Fikir meydanlarına, bir fikir alanı daha açıldı.
Avrupa'da Türk gibi düşünüp, Türk gibi yaşayan ve Türk gibi tavır koyan Türklerle, Türkiye'deki "Türk Milletçileri" bir araya gelemeden, uzakları yakınlaştırarak, el ele vererek, gönül gönüle dayanarak bir site yaptılar. www.milliyetciler.com sitesi, bütün Türk Milletçileri'ne hayırlı olsun.
Ülküdaşlarım;
Aylardır, hatta yıllardır kendi kendime belki de binlerce kere sorup cevapladığım ama bir türlü verdiğim cevaplarla tatmin olamadığım için cevapsız kalmış sorularımla muhatabım!
Sanırım çaresizleştiğim için bu açmazımı, sizlerle paylaşmak durumundayım. Ya sorularıma verdiğim cevaplarla yetinir, ya da sorularımı cevaplamak zahmetinde bulunursunuz diye düşündüm.
*Milliyetçilik nedir? Bir fikir akımı, bir düşünce sistemimidir? Bir fransız, bir ingiliz veya herhangi milletten biri, ısrarlı ve ciddi bir eğitimle kalifiye bir Türk Milliyetçisi edilebilir mi? Sorularıma buradan başlamak isterim.
Milliyetçilik; bir kişinin mensubu olduğu millete olan sevgisi, sadakatidir. Mensubu olduğu milletin, muassır medeniyetleri yakalaması hatta geçmesi için verilecek mücadeledir. Milliyetçilik; bir kişinin yaptığı her işin sonucunu, milletinin menfaatine midir diye sorgulamasıdır. Meselâ, bir sanayicinin kendi üreteceklerinin kalitesini yükseltip maliyetini becerebildiğince aşağı çekerek milletine sunması gerekirken, daha kolay ve daha çok para kazandırıyor diye ve ekonomimize sıcak para getiriyor düşüncesiyle ithalatçılığı seçmesi, asla milliyetçilikten sayılmamalıdır.
Eğer milliyetçi iş adamlığı, milliyetçi sanayicilik bu kadar kolay olsaydı; özelleştirme adıyla yabancılara peşkeş çekilen kurumlarımızı alan yabancılardan daha milliyetçi kimse olabilir miydi?
On yıldan fazla vergi rekortmeni kalarak defalarca Devlet'ten hizmet madalyaları alan Matild Manukyan'dan daha milliyetçi kimse olabilir miydi? Bir başka iç soru; Matild Manukyan, 7-8 yaşlarındayken ailesinden alınsaydı, adı değiştirilip yatılı mekteplerde, çok ehil öğretmenlerce yetiştirilseydi; büyüdüğünde yine Karaköy patroniçesi olur muydu? Olsaydı, yine vergi rekortmenliklerini kimseye kaptırmasaydı, yani vergi kaçırmasaydı, milliyetçi olarak tanımlanabilir miydi?
Bir başka açıdan daha bakarsak, bir Türk yazarı olarak Nobel Ödülü'nü alan ve "Soykırım yapmıştır." diyerek Türk Milleti'nin adını menfi olarak dünyaya duyurmayı başaran Orhan Pamuk, Türk Milleti'nin propogandasını yaptığı için milliyetçi olarak adlandırılabilir mi?
*Bir başka soru: Halk ile millet arasında fark var mıdır? Halkçılık ve milliyetçilik, aynı mıdır? Milletçilik ile milliyetçilik arasındaki fark nedir?
Muhteşem Türk Atatürk, Cumhuriyetçi Halk Fırkası'nı kurduğunda önce "9 Umde" adıyla prensiplerini tespit etmiş, sonra bazı umdeleri birleştirerek sayıyı 6'ya indirmiştir. "6 Umde", 6 Ok olarak isimlendirilmiştir. 6 Ok'tan ikisine bir daha dikkat çekmek gerekirse; "Halkçılık" ve "Milliyetçilik" maddeleri, birbirinden müstakil tutulmuştur. Demek ki Atatürk'e göre de halk ile millet farklı kavramlardır.
Geçtiğimiz günlerde kadim dostum ve ülküdaşım Mehmet Emin Alper Hoca'yı ziyarete gitmiştim. Bu merak ettiğim konular da sohbetimize mevzu oldu. Emin Alper Hoca; 1980 öncesinde Ülkü Ocakları genel Başkanı iken, Muhsin Yazıcıoğlu'nun, bu konudaki bir konferansını hatırladı. Muhsin Yazıcıoğlu; "Halk, şu anda vatan adını verdiğimiz topraklar üzerinde yaşayanlardır. Millet ise; tarihte, günümüzde ve gelecekte bu toprağın altında yatanlarla şu an toprak üstünde yaşayanların tamamıdır." diye çok güzel bir tarif yapmış.
Bendenizin çok ilgimi çekti. Dünün, günün ve yarının; yaşamışlarını, yaşayanlarını ve yaşayacaklarını böyesine kucaklaştıran bir tarifin sahibi Muhsin Yazıcıoğlu, bu sözlerinin, bu tarifinin unutulmasına neden izin verdi diye hayıflandım! Sadece hayıflanmakla yetinmeyip kendimi sözlüklerin arasına attı. Sözlüklerden;
"halk: Bir milleti oluşturan çeşitli toplumsal kesimlerden veya meslek gruplarından oluşan insan topluluğudur. Halkı milletten ayıran en önemli fark; halkın millet olma özelliklerine veya bilincine ulaşmamış olmasıdır.
millet: Geçmişte bir arada yaşamış, şimdi bir arada yaşama inancında, istek ve kararında olan; aynı vatan ve o vatanın maddi ve manevî değerlerine sahip çıkan, aralarında din, dil, kültür, tarih ve duygu birliği olan insanların, halkların oluşturduğu toplumdur." tariflerini buldum.
