli bir yolculuk yapılmaktadır.
Sonunda Kırk Haramilerin konuşlandığı geçide gelinir. Kırk Haramilerin görünmesi de gecikmez. Ama ne Tacir de ne de hiç kimse de telaş yoktur.
Kervanın rahatlığı, Kırk haramilerin başının canını sıkar. Önce malın %10'u nu istemişken isteğini artırır ve %20 yapar.
Tacir umursamaz edalarla başını yana çevirerek "Ali Baba!.." diye seslenir.
Kırk haramilerin başı Ali Baba adında bir silahşörle anlaşma yapıldığını öğrenince iyice sinirlenir ve malın %50'sini ister.
Tacir, bir daha; "Ali Babaaaa!" diye seslenir.
Ali Baba'dan ses soluk yoktur. Özel donanımlı devesinin üzerinde eti yemiş, şarabı içmiş ve sızmış bir halde horul horul uyumaktadır...
Kırk haramilerin başının canı iyice sıkılır ve adamlarına; "Şu Ali Baba denen adamı getirin bakalım!.." diye bağırır. Kırk Haramiler devenin üzerinden sızmış Ali Baba'yı indirerek karga-tulumba getirirler. Ali Baba hala kendine gelememiştir. Ayakta uyumaktadır...
Bu hale iyice öfkelenen Kırk haramilerin başı, adamlarına; "Hepiniz sırayla bu sarhoşun üzerinden geçin!..." diye emir verir.
Kırk Haramiler; sarhoş Ali Baba'nın şalvarını sıyırır kendini de bir kayaya dayar ve sırayla üzerinden geçmeye başlarlar...
Tacir ve kervandakilerin hepsi, hayretten dillerini yutacak gibidirler!...
1,2,3...8,9,10.....22,23,24...36,37,38 ve derken 39.ncu harami işini görerek çekilir sıra kırkıncı haramidedir.
Tam bu sırada Ali Baba, kendine gelir ve halini fark ederek müthiş öfkelenir!...
Hiç şalvarını çekmeden kırk haramileri, hallaç pamuğu gibi atar. Haramilerin çoğunu öldürür. Kalanlarsa kaçarlar...
Tacir, bu olanları da hayretle izler ve kavga biter bitmez Ali Baba'nın yanına gelerek; "Şu 1000 altınını al ve bir daha benim çevremde görünme." der.
Şimdi hayret sırası Ali Baba'dadır.
"Neden? haramileri öldürüp kervanını kurtardım ya!..." der.
Tacir, arkasını dönüp yürür ve sesli sesli söylenir aynı zamanda; "Ya haramiler kırk değil de otuzdokuz olsaydı halimiz nic'olurdu Ali Baba?!..."
Halimiz; Kırk haramilerce soyulmaya alışmış Tacirin haline döndü!...
Kırmızı Çizgilerimiz, teker teker ihlal edildi. Hatta silindi!...
Ülkemizin bir bölümünde Devlet Otoritesi sıfırlandı. Bu da yetmedi metropollerimizde huzur bırakılmadı. Millet ne sokakta ne evinde huzurlu değil... Belli bölgeler PKK'nın kontrolüne terk edildi sanki!...
AB ve ABD kızar diye belediye başkanlarının ve bölücülerin siyasi temsilciliğine soyunmuş bir parti il başkanının talimatıyla emniyet güçlerimize saldırıları, görmezden gelindi. Güvenlik Güçlerimizin can güvenliği yok!...
Ve hala Devlet Otoritesi temsilcilerinin, insan hakları damarları ayakta ve Güvenlik Güçlerimizi sağ duyuya davet ediyorlar!...
Beğler; Devlet otoritesini zaafa uğrattınız!... Artık daha fazla seyirci kalamazsınız!...
Yabir şeyler yapın ya da birşeyler yapın!...
Yoksa AB ve ABD'nin çok iatediği ve bizim salaklarımızın da heveslendiği kanlı günler geliyorum diyor!...
-Allah korusun- Akacak kanda çok kişi boğulur...
Türk'ün olmadığı hiç bir yerde yaşayamamış ve dışarının dolduruşuyla bizden kopmaya hazırlanan bizim salaklarımız da başlarına gelecek afetin farkında değiller!...
Bre salaklar!... Hiç bir şeyi yokken yedi düvelin güç yetiremediği bu millete siz mi güç yetireceğinizi sanıyorsunuz?!...
Şimdi sizi tahrik edenler, yarın -Allah korusun- ortalık karıştığında arkalarına ve size asla bakmadan kaçacak, saklanacak delik arayacaklar...
Ona özgürlük adına sokakları yağmaladığınız Apo'nuzun yakalandığında uçaktaki Türkçülüğünü ne çabuk unuttunuz!...
Yedi düvelin başa çıkamadığı Devletimiz, sizi bir anlık eder. Akıllı olun!...
Size dost gibi görünen düşmanlarınızı tanıyın artık.
44 yıldır bize yaptırdıklarıyla artık "Sizi AB'ye almayız." diyemeyen AB ve Avrupa; sizi tahrik ederek Türkler tarafından öldürülmenizi ve Türkler'e; "İnsan haklarını ihlal ettin!.." diyebilmek için sizi satranç piyadesi olarak kullanıyor anlamıyor musunuz?...
Bilinen 4000 yıllık tarihi olan bu Devlete siz birşey yapamazsınız. Ve vallahi 15 dakikada telef olursunuz...
Tekrar tekrar söyleyeceğiz:
"Akıllı olun!..."
Aksi halde olacakların sonucundan da siz mesul olacaksınız...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
RABBIMIZ !...
Rabbımız!...
Çarelerin tükendiği yerde 'çaresizliği' çare kılan Rabbımız!..
Çarenin de çaresizliğin de Sen'den olduğunu bilmenin huzur ve çaresizliğindeyiz...
Sıkıntıların geçici, refahın geçici olduğunu asıl önemlisi ömrün geçici ve kısa olduğunun farkındayız hamdolsun.
Bebekmişiz, büyümüşüz. Ne anamız ne de biz bu büyümenin farkında olamamışız ama sonradan bilmişiz ki Sen'in gözetimindeymişiz.
Çocukluğumuzu hatırlıyoruz, büyüdük...
Büyümemize izin iradesi de Sen'dendi. Büyümemize yetecek kadar ömrü biz kullarına bahşettiğin için büyüdük ve şükrettik...
Olgunlaştık. Şimdi de yaşlanıyoruz elhamdülillah...
bebekliğimizin dışındaki bütün ömrümüzü hatırlayacak hafıza ve geçmişten ders alabilecek aklı da Sen verdin şükrolsun...
Yokluklar içinde zenginlikler nasibettin bizlere.
Varlık zannetikleri dünyalık içindeki fakirleri de ibret olarak izlettin ve yokluğa hazır olmamız için gereken teyakkuzu da nasibettin şükrolsun...
Bulup sevinmemeyi, kaybedip dövünmemeyi, buldurarak ve kaybettirerek öğrettin...
Maldan, kazançtan, ikbalden kayıplarımız olduğunu zannettik bazan. Bu kayıplarla sarsılacağımızı zannettiğimiz de oldu belki ama;
"Derdi veren şükür sana
Bir de teselli vermişsin" deyip şükredecek yüreği de bahşettin...
Meraklıydık. Araştırmacıydık. Şüpheciydik. Sorup sorgulayandık fıtratımızca.
İlk merakımızı, ilk aşkımızı Sen'le isimlendiren kalbi de Sen verdin elhamdülillah...
Yoktuk, var ettin Rabbımız!...
Hz. Adem(a.s.)'dan insanoğluna miras kalan şeytana uyarak şaşırmamızı engellemek için Resuller, Nebiler gönderdin...
Bizleri "İbrahim(a.s.) milletinden, Muhammed(s.a.v.) ümmetinden" yaratarak iki kere şereflenirdin şükrolsun.
Eşraf-i mahlukattandık ama bütün eşref-i mahlukat, "İbrahim(a.s) milletinden, Muhammed(s.a.v.) ümmetinden değil ki!...
Bu milletliğimizi de, bu ümmetliğimizi de Sen bahşettin hamdolsun...
Rahman ve Rahim sıfatlarından merhametinin sınırsız olduğunu da bilenlerdeniz.
Merhameti sınırsız, güzel Rabbımız,
"Ol" deyince olduran Halık'ımız,
Bize önce; "Rabbımız bize dünyada da ahirette de güzellikler ihsan eyle ve cehennem azabından koru." diye dua öğretip sonra da "Dua edin icabet edeyim." şeklinde söz veren Rabbımız;
Tek güvencemiz Sen, tek tesellimiz "Dua edin icabet edeyi." sözündür...
İlayı Kelimetullah'ı kendine nihai hedef edinen Türk Milleti'nin dualarını kabul eyle Rabbımız...
Duada istenenleri Türk Milleti'nin istediği zamanda değil Sen'in Türk Milleti için uygun gördüğün zamanda kabul edeceğini de bilenlerdeniz.
Dualarımız; nesilden nesile Kıyamet'e kadar sürecek Rabbımız.
Dualarımız sürdükçe Sen'de kabul buyuracaksın biliyoruz.
Bize duaları makbul ve kabul edilen kullarının kulluğunu nasibet Rabbımız...
Bizi kulluk bilincine kavuşturdukça, ilayı Kelimetullah'a hizmetimiz kolaylaşacak malum olduğu üzere...
Bu kolaylığı sağlayacak zorlukları aşabilecek iradeyi diliyoruz Sen'den nasibet Rabbımız...
Sonunda kolaylığa erişeceğimiz zorluklar sürecinde şeytana direnebilecek imanı diliyoruz!...
Bunlar Sen dilersen olur Rabbımız.
Kendilerini "Öteki"leştirmiş üç-beş çapulcuya -korkuları yüzünden-uymaya niyetlenen Kürt Kardeşlerimize de doğru yol nasib et Rabbımız...
Duamıza icabetinle kullaşarak şereflenebilmek için bir daha, bir daha, bir daha "Rabbena atina fiddünya haseneten ve fil ahireti haseneten ve gina azaben nar."
TEVEKKELTÜ A'LALLAH...
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
Tokkali_53@hotmail.com
Çarelerin tükendiği yerde 'çaresizliği' çare kılan Rabbımız!..
Çarenin de çaresizliğin de Sen'den olduğunu bilmenin huzur ve çaresizliğindeyiz...
Sıkıntıların geçici, refahın geçici olduğunu asıl önemlisi ömrün geçici ve kısa olduğunun farkındayız hamdolsun.
Bebekmişiz, büyümüşüz. Ne anamız ne de biz bu büyümenin farkında olamamışız ama sonradan bilmişiz ki Sen'in gözetimindeymişiz.
Çocukluğumuzu hatırlıyoruz, büyüdük...
Büyümemize izin iradesi de Sen'dendi. Büyümemize yetecek kadar ömrü biz kullarına bahşettiğin için büyüdük ve şükrettik...
Olgunlaştık. Şimdi de yaşlanıyoruz elhamdülillah...
bebekliğimizin dışındaki bütün ömrümüzü hatırlayacak hafıza ve geçmişten ders alabilecek aklı da Sen verdin şükrolsun...
Yokluklar içinde zenginlikler nasibettin bizlere.
Varlık zannetikleri dünyalık içindeki fakirleri de ibret olarak izlettin ve yokluğa hazır olmamız için gereken teyakkuzu da nasibettin şükrolsun...
Bulup sevinmemeyi, kaybedip dövünmemeyi, buldurarak ve kaybettirerek öğrettin...
Maldan, kazançtan, ikbalden kayıplarımız olduğunu zannettik bazan. Bu kayıplarla sarsılacağımızı zannettiğimiz de oldu belki ama;
"Derdi veren şükür sana
Bir de teselli vermişsin" deyip şükredecek yüreği de bahşettin...
Meraklıydık. Araştırmacıydık. Şüpheciydik. Sorup sorgulayandık fıtratımızca.
İlk merakımızı, ilk aşkımızı Sen'le isimlendiren kalbi de Sen verdin elhamdülillah...
Yoktuk, var ettin Rabbımız!...
Hz. Adem(a.s.)'dan insanoğluna miras kalan şeytana uyarak şaşırmamızı engellemek için Resuller, Nebiler gönderdin...
Bizleri "İbrahim(a.s.) milletinden, Muhammed(s.a.v.) ümmetinden" yaratarak iki kere şereflenirdin şükrolsun.
Eşraf-i mahlukattandık ama bütün eşref-i mahlukat, "İbrahim(a.s) milletinden, Muhammed(s.a.v.) ümmetinden değil ki!...
Bu milletliğimizi de, bu ümmetliğimizi de Sen bahşettin hamdolsun...
Rahman ve Rahim sıfatlarından merhametinin sınırsız olduğunu da bilenlerdeniz.
Merhameti sınırsız, güzel Rabbımız,
"Ol" deyince olduran Halık'ımız,
Bize önce; "Rabbımız bize dünyada da ahirette de güzellikler ihsan eyle ve cehennem azabından koru." diye dua öğretip sonra da "Dua edin icabet edeyim." şeklinde söz veren Rabbımız;
Tek güvencemiz Sen, tek tesellimiz "Dua edin icabet edeyi." sözündür...
İlayı Kelimetullah'ı kendine nihai hedef edinen Türk Milleti'nin dualarını kabul eyle Rabbımız...
Duada istenenleri Türk Milleti'nin istediği zamanda değil Sen'in Türk Milleti için uygun gördüğün zamanda kabul edeceğini de bilenlerdeniz.
Dualarımız; nesilden nesile Kıyamet'e kadar sürecek Rabbımız.
Dualarımız sürdükçe Sen'de kabul buyuracaksın biliyoruz.
Bize duaları makbul ve kabul edilen kullarının kulluğunu nasibet Rabbımız...
Bizi kulluk bilincine kavuşturdukça, ilayı Kelimetullah'a hizmetimiz kolaylaşacak malum olduğu üzere...
Bu kolaylığı sağlayacak zorlukları aşabilecek iradeyi diliyoruz Sen'den nasibet Rabbımız...
Sonunda kolaylığa erişeceğimiz zorluklar sürecinde şeytana direnebilecek imanı diliyoruz!...
Bunlar Sen dilersen olur Rabbımız.
Kendilerini "Öteki"leştirmiş üç-beş çapulcuya -korkuları yüzünden-uymaya niyetlenen Kürt Kardeşlerimize de doğru yol nasib et Rabbımız...
Duamıza icabetinle kullaşarak şereflenebilmek için bir daha, bir daha, bir daha "Rabbena atina fiddünya haseneten ve fil ahireti haseneten ve gina azaben nar."
TEVEKKELTÜ A'LALLAH...
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
Tokkali_53@hotmail.com
Pazartesi, Mart 27, 2006
TAASSUBUMUZ...
Ne çektiysek taassubumuzdan, ne çekiyorsak içi boş taassubumuzdan çektiğimizi anladığımız an epey meselemizin hallolacağı kanısındayım...
Taassup yani tutuculuk, yani bağnazlık, yani inandığımızı zannettiğimiz duygu ve düşüncelerimizi fanatikçe ve sadece savunmuş olmak için savunmak!...
Uzaktan kumandalı "Dolma Kalemler"in tarif başarısı(!)yla taassup ve bağnazlık; sadece bir fikri topluluk bile olmayan zümrenin üzerine yıkıldı!...
Asıl mutaassıplar, asıl tutucular yani asıl gericiler saklandılar böylece!...
Hangi "Devrimci"de, hangi sosyal demokratta, hangi demokratik solcuda, hangi komünistte ve hangi faşistte "takıyyecilik" gözlendi şimdiye kadar?!...
Mutaassıp olarak, tutucu olarak itham olunan "Milli Görüşçüler"deki "Gömlek Değişmeler"i, değiştim, geliştim diyerek hergün defaatle yapılan takıyyeyi görmezden geliyoruz ısrarla!...
Ve bu görmezden gelişimizi de taassubumuzla saklıyoruz!...
Taassubumuz yüzünden milliyetçilik sahipsiz kaldı!...
Taassubumuz yüzünden demokratlık ortalarda sahipsizleşti!...
Taassubumuz yüzünden dinimiz, imanımız, ahlakımız tarifsiz ve sahipsiz kaldı!...