Sözlük tarifleriyle Muhsin Yazıcıoğlu'nun tarifinin örtüşmesinden de hem çok mutlu oldum, hem de bu tarifnin unutulmasına neden izin vermiş diye bir daha hayıflandım.
Bu tariflerden sonra bir de Muhteşem Türk Atatürk'ün, halkçılık ve milliyetçilik kavramlarını ayrı ayrı maddeler olarak tüzüğüne aldığını hatırlayınca; "Türk Halkı" gibi Türk Milleti'ne irtifa kaybettiren bir sözü kullanmakta ısrar eden aydınlarımıza, aydıncıklarımıza,
"en-tellek-tüellerimiz"e ne demek lazım diye ciddi ciddi düşünmek gerek.
Bizim kuşağımızın yarım asrı geçen ömrümüzün nerdeyse kırk yılı; "halklar, halklara özgürlük, halkların eşitliği v.s." teraneleriyle mücadele ederek geçti. On kitap okumamış, konuşma ve yazma özürlülerin ısrarla "Türk Halkı" demelerinin altında artık art niyet aramak gerekmez mi? Bütün kavramlarımızın olduğu gibi millet kavramının da içini boşaltma operasyonu yaptıklarını düşünmeyelim mi?
Israrla "Türk Halkı" diyenlerin, Türk Milleti'ne, Muhteşem Türk Atatürk'ün ve Başbuğ Türkeş'in ideallerine ihanet ettiklerini söylemeyelim mi?!...
*Dinin siyaset malzemesi olarak kullanılması, vicdanî ve ahlakî midir? Milliyetçilik, her hangi bir siyasi partinin tekelindeymiş gibi tarif edilirse; dinin siyaset malzemesi olarak kullanılmasıyla, milliyetçiliğin siyaset malzemesi olarak kullanılması aynı olmaz mı?
Yüceler yücesi Allah; kimsenin kimsenin imanına kefil olmasına izin vermemiştir. Hatta iki cihan serveri ve Allah(c.c.)'ın "Habibim" diye sıfatlandırdığı Peygamberimiz(s.a.v)'e dahi kimsenin imanına kefalet yetkisi verilmemiştir. Hal böyle iken; kendilerine oy veren veya vermeyenleri "Müslüman ve Patates dinliler" diye tasnif etmenin, yıllar sonra memleketi nereye ve ne durumlara getirdiği ortada. Millet kavramını, ümmet kavramıyla eş anlamlı kullanan, milliyetsiz milliyetçiler yüzünden, milletin hali de ortada.
Millet; halkların dün, bu gün ve yarın bir arada yaşamışlarının, yaşayanların ve yaşayacakların bir araya gelmesinden oluşuyorsa milliyetçilik yerine "Milletçilik" yapmak daha doğru olmaz mı? Orhun Yazıtlarında, tarihimizde defalarca halkları bir araya topalayarak milletleştirmeği başaran Türk Milleti, bunu bir daha neden yap(a)masın?
Muhteşem Türk Atatürk'ün; "Halkçılık" ve "Milliyetçilik" maddelerini birbirinden ayrı tutarak "Ne mutlu Türk'üm diyene" diye şifreyi bıraktığını ne zaman anlayacağız?
Başbuğ Türkeş'in; "Onlar ne kadar Kürtse ben de o kadar Kürdüm; ben ne kadar Türksem onlar da o kadar Türktür." sözü de dikkatle irdelenirse halkları milletleştirme düşüncesiyle söylenmemiş midir?
Milliyetçilik, bir mensubiyet gerektirdiği için kim, hangi halka mensupsa onun etnik şövenizmini yaparsa ancak milleti böler desek yanlış mı olur?
Eğer bu soruya cevabımız evetse; hadi "Türk Milletçiği'ne" demenin zamanı mıdır?
Ülküdaşlarım;
Elimden geldiğince kısa tutmaya çalışmama rağmen uzadığının farkındayım. Konu, öyle hafifsenecek bir konu değil. Milliyetçiler Sitesi'nde ilk kez seslendirdiğim bu düşüncelerimi de eksik olarak sunmaktan korktum.
Artık kendi adresimiz olacağına inandığım Milliyetçiler Sitemizde sohpetlerimizi aralıksız sürdürerek, bu sorularımızın cevabını da birlikte buluruz inşallah.
www.milliyetciler.com sitemizin bahtı açık olsun.
Birbirine benzerler, bir araya gelerek doğruda buluşuruz ümit ve dualarımla sitemiz tekrar hayırlı olsun.
"TÜRKÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Çarşamba, Kasım 21, 2007
GÖKTEN ÜÇ ELMA DÜŞMÜŞ !...
Bu gün büyüklere, bir masal da benden:
DTP, kapatılacakmış!
Partileri kapatılırsa dağa giderlermiş!
PKK'yı MİT kurdurmuşmuş!
Yazılmamak kaydıyla bir DTP'li tecrübeli siyasetçi, hayati şeyler söylüyormuş ve yazılmamak kaydıyla söylenenleri de yazılmadan okuyormuşuz!
Başbakan ve Genelkurmay Başkanı görüşüyorlarmış!
İstanbul'da Türk Anneleri, 24 saat aralıksız kurdukları çadırlarda nöbet tutuyorlarmış!
Trakya'yı sel almış!
Selin sebebi, Yugoslavya'nın haber vermeden üç barajını açmasıymış!