Bütün bu değerlerimizi, particilik taassubumuzla harap ettik!...
Biz taassup yaptığımızı, net duruş sergilediğimizi zannetmeye devam ederken değişenler, gömlek değiştirenler, takıyyeyi siyasi literatürümüze soktular ve bu tarifsiz ama çok sahipli halleriyle de hükümet etmeye başladılar!...
Biz; hala taassubumuzda, particilik fanatizmimizde devam ettiğimizi zannederken aynı zamanda değişerek, gelişerek, takıyyecilikle bir araya gelenlerin oluşturduğu "AKP adındaki Deprem Çadırı"nda bulunan arkadaşlarımızın varlıklarıyla teselli bulmaya çalışırız!...
Vallahi yok böyle bir şey!...
Böyle taassup ta yok, böyle mutaassıplık ta!...
Milliyetçiliğimizi de, solculuğumuzu da, ümmetçiliğimizi de, aklımıza gelen diğer isimli fikirlerimizi de bu particilik taassubumuza kurban verdik!...
Bu yüzden suçluyu bulamıyoruz!...
Veya bu yüzden bulduğumuz suçluyu cezalandıramıyoruz!...
Yakaladığımız sahipsiz, 100 lirayı ödemeyi ihmal etmiş vergi borçlusunu, "Yüzsüz-Hırsız" olarak açıklayıp cezalandırırız!...
Acıktığı veya nefsi çektiği için baklava çalan çocuklarımızı, ömür boyu hırsız damgasıyla damgalar, cezalandırır ve topşum dışına atarız!...
Ama beyt-ül maldan trilyonları çalan "Mücahid Erbakan"ı cezalandırmamak için kırk takla atarız!...
Erbakan'ı cezalandırmak isteyen Cumhurbaşkanımız'ı da -kendi görüşünden oldukları için iddiasıyla- affettikleri yüzünden suçlayarak "Neden Erbakan'ı koruyan yasayı imzalamıyor?" diye itham ederiz!...
Ve çok gariptir Erbakan'a memleketin bütün "Particilik Mutaassıpları" acır ve arka çıkarlar!...
Çünkü hepsinin, particilik geçmişlerinde Erbakan'ın yaptığına benzer işler yapan partilileri akıllarına gelir!...
Vallahi böyle taassup ta yok, böyle mutaassıplık ta!...
"Benim yandaşım, benim partilim yapıyorsa haklıdır ama başkasının yapmaya asla hakkı yoktur!" mantığının adı taassup mudur Allah aşkına?!...
"Benim teröristim!" tarifi çıkarsa, çıkıyorsa veya çıkmışsa bunda bizim oynadığımız "Taassupçuluk" oyunumuzun katkısı yok mudur?...
Sür'atle hatta hemen hepimizin, bir boy aynası karşısına geçerek kendimizi ve kendimize göre icat ettiğimiz taasubumuzu yargılamamızın zamanı gelmedi mi?...
Beyler! Devlet elden gidiyor!...
Bazı bölgelerimizde ve yörelerimizde Devletimizin Egemenliği zaafta, hatta bazı yerlerde Devlet Egemenliği kalmadı!...
Egemenliğin azalarak yok olduğu yerlerin sayısı ve kapladığı alan arttıkça Devlet mi kalır ortada?...
Devletin olmadığı yerde; milliyetçilik yapsak n'olur, ümmetçilik yapsak ne yazar?...
Burnumuzun dibindeki Irak'ı, Iraklı'nın çektiklerini ne zaman ibret alarak fark edeceğiz?...
Yoksa şimdi de "Bize bir şey olmaz. Biz Türk'üz. Türk Milliyetçileriyiz." diye yeni bir taassup gösterisi mi yapacağız!...
Milliyetçi olup, Türk Milliyetçisi olup Türk Milletinin yararına, Türk Devleti'nin egemenliği yararına ne yaptık?...
Türk Milletine çağ atlatacak hangi teknolojik bulguda imzamız var?...
Sadece taassupla savunarak, yeryüzü cenneti olarak, yüz yılın projesi olarak propogandasını yaptığımız ve egemenliğimizi zaafa uğratan "AB'cilik Taassubu"ndan başka, yeni neyimiz var?...
Farkında mısınız bilmem ama bütün mutassıp fikir savunucuları; şimdi ağız birliği ve güç birliği ile bir "AB'cilik Taassubu"nda birlik sağladılar!...
Gün geçtikçe "AB'cilik Taassubu"nu savunan "Dolma Kalemler"imizin sayısı artıyor!...
Yeter artık!...
Yetmeli artık!...
Bu taassup olmayan adsız ve mantıksız mutaassıplığımızdan kurtulalım artık!...
Bize bizden başka hiç kimse birşey yapamıyor anlayalım artık!...
Muhteşem Türk Atatürk'ün "Asli unsurlarıyla yönetilmeyen milletler için izmihlal mukadderdir." taassubuna soyunmaya var mısınız?...
Eğer taassupla kurtuluş olursa, bize göre bu taassupta çare var.
Gerisi taassup adı konulsa da laf ü güzaf!...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Taassup yani tutuculuk, yani bağnazlık, yani inandığımızı zannettiğimiz duygu ve düşüncelerimizi fanatikçe ve sadece savunmuş olmak için savunmak!...
Uzaktan kumandalı "Dolma Kalemler"in tarif başarısı(!)yla taassup ve bağnazlık; sadece bir fikri topluluk bile olmayan zümrenin üzerine yıkıldı!...
Asıl mutaassıplar, asıl tutucular yani asıl gericiler saklandılar böylece!...
Hangi "Devrimci"de, hangi sosyal demokratta, hangi demokratik solcuda, hangi komünistte ve hangi faşistte "takıyyecilik" gözlendi şimdiye kadar?!...
Mutaassıp olarak, tutucu olarak itham olunan "Milli Görüşçüler"deki "Gömlek Değişmeler"i, değiştim, geliştim diyerek hergün defaatle yapılan takıyyeyi görmezden geliyoruz ısrarla!...
Ve bu görmezden gelişimizi de taassubumuzla saklıyoruz!...
Taassubumuz yüzünden milliyetçilik sahipsiz kaldı!...
Taassubumuz yüzünden demokratlık ortalarda sahipsizleşti!...
Taassubumuz yüzünden dinimiz, imanımız, ahlakımız tarifsiz ve sahipsiz kaldı!...
Bütün bu değerlerimizi, particilik taassubumuzla harap ettik!...
Biz taassup yaptığımızı, net duruş sergilediğimizi zannetmeye devam ederken değişenler, gömlek değiştirenler, takıyyeyi siyasi literatürümüze soktular ve bu tarifsiz ama çok sahipli halleriyle de hükümet etmeye başladılar!...
Biz; hala taassubumuzda, particilik fanatizmimizde devam ettiğimizi zannederken aynı zamanda değişerek, gelişerek, takıyyecilikle bir araya gelenlerin oluşturduğu "AKP adındaki Deprem Çadırı"nda bulunan arkadaşlarımızın varlıklarıyla teselli bulmaya çalışırız!...
Vallahi yok böyle bir şey!...
Böyle taassup ta yok, böyle mutaassıplık ta!...
Milliyetçiliğimizi de, solculuğumuzu da, ümmetçiliğimizi de, aklımıza gelen diğer isimli fikirlerimizi de bu particilik taassubumuza kurban verdik!...
Bu yüzden suçluyu bulamıyoruz!...
Veya bu yüzden bulduğumuz suçluyu cezalandıramıyoruz!...
Yakaladığımız sahipsiz, 100 lirayı ödemeyi ihmal etmiş vergi borçlusunu, "Yüzsüz-Hırsız" olarak açıklayıp cezalandırırız!...
Acıktığı veya nefsi çektiği için baklava çalan çocuklarımızı, ömür boyu hırsız damgasıyla damgalar, cezalandırır ve topşum dışına atarız!...
Ama beyt-ül maldan trilyonları çalan "Mücahid Erbakan"ı cezalandırmamak için kırk takla atarız!...
Erbakan'ı cezalandırmak isteyen Cumhurbaşkanımız'ı da -kendi görüşünden oldukları için iddiasıyla- affettikleri yüzünden suçlayarak "Neden Erbakan'ı koruyan yasayı imzalamıyor?" diye itham ederiz!...
Ve çok gariptir Erbakan'a memleketin bütün "Particilik Mutaassıpları" acır ve arka çıkarlar!...
Çünkü hepsinin, particilik geçmişlerinde Erbakan'ın yaptığına benzer işler yapan partilileri akıllarına gelir!...
Vallahi böyle taassup ta yok, böyle mutaassıplık ta!...
"Benim yandaşım, benim partilim yapıyorsa haklıdır ama başkasının yapmaya asla hakkı yoktur!" mantığının adı taassup mudur Allah aşkına?!...
"Benim teröristim!" tarifi çıkarsa, çıkıyorsa veya çıkmışsa bunda bizim oynadığımız "Taassupçuluk" oyunumuzun katkısı yok mudur?...
Sür'atle hatta hemen hepimizin, bir boy aynası karşısına geçerek kendimizi ve kendimize göre icat ettiğimiz taasubumuzu yargılamamızın zamanı gelmedi mi?...
Beyler! Devlet elden gidiyor!...
Bazı bölgelerimizde ve yörelerimizde Devletimizin Egemenliği zaafta, hatta bazı yerlerde Devlet Egemenliği kalmadı!...
Egemenliğin azalarak yok olduğu yerlerin sayısı ve kapladığı alan arttıkça Devlet mi kalır ortada?...
Devletin olmadığı yerde; milliyetçilik yapsak n'olur, ümmetçilik yapsak ne yazar?...
Burnumuzun dibindeki Irak'ı, Iraklı'nın çektiklerini ne zaman ibret alarak fark edeceğiz?...
Yoksa şimdi de "Bize bir şey olmaz. Biz Türk'üz. Türk Milliyetçileriyiz." diye yeni bir taassup gösterisi mi yapacağız!...
Milliyetçi olup, Türk Milliyetçisi olup Türk Milletinin yararına, Türk Devleti'nin egemenliği yararına ne yaptık?...
Türk Milletine çağ atlatacak hangi teknolojik bulguda imzamız var?...
Sadece taassupla savunarak, yeryüzü cenneti olarak, yüz yılın projesi olarak propogandasını yaptığımız ve egemenliğimizi zaafa uğratan "AB'cilik Taassubu"ndan başka, yeni neyimiz var?...
Farkında mısınız bilmem ama bütün mutassıp fikir savunucuları; şimdi ağız birliği ve güç birliği ile bir "AB'cilik Taassubu"nda birlik sağladılar!...
Gün geçtikçe "AB'cilik Taassubu"nu savunan "Dolma Kalemler"imizin sayısı artıyor!...
Yeter artık!...
Yetmeli artık!...
Bu taassup olmayan adsız ve mantıksız mutaassıplığımızdan kurtulalım artık!...
Bize bizden başka hiç kimse birşey yapamıyor anlayalım artık!...
Muhteşem Türk Atatürk'ün "Asli unsurlarıyla yönetilmeyen milletler için izmihlal mukadderdir." taassubuna soyunmaya var mısınız?...
Eğer taassupla kurtuluş olursa, bize göre bu taassupta çare var.
Gerisi taassup adı konulsa da laf ü güzaf!...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Perşembe, Mart 16, 2006
KAHRAMANLAR...
Ölüme gülerek atılanlardan
Kavgalar görmüştük can sermayeli
Kahraman safına katılanlardan
Destanlar yazmıştık can hikayeli...
Dikenli de olsa güldü gülümdü
Güle sitem eden öz bülbülümdü
Kahramanlaşmanın yolu ölümdü
Azrail sıkıldı ölünmeyeli...
Bugün okunanlar dün yazılmazsa
Bugünlerin kahramanı olmazsa
Kahramanı kahramanca ölmezse
O topluma millet denilmemeli...
Korkak ürker kaçar, kahraman ölür
Bu ölüm yiğide Cenneti bulur
Tarih tekerrürden ibaret olur
Ölünecek yoldan dönülmemeli...
Korkaklar meydanda nara atarken
Yürekten yüreğe dualar varken
Asla unutmayan yürekler varken
Kahraman mezara gömülmemeli...
"Kahramanı olmayan ve kahramanı kahramanca ölmeyen topluluklar, millet olamaz." diye inandık ve yıllarca destanlaşan kahramanlarımızı; kahramanlarımızı anlatan destanlarımızı dinleyerek-anlatarak hamaset yapmaya çalıştık!...
Vatan dedik. Millet dedik. Bağımsızlık dedik.
Sadece bağımsızlık demekle yetinmeyip bağımsızlığımızı dünyaya ilan ederken içimizdeki korkaklarımıza, ürkeklerimize, döneklerimize unutturmamak için de on yıl gibi kısa bir sürede -hiç bir savaş yokken- beş bin kere kahramanca öldük...
Fikirleriyle kahramanlaşarak gönlümüze gömülen ve asla ölmelerine izin vermeyeceğimiz Ülkü Devlerimiz de oldu...
Kanlar verildi, canlar -millete Allah rızası için- hediye edildi.
İkballerden vaz geçildi. Çünkü şuur altımıza -Rahmetli Osman Bölükbaşı'nın sözcülüğü ile-; "İmanımız padişah biz de onun veziriyiz." inancı kazılmıştı, yazılmıştı...
Birileri tarafından, çok büyük reklamlarla, ikbal olarak, ulufece verilen mevkiler-makamlar; bir başkaları tarafından zorbaca alındıkça "İman Padişahımıza vezirlik" özelliğimiz açığa çıktı...
Biz Milleti çok sevdik, Millet te bizi sevdi...
Millet; sevgisini nasıl göstermesi gerekiyorsa o şekilde gösterdi. Sevgi istedik sevgi verdi, oy istedik oy verdi...
Bizim oy istememiz de farklıydı.
Bizzatihi kendimize asla oy istemedik. Dünlerinin şahidi yarınlarının kefili olduğumuz isimlerle millet huzuruna çıkarak oy istedik. İsteğimiz samimiydi, istediğimizin karşılığında millete neler vereceğimizde de samimiydik...
Millet bize inandı, millet bize güvendi ve ne istediysek verdi millet...
Milletin; bizlere birebir güveniyle verdiği oylarıyla bir yerlere taşıdığımız ve dünlerinin şahidi yarınlarının kefili olduğumuz -ama maalesef yanıldığımız- arkadaşlarımız, sebebini asla anlayamadığımız ve hala anlatabilecek kimseyi bulamadığımız davranışlar sergileyerek milleti incittiler, bizleri kandırdılar!...
Bu kandırılmışlığımızı, milleti incitmişliğimizi ne anlayabildik ne de anlatabildik!...
Bunlar yetmedi!...
Milletten birebir yalvararak alınan oylarla sağlanan "vekillik" ünvanıyla kendilerinde keramet vehmetmeye başlayan arkadaşlarımız da oldu!...
Millet, verdiğini aynı yolla geri alarak bu keramet vehimli arkadaşlarımızın ünvanlarının başına "eski" sıfatını ekledi ama onlarla beraber bizler de eskimeye mahkum olduk!...
Yıllardır itirazımız -sadece- bu hak etmediğimiz eskitilmişliğe oldu!...
İtirazlarımız da anlaşılmadı veya biz anlatamadık...Ya anlatamamaktan ya da anlaşılmamaktan kaynaklı açmazlara mahkumuz şimdi!...
Suçlu da biziz, ceza veren de ve mahkum olan da!...
Her birimiz ayrı ayrı kabuğumuza mahkum edildik kendimiz tarafından!...
Ve her birimiz yine kendimiz tarafından "Çirkin Ördek"liğe mahkum edildik!..
Şimdilerde "Çirkin Ördek"liğe mahkum ettiğimiz kendimiz yüzünden, kendimize dayanılmaz zararlar vermeğe başladık...
İsyanımızı, itirazımızı "Artık Ben Sustum!..." başlığıyla haykırınca da yanlış anlaşıldık ey vaaah!...
Kahramanlarımızı inkar edenleri inkara soyunmuştuk oysa "Sustum'" diyerek...
Kahramanlarımızın yerlerinin gönlümüzdeki tahtlarını göstermeye çalışmıştık!...