Ekmeğe zam varmış!
"Bahçeli MHP'nin Bahçevanı", hararetle tokalaştığı DTP'lilerin meclisteki varlıklarından rahatsızmış! "Türk milliyetçileri, daha son sözlerini söylemedi!..." ymiş!...
"CHP'liler, Baykal'a sahip çıkın!" diye yalvarmakla; biz de bilmeden oyunlara figûranlık ediyormuşuz!
Amerika'lı General, Ankara'ya gelmiş ve gitmiş!
Trakya'yı Bulgaristan barajlarının açılması yüzünden sel alırken, güneydoğudaki dağlarımıza kar yağmış!...
Hükûmet Meclis'ten sınır ötesi operasyon için yetki almış, talimat almamışmış!...
Bekâra karı boşamak kolaymış!...
....mış!, ....miş!...
Gökten üç elma düşmüş!
Biri; mış'ların, miş'lerin mucidine, Başbakan'a.
Biri; bu kadar mış'larla, miş'lerle istikrarı koruyabilen AKP'nin Genel başkanı'na.
Biri; "Sen Teksaslıysan, ben de Kasımpaşalı'yım!" diye nara atarak Okyanus ötesini dize getirebilen Recep Tayyip Erdoğan'a...
Millete üçten bir şey kalmamış!
Üçten pay alamayınca da millet, ağzını ve ellerini havaya açarak, ağız ve ellerini duaya açarak çare beklermiş...
Yarın seçim olsa, iki kişinin birbuçuğu yeniden aynı yere oy verirmiş! İstikrara ihtiyaç varmış!
Açlığa, yokluğa, yoksulluk ve yolsuzluğa öylesine alışmışki millet, Allah korusun bu istikrar bozulursa; kimse anasını da alıp gitmezmiş! Kimse askerde yan gelip yatmazmış! Kimsenin gözünü toprak doyurmazmış! Bir daha asla başımıza çuval geçirilemezmiş! Suud Kralı; bırakın Cumhurbaşkanımız'ı, dışişleri bakanımızı evinde ziyaret edebilirmiş!
Hey yavrum heeey!
Hikâyeye bak...
Binbir Gece Masalları'nın Beyaz Atlı Prensi, şükürler olsun ki başımızda. Bir sefer atın huysuzluğundan attan düştü ama olsun, hala atın belinde ya!...
At ta, teknolojik gözetleme cihazlarına yakalanmıyormuş ya; Beyaz Atlı Prensimiz, bir gece ansızın Teksas'a atıyla gidip, orada rehin tutulan silahlarını kapıp gelsin de görsün bütün dünya gününü!...
Trakyalılar, yüzme öğrenin! Asker aileleri, çadırlarda nöbete devam! DTP'li bölücü hainler, önünüze geleni tehdide devam! Ulan PKK'lılar, şehirlere gelin, ABD'nin sizi buralarda tesbit ederek Başbakan'a muhbirlemesi mümkün değil!...
Kurban olduğum demokrasinin bize sunduğu imkânlara, bize sunduğu çarelere bakın Allah aşkına!
Türk Milleti;
Sakın ağlama, sakın inleme, sakın milletliğinden vaz geçme. İdealler, söylenmez milletçe yaşanır!...
Tarihle yaşıt bir milletsek biz, bu badireyi de atlarız yüzümüzün akıyla!...
"TÜRK'ÜM BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR"
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
DTP, kapatılacakmış!
Partileri kapatılırsa dağa giderlermiş!
PKK'yı MİT kurdurmuşmuş!
Yazılmamak kaydıyla bir DTP'li tecrübeli siyasetçi, hayati şeyler söylüyormuş ve yazılmamak kaydıyla söylenenleri de yazılmadan okuyormuşuz!
Başbakan ve Genelkurmay Başkanı görüşüyorlarmış!
İstanbul'da Türk Anneleri, 24 saat aralıksız kurdukları çadırlarda nöbet tutuyorlarmış!
Trakya'yı sel almış!
Selin sebebi, Yugoslavya'nın haber vermeden üç barajını açmasıymış!
Ekmeğe zam varmış!
"Bahçeli MHP'nin Bahçevanı", hararetle tokalaştığı DTP'lilerin meclisteki varlıklarından rahatsızmış! "Türk milliyetçileri, daha son sözlerini söylemedi!..." ymiş!...
"CHP'liler, Baykal'a sahip çıkın!" diye yalvarmakla; biz de bilmeden oyunlara figûranlık ediyormuşuz!
Amerika'lı General, Ankara'ya gelmiş ve gitmiş!
Trakya'yı Bulgaristan barajlarının açılması yüzünden sel alırken, güneydoğudaki dağlarımıza kar yağmış!...
Hükûmet Meclis'ten sınır ötesi operasyon için yetki almış, talimat almamışmış!...
Bekâra karı boşamak kolaymış!...
....mış!, ....miş!...
Gökten üç elma düşmüş!
Biri; mış'ların, miş'lerin mucidine, Başbakan'a.
Biri; bu kadar mış'larla, miş'lerle istikrarı koruyabilen AKP'nin Genel başkanı'na.
Biri; "Sen Teksaslıysan, ben de Kasımpaşalı'yım!" diye nara atarak Okyanus ötesini dize getirebilen Recep Tayyip Erdoğan'a...
Millete üçten bir şey kalmamış!
Üçten pay alamayınca da millet, ağzını ve ellerini havaya açarak, ağız ve ellerini duaya açarak çare beklermiş...
Yarın seçim olsa, iki kişinin birbuçuğu yeniden aynı yere oy verirmiş! İstikrara ihtiyaç varmış!