Yazık ki ya biz Türkçe'yi konuşamadık ya da Türkçe özürlüler tarafından ya anlaşılmadık ya da yanlış anlaşılarak yanlış anlatıldık...
Kim, nasıl anlarsa anlasın!...
Kim, nasıl anlatırsa anlatsın; kahramanlarımızı inkar ederek, dünümüzü yalanlayarak yarınlar için inandırıcı bir şeyler söyleyemeyiz...
İnanarak söylemedikleri için inandırıcılığı olmayan söylenenleri de millet kaale almaz!...
Olan bize olur!...
Bizim şahsımızda olan millete olur!... Böyle millet sevgisi de olmaz, olamaz...
Kimseden kahramanlık istemek gibi bir abesle iştigale elbette soyunmayız ama "Kahramanlarımıza sahip çıkmak yürekliliğini göstererek" kahramanlarımızın istihzayla bakacakları Kahramanlığa soyunsak, ne kaybederiz?...
Artık ne kaybedecek zamanımız, ne de kaybedecek değerimizin olmadığını anlatmak kahramanlığına soyunmanın zamanı gelmedi mi?...
Atı alan Üsküdar'ı geçerse, sadece atın ayak tozlarını izlemekle kalacağız bu gidişle!... başka nasıl söylemeli bilmiyoruz...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Kavgalar görmüştük can sermayeli
Kahraman safına katılanlardan
Destanlar yazmıştık can hikayeli...
Dikenli de olsa güldü gülümdü
Güle sitem eden öz bülbülümdü
Kahramanlaşmanın yolu ölümdü
Azrail sıkıldı ölünmeyeli...
Bugün okunanlar dün yazılmazsa
Bugünlerin kahramanı olmazsa
Kahramanı kahramanca ölmezse
O topluma millet denilmemeli...
Korkak ürker kaçar, kahraman ölür
Bu ölüm yiğide Cenneti bulur
Tarih tekerrürden ibaret olur
Ölünecek yoldan dönülmemeli...
Korkaklar meydanda nara atarken
Yürekten yüreğe dualar varken
Asla unutmayan yürekler varken
Kahraman mezara gömülmemeli...
"Kahramanı olmayan ve kahramanı kahramanca ölmeyen topluluklar, millet olamaz." diye inandık ve yıllarca destanlaşan kahramanlarımızı; kahramanlarımızı anlatan destanlarımızı dinleyerek-anlatarak hamaset yapmaya çalıştık!...
Vatan dedik. Millet dedik. Bağımsızlık dedik.
Sadece bağımsızlık demekle yetinmeyip bağımsızlığımızı dünyaya ilan ederken içimizdeki korkaklarımıza, ürkeklerimize, döneklerimize unutturmamak için de on yıl gibi kısa bir sürede -hiç bir savaş yokken- beş bin kere kahramanca öldük...
Fikirleriyle kahramanlaşarak gönlümüze gömülen ve asla ölmelerine izin vermeyeceğimiz Ülkü Devlerimiz de oldu...
Kanlar verildi, canlar -millete Allah rızası için- hediye edildi.
İkballerden vaz geçildi. Çünkü şuur altımıza -Rahmetli Osman Bölükbaşı'nın sözcülüğü ile-; "İmanımız padişah biz de onun veziriyiz." inancı kazılmıştı, yazılmıştı...
Birileri tarafından, çok büyük reklamlarla, ikbal olarak, ulufece verilen mevkiler-makamlar; bir başkaları tarafından zorbaca alındıkça "İman Padişahımıza vezirlik" özelliğimiz açığa çıktı...
Biz Milleti çok sevdik, Millet te bizi sevdi...
Millet; sevgisini nasıl göstermesi gerekiyorsa o şekilde gösterdi. Sevgi istedik sevgi verdi, oy istedik oy verdi...
Bizim oy istememiz de farklıydı.
Bizzatihi kendimize asla oy istemedik. Dünlerinin şahidi yarınlarının kefili olduğumuz isimlerle millet huzuruna çıkarak oy istedik. İsteğimiz samimiydi, istediğimizin karşılığında millete neler vereceğimizde de samimiydik...
Millet bize inandı, millet bize güvendi ve ne istediysek verdi millet...
Milletin; bizlere birebir güveniyle verdiği oylarıyla bir yerlere taşıdığımız ve dünlerinin şahidi yarınlarının kefili olduğumuz -ama maalesef yanıldığımız- arkadaşlarımız, sebebini asla anlayamadığımız ve hala anlatabilecek kimseyi bulamadığımız davranışlar sergileyerek milleti incittiler, bizleri kandırdılar!...
Bu kandırılmışlığımızı, milleti incitmişliğimizi ne anlayabildik ne de anlatabildik!...
Bunlar yetmedi!...
Milletten birebir yalvararak alınan oylarla sağlanan "vekillik" ünvanıyla kendilerinde keramet vehmetmeye başlayan arkadaşlarımız da oldu!...
Millet, verdiğini aynı yolla geri alarak bu keramet vehimli arkadaşlarımızın ünvanlarının başına "eski" sıfatını ekledi ama onlarla beraber bizler de eskimeye mahkum olduk!...
Yıllardır itirazımız -sadece- bu hak etmediğimiz eskitilmişliğe oldu!...
İtirazlarımız da anlaşılmadı veya biz anlatamadık...Ya anlatamamaktan ya da anlaşılmamaktan kaynaklı açmazlara mahkumuz şimdi!...
Suçlu da biziz, ceza veren de ve mahkum olan da!...
Her birimiz ayrı ayrı kabuğumuza mahkum edildik kendimiz tarafından!...
Ve her birimiz yine kendimiz tarafından "Çirkin Ördek"liğe mahkum edildik!..
Şimdilerde "Çirkin Ördek"liğe mahkum ettiğimiz kendimiz yüzünden, kendimize dayanılmaz zararlar vermeğe başladık...
İsyanımızı, itirazımızı "Artık Ben Sustum!..." başlığıyla haykırınca da yanlış anlaşıldık ey vaaah!...
Kahramanlarımızı inkar edenleri inkara soyunmuştuk oysa "Sustum'" diyerek...
Kahramanlarımızın yerlerinin gönlümüzdeki tahtlarını göstermeye çalışmıştık!...
Yazık ki ya biz Türkçe'yi konuşamadık ya da Türkçe özürlüler tarafından ya anlaşılmadık ya da yanlış anlaşılarak yanlış anlatıldık...
Kim, nasıl anlarsa anlasın!...
Kim, nasıl anlatırsa anlatsın; kahramanlarımızı inkar ederek, dünümüzü yalanlayarak yarınlar için inandırıcı bir şeyler söyleyemeyiz...
İnanarak söylemedikleri için inandırıcılığı olmayan söylenenleri de millet kaale almaz!...
Olan bize olur!...
Bizim şahsımızda olan millete olur!... Böyle millet sevgisi de olmaz, olamaz...
Kimseden kahramanlık istemek gibi bir abesle iştigale elbette soyunmayız ama "Kahramanlarımıza sahip çıkmak yürekliliğini göstererek" kahramanlarımızın istihzayla bakacakları Kahramanlığa soyunsak, ne kaybederiz?...
Artık ne kaybedecek zamanımız, ne de kaybedecek değerimizin olmadığını anlatmak kahramanlığına soyunmanın zamanı gelmedi mi?...
Atı alan Üsküdar'ı geçerse, sadece atın ayak tozlarını izlemekle kalacağız bu gidişle!... başka nasıl söylemeli bilmiyoruz...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Salı, Mart 14, 2006
SEVDAMIZ ...
Sevdamızı anlat dediler, SEVDA ERLERİ !...
Sevdamızı anlat diye rica ettiler!...
Çok kolay gibi gelen bu iş; yaklaşık bir haftadır patlattı beynimi, zonklattı şakaklarımı...
Sevdayı yaşamak kolaydı sevdalı için ama anlatması, ne mümkün!...
Sevdamızı paylaştığımız Sevda Erleri'ne söz vermiştik bir kere, anlatmalıydık SEVDAMIZ'ı...
Zordu ama, Sevdamızı bize bahşeden Rabbimiz'e sığınarak başladık bir kere!..
Sevdamızı tarife; Sevda Erleri'nin başlarından, Sultan Alparslan'ı hatırlayıp hatırlatarak başlamak isteriz.
Vasiyeti üzerine; "Gökyüzüne kadar yükselen Alparslan'ın büyüklüğünü görmüş olanlar, gelsinler şimdi onu Merv'de bir avuç toprak altında görsünler." şeklindeki mezar taşıyla madalyalı bir Sultan, bir Sevda Eri'yle...
15.000 kişilik mütevazi ama her biri bir Sevda Eri olan ordusuyla 200.000 kişilik Haçlı Ordusunu tarumar edip Rum İmparatoru Romen Diyogen'i esir alan kahraman kumandanla...
Muzafferce dönüşünü kutlamaya hazırlanan milletine; " Karşılamayın!.. Yanımda yenilmiş bir hükümdar vardır, onu rahatsız etmek istemem!..." haberiyle tarihe şerh düşecek kadar güçlü bir Mühürdarla...
Mezar taşına tarif olarak yazılan "Gökyüzüne kadar yükselen...." sıfatını, niye ve nasıl kazandığını, anlatmaktan zevk aldığımız bir Sevda Eri'yle...
Sağlığında dünyaya sığmayan, gökyüzüne yükselen; ölümünden sonra bir avuç toprağın altına sığan ama bu kere de tarihe sığmayan bir tariftir Sevdamız!...
Diriliğinde iri; bitiş diye tariflenen ölümünde büyümesiyle tariflidir...
Öldükçe çoğalan, çoğaldıkça ölen erlerin sevdasıdır Sevdamız!...
Bu Sevda; hiçkimsenin sahiplenemeyeceği kadar özel; bu Sevda, kendini Türk hisseden her yürekle paylaşılacak kadar da büyük...
Bu büyük Sevda'nın sevdalıları da büyüktür...
Bu SEVDA ERLERİ'nden yoldaşları, razıdır.
Şüheda razıdır bu ERLER'den.
Ulema razıdır, ümera razıdır.
Bu ERLER'den evliya razıdır, Alperenler razıdır.
Bu ERLER'den Peygamber(s.a.v.) "Aguşunu açıp bekleyecek kadar" razı; bu ERLER'den Allah(c.c.) razıdır...
Çünkü nizam-ı alemdir bu Erlerin sevdası.
Bu Erlerin Sevdası, İlayı Kelimetullah'tır...
"Nerde bir Türk varsa ora bizimdir." diyebilecek kadar alıcı; "Komşusu açken tok yatan bizden değildir." emrini uygulayacak kadar vericidir bu Sevda Erleri...
Dünya malı tarifli zenginliğe, tenezzül etmeyecek kadar mütevekkil; şehadetinde cebinden 35 Kuruş çıkacak kadar zengindir bu Sevda Erleri!...
Bu Sevda Erleri'nden küsülmez ve küstürmek te mümkün değildir bu Sevda Erleri'ni!...
Açılışı 1071 yılında Sultan Alparslan'la yapılan ve yaklaşık bin yıl sonra -dünyaya inat- açık tutmaya çalışan Başbuğ Alparslan'la devam eden bu Sevda; Bayrağı indirmemecesine, Ezan'ı dindirmemecesine sürer ve sürecek.....
Bir kara sevdadır bizim SEVDAMIZ. Çekildikçe aklanır ve karatoprakla paklanır...
Elbette her yürek tutulamaz ve elbette Sevda Eri'nden başkasının yüreği, dayanamaz bu Sevda'ya!...
Bu Sevda, kutludur.
Millet adına umutludur bu Sevda...
Bu Sevda Erleri'nde rehber Kur'an, hedef Turan'dır...
En büyük ödülü Şehadet, madalyası gazilik'tir bu Sevda'nın. Bu yüzden yürek gerektirir.
Bu Sevda özeldir. Bu Sevdanın Erleri, özeldir. Özel sevdanın özel erleri ile yaşatılan bu Sevda, özelliği kadar güzeldir...
Bu Sevdanın Erleri, esir aldığı imparatoru incitmemek için kutlama yaptırmayacak kadar nazik; Muhteşem Türk Başbuğ Atatürk'le yendiği ve kovduğu işgalci milletlerin bayrağını yerden kaldırtacak kadar incedir.
Bu nezaketleri, bu incelikleri ile kazandıkları Allah'ın Rızasıyla; 15.000 kişiyle 200.000 kişilik orduyu, yokluklar içinde yedi Düveli dize getirecek kadar da güçlüdür bu SEVDA ERLERİ...
Bu sevdanın mensupları erdir erkektir...
Erendir, Alperendir bu Sevdanın Erleri.
Ölenlerinin şehit, kalanlarının Gazilik'le madalyalandığı; Türk'e göre, Türk için, Türk'e özel sevdadır SEVDAMIZ...
Bu Sevda, anlatılmaz erenler!... Anlatılamaz!...
Bu sevda, Allah nasip etmişse yaşanır sadece...
Bu Sevdanın Erleri'ni tanıyanlar şanslıdır, tanımayanlar bahtsız!...
"Haluk Kırcı" laşır bazan bu Erler!... Bir nesli temsilen bir devirle hesaplaşır "Kurt Duruşu"yla... Kapatıldığı hücresinden dünyaya sığmaz cesametiyle...
Bazan Yusuf Ziya'laşır bu Erler. Arpacık'laşırlar gez-göz ararcasına!... "Baş Eğmediler" tarifini hak ederek yine sığmazlar sınırlara...
Savaşlarıyla özelleşir, öğütleriyle güzelleşirler bu ERLER...
Bu erler, Sevdamızın Erleri'dirler...
Sevdamız'a sevda tarifini yakıştıran sıfatlardır bu Erler!...
Destanlar, bu sevda erleri için; bu sevda erleri destanlaşmak içindir...
Her devirde destandır sevdamız; her devirde destan devleridir Sevdamızın Erleri...
Zorlandım erenler!...
Sevdamızı yazmaya niyetlendim zorlandım!... Bir Sevda Süvarisi olarak Sevda Erleri'nden arlandım!...
Allah(c.c.) Sevdamızı korusun. Sevda Erleri'nin sevdasını artırsın.
Dünya durdukça Türk dursun, Tanrı Türk'ü Korusun...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Sevdamızı anlat diye rica ettiler!...
Çok kolay gibi gelen bu iş; yaklaşık bir haftadır patlattı beynimi, zonklattı şakaklarımı...
Sevdayı yaşamak kolaydı sevdalı için ama anlatması, ne mümkün!...
Sevdamızı paylaştığımız Sevda Erleri'ne söz vermiştik bir kere, anlatmalıydık SEVDAMIZ'ı...
Zordu ama, Sevdamızı bize bahşeden Rabbimiz'e sığınarak başladık bir kere!..
Sevdamızı tarife; Sevda Erleri'nin başlarından, Sultan Alparslan'ı hatırlayıp hatırlatarak başlamak isteriz.
Vasiyeti üzerine; "Gökyüzüne kadar yükselen Alparslan'ın büyüklüğünü görmüş olanlar, gelsinler şimdi onu Merv'de bir avuç toprak altında görsünler." şeklindeki mezar taşıyla madalyalı bir Sultan, bir Sevda Eri'yle...
15.000 kişilik mütevazi ama her biri bir Sevda Eri olan ordusuyla 200.000 kişilik Haçlı Ordusunu tarumar edip Rum İmparatoru Romen Diyogen'i esir alan kahraman kumandanla...
Muzafferce dönüşünü kutlamaya hazırlanan milletine; " Karşılamayın!.. Yanımda yenilmiş bir hükümdar vardır, onu rahatsız etmek istemem!..." haberiyle tarihe şerh düşecek kadar güçlü bir Mühürdarla...
Mezar taşına tarif olarak yazılan "Gökyüzüne kadar yükselen...." sıfatını, niye ve nasıl kazandığını, anlatmaktan zevk aldığımız bir Sevda Eri'yle...
Sağlığında dünyaya sığmayan, gökyüzüne yükselen; ölümünden sonra bir avuç toprağın altına sığan ama bu kere de tarihe sığmayan bir tariftir Sevdamız!...
Diriliğinde iri; bitiş diye tariflenen ölümünde büyümesiyle tariflidir...
Öldükçe çoğalan, çoğaldıkça ölen erlerin sevdasıdır Sevdamız!...
Bu Sevda; hiçkimsenin sahiplenemeyeceği kadar özel; bu Sevda, kendini Türk hisseden her yürekle paylaşılacak kadar da büyük...
Bu büyük Sevda'nın sevdalıları da büyüktür...
Bu SEVDA ERLERİ'nden yoldaşları, razıdır.
Şüheda razıdır bu ERLER'den.
Ulema razıdır, ümera razıdır.
Bu ERLER'den evliya razıdır, Alperenler razıdır.
Bu ERLER'den Peygamber(s.a.v.) "Aguşunu açıp bekleyecek kadar" razı; bu ERLER'den Allah(c.c.) razıdır...
Çünkü nizam-ı alemdir bu Erlerin sevdası.
Bu Erlerin Sevdası, İlayı Kelimetullah'tır...
"Nerde bir Türk varsa ora bizimdir." diyebilecek kadar alıcı; "Komşusu açken tok yatan bizden değildir." emrini uygulayacak kadar vericidir bu Sevda Erleri...
Dünya malı tarifli zenginliğe, tenezzül etmeyecek kadar mütevekkil; şehadetinde cebinden 35 Kuruş çıkacak kadar zengindir bu Sevda Erleri!...
Bu Sevda Erleri'nden küsülmez ve küstürmek te mümkün değildir bu Sevda Erleri'ni!...
Açılışı 1071 yılında Sultan Alparslan'la yapılan ve yaklaşık bin yıl sonra -dünyaya inat- açık tutmaya çalışan Başbuğ Alparslan'la devam eden bu Sevda; Bayrağı indirmemecesine, Ezan'ı dindirmemecesine sürer ve sürecek.....
Bir kara sevdadır bizim SEVDAMIZ. Çekildikçe aklanır ve karatoprakla paklanır...
Elbette her yürek tutulamaz ve elbette Sevda Eri'nden başkasının yüreği, dayanamaz bu Sevda'ya!...
Bu Sevda, kutludur.
Millet adına umutludur bu Sevda...
Bu Sevda Erleri'nde rehber Kur'an, hedef Turan'dır...
En büyük ödülü Şehadet, madalyası gazilik'tir bu Sevda'nın. Bu yüzden yürek gerektirir.
Bu Sevda özeldir. Bu Sevdanın Erleri, özeldir. Özel sevdanın özel erleri ile yaşatılan bu Sevda, özelliği kadar güzeldir...
Bu Sevdanın Erleri, esir aldığı imparatoru incitmemek için kutlama yaptırmayacak kadar nazik; Muhteşem Türk Başbuğ Atatürk'le yendiği ve kovduğu işgalci milletlerin bayrağını yerden kaldırtacak kadar incedir.
Bu nezaketleri, bu incelikleri ile kazandıkları Allah'ın Rızasıyla; 15.000 kişiyle 200.000 kişilik orduyu, yokluklar içinde yedi Düveli dize getirecek kadar da güçlüdür bu SEVDA ERLERİ...
Bu sevdanın mensupları erdir erkektir...
Erendir, Alperendir bu Sevdanın Erleri.
Ölenlerinin şehit, kalanlarının Gazilik'le madalyalandığı; Türk'e göre, Türk için, Türk'e özel sevdadır SEVDAMIZ...
Bu Sevda, anlatılmaz erenler!... Anlatılamaz!...
Bu sevda, Allah nasip etmişse yaşanır sadece...
Bu Sevdanın Erleri'ni tanıyanlar şanslıdır, tanımayanlar bahtsız!...
"Haluk Kırcı" laşır bazan bu Erler!... Bir nesli temsilen bir devirle hesaplaşır "Kurt Duruşu"yla... Kapatıldığı hücresinden dünyaya sığmaz cesametiyle...
Bazan Yusuf Ziya'laşır bu Erler. Arpacık'laşırlar gez-göz ararcasına!... "Baş Eğmediler" tarifini hak ederek yine sığmazlar sınırlara...
Savaşlarıyla özelleşir, öğütleriyle güzelleşirler bu ERLER...
Bu erler, Sevdamızın Erleri'dirler...
Sevdamız'a sevda tarifini yakıştıran sıfatlardır bu Erler!...
Destanlar, bu sevda erleri için; bu sevda erleri destanlaşmak içindir...
Her devirde destandır sevdamız; her devirde destan devleridir Sevdamızın Erleri...
Zorlandım erenler!...
Sevdamızı yazmaya niyetlendim zorlandım!... Bir Sevda Süvarisi olarak Sevda Erleri'nden arlandım!...
Allah(c.c.) Sevdamızı korusun. Sevda Erleri'nin sevdasını artırsın.
Dünya durdukça Türk dursun, Tanrı Türk'ü Korusun...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Pazar, Mart 12, 2006
AYIBIMIZ !...
Nasıl yaptık?
Ne zaman yaptık?
Veya bize bu yanlışları nasıl yaptırdılar? Bilemem ama; gereksiz işlerle uğraşmak gibi bir ayıbımız var!...Bizler; hiç te gereği yokken "Armudun sapı, elmanın çöpü.." ile uğraşırken memlekette büyük siyasi hatalar işlendi!... Ekümeniklik iddiasıyla ortaya çıkanlar; İstanbul'da, Müslüman mahallesinde salyangoz satarcasına, engizisyon mahkemeleri kurdular!...Yasalarımıza göre İslamiyet ve onun kolları iddiasıyla var olan tarikatler ve mezhepler din olarak ve irticai faaliyet sebepleri olarak görülürken; Hristiyanlık öğretileri, din ve irticai faaliyetlerden sayılmadı !...
Samimi, gayr-ı samimi olarak dinle uğraşanlar irticacı yani gerici sayıldı...
Biz de buna şaştık!..Hristiyanlık, İslamiyetten en az 500 yıl daha eski bir din değil mi?Yüzyıllarca Avrupa'da Hristiyan mezhepleri arasındaki kanlı çatışmalarda oluk oluk insan kanı akıtılmadı mı?Hristiyanlar daha doğrusu İseviyim diyenler, din adına oluk oluk kan akıtırlarken İslamiyet zuhur etmedi mi?.. Sonra aynı din adına birbirinin kanını içenler; defaatle "Haçlı" adıyla bize saldırmadılar mı?..Bizler artık bu seferler bitmiştir diye teyakkuzdan vaz geçmişken ABD'nin son Irak'ı işgal hareketinin adını Bush; "Haçlı Seferi" olarak açıklamadı mı? Hadi ABD, müttefikimiz, dostumuzdur dolayısıyla yaptıklarında mazurdur diyerek ondan vaz geçelim!...Hristiyanlardan daha eski bir inanç sahibi olan Yahudilerin yaptığı hareketleri neden gericilik olarak veya laikliğe zarar verici faaliyetler olarak görmedik?... Batılılaşma, medenileşme gibi uyduruk bir gericiliğin arkasına saklanarak ahlaken Hristiyanlaşan gençliğimize, dinimizi de öğretmeyip neden onlara kızarız?...Yasalarımızı; AB veya ABD istiyor diye İslamiyet dışındaki ve Kur'an-ı Kerim'in tehlike olarak bildirdiği dinlere yardımcı olacak biçimlerde çıkararak medenileştiğimizi mi zannediyoruz? AB ve ABD'nin bizim bu acziyetimizle alay edişlerini neden görmezden geliyoruz?...
Bizim bu aymazlığımız karşısında adamlar Peygamberimiz(sav)'i karikatürize etmişlerse suçlu kim?!...
Hükümet olmak, hükümet etmek ağlama duvarlığından çıkmayı gerektirmez mi?
Ya İslami öğretilere koyulan yasaklar; hristiyanlık ve yahudiliğe de koyulmazsa veya hristiyanlık ve yahudilik öğretilerine tanınan serbestiyet, İslami öğretilere de tanınmazsa ne kadar adil bir devlet yönetimi, ne kadar laik bir devlet yönetimimiz var diyebiliriz?...
Bu söylediklerimle direk olarak suçlayacağım merci mevcut hükumet değildir elbette!...Ama mevcut Hükumetimiz'in geçmişteki hatalara sığınarak; yanlışlara yanlışlarla mukabele hakkı olmadığını da hatırlatmak isterim...Sadece baş örtüsü adını takarak "Tesettür" savunuculuğu ile - ki onu da artık yapmıyorlar- milleti ne kadar ikna edebilirsiniz?
Papazların kılık-kıyafetlerine karışmazken; rahibelerin kılık-kıyafetlerine karışmazken, misyonerlik faaliyetlerine 'Dinler arası rekabet' olarak tarif ederek karışmazken; sadece İslami öğretilere karşı durmakla ne kadar laik olduğumuzu söyleyebiliriz?...
Bu kadar sahipsizliğe itilmiş bir din adına; birileri -milleti temsilen- "Dinler Arası Diyalog" safsatasıyla, Haçlı'ya teslim olursa kimin kızmaya hakkı var?!...
Devletimizin olmazsa olmaz kurumları arasında gereksiz sertleşmelere sebep edilen, gereksiz ve tehlikeli mücadele gösterilerinden bize gına geldi!...
Millet olarak dünya nizamındaki yerimizi istiyoruz...
Ve bunu mevcut hükumetimizden ve devletimizin mevcut kurumlarından istiyoruz...
Papa'ya yas tutarken, Papa için Bayrağımız'ı yarıya indirirken ve bunu yaparken nüfusunun %99'unun Müslüman olduğunu bildiğimiz milletimizi inciteceğimizi hiç akıl etmezken, İslami öğretilere karşı durmanın mantığı var mıdır?
Veya bu mantığı, millete anlatabilecek bir yetkilimiz var mıdır?...
Armudun sapından, elmanın çöpünden vaz geçtik!...
Hangi partinin başına kim geçerse geçsin, umurumuzda değil artık!...Bunlar artık millet olarak bizim meselemiz olmaktan çıktı!...
Avrupaya karşı, işgalci ABD'ye karşı, yayılmacı Haçlı zihniyetli Misyonerlere karşı Milli Duruşumuzu ortaya koyacağını söyleyen kim olursa; hangi partiden olursa olsun Millet onun yanında yer alacaktır...
Veya Millet, kesinlikle AB ve ABD'ye karşı durabilecek; devletler arası dostluğun olamayacağını ancak karşılıklı çıkarlar olabileceğini bilen ve milli çıkarlarımızı her platformda aslanlar gibi savunacağını söyleyen adreste buluşmak istiyor !...
Terk edenlerin, gelişenlerin, değişenlerin,kendi aralarında birliği sağlayamadan genel başkanlık hayali kuranların işleriyle artık ilgilenmek istemiyoruz !...
Zamansız ve gereksiz öten horozları ciddiye alarak, teşkilatlarını bu gereksiz işlere karşı tedbir almaya yönlendirenlerle de uğraşmak istemiyoruz !...
Memleket elden gidiyor!...
Dış politikada kendimizi yok edilmiş hissediyoruz!...
AB uyutmalarıyla, AB dayatmalarıyla gururumuzla oynandığını düşünüyoruz!...
Bize bu konularda birşeyler söyleyecek bir babayiğit çıkmayacak mı?
Artık bize ne armudun sapından, elmanın çöpünden...
Sözümüz ve tenkitlerimiz, ortayadır...Kim erken davranır ve üzerine alınırsa onun olur ve onu muhatap kabul ederiz!...
Partilerimizin tamamını gereksiz işlerle uğraştıranlara müdahele etmiyorsak; Ordumuzun hassasiyetlerini hiçe sayacak kadar pervasızlaşanlara demokratik yollardan uyarı yapamıyorsak;
Vallahi de Billahi de bu ayıp bizim ayıbımızdır!...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali@gmail.com
tokkali_53@yahoo.com
Ne zaman yaptık?
Veya bize bu yanlışları nasıl yaptırdılar? Bilemem ama; gereksiz işlerle uğraşmak gibi bir ayıbımız var!...Bizler; hiç te gereği yokken "Armudun sapı, elmanın çöpü.." ile uğraşırken memlekette büyük siyasi hatalar işlendi!... Ekümeniklik iddiasıyla ortaya çıkanlar; İstanbul'da, Müslüman mahallesinde salyangoz satarcasına, engizisyon mahkemeleri kurdular!...Yasalarımıza göre İslamiyet ve onun kolları iddiasıyla var olan tarikatler ve mezhepler din olarak ve irticai faaliyet sebepleri olarak görülürken; Hristiyanlık öğretileri, din ve irticai faaliyetlerden sayılmadı !...
Samimi, gayr-ı samimi olarak dinle uğraşanlar irticacı yani gerici sayıldı...
Biz de buna şaştık!..Hristiyanlık, İslamiyetten en az 500 yıl daha eski bir din değil mi?Yüzyıllarca Avrupa'da Hristiyan mezhepleri arasındaki kanlı çatışmalarda oluk oluk insan kanı akıtılmadı mı?Hristiyanlar daha doğrusu İseviyim diyenler, din adına oluk oluk kan akıtırlarken İslamiyet zuhur etmedi mi?.. Sonra aynı din adına birbirinin kanını içenler; defaatle "Haçlı" adıyla bize saldırmadılar mı?..Bizler artık bu seferler bitmiştir diye teyakkuzdan vaz geçmişken ABD'nin son Irak'ı işgal hareketinin adını Bush; "Haçlı Seferi" olarak açıklamadı mı? Hadi ABD, müttefikimiz, dostumuzdur dolayısıyla yaptıklarında mazurdur diyerek ondan vaz geçelim!...Hristiyanlardan daha eski bir inanç sahibi olan Yahudilerin yaptığı hareketleri neden gericilik olarak veya laikliğe zarar verici faaliyetler olarak görmedik?... Batılılaşma, medenileşme gibi uyduruk bir gericiliğin arkasına saklanarak ahlaken Hristiyanlaşan gençliğimize, dinimizi de öğretmeyip neden onlara kızarız?...Yasalarımızı; AB veya ABD istiyor diye İslamiyet dışındaki ve Kur'an-ı Kerim'in tehlike olarak bildirdiği dinlere yardımcı olacak biçimlerde çıkararak medenileştiğimizi mi zannediyoruz? AB ve ABD'nin bizim bu acziyetimizle alay edişlerini neden görmezden geliyoruz?...
Bizim bu aymazlığımız karşısında adamlar Peygamberimiz(sav)'i karikatürize etmişlerse suçlu kim?!...
Hükümet olmak, hükümet etmek ağlama duvarlığından çıkmayı gerektirmez mi?
Ya İslami öğretilere koyulan yasaklar; hristiyanlık ve yahudiliğe de koyulmazsa veya hristiyanlık ve yahudilik öğretilerine tanınan serbestiyet, İslami öğretilere de tanınmazsa ne kadar adil bir devlet yönetimi, ne kadar laik bir devlet yönetimimiz var diyebiliriz?...
Bu söylediklerimle direk olarak suçlayacağım merci mevcut hükumet değildir elbette!...Ama mevcut Hükumetimiz'in geçmişteki hatalara sığınarak; yanlışlara yanlışlarla mukabele hakkı olmadığını da hatırlatmak isterim...Sadece baş örtüsü adını takarak "Tesettür" savunuculuğu ile - ki onu da artık yapmıyorlar- milleti ne kadar ikna edebilirsiniz?
Papazların kılık-kıyafetlerine karışmazken; rahibelerin kılık-kıyafetlerine karışmazken, misyonerlik faaliyetlerine 'Dinler arası rekabet' olarak tarif ederek karışmazken; sadece İslami öğretilere karşı durmakla ne kadar laik olduğumuzu söyleyebiliriz?...
Bu kadar sahipsizliğe itilmiş bir din adına; birileri -milleti temsilen- "Dinler Arası Diyalog" safsatasıyla, Haçlı'ya teslim olursa kimin kızmaya hakkı var?!...
Devletimizin olmazsa olmaz kurumları arasında gereksiz sertleşmelere sebep edilen, gereksiz ve tehlikeli mücadele gösterilerinden bize gına geldi!...
Millet olarak dünya nizamındaki yerimizi istiyoruz...
Ve bunu mevcut hükumetimizden ve devletimizin mevcut kurumlarından istiyoruz...