Açlığa, yokluğa, yoksulluk ve yolsuzluğa öylesine alışmışki millet, Allah korusun bu istikrar bozulursa; kimse anasını da alıp gitmezmiş! Kimse askerde yan gelip yatmazmış! Kimsenin gözünü toprak doyurmazmış! Bir daha asla başımıza çuval geçirilemezmiş! Suud Kralı; bırakın Cumhurbaşkanımız'ı, dışişleri bakanımızı evinde ziyaret edebilirmiş!
Hey yavrum heeey!
Hikâyeye bak...
Binbir Gece Masalları'nın Beyaz Atlı Prensi, şükürler olsun ki başımızda. Bir sefer atın huysuzluğundan attan düştü ama olsun, hala atın belinde ya!...
At ta, teknolojik gözetleme cihazlarına yakalanmıyormuş ya; Beyaz Atlı Prensimiz, bir gece ansızın Teksas'a atıyla gidip, orada rehin tutulan silahlarını kapıp gelsin de görsün bütün dünya gününü!...
Trakyalılar, yüzme öğrenin! Asker aileleri, çadırlarda nöbete devam! DTP'li bölücü hainler, önünüze geleni tehdide devam! Ulan PKK'lılar, şehirlere gelin, ABD'nin sizi buralarda tesbit ederek Başbakan'a muhbirlemesi mümkün değil!...
Kurban olduğum demokrasinin bize sunduğu imkânlara, bize sunduğu çarelere bakın Allah aşkına!
Türk Milleti;
Sakın ağlama, sakın inleme, sakın milletliğinden vaz geçme. İdealler, söylenmez milletçe yaşanır!...
Tarihle yaşıt bir milletsek biz, bu badireyi de atlarız yüzümüzün akıyla!...
"TÜRK'ÜM BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR"
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Salı, Kasım 20, 2007
AYRILIRKEN
Bölelim alemi ayrılacaksak
Güneş senin olsun ay bana yeter
Ayrı ayrı yöne savrulacaksak
Neş'e sende kalsın, vay bana yeter...
Gezdiğim yerlerde olmayacaksan
Sana vurgun kalbe dolmayacaksan
Dört mevsim inatla solmayacaksan
Okyanusları al, çay bana yeter...
Hayalin her zaman senden güzeldi
Hayalinle rüyalarım düzeldi
Şah damarım hayaline tüneldi
Katar kervan sen ol, ray bana yeter...
Aklından geçenler hep senin olsun
Alemin her yeri seninle dolsun
Kaybolan gönlüme adressin yolsun
Beni adres soran say bana yeter...
En tatlı söz oldun seven dilime
Senliyken güldüm hep korkak ölüme
Bir ok atacaksan hedef gönlüme
Kiriş sen ol, ok sen, yay bana yeter...
Bölelim alemi ayrılacaksak
Kahkahalar senin vay benim olsun
Eğer mülkümüzle anılacaksak
Kazanç senin olsun zay bana yeter.
Mustafa ASLAN
Güneş senin olsun ay bana yeter
Ayrı ayrı yöne savrulacaksak
Neş'e sende kalsın, vay bana yeter...
Gezdiğim yerlerde olmayacaksan
Sana vurgun kalbe dolmayacaksan
Dört mevsim inatla solmayacaksan
Okyanusları al, çay bana yeter...
Hayalin her zaman senden güzeldi
Hayalinle rüyalarım düzeldi
Şah damarım hayaline tüneldi
Katar kervan sen ol, ray bana yeter...
Aklından geçenler hep senin olsun
Alemin her yeri seninle dolsun
Kaybolan gönlüme adressin yolsun
Beni adres soran say bana yeter...
En tatlı söz oldun seven dilime
Senliyken güldüm hep korkak ölüme
Bir ok atacaksan hedef gönlüme
Kiriş sen ol, ok sen, yay bana yeter...
Bölelim alemi ayrılacaksak
Kahkahalar senin vay benim olsun
Eğer mülkümüzle anılacaksak
Kazanç senin olsun zay bana yeter.
Mustafa ASLAN
İDEALLER YAŞANIR...
"İdealler konuşulmaz, yaşanır ! Elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devletler tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır ! Nasıl, bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız..." ATATÜRK (Atatürk'ün Avrasya Devleti/ İsmet Bozdağ)-alıntı-
Hüseyin Nihal ATSIZ'da; "İdealleri olan milletler, koyunlardan kahramanlar çıkarır. İdeali kalmayan milletler ise kahramanlarını koyunlaştırır." demişti.
Bendeniz fakır de; "Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen toplumlar, millet değildir. Kahramanın kahramanlığı da ölümüyle başlar!" demiştim, diyorum ve diyeceğim...
Kahramanlarımız, kahraman Mehmetçiklerimiz, milletin millet olarak kalması için; vatan uğrunda, Devlet uğrunda, Bayrak uğrunda, Milli namusumuz olan sınırlarımızın uğrunda her gün üçer-beşer kahramanlaşmaya devam ediyorlar.
Millet, hem kahramanlarının hem de milletliğinin farkında!
Milletin farkında olmayanlar, milletten başka!
Milletin olmazsa olmaz derecede kıymet verdiği kavramları, hafife almak gibi aymazlığa, "gaflet, dalalet ve hatta hıyanet"e düşenler, milletten başka!...
İdealler, söylenmez. Yaşanır.
Devletlerinin ideallerini, millet asla söylemeden yaşar ve yaşatır!