Papa'ya yas tutarken, Papa için Bayrağımız'ı yarıya indirirken ve bunu yaparken nüfusunun %99'unun Müslüman olduğunu bildiğimiz milletimizi inciteceğimizi hiç akıl etmezken, İslami öğretilere karşı durmanın mantığı var mıdır?
Veya bu mantığı, millete anlatabilecek bir yetkilimiz var mıdır?...
Armudun sapından, elmanın çöpünden vaz geçtik!...
Hangi partinin başına kim geçerse geçsin, umurumuzda değil artık!...Bunlar artık millet olarak bizim meselemiz olmaktan çıktı!...
Avrupaya karşı, işgalci ABD'ye karşı, yayılmacı Haçlı zihniyetli Misyonerlere karşı Milli Duruşumuzu ortaya koyacağını söyleyen kim olursa; hangi partiden olursa olsun Millet onun yanında yer alacaktır...
Veya Millet, kesinlikle AB ve ABD'ye karşı durabilecek; devletler arası dostluğun olamayacağını ancak karşılıklı çıkarlar olabileceğini bilen ve milli çıkarlarımızı her platformda aslanlar gibi savunacağını söyleyen adreste buluşmak istiyor !...
Terk edenlerin, gelişenlerin, değişenlerin,kendi aralarında birliği sağlayamadan genel başkanlık hayali kuranların işleriyle artık ilgilenmek istemiyoruz !...
Zamansız ve gereksiz öten horozları ciddiye alarak, teşkilatlarını bu gereksiz işlere karşı tedbir almaya yönlendirenlerle de uğraşmak istemiyoruz !...
Memleket elden gidiyor!...
Dış politikada kendimizi yok edilmiş hissediyoruz!...
AB uyutmalarıyla, AB dayatmalarıyla gururumuzla oynandığını düşünüyoruz!...
Bize bu konularda birşeyler söyleyecek bir babayiğit çıkmayacak mı?
Artık bize ne armudun sapından, elmanın çöpünden...
Sözümüz ve tenkitlerimiz, ortayadır...Kim erken davranır ve üzerine alınırsa onun olur ve onu muhatap kabul ederiz!...
Partilerimizin tamamını gereksiz işlerle uğraştıranlara müdahele etmiyorsak; Ordumuzun hassasiyetlerini hiçe sayacak kadar pervasızlaşanlara demokratik yollardan uyarı yapamıyorsak;
Vallahi de Billahi de bu ayıp bizim ayıbımızdır!...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali@gmail.com
tokkali_53@yahoo.com
Cuma, Mart 10, 2006
ÖĞRETMENİM...
ÖĞRETMENİM...
Duygu mimarıyım ben
Saygının kaynağı
Kaygının yok oluş durağı...
Seven sevmeyen gönüllerde
Benim dalgalandıran bayrağı...
Toprağı vatanlaştıran
Dünle bu günü buluşturan
Bugünü yarınlarla yarıştıran benim,
Ben, Öğretmenim...
Bende şekillenir sesler
Bende bestelenir nefesler.
Bende zindanlar kafeslere döner
Heveslere döner korkular...
Uzun uykular, tembelliktir bende
Gerçeğe yakın değilse karabasandır rüyalar...
Dünyalar ben sığıyorsam içine küçüktür
Küçücük yüreklere sığan da benim,
Ben, Öğretmenim...
Sadece bende benzer tüm başaklar denize
Bendedir sadece silahtan korkmayan kalem.
Bendedir içine kötülüğün zerresi sığmayan
İçine alemler sığan gönül...
Bedenlerde şekillenen duygular
Şehadeti doğuş sayan olgular
Bir çocuk bakışıyla dünya kucaklayabilmek
İnsanlığa sevgi sunma iddiası bendedir...
Benim affederek cezalandıran
Cezalandırdığımda cezalanan benim,
Ben, Öğretmenim...
Toprağı vatanlaştıran
Dünle bugünü buluşturan
Bugünü yarınlarla yarıştıran benim,
Ben, Öğretmenim...
Kalem tutamayan minicik eller
Anneden başka söz sevmeyen gönüller
Benimle büyür dünyalar kadar.
Benim emeğimdir bütün güzel oluşlar;
Ben sevdiririm Cumhuriyeti
Atatürk'ün ölmesine izin vermeyen benim,
Onun ilkelerinden ödün vermeyen benim,
Ben, Öğretmenim...
Benimle muhabbetleşir karasevdalar
Seven sevilen hep benim tezgahımdandır.
Buram buram Anadolu kokar nefesim
Tek hevesimdir çağdaş uygarlık.
Benimle şekillenir Türk
Atatürk benimle başlar yeniden koşmaya her gün;
Kırk dakikaya asırları
Teneffüse yılları sığdırabilen benim,
Ben, Öğretmenim...
Benim toprağı vatanlaştıran
Dünle bugünü kavuşturan
Bugünü yarınlarla yarıştıran benim,
Ben, Öğretmenim...
Mustafa ASLAN
Edebiyat Öğretmeni
Şair-Gazeteci-Yazar
Duygu mimarıyım ben
Saygının kaynağı
Kaygının yok oluş durağı...
Seven sevmeyen gönüllerde
Benim dalgalandıran bayrağı...
Toprağı vatanlaştıran
Dünle bu günü buluşturan
Bugünü yarınlarla yarıştıran benim,
Ben, Öğretmenim...
Bende şekillenir sesler
Bende bestelenir nefesler.
Bende zindanlar kafeslere döner
Heveslere döner korkular...
Uzun uykular, tembelliktir bende
Gerçeğe yakın değilse karabasandır rüyalar...
Dünyalar ben sığıyorsam içine küçüktür
Küçücük yüreklere sığan da benim,
Ben, Öğretmenim...
Sadece bende benzer tüm başaklar denize
Bendedir sadece silahtan korkmayan kalem.
Bendedir içine kötülüğün zerresi sığmayan
İçine alemler sığan gönül...
Bedenlerde şekillenen duygular
Şehadeti doğuş sayan olgular
Bir çocuk bakışıyla dünya kucaklayabilmek
İnsanlığa sevgi sunma iddiası bendedir...
Benim affederek cezalandıran
Cezalandırdığımda cezalanan benim,
Ben, Öğretmenim...
Toprağı vatanlaştıran
Dünle bugünü buluşturan
Bugünü yarınlarla yarıştıran benim,
Ben, Öğretmenim...
Kalem tutamayan minicik eller
Anneden başka söz sevmeyen gönüller
Benimle büyür dünyalar kadar.
Benim emeğimdir bütün güzel oluşlar;
Ben sevdiririm Cumhuriyeti
Atatürk'ün ölmesine izin vermeyen benim,
Onun ilkelerinden ödün vermeyen benim,
Ben, Öğretmenim...
Benimle muhabbetleşir karasevdalar
Seven sevilen hep benim tezgahımdandır.
Buram buram Anadolu kokar nefesim
Tek hevesimdir çağdaş uygarlık.
Benimle şekillenir Türk
Atatürk benimle başlar yeniden koşmaya her gün;
Kırk dakikaya asırları
Teneffüse yılları sığdırabilen benim,
Ben, Öğretmenim...
Benim toprağı vatanlaştıran
Dünle bugünü kavuşturan
Bugünü yarınlarla yarıştıran benim,
Ben, Öğretmenim...
Mustafa ASLAN
Edebiyat Öğretmeni
Şair-Gazeteci-Yazar
Perşembe, Mart 09, 2006
SIRADAKİİİİ ....
Yusuf Has Hacib'in yüzlerce yıllık Kutadgu Bilig adlı eserinden, defalarca kullandığımız bir öğüdü tekraren başlamak isterim...
"Hakan; tebaasından yani milletten isteklerini duyurur.
İstekleri kısadır ve özdür.
1- Yasalarıma uyun.
2- Verginizi ödeyin.
3- Dostumu dost, düşmanımı düşman belleyin.
İstekler özdür özlüdür ve haklı isteklerdir. Tebaa yani halk, yani millet Hakan'a cevap verir:
1- Yasalarına uyarız. Ama adil olursa!...
2- Vergimizi öderiz. Ama gümüşün ayarını düşürmezsen!...
3- Dostunu dost, düşmanını düşman belleriz. Ama can ve mal güvenliğimizi sağlarsan..."
Devlet olmak, devletli olmak elbette tesadüfi değildir. Devletlilik bir teamüldür, gelenektir ve millet olma özelliğidir.
Türk Milleti bilinen tarihle beraber devletçilik geleneği olan ve devlet olma özellikleriyle dünya milletlerine örnek olmuş bir millettir...
Şimdi günümüzün devletçilik oynama komedyasına dönmek istiyorum...
Yaşar Büyükanıt Paşa'yı savunmaya soyunmayacağım ben de!...
Hem haddimi bilirim hem de Büyükanıt Paşamızın da emekli olduğunda Devleti Kurtarmaya soyunacağını şimdiden hissedenlerdenim!..
Ama yıllardır söyleyegeldiğimiz, haykırdığımız ve bazan haklı olduğumuz biline biline susturulduğumuz bir konuyu; bu kez daha iri puntolarla, altını kırmızı kalemle çizerek anlatmaya çalışacağız...
Bu memlekette önce eğitimi millilikten çıkardılar!...
"Yerli malı Türk'ün malı, her Türk onu kullanmalı..." sloganından korkarak marşal yardımlarıyla üretken insanlarımızın hayallerini, ufuklarını ve üretimlerini bitirdiler...
İngiliz destekli Kürt isyanları yaşattılar...
Sünni-Alevi çatışmaları yaşattılar...
Sağcı-Solcu çatışmaları yaşattılar...
Sonra "Bizim çocuklar ihtilali başardılar." diyebilecek kadar pervasızca ihtilal yaptırdılar...
İhtilale zemin hazırlanan dönemlerden başlayarak polisimizi de kamplara bölerek inandırıcılığını, caydırıcılığını yıpratabildikleri kadar yıprattılar...
Sokaklar cahillerle ve suça çok müsait, isyankar, cahil diplomalılarla dolduruldu...
İlkini Özal'la olmak üzere; milletin sadece tepki oylarını yönlendirerek "Deprem Çadırı" görünümlü, mecliste sayı çoğunluğu olan, gayrı milli hükumetler kurdurdular!...
Ve bu işleri onlarca yıl önceden yıpratma programına aldıkları Türk Silahlı Kuvvetlerimiz'e yaptırdılar!...
Siyaseti, Ordu eliyle diskalifiye ettirirlerken yavaş-yavaş Orduyu demokrasi önünde engel olarak tariflemeye başladılar!...
Dinle Devlet arasında bir suni kavga varmış gibi işler yaptılar ve devletin temsilciliğini, siyasetin elinden, milletin elinden alarak Orduya verdiler!...
Ordumuz; uzak görüşlü olmayan komutanlar sayesinde bu oyuna çok gönüllü olarak düştü!...
Derin Devlet diye bir öcü tarif ettiler!...
Bu öcü tarifini de; konu mankenliğine çok hevesli, diplomalı cahillerden oluşan Milliyetçi geçinenlere savundurarak "Derin Devlet" tarifini de ordumuza yamadılar!...
Biz; "Derin Devlet olmaz. Devlet ya vardır ya da yoktur!... Olursa milletin derini olur!... O da biziz. Türk Milliyetçileridir.." diye kendimizi yırtarken bizim bu tarifimize de Ordudan sığ görüşlü birilerine aleyhte söylemler söylettiler!...
Susurluk adıyla bir seneryoyu sahneye koydular; Milli İstihbaratımızı, Emniyet Genel Müdürlüğümüzü, Jandarma adındaki Güvenlik Güçlerimizi ve Polisimizi hem birbirlerine hasımmış gibi gösterdiler hem de güvenilirliklerini bitirdiler!...
Sonra "Uyum Yasaları"yla, doyum yasalarıyla, İnsan Hakları teraneleriyle, haince saldırarak ve siyasilerimize yasalar yaptırarak polislerimizin ellerini-kollarını bağlayarak kuduz köpekleri başıboş sokaklara saldılar!...
Bu arada, tek-tük kişilik zaafiyetleri olan askerlerimizden bazılarını, bazı Emekli Paşalarımızı güya yasa önüne çıkararak cezalandırdılar...
Bunlara seyirci kalan Genel Kurmay Başkanlığını da"Demokratik" diye alkışladılar!...
Bu olanlardan sıranın kendilerine de geleceğini anlayamayan Genel Kurmay yetkililerine şimdi ne dememiz lazım?...
İnsan Hakları maskesiyle bölücüleri savunanlara karşı bir erkekçe beyanat veren Yaşar Büyükanıt Paşa'yı sıraya aldıklarını; o günlerin medyasını ve basınını karıştıran herkes anlayacaktır...
Keşke Büyükanıt Paşa; o günler de Amerika'ya giderek Liyakat Madalyasını almamış olsaydı!...
O madalya ile; millet nazarında manen yaralanan Paşa'yı boy hedefi etmek kolay oldu!...
Mesele yaşar Büyükanıt Paşa meselesi değildir!...
Herşeye rağmen ülkede güvenilirlik sıralamasında birinciliği hiç bırakmayan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz yıpratılarak yok edilmek istenmektedir!...
İnsan sıkıştığı zaman savunma yapmak için var olan silahı neyse ona davranır!...
Devletlerin de savunma refleksi vardır ve refleksinin adı da Silahlı Kuvvetleridir!...
Elbette en kötü sivil yönetim, askeri yönetimden iyidir...
Ama sivil yönetimin dışarıya bağımlılığı söz konusu ise Devletin kendini Koruma Refleksiyle Silahına davranmasına Anayasamız izin vermiştir!...
Silahlı Kuvvetlerimizle Yargıyı karşı karşıyaymış gibi göstererek yapılmak istenen anlaşılmamakta mıdır?...
Eğer hala yapılmak istenen anlaşılmıyorsa vay Devletimizin haline...
Yok anlaşılıp gerektiği şekilde müdahele edilmiyorsa da vay yine Devletimizin haline!...
Paşalar!... Sakın sizler de emekli olduktan sonra Devleti Kurtarmaya soyunmayasınız!... Çünkü yetkileriniz varken müdahele etmediğiniz hiç bir konu da sivilken söylediklerinizle inandırıcı olamazsınız!...
Emekli Olduktan sonra Vatanı Kurtarmaya souyunmuş Paşalarımızı hatırlarsanız, haklılığımızı görürsünüz...
Atı alan Üsküdar'ı geçmeden ya gerekeni yapınız, ya da gerekeni yapınız!...
Sonradan aaaah-vaaah etmenin ne size, ne Silahlı Kuvvetlerimize, ne Devletimize ne de Milletimize bir hayrı olmamaktadır...
Darbe yapın ve yeniden "Denge Politikası" adlı garip uygulamayla Millet ile aranızı açın demiyoruz!...
Ama susturmanız gereken yerleri, Anayasanın size verdiği yetkiyi kullanarak susturun diye hatırlatma yapıyoruz...
Eğer gerçekten -Allah korusun- çaresizseniz, Devletin asli unsuru olan Türk Milletine yöneliniz!...
Bu devletli Millet; asla sizi şer güçleri karşısında yalnız bırakmaz emin olunuz...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH...
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
"Hakan; tebaasından yani milletten isteklerini duyurur.
İstekleri kısadır ve özdür.
1- Yasalarıma uyun.
2- Verginizi ödeyin.
3- Dostumu dost, düşmanımı düşman belleyin.
İstekler özdür özlüdür ve haklı isteklerdir. Tebaa yani halk, yani millet Hakan'a cevap verir:
1- Yasalarına uyarız. Ama adil olursa!...
2- Vergimizi öderiz. Ama gümüşün ayarını düşürmezsen!...
3- Dostunu dost, düşmanını düşman belleriz. Ama can ve mal güvenliğimizi sağlarsan..."
Devlet olmak, devletli olmak elbette tesadüfi değildir. Devletlilik bir teamüldür, gelenektir ve millet olma özelliğidir.
Türk Milleti bilinen tarihle beraber devletçilik geleneği olan ve devlet olma özellikleriyle dünya milletlerine örnek olmuş bir millettir...
Şimdi günümüzün devletçilik oynama komedyasına dönmek istiyorum...
Yaşar Büyükanıt Paşa'yı savunmaya soyunmayacağım ben de!...
Hem haddimi bilirim hem de Büyükanıt Paşamızın da emekli olduğunda Devleti Kurtarmaya soyunacağını şimdiden hissedenlerdenim!..
Ama yıllardır söyleyegeldiğimiz, haykırdığımız ve bazan haklı olduğumuz biline biline susturulduğumuz bir konuyu; bu kez daha iri puntolarla, altını kırmızı kalemle çizerek anlatmaya çalışacağız...
Bu memlekette önce eğitimi millilikten çıkardılar!...
"Yerli malı Türk'ün malı, her Türk onu kullanmalı..." sloganından korkarak marşal yardımlarıyla üretken insanlarımızın hayallerini, ufuklarını ve üretimlerini bitirdiler...
İngiliz destekli Kürt isyanları yaşattılar...
Sünni-Alevi çatışmaları yaşattılar...
Sağcı-Solcu çatışmaları yaşattılar...
Sonra "Bizim çocuklar ihtilali başardılar." diyebilecek kadar pervasızca ihtilal yaptırdılar...
İhtilale zemin hazırlanan dönemlerden başlayarak polisimizi de kamplara bölerek inandırıcılığını, caydırıcılığını yıpratabildikleri kadar yıprattılar...
Sokaklar cahillerle ve suça çok müsait, isyankar, cahil diplomalılarla dolduruldu...
İlkini Özal'la olmak üzere; milletin sadece tepki oylarını yönlendirerek "Deprem Çadırı" görünümlü, mecliste sayı çoğunluğu olan, gayrı milli hükumetler kurdurdular!...
Ve bu işleri onlarca yıl önceden yıpratma programına aldıkları Türk Silahlı Kuvvetlerimiz'e yaptırdılar!...
Siyaseti, Ordu eliyle diskalifiye ettirirlerken yavaş-yavaş Orduyu demokrasi önünde engel olarak tariflemeye başladılar!...
Dinle Devlet arasında bir suni kavga varmış gibi işler yaptılar ve devletin temsilciliğini, siyasetin elinden, milletin elinden alarak Orduya verdiler!...
Ordumuz; uzak görüşlü olmayan komutanlar sayesinde bu oyuna çok gönüllü olarak düştü!...
Derin Devlet diye bir öcü tarif ettiler!...
Bu öcü tarifini de; konu mankenliğine çok hevesli, diplomalı cahillerden oluşan Milliyetçi geçinenlere savundurarak "Derin Devlet" tarifini de ordumuza yamadılar!...
Biz; "Derin Devlet olmaz. Devlet ya vardır ya da yoktur!... Olursa milletin derini olur!... O da biziz. Türk Milliyetçileridir.." diye kendimizi yırtarken bizim bu tarifimize de Ordudan sığ görüşlü birilerine aleyhte söylemler söylettiler!...
Susurluk adıyla bir seneryoyu sahneye koydular; Milli İstihbaratımızı, Emniyet Genel Müdürlüğümüzü, Jandarma adındaki Güvenlik Güçlerimizi ve Polisimizi hem birbirlerine hasımmış gibi gösterdiler hem de güvenilirliklerini bitirdiler!...
Sonra "Uyum Yasaları"yla, doyum yasalarıyla, İnsan Hakları teraneleriyle, haince saldırarak ve siyasilerimize yasalar yaptırarak polislerimizin ellerini-kollarını bağlayarak kuduz köpekleri başıboş sokaklara saldılar!...
Bu arada, tek-tük kişilik zaafiyetleri olan askerlerimizden bazılarını, bazı Emekli Paşalarımızı güya yasa önüne çıkararak cezalandırdılar...
Bunlara seyirci kalan Genel Kurmay Başkanlığını da"Demokratik" diye alkışladılar!...
Bu olanlardan sıranın kendilerine de geleceğini anlayamayan Genel Kurmay yetkililerine şimdi ne dememiz lazım?...
İnsan Hakları maskesiyle bölücüleri savunanlara karşı bir erkekçe beyanat veren Yaşar Büyükanıt Paşa'yı sıraya aldıklarını; o günlerin medyasını ve basınını karıştıran herkes anlayacaktır...
Keşke Büyükanıt Paşa; o günler de Amerika'ya giderek Liyakat Madalyasını almamış olsaydı!...
O madalya ile; millet nazarında manen yaralanan Paşa'yı boy hedefi etmek kolay oldu!...
Mesele yaşar Büyükanıt Paşa meselesi değildir!...
Herşeye rağmen ülkede güvenilirlik sıralamasında birinciliği hiç bırakmayan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz yıpratılarak yok edilmek istenmektedir!...
İnsan sıkıştığı zaman savunma yapmak için var olan silahı neyse ona davranır!...
Devletlerin de savunma refleksi vardır ve refleksinin adı da Silahlı Kuvvetleridir!...
Elbette en kötü sivil yönetim, askeri yönetimden iyidir...
Ama sivil yönetimin dışarıya bağımlılığı söz konusu ise Devletin kendini Koruma Refleksiyle Silahına davranmasına Anayasamız izin vermiştir!...
Silahlı Kuvvetlerimizle Yargıyı karşı karşıyaymış gibi göstererek yapılmak istenen anlaşılmamakta mıdır?...
Eğer hala yapılmak istenen anlaşılmıyorsa vay Devletimizin haline...
Yok anlaşılıp gerektiği şekilde müdahele edilmiyorsa da vay yine Devletimizin haline!...
Paşalar!... Sakın sizler de emekli olduktan sonra Devleti Kurtarmaya soyunmayasınız!... Çünkü yetkileriniz varken müdahele etmediğiniz hiç bir konu da sivilken söylediklerinizle inandırıcı olamazsınız!...
Emekli Olduktan sonra Vatanı Kurtarmaya souyunmuş Paşalarımızı hatırlarsanız, haklılığımızı görürsünüz...
Atı alan Üsküdar'ı geçmeden ya gerekeni yapınız, ya da gerekeni yapınız!...
Sonradan aaaah-vaaah etmenin ne size, ne Silahlı Kuvvetlerimize, ne Devletimize ne de Milletimize bir hayrı olmamaktadır...
Darbe yapın ve yeniden "Denge Politikası" adlı garip uygulamayla Millet ile aranızı açın demiyoruz!...
Ama susturmanız gereken yerleri, Anayasanın size verdiği yetkiyi kullanarak susturun diye hatırlatma yapıyoruz...
Eğer gerçekten -Allah korusun- çaresizseniz, Devletin asli unsuru olan Türk Milletine yöneliniz!...
Bu devletli Millet; asla sizi şer güçleri karşısında yalnız bırakmaz emin olunuz...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH...
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Çarşamba, Mart 08, 2006
REÇETE NEFRET !...
Sevgili Dostlar;
Ben fakıri çok duygulandıran bir yazıyı mutlaka sizlerle paylaşmak istedim.
Prof.Dr.Turan YAZGAN imzasıyla adresime gönderilmiş bir yazı bu...
Benim de çok katıldığım ve yıllardır millet olarak içine çekilmek istendiğimiz şiddet olaylarının arkasında kimlerin olabileceğini, ve bu şiddet olaylarından kimlerin faydalanabileceğine çok özenle dikkat çekilmiş...
Büyük Senarist'in gözünden kaçan veya artık kontrol edebilmesi mümkün görünmeyen bir gerçek var ki bu gerçeğin adı NEFRET!...
Sayın Yazgan Hoca'nın tesbitiyle; şu an Türkiye'de başlayan iç ve dış düşmanlardan nefret duygusu, başta ABD olmak kaydıyla bütün dünya senaristlerini korkutmaya başlamıştır..
Kendini güçlü zanneden korkağın neler yapabileceğini, Irak'ta izlemekteyiz!...
Kendinde güç vehmeden korkakları, korkularıyla başbaşa bırakma lüksümüz var mıdır bilemiyorum!...
Net duruşumuzla, güçlü görünen korkakları korkutmaya devam ederken; onların bizden korkmakta haklı olduklarını ispatlayacak bazı şeyler de yapmamız lazım diye düşünüyorum!...
Namık Kemal'in;
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini"
dizelerine nazire olarak Muhteşem Türk Atatürk'ün yazdığı;
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini" dizelerini hatırlatarak, her Türk Milliyetçisiyim diyeni teyakkuza, düşünmeye ve birlikte net duruşa bir daha davet edeceğim...
Ve Prof.Dr. Turan YAZGAN Hoca ile sizleri başbaşa bırakıyorum:
"Şiddet Türkiye’nin içinde yaygınlaştırılıyor. Liselerde, üniversitelerde ve stadyumlarda, özel seçilmiş bazı kasabalarda ve şehirlerde adeta planlanmış olaylar patlak veriyor ve kafalara bazı sorular yerleştiriliyor. Irak’ta ise insanlar ilkel mezhep savaşlarına sürükleniyor. Orada da bir iç savaşın rüzgarları esiyor.
Burada önemli olan,kanlı hadiselerin Türkiye’de ve çevresinde cereyan etmesi, yakında Filistin ve İran üzerinden daha da genişleyerek “demokratik(!) Ortadoğu”ya yayılmasıdır. Her halde Büyük Ortadoğu (!) projesi kanla yoğrula yoğrula gerçekleşecektir. Sonuç, Türkiye başta olmak üzere güçlü devletlerden arınmış ve esas itibariyle Türkiye’nin tesir sahasında olan bölgeler, tamamen Yahudi Amerikan sömürüsüne kazandırılmış olacaktır.
Bu sahanın genişletilmesi için daha önce atılmış olan adımları da buna göre değerlendirmek gerekir.
Azerbaycan ile Türkiye arasına sokuşturulmuş olan Ermenistan’ın, aradaki mesafeyi açacak şekilde genişletilmesi, kimin desteği ile gerçekleşirse gerçekleşsin, bu genişletme süresince yapılan katliamlara, evsiz, yersiz, yurtsuz bırakılan bir milyonu aşkın insanın sefaletine karşı Batı’nın yani ABD ve AB’nin kılını bile kıpırdatmaması bu projenin bir parçası oluşunun açık delilidir. Afganistan’a el koyularak oraya yapılan yerleşme de Türk dünyasının hazinelerine yaklaşmaktan başka bir mana ifade etmez.
Türk dünyasının iktisadi kaynakları da tam olarak kontrol altına alındığı zaman, Büyük Ortadoğu projesi gerçekleşmiş olur.
Proje, ABD tarafından yolunda gidiyor görünüyor. Kendi hesabına insan kaybı olsa da seçilen asker kaynakları sebebiyle pek kamuoyu yaratmıyor. Yatırım olarak iktisadi maliyetini kat kat karşılanacak çok önemli ve kanlı bir yatırımdır. Ancak Amerika’nın kaldırıp kaldıramayacağı ve gittikçe yükselecek bir başka maliyet vardır. Amerikan Düşmanlığı…
Öldürülen, evsiz, yurtsuz, yersiz bırakılan, milyonlarca insanın ahı ve bütün dünyada böylesine insanlık düşmanlığına, gaddarlığına karşı yükselecek ses, her türlü kârı silip süpürecek güce yükselebilir.
Şuanda Türkiye’de iç ve dış düşmanlara karşı oluşan nefret, şimdiden başta ABD olmak üzere herkesi korkutmaya başlamıştır.
Bu nefret İslamiyet’e karşı yürütülen savaş ve kışkırtmalar sebebiyle çığ gibi büyüyecektir. Atom bombasından daha güçlü silah bu nefrettir. Biz bugüne kadar Avrupa’nın bize karşı yarattığı suni ve haksız nefretin korkunç tesirinden hala kurtulamadık. Gözler önünde cereyan eden ve herkesin çağın gereği, anında haberdar olduğu alçakça saldırılardan, insanlık dışı tutum ve davranışlardan doğacak nefretin gücü binlerce atom bombasından daha tesirlidir. Üstelik batının kendi aydınları da insan olarak zamanla bu nefrete katılacaktır.
Batı, Prof. Dr. Neumark’ın söylediği gibi “Türkiye’de silahla yapamadıklarını, kendilerine benzeterek yapmaya çalışıyorlar…” Yani yetiştirdikleri Mankurt aydınlarımızla nefretlerimizi tazeleyip gayelerini gerçekleştiriyorlar. Bizim Batı’da Mankurt yetiştirmemize gerek yok. Onların aydınları, eninde sonunda, haktan yana, insanlıktan yana olmayı öğrenecektir.
Dünyanın kurtuluşu bu nefrete kaldı…
Tanrı Türk’ü korusun
Prof.Dr.Turan YAZGAN"
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
Ben fakıri çok duygulandıran bir yazıyı mutlaka sizlerle paylaşmak istedim.
Prof.Dr.Turan YAZGAN imzasıyla adresime gönderilmiş bir yazı bu...
Benim de çok katıldığım ve yıllardır millet olarak içine çekilmek istendiğimiz şiddet olaylarının arkasında kimlerin olabileceğini, ve bu şiddet olaylarından kimlerin faydalanabileceğine çok özenle dikkat çekilmiş...
Büyük Senarist'in gözünden kaçan veya artık kontrol edebilmesi mümkün görünmeyen bir gerçek var ki bu gerçeğin adı NEFRET!...
Sayın Yazgan Hoca'nın tesbitiyle; şu an Türkiye'de başlayan iç ve dış düşmanlardan nefret duygusu, başta ABD olmak kaydıyla bütün dünya senaristlerini korkutmaya başlamıştır..
Kendini güçlü zanneden korkağın neler yapabileceğini, Irak'ta izlemekteyiz!...
Kendinde güç vehmeden korkakları, korkularıyla başbaşa bırakma lüksümüz var mıdır bilemiyorum!...
Net duruşumuzla, güçlü görünen korkakları korkutmaya devam ederken; onların bizden korkmakta haklı olduklarını ispatlayacak bazı şeyler de yapmamız lazım diye düşünüyorum!...
Namık Kemal'in;
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini"
dizelerine nazire olarak Muhteşem Türk Atatürk'ün yazdığı;
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini" dizelerini hatırlatarak, her Türk Milliyetçisiyim diyeni teyakkuza, düşünmeye ve birlikte net duruşa bir daha davet edeceğim...
Ve Prof.Dr. Turan YAZGAN Hoca ile sizleri başbaşa bırakıyorum:
"Şiddet Türkiye’nin içinde yaygınlaştırılıyor. Liselerde, üniversitelerde ve stadyumlarda, özel seçilmiş bazı kasabalarda ve şehirlerde adeta planlanmış olaylar patlak veriyor ve kafalara bazı sorular yerleştiriliyor. Irak’ta ise insanlar ilkel mezhep savaşlarına sürükleniyor. Orada da bir iç savaşın rüzgarları esiyor.
Burada önemli olan,kanlı hadiselerin Türkiye’de ve çevresinde cereyan etmesi, yakında Filistin ve İran üzerinden daha da genişleyerek “demokratik(!) Ortadoğu”ya yayılmasıdır. Her halde Büyük Ortadoğu (!) projesi kanla yoğrula yoğrula gerçekleşecektir. Sonuç, Türkiye başta olmak üzere güçlü devletlerden arınmış ve esas itibariyle Türkiye’nin tesir sahasında olan bölgeler, tamamen Yahudi Amerikan sömürüsüne kazandırılmış olacaktır.
Bu sahanın genişletilmesi için daha önce atılmış olan adımları da buna göre değerlendirmek gerekir.
Azerbaycan ile Türkiye arasına sokuşturulmuş olan Ermenistan’ın, aradaki mesafeyi açacak şekilde genişletilmesi, kimin desteği ile gerçekleşirse gerçekleşsin, bu genişletme süresince yapılan katliamlara, evsiz, yersiz, yurtsuz bırakılan bir milyonu aşkın insanın sefaletine karşı Batı’nın yani ABD ve AB’nin kılını bile kıpırdatmaması bu projenin bir parçası oluşunun açık delilidir. Afganistan’a el koyularak oraya yapılan yerleşme de Türk dünyasının hazinelerine yaklaşmaktan başka bir mana ifade etmez.
Türk dünyasının iktisadi kaynakları da tam olarak kontrol altına alındığı zaman, Büyük Ortadoğu projesi gerçekleşmiş olur.