Şu anda Türkiye'nin; kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına; sünnisinden alevisine, sağcısından solcusuna, ülkücüsünden devrimcisine, kadınından erkeğine, yaşlısından gencine kadar el ele verilerek Al Bayraklarla süslenmişliğini göremeyenler, anlayamayanlar, Devlet yönetiyoruz dememeliler!...
Şanlı Urfa'da; "Yaşaşsın pkk, kahrolsun TSK" diye bağırılıyorsa!
Batman'da, AB'nin ısrarlı dayatmalarıyla salıverilen Zana zağarı; "Eminim birgün aramızda olacak ve siz onu dinleyeceksiniz." diye gözümüzün içine bakarak vaatlerde bulunabiliyorsa!
Bir Hukuk Devleti olan Türkiye'de Savcılarımız görevini yaparak, Devletin korunma refleksi olarak, devlete saldıranlar hakkında dava açtıklarında, buna itiraz edenler, devlet yönetiyoruz diyememeliler!
Adalet, tam bağımsızdır Beğler!
Açılan bir dava hakkında konuşmak; adalete, yargıya müdaheledir! Bilinmelidir ki bu adalet mekanizması, herkese lazımdır.
Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda; "Dokunulmazlıkları kaldırırsak, dağa giderler!" demek acziyetindekiler, devlet yönetiyoruz demesinler!
Dağa giden defolur gider! Suç işleyeceğim diyen suçunu işler! Devlet te kolluk güçleriyle bunları yakalar, yargılar ve cezası neyse onu verir.
Zaten bu alçaklar, dağda değiller mi?
Birileri kocalarıyla, birileri sevgilileriyle buluşmak, koklaşmak için iki de bir dağa gitmiyorlar mı?
Dağdakiler, her kış mevsiminde şehirlere inmiyorlar mı? Şehirlerdeki dağdakiler, iki de bir Güvenlik Güçlerimize, gençlerimize saldırmıyorlar mı?
Yoksa milletin suskunluğunu da kendinizinki gibi korku olarak mı algılıyorsunuz?
Bizim dağlarımıza çıkmakla bizi tehdit edenler bilmiyorlar mı ki, biz kendi dağlarımıza çıkarsak efsaneleşiriz!
Bilmiyorlar mı ki; "Türk'e kefen biçenin ölümü korkunç olur."
Bilmiyorlar mı ki; Bayrağımıza selam vermeden uçan kuşun yuvasını bozarız!
Bilmiyorlar mı ki; atımızdan, gerektiğinde evdeşimizden vaz geçebiliriz ama vatanın bir çakıl taşı için kıyamet oluruz! Mete oluruz, Oğuz Kağan oluruz...
Bilmiyorlar mı ki; biz bir ölür, bin diriliriz!
Bilmiyorlar mı ki; "Ölümü öldüren bir ölüşle diriliriz."
Beğler!
"Nasıl ki; bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız..."
Yoksa binlerce yıldır devlet olarak kalabilir miydik?
Biz, ne Merzifonlu'lar, ne Damat Ferit'ler gördük. Hem gördük, hem de günlerini gösterdik...
Biz; daha dün, Yedi Düvel adıyla gelenleri, "Geldikleri gibi giderler!" inancıyla geldikleri yere göndermedik mi?...
"Biz biliriz bizim işlerimizi
İşimiz kimseden sorulmamıştır."
"TÜRK'ÜM BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR"
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Hüseyin Nihal ATSIZ'da; "İdealleri olan milletler, koyunlardan kahramanlar çıkarır. İdeali kalmayan milletler ise kahramanlarını koyunlaştırır." demişti.
Bendeniz fakır de; "Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen toplumlar, millet değildir. Kahramanın kahramanlığı da ölümüyle başlar!" demiştim, diyorum ve diyeceğim...
Kahramanlarımız, kahraman Mehmetçiklerimiz, milletin millet olarak kalması için; vatan uğrunda, Devlet uğrunda, Bayrak uğrunda, Milli namusumuz olan sınırlarımızın uğrunda her gün üçer-beşer kahramanlaşmaya devam ediyorlar.
Millet, hem kahramanlarının hem de milletliğinin farkında!
Milletin farkında olmayanlar, milletten başka!
Milletin olmazsa olmaz derecede kıymet verdiği kavramları, hafife almak gibi aymazlığa, "gaflet, dalalet ve hatta hıyanet"e düşenler, milletten başka!...
İdealler, söylenmez. Yaşanır.
Devletlerinin ideallerini, millet asla söylemeden yaşar ve yaşatır!
Şu anda Türkiye'nin; kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına; sünnisinden alevisine, sağcısından solcusuna, ülkücüsünden devrimcisine, kadınından erkeğine, yaşlısından gencine kadar el ele verilerek Al Bayraklarla süslenmişliğini göremeyenler, anlayamayanlar, Devlet yönetiyoruz dememeliler!...
Şanlı Urfa'da; "Yaşaşsın pkk, kahrolsun TSK" diye bağırılıyorsa!
Batman'da, AB'nin ısrarlı dayatmalarıyla salıverilen Zana zağarı; "Eminim birgün aramızda olacak ve siz onu dinleyeceksiniz." diye gözümüzün içine bakarak vaatlerde bulunabiliyorsa!
Bir Hukuk Devleti olan Türkiye'de Savcılarımız görevini yaparak, Devletin korunma refleksi olarak, devlete saldıranlar hakkında dava açtıklarında, buna itiraz edenler, devlet yönetiyoruz diyememeliler!
Adalet, tam bağımsızdır Beğler!
Açılan bir dava hakkında konuşmak; adalete, yargıya müdaheledir! Bilinmelidir ki bu adalet mekanizması, herkese lazımdır.
Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda; "Dokunulmazlıkları kaldırırsak, dağa giderler!" demek acziyetindekiler, devlet yönetiyoruz demesinler!
Dağa giden defolur gider! Suç işleyeceğim diyen suçunu işler! Devlet te kolluk güçleriyle bunları yakalar, yargılar ve cezası neyse onu verir.
Zaten bu alçaklar, dağda değiller mi?
Birileri kocalarıyla, birileri sevgilileriyle buluşmak, koklaşmak için iki de bir dağa gitmiyorlar mı?
Dağdakiler, her kış mevsiminde şehirlere inmiyorlar mı? Şehirlerdeki dağdakiler, iki de bir Güvenlik Güçlerimize, gençlerimize saldırmıyorlar mı?
Yoksa milletin suskunluğunu da kendinizinki gibi korku olarak mı algılıyorsunuz?
Bizim dağlarımıza çıkmakla bizi tehdit edenler bilmiyorlar mı ki, biz kendi dağlarımıza çıkarsak efsaneleşiriz!
Bilmiyorlar mı ki; "Türk'e kefen biçenin ölümü korkunç olur."
Bilmiyorlar mı ki; Bayrağımıza selam vermeden uçan kuşun yuvasını bozarız!
Bilmiyorlar mı ki; atımızdan, gerektiğinde evdeşimizden vaz geçebiliriz ama vatanın bir çakıl taşı için kıyamet oluruz! Mete oluruz, Oğuz Kağan oluruz...
Bilmiyorlar mı ki; biz bir ölür, bin diriliriz!
Bilmiyorlar mı ki; "Ölümü öldüren bir ölüşle diriliriz."
Beğler!
"Nasıl ki; bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız..."
Yoksa binlerce yıldır devlet olarak kalabilir miydik?
Biz, ne Merzifonlu'lar, ne Damat Ferit'ler gördük. Hem gördük, hem de günlerini gösterdik...
Biz; daha dün, Yedi Düvel adıyla gelenleri, "Geldikleri gibi giderler!" inancıyla geldikleri yere göndermedik mi?...
"Biz biliriz bizim işlerimizi
İşimiz kimseden sorulmamıştır."
"TÜRK'ÜM BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR"
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Pazartesi, Kasım 19, 2007
TÜRKİYE'Yİ SEYREDİYORLAR !...
Türkiye'yi seyrediyorlar,
Gözleri ve kulakları kapalı!...
"Bindirilmiş kıtalar"dan oluşan milyonlar, sokaklarda!
"Anasını alıp giden" , "Gözünü toprak doyurmuş" çiftçi, sokakta!
"Türkiye sadece sizden müteşekkil değil" tarifli, sendikalar ve sendikalı işçiler sokakta!
"Kelle" diye tarif edilen şehitlerin aileleri, sokakta!
"Sayın" unvanlı, hain-bölücübaşı, dinlenme kampında, keyfi yerinde, aklı sokakta, başıboş kuduz köpekleri sokakta!
Bütün Türkiye, kırmızı-beyaz Bayraklarla donanmış...
Türkiye'yi seyrediyorlar,
Gözleri ve kulakları kapalı!...
İki uçlu bir değneğe dönüşmüş, Meclis!... İki uçlu Meclis'in iki ucunda da kötü kokular var!...
Uçun biri; " Ben yaparım olur!.." diyor, Diğer uç; "Seni şikayet ederim. Sokaklarda dövdürürüm!" diye tehditler savuruyor, sokaklardaki milleti kendinden sayarak! Sonra da yıllardır Mehmedim'e kurşun sıkanlara, Mehmedim'e kurşun sıkanları ABD'nin komutuyla saklayan siyaset fahişelerine zeytin dalı uzatıyor!
İki uçun arasındaki diğerleri ise, diğerleşmekle-diğerleştirmekle meşgul!
Oysaa millet; bu iki uçtan da, uçluk yaptığını zanneden kör noktalardan da rahatsız!...
Ama göremezler!...
Çünkü Türkiye'yi seyrediyorlar,
Gözleri ve kulakları kapalı!...
Haksız da değiller böyle seyretmekte!... Vefasızlığın, dönekliğin, başarısızlığın prim gördüğü tek "vefasızlar cenneti" değil miyiz?!...
Erbakan'a ihanet edene; "İnadına Tayyip!..",
Ecevit'e ihanet edene; "Demokrasi fedaisi!...",
Türkeş'i unutan ve unutturmaya çalışana; "Devletin başına Devlet...",
"21.y.y. Türk asrı olacak." diyen Özal'a ihanet ederek "AB'nin yolu Diyarbakır'dan geçer!.." diyebilene kurtarıcı,
Devlete-millete ihanet edene demokrat,
Kur'an kurslarını yıktırıp kilise onartanlara "İslamcı!",
"Onurlu üyelik" hayalini Turan idealine tercih edene "milliyetçi" diyen biz değil miyiz?!...
Türkiye'yi seyrediyorlar,
Gözleri ve kulakları kapalı!...
Devletin kurumları, paramparça! Kurumlar, birbiriyle ciddi manada kavgalı! Kimsenin kimseyi saydığı; kimsenin kimseden korktuğu, yok!...
Bir zamanlar; "Kaçan da, kovalayan da Allah diyor!.." diye terif edilen ülkemizde şimdi; " Korkan da, korkutan da AB veya ABD diyor!..." tarifi var!...
Türkiye'yi seyrediyorlar,
Gözleri ve kulakları kapalı!
Büyük Türk Milleti;
Sakın sokakları boşaltma!...
"Yürümekle sokaklar aşınmaz."ı öğreneli 35 yıldır...
"Millete kulak verin ama kulağınızı vermeyin!..." diye yapılan öğüdü, hatırlayan yok!...
Milletim;
Sakın sokakları terk etme!
"..... gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olabilirler. Bu şeraitte dahi birinci vazifen Türk İstiklalini ve Cumhuriyetini muhafaza etmektir." vasiyetinin sesi, kulaklarında olsun.
"Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur."
"Mevzu bahis vatansa gerisi, teferruattır."
"Hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir."
"Ne mutlu Türk'üm diyene..." diye şu an, seninle, sokaklarda haykıran Muhteşem Türk Atatürk'ü unutturmaya çalışanlara, bu erkek sesi unutturma...
Sen, bildiğini yap Milletim!...
Bırak onlar Türkiye'yi izlesinler gözleri ve kulakları kapalı...
Önümüze gelecek ilk sandıkta gözleri ve kulakları açılacaktır biliyoruz!...
Geç kalmış olacaklarını da biliyoruz. Ama yine biliyoruz ki onların geç kalmışlıkları Devletimizin ve sistemimizin kurtulduğu andır...
"TÜRK'ÜM BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR"
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Gözleri ve kulakları kapalı!...
"Bindirilmiş kıtalar"dan oluşan milyonlar, sokaklarda!
"Anasını alıp giden" , "Gözünü toprak doyurmuş" çiftçi, sokakta!
"Türkiye sadece sizden müteşekkil değil" tarifli, sendikalar ve sendikalı işçiler sokakta!
"Kelle" diye tarif edilen şehitlerin aileleri, sokakta!
"Sayın" unvanlı, hain-bölücübaşı, dinlenme kampında, keyfi yerinde, aklı sokakta, başıboş kuduz köpekleri sokakta!
Bütün Türkiye, kırmızı-beyaz Bayraklarla donanmış...
Türkiye'yi seyrediyorlar,
Gözleri ve kulakları kapalı!...
İki uçlu bir değneğe dönüşmüş, Meclis!... İki uçlu Meclis'in iki ucunda da kötü kokular var!...
Uçun biri; " Ben yaparım olur!.." diyor, Diğer uç; "Seni şikayet ederim. Sokaklarda dövdürürüm!" diye tehditler savuruyor, sokaklardaki milleti kendinden sayarak! Sonra da yıllardır Mehmedim'e kurşun sıkanlara, Mehmedim'e kurşun sıkanları ABD'nin komutuyla saklayan siyaset fahişelerine zeytin dalı uzatıyor!
İki uçun arasındaki diğerleri ise, diğerleşmekle-diğerleştirmekle meşgul!
Oysaa millet; bu iki uçtan da, uçluk yaptığını zanneden kör noktalardan da rahatsız!...
Ama göremezler!...
Çünkü Türkiye'yi seyrediyorlar,
Gözleri ve kulakları kapalı!...
Haksız da değiller böyle seyretmekte!... Vefasızlığın, dönekliğin, başarısızlığın prim gördüğü tek "vefasızlar cenneti" değil miyiz?!...
Erbakan'a ihanet edene; "İnadına Tayyip!..",
Ecevit'e ihanet edene; "Demokrasi fedaisi!...",
Türkeş'i unutan ve unutturmaya çalışana; "Devletin başına Devlet...",
"21.y.y. Türk asrı olacak." diyen Özal'a ihanet ederek "AB'nin yolu Diyarbakır'dan geçer!.." diyebilene kurtarıcı,
Devlete-millete ihanet edene demokrat,
Kur'an kurslarını yıktırıp kilise onartanlara "İslamcı!",
"Onurlu üyelik" hayalini Turan idealine tercih edene "milliyetçi" diyen biz değil miyiz?!...
Türkiye'yi seyrediyorlar,
Gözleri ve kulakları kapalı!...
Devletin kurumları, paramparça! Kurumlar, birbiriyle ciddi manada kavgalı! Kimsenin kimseyi saydığı; kimsenin kimseden korktuğu, yok!...
Bir zamanlar; "Kaçan da, kovalayan da Allah diyor!.." diye terif edilen ülkemizde şimdi; " Korkan da, korkutan da AB veya ABD diyor!..." tarifi var!...
Türkiye'yi seyrediyorlar,
Gözleri ve kulakları kapalı!
Büyük Türk Milleti;
Sakın sokakları boşaltma!...
"Yürümekle sokaklar aşınmaz."ı öğreneli 35 yıldır...
"Millete kulak verin ama kulağınızı vermeyin!..." diye yapılan öğüdü, hatırlayan yok!...
Milletim;
Sakın sokakları terk etme!
"..... gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olabilirler. Bu şeraitte dahi birinci vazifen Türk İstiklalini ve Cumhuriyetini muhafaza etmektir." vasiyetinin sesi, kulaklarında olsun.
"Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur."
"Mevzu bahis vatansa gerisi, teferruattır."
"Hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir."
"Ne mutlu Türk'üm diyene..." diye şu an, seninle, sokaklarda haykıran Muhteşem Türk Atatürk'ü unutturmaya çalışanlara, bu erkek sesi unutturma...
Sen, bildiğini yap Milletim!...
Bırak onlar Türkiye'yi izlesinler gözleri ve kulakları kapalı...
Önümüze gelecek ilk sandıkta gözleri ve kulakları açılacaktır biliyoruz!...
Geç kalmış olacaklarını da biliyoruz. Ama yine biliyoruz ki onların geç kalmışlıkları Devletimizin ve sistemimizin kurtulduğu andır...