Proje, ABD tarafından yolunda gidiyor görünüyor. Kendi hesabına insan kaybı olsa da seçilen asker kaynakları sebebiyle pek kamuoyu yaratmıyor. Yatırım olarak iktisadi maliyetini kat kat karşılanacak çok önemli ve kanlı bir yatırımdır. Ancak Amerika’nın kaldırıp kaldıramayacağı ve gittikçe yükselecek bir başka maliyet vardır. Amerikan Düşmanlığı…
Öldürülen, evsiz, yurtsuz, yersiz bırakılan, milyonlarca insanın ahı ve bütün dünyada böylesine insanlık düşmanlığına, gaddarlığına karşı yükselecek ses, her türlü kârı silip süpürecek güce yükselebilir.
Şuanda Türkiye’de iç ve dış düşmanlara karşı oluşan nefret, şimdiden başta ABD olmak üzere herkesi korkutmaya başlamıştır.
Bu nefret İslamiyet’e karşı yürütülen savaş ve kışkırtmalar sebebiyle çığ gibi büyüyecektir. Atom bombasından daha güçlü silah bu nefrettir. Biz bugüne kadar Avrupa’nın bize karşı yarattığı suni ve haksız nefretin korkunç tesirinden hala kurtulamadık. Gözler önünde cereyan eden ve herkesin çağın gereği, anında haberdar olduğu alçakça saldırılardan, insanlık dışı tutum ve davranışlardan doğacak nefretin gücü binlerce atom bombasından daha tesirlidir. Üstelik batının kendi aydınları da insan olarak zamanla bu nefrete katılacaktır.
Batı, Prof. Dr. Neumark’ın söylediği gibi “Türkiye’de silahla yapamadıklarını, kendilerine benzeterek yapmaya çalışıyorlar…” Yani yetiştirdikleri Mankurt aydınlarımızla nefretlerimizi tazeleyip gayelerini gerçekleştiriyorlar. Bizim Batı’da Mankurt yetiştirmemize gerek yok. Onların aydınları, eninde sonunda, haktan yana, insanlıktan yana olmayı öğrenecektir.
Dünyanın kurtuluşu bu nefrete kaldı…
Tanrı Türk’ü korusun
Prof.Dr.Turan YAZGAN"
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
YA RABBİ MUKAYYET OL...
Can pazarlarından yüzlerinin akıyla, kan göllerinden Bayrağa verdikleri rengin kutsiyetiyle çıkarak bir araya gelmişlerin buluştuğu "Hedef Turan.com" sitesini izleyerek bu saati ettim...
Saat mi? Şu an da ekranımın sağ alt köşesinde 03.03 olarak yazıyor...
Sitenin radyosunda erkekçe bir ses; "İlle de Türkiye.." diye kükrüyor...
"Son On Başlık"ta Haluk KIRCI adını görünce elektrik şoku yemiş gibi oldum...
Şimdi ben ne demeliyim?
Şimdi ben bu KAHRAMANIM'ı anlatmayayım mı?
Şimdi ben bu KAHRAMANIMIZ'ı unutanlara bir daha kızmayayım mı?
"Izdırap çek inleme ses çıkarmadan aşın.." diye öğütleyen şairimizin sözünü dinleyen bu YİĞİDİMİZ'i, bizden başka hatırlayan mı var?...
Kısa süreli de olsa bir kaç günlük bir İstanbul seyahatim olmuş ve bu seyahatimi, çok keyifli yaşadığım için çok keyifle de anlatmıştım...
O İstanbul seyahatimden sonra bir daha anlamış ve itiraftan da şeref duymuştum ki; "Bizim bizden başka kimsemiz yok!..."
38 yıllık şerefli kimliğimi, birilerine hibe etim ya; bu hibe ettiğim değerimin karşılığı olarak; Haluk KIRCI'yı unutanları, unutulmaya mahkum etmeyeyim mi?...
Demokrasi maskesi arkasına saklanarak, bir devrin öfkesine tek başına muhatap olan bu YİĞİDİMİZ'i unutanlardan midem bulanmasın mı?...
5000 den fazla Ülküdaşımızın katillerinden kim var cezaevinde?... Sormayalım mı?...
İtirafçılık kahpeliği arkasına saklanarak cezaevlerinden salınan kaç PKK'lı olduğunu sormak hiç kimsenin aklına gelmesin mi?...
Ve hala kendine yine bizim Gönüldaşlarımızca verilen Kutsal Makamın yetkisiyle "25 yıldır Ülkücü Hareket'ten herkes alacaklı, hiç borçlu olana rastlamadık!.." diye sitem ediyorum derken yürekleri paralayanlardan; "Haluk KIRCI için; kim, ne zaman, nerede, ne yaptı? Eğer yapılmış bir şey varsa neden hala Haluk cezaevinde?" diye sormayalım mı?...
Sorduk diye de bir daha "Alacaklı" tarifine layık görülmemize isyan etmeyelim mi?...
Kim nasıl yorumlarsa yorumlasın, bir şeyi açıkça söylemek istiyorum: Haluk KIRCI, Temel Osmanağaoğlu ve cürümlerini ve onlar gibi Kahramanlarımızı dışlayarak, onlar bize oy kaybettirir endişesiyle ucuz siyasiliğe soyunanları sevmediğimi haykırmak istiyorum...
Korkunç fısıltılarla "Onların sayısı toplam olarak 200.000, diğer tarafta bakir 3-5 milyon genç oy var!.." tarifiyle Kahramanlarımızdan vaz geçenleri de sevmiyorum...
Ve bu saatten sonra onları sevenleri de sevmiyorum...
Belirtilen sayı belki 200 binden de, 100 binden de hatta 10 binden de az olsa bile; ben Kahramanlarımızın akranı olarak, yoldaşları olarak, onlarla ömür paylaşmış biri olarak onların hepsini ölesiye seviyorum...
Onları sevenleri de seviyorum...
Onlardır bize "İyi ki varsınız." dedirtenler ve onlardır bizim teselli sebeplerimiz...
Haluklarımızı; iade-i itibarlarıyla Milletin gönlündeki yerlerine yakışır bir şekilde cezaevlerinden çıkaramadığımız sürece biz seçim kazandık diyemeyiz!...
Sandıktan sayı fazlasıyla çıkıp bir kere kaybetmemize rağmen hala aklımızı başımıza alamamışsak; kimin kime kızmaya hakkı olduğunu artık birilerimiz söylemeyelim mi?
Kim, nerede, hangi kılıkta olursa olsun ve neyim derse desin!...
"Halbu ki yoldaşını bırakıp dönenlerin
Değişilir topu da bir sokak kaltağına..." andımızın dilimizde olduğunu, birilerinin artık anlama zamanıdır!...
Anlamamakta, bizleri duymamakta ısrarcılara ise anlatmaya kararlı olduğumuzu birilerimiz söylemeyelim mi?...
Kahramanlarımız unutulacak, Gazilerimiz şikayetlenmeye başlayacak, Bayrağımıza saygısızlık teamülleşecek, bütün Kutsallarımıza el ve dil uzatılacak, sokakta devriye gezen Emniyet Mensuplarımız kurşunlanacak ve hala oy toplayacağız gailesi güdenlerimiz olacak!...
Birileri Allah aşkına aklımızdan geçenleri haykırsın artık!...
Eğer susan aslanların sayısı çoğalıyorsa; susturduklarını zannedenleri, neyin beklediğini birileri söylemesin mi?...
Aslında "Sustum" diyenlerin, "Yenildim" diyenlerin ne susmalarının ne de yenilmelerinin mümkün olmadığını; susturdum zannedenler anlamazlar mı? Bilmezler mi?!...
Ya Rabbi!..
Bizlere sen mukayyet ol!...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH...
Selam, sevgi, dua..
Mustafa ASLAN
Saat mi? Şu an da ekranımın sağ alt köşesinde 03.03 olarak yazıyor...
Sitenin radyosunda erkekçe bir ses; "İlle de Türkiye.." diye kükrüyor...
"Son On Başlık"ta Haluk KIRCI adını görünce elektrik şoku yemiş gibi oldum...
Şimdi ben ne demeliyim?
Şimdi ben bu KAHRAMANIM'ı anlatmayayım mı?
Şimdi ben bu KAHRAMANIMIZ'ı unutanlara bir daha kızmayayım mı?
"Izdırap çek inleme ses çıkarmadan aşın.." diye öğütleyen şairimizin sözünü dinleyen bu YİĞİDİMİZ'i, bizden başka hatırlayan mı var?...
Kısa süreli de olsa bir kaç günlük bir İstanbul seyahatim olmuş ve bu seyahatimi, çok keyifli yaşadığım için çok keyifle de anlatmıştım...
O İstanbul seyahatimden sonra bir daha anlamış ve itiraftan da şeref duymuştum ki; "Bizim bizden başka kimsemiz yok!..."
38 yıllık şerefli kimliğimi, birilerine hibe etim ya; bu hibe ettiğim değerimin karşılığı olarak; Haluk KIRCI'yı unutanları, unutulmaya mahkum etmeyeyim mi?...
Demokrasi maskesi arkasına saklanarak, bir devrin öfkesine tek başına muhatap olan bu YİĞİDİMİZ'i unutanlardan midem bulanmasın mı?...
5000 den fazla Ülküdaşımızın katillerinden kim var cezaevinde?... Sormayalım mı?...
İtirafçılık kahpeliği arkasına saklanarak cezaevlerinden salınan kaç PKK'lı olduğunu sormak hiç kimsenin aklına gelmesin mi?...
Ve hala kendine yine bizim Gönüldaşlarımızca verilen Kutsal Makamın yetkisiyle "25 yıldır Ülkücü Hareket'ten herkes alacaklı, hiç borçlu olana rastlamadık!.." diye sitem ediyorum derken yürekleri paralayanlardan; "Haluk KIRCI için; kim, ne zaman, nerede, ne yaptı? Eğer yapılmış bir şey varsa neden hala Haluk cezaevinde?" diye sormayalım mı?...
Sorduk diye de bir daha "Alacaklı" tarifine layık görülmemize isyan etmeyelim mi?...
Kim nasıl yorumlarsa yorumlasın, bir şeyi açıkça söylemek istiyorum: Haluk KIRCI, Temel Osmanağaoğlu ve cürümlerini ve onlar gibi Kahramanlarımızı dışlayarak, onlar bize oy kaybettirir endişesiyle ucuz siyasiliğe soyunanları sevmediğimi haykırmak istiyorum...
Korkunç fısıltılarla "Onların sayısı toplam olarak 200.000, diğer tarafta bakir 3-5 milyon genç oy var!.." tarifiyle Kahramanlarımızdan vaz geçenleri de sevmiyorum...
Ve bu saatten sonra onları sevenleri de sevmiyorum...
Belirtilen sayı belki 200 binden de, 100 binden de hatta 10 binden de az olsa bile; ben Kahramanlarımızın akranı olarak, yoldaşları olarak, onlarla ömür paylaşmış biri olarak onların hepsini ölesiye seviyorum...
Onları sevenleri de seviyorum...
Onlardır bize "İyi ki varsınız." dedirtenler ve onlardır bizim teselli sebeplerimiz...
Haluklarımızı; iade-i itibarlarıyla Milletin gönlündeki yerlerine yakışır bir şekilde cezaevlerinden çıkaramadığımız sürece biz seçim kazandık diyemeyiz!...
Sandıktan sayı fazlasıyla çıkıp bir kere kaybetmemize rağmen hala aklımızı başımıza alamamışsak; kimin kime kızmaya hakkı olduğunu artık birilerimiz söylemeyelim mi?
Kim, nerede, hangi kılıkta olursa olsun ve neyim derse desin!...
"Halbu ki yoldaşını bırakıp dönenlerin
Değişilir topu da bir sokak kaltağına..." andımızın dilimizde olduğunu, birilerinin artık anlama zamanıdır!...
Anlamamakta, bizleri duymamakta ısrarcılara ise anlatmaya kararlı olduğumuzu birilerimiz söylemeyelim mi?...
Kahramanlarımız unutulacak, Gazilerimiz şikayetlenmeye başlayacak, Bayrağımıza saygısızlık teamülleşecek, bütün Kutsallarımıza el ve dil uzatılacak, sokakta devriye gezen Emniyet Mensuplarımız kurşunlanacak ve hala oy toplayacağız gailesi güdenlerimiz olacak!...
Birileri Allah aşkına aklımızdan geçenleri haykırsın artık!...
Eğer susan aslanların sayısı çoğalıyorsa; susturduklarını zannedenleri, neyin beklediğini birileri söylemesin mi?...
Aslında "Sustum" diyenlerin, "Yenildim" diyenlerin ne susmalarının ne de yenilmelerinin mümkün olmadığını; susturdum zannedenler anlamazlar mı? Bilmezler mi?!...
Ya Rabbi!..
Bizlere sen mukayyet ol!...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH...
Selam, sevgi, dua..
Mustafa ASLAN
Salı, Mart 07, 2006
ŞEHİTLERİZ...
Yürek yüreğe
Gönül gönüle
Eleleyiz hep biriz,
Sadece Çanakkale'de ikiyüzelliüçbin kişiyiz.
Hepimizin adımız Mehmet
Ve şehitleriz hepimiz...
Vanlı, Karslı,Erzurumluyuz Çanakkale'deyiz
Çanakkaleli, İzmirli, Antalyalıyız Aziziye'deyiz
Ankaralı, Çorumlu, Tokatlıyız Yemen'deyiz
Nereli olursak olalım
Nerede olursak olalım
Gönüldeyiz, dildeyiz
Veee hep bir yerdeyiz...
Bütün görevlerimizi yaptık
Nereye denildiyse koştuk ulaştık
Kan verdik
Can verdik
İman verdik
Uğraştık çarpıştık karıştık
Karıştık karıştık topraklaştık
Vee toprağı Vatanlaştırdık...
Toprak testiler bizdendir
Bizdendir bağrı yanık rençbere ferahlık veren su
Gökdelenlerin beton harcındayız bazan
Bazan Osman Emmi'nin kerpiciyiz evinde.
Elele gönül gönüleyiz
Hep biriz, hep bir yerdeyiz
Hepimizin adı mehmet
Ve Şehitleriz hepimiz...
Sesiz coşkun yüreklerde
Seven gönüllerde hevesiz
Bu Vatanız ve her yerindeyiz...
Biz sessiziz
Sessiz yatanız
Yoksa görmüyor muyuz sanılır?
Bilin ki haberdarız
Biz Vatanda yatanız
Biz Vatanız
Toprakları Vatan yapanız
Vatan yaptığımız topraklarda seyrederek yatanız..
Vatansever yüreklerde heyecanla atanız!..
Hepimizin adı Mehmet
Hepimiz Mehmetçiğiz
Veee
Şehitleriz hepimiz...
18 Mart 1995 Ankara
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali_53@hotmail.com
tokkali@mynet.com
Gönül gönüle
Eleleyiz hep biriz,
Sadece Çanakkale'de ikiyüzelliüçbin kişiyiz.
Hepimizin adımız Mehmet
Ve şehitleriz hepimiz...
Vanlı, Karslı,Erzurumluyuz Çanakkale'deyiz
Çanakkaleli, İzmirli, Antalyalıyız Aziziye'deyiz
Ankaralı, Çorumlu, Tokatlıyız Yemen'deyiz
Nereli olursak olalım
Nerede olursak olalım
Gönüldeyiz, dildeyiz
Veee hep bir yerdeyiz...
Bütün görevlerimizi yaptık
Nereye denildiyse koştuk ulaştık
Kan verdik
Can verdik
İman verdik
Uğraştık çarpıştık karıştık
Karıştık karıştık topraklaştık
Vee toprağı Vatanlaştırdık...
Toprak testiler bizdendir
Bizdendir bağrı yanık rençbere ferahlık veren su
Gökdelenlerin beton harcındayız bazan
Bazan Osman Emmi'nin kerpiciyiz evinde.
Elele gönül gönüleyiz
Hep biriz, hep bir yerdeyiz
Hepimizin adı mehmet
Ve Şehitleriz hepimiz...
Sesiz coşkun yüreklerde
Seven gönüllerde hevesiz
Bu Vatanız ve her yerindeyiz...
Biz sessiziz
Sessiz yatanız
Yoksa görmüyor muyuz sanılır?
Bilin ki haberdarız
Biz Vatanda yatanız
Biz Vatanız
Toprakları Vatan yapanız
Vatan yaptığımız topraklarda seyrederek yatanız..
Vatansever yüreklerde heyecanla atanız!..
Hepimizin adı Mehmet
Hepimiz Mehmetçiğiz
Veee
Şehitleriz hepimiz...
18 Mart 1995 Ankara
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali_53@hotmail.com
tokkali@mynet.com
BÖYLE SUSARIZ...
Madem sustuk!..
Madem artık hibe ettiğimiz kimliğimizin hesabını da soramayacağız, o zaman başka davranacağız...
"25 yıldır herkes Ülkücü Hareketten alacaklı, bir verecekli bulamadık!.." diye sitem ederken duyan herkesi inciteceklerini bilmeyenlere inat, geçmişimizden yaşananları, gönül dostlarımızla paylaşarak sesleniriz biz de...
Ve de yine birilerini suçlayarak sitemi maharet sayanlara inat, Allah Rızası'ndan gayrı bir şey beklemeden...
24 Haziran 1995 günlü Milliyetçi Çizgi Gazetesi'nde Yakup AVCI Dostumuzun yazısına cevaben yazdığımız yazının eki olan ve hem Ortadoğu Gazetesi hem de Milliyetçi Çizgi Gazetesi'nde yayınlanan bir şiirimizle; yeni bir şekil ve yeni bir tarzda seslenmeye devamla susalım bakalım...
ÜLKÜ DEVLERİ'NE
Bir bıçak saplanmış tam yüreğime
Çıksa kanayacak kalsa sancıyor
Bir Ülkü hapsolmuş tüm benliğime
Çıksa incinecek kalsa sancıyor...
Acep cüce miyim, Ülkü Devi mi
Zındanım etmişim kendi evimi
Gözümün bakışı kin mi, sevi mi
Baksam tiksinecek, yumsam sancıyor...
Bir zamanlar Allah Rızası vardı
Gönlümüze bütün alem sığardı
Utanıp sakalım saçım ağardı
Tara incinecek, kapat sancıyor...
Dünyayı kapladı arsızla nursuz
Hani bizden idi güzel kusursuz
"Ülkücüyüm" diyor namert uğursuz
Ülküm incinecek, beynim sancıyor...
Yüreklerde sızı kucakta canlar
Cephede kalanlar, evlerde kanlar
Hani atlananlar pusatlananlar
Gönlümde savaş var canım sancıyor...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://msalan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Madem artık hibe ettiğimiz kimliğimizin hesabını da soramayacağız, o zaman başka davranacağız...
"25 yıldır herkes Ülkücü Hareketten alacaklı, bir verecekli bulamadık!.." diye sitem ederken duyan herkesi inciteceklerini bilmeyenlere inat, geçmişimizden yaşananları, gönül dostlarımızla paylaşarak sesleniriz biz de...
Ve de yine birilerini suçlayarak sitemi maharet sayanlara inat, Allah Rızası'ndan gayrı bir şey beklemeden...
24 Haziran 1995 günlü Milliyetçi Çizgi Gazetesi'nde Yakup AVCI Dostumuzun yazısına cevaben yazdığımız yazının eki olan ve hem Ortadoğu Gazetesi hem de Milliyetçi Çizgi Gazetesi'nde yayınlanan bir şiirimizle; yeni bir şekil ve yeni bir tarzda seslenmeye devamla susalım bakalım...
ÜLKÜ DEVLERİ'NE
Bir bıçak saplanmış tam yüreğime
Çıksa kanayacak kalsa sancıyor
Bir Ülkü hapsolmuş tüm benliğime
Çıksa incinecek kalsa sancıyor...
Acep cüce miyim, Ülkü Devi mi
Zındanım etmişim kendi evimi
Gözümün bakışı kin mi, sevi mi
Baksam tiksinecek, yumsam sancıyor...
Bir zamanlar Allah Rızası vardı
Gönlümüze bütün alem sığardı
Utanıp sakalım saçım ağardı
Tara incinecek, kapat sancıyor...
Dünyayı kapladı arsızla nursuz
Hani bizden idi güzel kusursuz
"Ülkücüyüm" diyor namert uğursuz
Ülküm incinecek, beynim sancıyor...
Yüreklerde sızı kucakta canlar
Cephede kalanlar, evlerde kanlar
Hani atlananlar pusatlananlar
Gönlümde savaş var canım sancıyor...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://msalan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Pazar, Mart 05, 2006
SEFERDEYİZ DÖNMEYİZ...
Bir kıssa ile başlayalım hafta sonuna...
Erenlerden biri, tahsilini tamamlamak gayesiyle Horasan'a doğru seferdedir. Zamanın şartları gereği, yaya yolculuk yapmaktadır ve yanında da bir müridi vardır...
Zamanın yolculuğu gereği; güzergahta devletliği ispatlarcasına kurulmuş hanlarda konaklayacaklardır.
Hanlar; kültürlerin buluştuğu, fikir teatilerinin yapıldığı enteresan yerlerdendir...
Yolcumuz Eren, bir handa konaklar. Konaklayanlardan biri:
- Hayrola erenler, yolculuk nereye? diye sorar.
- Horasan'a...
Cevabı üzerine soruyu soran:
- Tüüh! Allah seni kahretsin! saçından sakalından utan!... Horasan'da herkes sarhoş. Herkes işte işrette. Bu yaştan sonra sende mi çengi oynatmaya gidersin? Yazıklar olsun!...
Diye azarlar Eren'i...
- Haklısın evladım!... Cevabıyla boyun büker Eren...
Bir başka gün, bir başka handa konaklarlar. Yolculardan birisi gene sorar:
-Yolculuk nereye erenler?
-Horasan'a... cevabıyla bir zılgıt daha başlar:
- Yazıklar olsun sana! Horasan'da Allah'ın cebinden Peygamberi çalarlar!...Elini versen kolunu kurtaramazsın!... herkes çalıp çırpmakta!... Bu yaştan sonra sende mi çalmaya gidiyorsun?...
-Haklısın evladım!...
Cevabı ve boyun bükmeli sükut, yine tekrarlanır...
Yine bir başka konaklama günü ve yine bir başka hanın bekleme salonu veya aşevi veya lobi(!)si... Meraklı bir konak, yine sorar:
-Hayrola? Yolculuk nereye erenler?
-Horasan'a...
Şeklindeki bilinen Cevap üzerine:
-Allah yolunuzu bahtınızı açık etsin. Horasan tam sizlik bir yer erenler. İlim orda, irfan orda... Edep-erkan adına ne ararsanız orda...
Şeklindeki alışık olunmayan dilek ve temennilere Eren'in cevabı:
-Haklısın evladım.Allah razı olsun... şeklindedir...
İstirahatgahlarına çekildiklerinde; mürit artık dayanamayarak:
-Üstadım! Biz nereye gidiyoruz? Bu Horasan nemenem bir yerdir?... Diye sorar merak ve endişeyle:
-Sen de haklısın evladım!...
Cevabından sonra Eren, devam eder:
-Horasan, büyük bir şehirdir. Ne ararsan bulunur. İlk karşılaştığımız şahsın, kendisi sarhoştu. Horasan'a gittiğinde kendisi gibi sarhoşları bulur ve bütün Horasan'ı sarhoş zanneder. İkinci karşılaştığımızın, kendisi hırsızdı. O da Horasan'a gittiğinde kendisi gibi hırsızları bulur ve bütün Horasan'ı hırsız zanneder. Üçüncü karşılaştığımızın kendisi edepli bir insandı. O da Horasan'a gittiğinde kendisine benzerleri bulur ve bütün Horasan'ı, edepli-erkanlı bilir!... Biz büyük bir şehir olan Horasan'a gidiyoruz inşallah...
...............
Sorulan sorulara, verilen cevaplara, yenilen zılgıtlara ve nasiplenilen duaya ne denebilir?...
...............
Ankara'dayız...
Büyük bir şehirdeyiz...
Ve her gün sür'atle büyüyen bir şehirdeyiz. Bu hergüm sür'atle büyüyen şehirde; kim neyi ve kimi ararsa bulabilir eminiz...
Bizler de, epeyce birbirine benzer insanlar olarak bir aradayız hamdolsun...
Bizleri incitip zılgıtlayanlar, hor görenler de var, şükürler olsun muhabbetle kucaklayanlar da...
Biz ise; tamamına muhabbetliyiz bu insanların... Sevdalı olduklarımızın dışındakilere de muhabbetimiz var.
Çünkü biz; " Bu memleketin reis-i cumhurundan genelev kadınına kadar insanının mes'elesi, mes'elemizdir." diye kabullenerek bir sefere çıktık...
Hırsızı hırsız eden sebebi; genelev sermayesi kadını, sermaye eden sebebi; siyasetçiyi, yalancı eden sebebi; döneni-değişeni-gelişeni, dönek eden sebebi, kendimize hasım bilerek yola çıktık ve hala bu seferdeyiz hamdolsun...
Kim, hangi kulvarda, hangi isimle olursa olsun ve nasıl istiyorsa öyle dursun...
Birbirimize benzeyen bizler, birbirimize de yeteriz Allah(c.c.)'ın lutf-u inayetiyle, kendimize hasım bellediğimiz sebeplere de...
"Erken çıkan yol alır, yorulan pes eden yolda kalır..." düsturumuzla; yorulmamak için tutturduğumuz acele etmeyen bir tempoyla, seferimizdeyiz... Hedefimize varıncaya kadar da seferimizden dönmeyiz Allah(c.c.)'ın yardımlarıyla...
Türk'ü, Türkiye'yi, Başbuğ Atatürk'ü, Başbuğ Türkeş'i, bayrağı, vatanı, mukaddeslerimizi sevmekte ısrarcılığımızla; bunları sevenleri sevmeye devamla ve bunları sevmeyenleri hasım ilan ederek yolumuza devam ederiz...
Bizim hedefimiz Turan, rehberimiz de Kur'an dır hamdolsun...
Ne Bayrağımızın inmesine izin veririz, nede bizi ısıran köpeğimizi ısırırız!...
Bizi ısıran köpeğimiz kuduzsa itlaf eder, yeniden bir köpek bağlayarak kapımıza seferimize devam ederiz...
Gerisi Rabb'imiz'e kalmış...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Erenlerden biri, tahsilini tamamlamak gayesiyle Horasan'a doğru seferdedir. Zamanın şartları gereği, yaya yolculuk yapmaktadır ve yanında da bir müridi vardır...
Zamanın yolculuğu gereği; güzergahta devletliği ispatlarcasına kurulmuş hanlarda konaklayacaklardır.
Hanlar; kültürlerin buluştuğu, fikir teatilerinin yapıldığı enteresan yerlerdendir...
Yolcumuz Eren, bir handa konaklar. Konaklayanlardan biri:
- Hayrola erenler, yolculuk nereye? diye sorar.
- Horasan'a...
Cevabı üzerine soruyu soran:
- Tüüh! Allah seni kahretsin! saçından sakalından utan!... Horasan'da herkes sarhoş. Herkes işte işrette. Bu yaştan sonra sende mi çengi oynatmaya gidersin? Yazıklar olsun!...
Diye azarlar Eren'i...
- Haklısın evladım!... Cevabıyla boyun büker Eren...
Bir başka gün, bir başka handa konaklarlar. Yolculardan birisi gene sorar:
-Yolculuk nereye erenler?
-Horasan'a... cevabıyla bir zılgıt daha başlar:
- Yazıklar olsun sana! Horasan'da Allah'ın cebinden Peygamberi çalarlar!...Elini versen kolunu kurtaramazsın!... herkes çalıp çırpmakta!... Bu yaştan sonra sende mi çalmaya gidiyorsun?...
-Haklısın evladım!...
Cevabı ve boyun bükmeli sükut, yine tekrarlanır...
Yine bir başka konaklama günü ve yine bir başka hanın bekleme salonu veya aşevi veya lobi(!)si... Meraklı bir konak, yine sorar:
-Hayrola? Yolculuk nereye erenler?
-Horasan'a...
Şeklindeki bilinen Cevap üzerine:
-Allah yolunuzu bahtınızı açık etsin. Horasan tam sizlik bir yer erenler. İlim orda, irfan orda... Edep-erkan adına ne ararsanız orda...
Şeklindeki alışık olunmayan dilek ve temennilere Eren'in cevabı:
-Haklısın evladım.Allah razı olsun... şeklindedir...
İstirahatgahlarına çekildiklerinde; mürit artık dayanamayarak:
-Üstadım! Biz nereye gidiyoruz? Bu Horasan nemenem bir yerdir?... Diye sorar merak ve endişeyle:
-Sen de haklısın evladım!...
Cevabından sonra Eren, devam eder:
-Horasan, büyük bir şehirdir. Ne ararsan bulunur. İlk karşılaştığımız şahsın, kendisi sarhoştu. Horasan'a gittiğinde kendisi gibi sarhoşları bulur ve bütün Horasan'ı sarhoş zanneder. İkinci karşılaştığımızın, kendisi hırsızdı. O da Horasan'a gittiğinde kendisi gibi hırsızları bulur ve bütün Horasan'ı hırsız zanneder. Üçüncü karşılaştığımızın kendisi edepli bir insandı. O da Horasan'a gittiğinde kendisine benzerleri bulur ve bütün Horasan'ı, edepli-erkanlı bilir!... Biz büyük bir şehir olan Horasan'a gidiyoruz inşallah...
...............
Sorulan sorulara, verilen cevaplara, yenilen zılgıtlara ve nasiplenilen duaya ne denebilir?...
...............
Ankara'dayız...
Büyük bir şehirdeyiz...
Ve her gün sür'atle büyüyen bir şehirdeyiz. Bu hergüm sür'atle büyüyen şehirde; kim neyi ve kimi ararsa bulabilir eminiz...
Bizler de, epeyce birbirine benzer insanlar olarak bir aradayız hamdolsun...
Bizleri incitip zılgıtlayanlar, hor görenler de var, şükürler olsun muhabbetle kucaklayanlar da...
Biz ise; tamamına muhabbetliyiz bu insanların... Sevdalı olduklarımızın dışındakilere de muhabbetimiz var.
Çünkü biz; " Bu memleketin reis-i cumhurundan genelev kadınına kadar insanının mes'elesi, mes'elemizdir." diye kabullenerek bir sefere çıktık...
Hırsızı hırsız eden sebebi; genelev sermayesi kadını, sermaye eden sebebi; siyasetçiyi, yalancı eden sebebi; döneni-değişeni-gelişeni, dönek eden sebebi, kendimize hasım bilerek yola çıktık ve hala bu seferdeyiz hamdolsun...
Kim, hangi kulvarda, hangi isimle olursa olsun ve nasıl istiyorsa öyle dursun...
Birbirimize benzeyen bizler, birbirimize de yeteriz Allah(c.c.)'ın lutf-u inayetiyle, kendimize hasım bellediğimiz sebeplere de...
"Erken çıkan yol alır, yorulan pes eden yolda kalır..." düsturumuzla; yorulmamak için tutturduğumuz acele etmeyen bir tempoyla, seferimizdeyiz... Hedefimize varıncaya kadar da seferimizden dönmeyiz Allah(c.c.)'ın yardımlarıyla...
Türk'ü, Türkiye'yi, Başbuğ Atatürk'ü, Başbuğ Türkeş'i, bayrağı, vatanı, mukaddeslerimizi sevmekte ısrarcılığımızla; bunları sevenleri sevmeye devamla ve bunları sevmeyenleri hasım ilan ederek yolumuza devam ederiz...
Bizim hedefimiz Turan, rehberimiz de Kur'an dır hamdolsun...
Ne Bayrağımızın inmesine izin veririz, nede bizi ısıran köpeğimizi ısırırız!...
Bizi ısıran köpeğimiz kuduzsa itlaf eder, yeniden bir köpek bağlayarak kapımıza seferimize devam ederiz...
Gerisi Rabb'imiz'e kalmış...
TEVEKKELTÜ A'LALLAH
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
http://maslan.blogspot.com
tokkali@gmail.com
tokkali@mynet.com
tokkali_53@yahoo.com
tokkali_53@hotmail.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)