"TÜRK'ÜM BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR"
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Pazar, Kasım 18, 2007
BAŞLARIM YASAĞINIZA!...
*Emekli paşaların konuşmaları yasak!
Demokrasi zırhına bürünerek, yerli işbirlikçilerin, BOP Eş Başkanları'nın, Milliyetsiz Milliyetçilerin destekleriyle Meclis'e girerek PKK'lılık yapmak serbest!...
*Irak Türkmen Cephesi Genel Başkanı Sadettin Ergeç'in Türkiye'ye girmesi yasak!
Ama sorosların, karen fogg'ların, müttefik(!)imizin aleni ajanlarının girmeleri, para dağıtmaları, misyonerlik yapmaları, Türk'e hakaret etmeleri serbest!
*Emekli paşaların konuşmaları yasak!
Ama ağzından takma dişleri fırlamacasına, salya sümük etrafı pisleterek Genel Kurmay Başkanımız'ın insan haklarının aynısını bir azgın köpeğe, kudurmuş ve itlafı şart bir yaratığa da istemek serbest!...
*Türk'üm demek yasak!
Ama Kürdüm, itim, itoğlu itim, bölücüyüm, "tekbayrak,tek vatan,tek dil bizi birbirimize düşürüyor." demek serbest!...
*Devlete, millete, cumhuriyete, üniter devlet yapısına sadakat yasak!
"Dokunulmazlıkları kaldırılırsa dağa giderler!" tehdit ve endişeleriyle destekli, Meclisimiz'de Meclisimiz'e hakaret serbest!
*Şehit Cenazelerimizde; "Şehitler ölmez, Vatan bölünmez." diye canhıraş feryat etmek yasak!
PKK'lı yaratıkların leşlerini devlet ambulanslarıyla taşımak, törenlerle defnetmek, Devletimiz'e hakaretler serbest!...
*Sigara içmek yasak!
40.000 kişiyi öldürüp, kapatıldığı kamp adasında talimatlarla Devlet'e kafa tutmak serbest!...
*"Ya Allah, Bismillah, Allahüekber" demek yasak!
"Amentüde birliğimiz var. Muhammeden Resulullah demesek te olur!" demek serbest!...
*Galeyana gelip, çocuğumuzun ellerini kınaladıktan sonra "En büyük asker, bizim asker" nidalarıyla vatani göreve gönderdiğimiz çocuğumuzun Mehmetçikleşerek Al Bayrağa sarılı olarak gelmesi üzerine kapımıza Türk bayrağını asmak yasak!
Şerefsizlerin, bölücülerin,PKK'lıların paçavralarını sokaklarımızda sallamak serbest!...
*Devlete, Ordu'ya, cephadeki Mehmetçiğe destek amaçlı "dip dalgalanması" adı verilen toplantıları yapmak yasak!
İstanbul'un göbeğinde, Başkent'te kongre adı verilerek Ataürkümüz'e, Bayrağımız'a, Devletimiz'e, Şühedamız'a hakaret toplantıları serbest!....
Heeeeeeeyyyyy!
Uyuyanlaaaar!
Milleti uyuyor zannedenler!
Satılmışlaaaaaaar!
Yerli İşbirlikçileeeeer!
Sabrımızın sonundayız bilesiniz.
Ayranımız kabarmak üzere göresiniz!
Bilmezseniz bildirmek, görmezseniz gördürmek, duymazsanız duyurmak üzereyiz haberiniz ola!
Başlarım böyle yasaklara, başlarız böyle kahpece demokrat serbestilere!
Ya aklınızı başınıza toplayın, ya da bir daha geri gelmemek üzere aklınızı alırız!...
Ne zaman mı? Önümüze gelen ilk sandıkta ve Mehmetçiğimin patlayan ilk mermisinde...
TÜRK BUDUN, ÖKÜN!...
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Önemli dip not: Yazımı yazdıktan hemen sonra genel Kurmay başkanlığı İnternet Sitesi'nden böyle bir yasağın genel Kurmayca koyulmamış olduğunu okuyarak çok rahatlamış durumdayım ki zaten bahse konu yasakları koyanlar, Siyasi Erk adındaki erksizlerdir. Önemle hatırlatırım.
Mustafa ASLAN
Demokrasi zırhına bürünerek, yerli işbirlikçilerin, BOP Eş Başkanları'nın, Milliyetsiz Milliyetçilerin destekleriyle Meclis'e girerek PKK'lılık yapmak serbest!...
*Irak Türkmen Cephesi Genel Başkanı Sadettin Ergeç'in Türkiye'ye girmesi yasak!
Ama sorosların, karen fogg'ların, müttefik(!)imizin aleni ajanlarının girmeleri, para dağıtmaları, misyonerlik yapmaları, Türk'e hakaret etmeleri serbest!
*Emekli paşaların konuşmaları yasak!
Ama ağzından takma dişleri fırlamacasına, salya sümük etrafı pisleterek Genel Kurmay Başkanımız'ın insan haklarının aynısını bir azgın köpeğe, kudurmuş ve itlafı şart bir yaratığa da istemek serbest!...
*Türk'üm demek yasak!
Ama Kürdüm, itim, itoğlu itim, bölücüyüm, "tekbayrak,tek vatan,tek dil bizi birbirimize düşürüyor." demek serbest!...
*Devlete, millete, cumhuriyete, üniter devlet yapısına sadakat yasak!
"Dokunulmazlıkları kaldırılırsa dağa giderler!" tehdit ve endişeleriyle destekli, Meclisimiz'de Meclisimiz'e hakaret serbest!
*Şehit Cenazelerimizde; "Şehitler ölmez, Vatan bölünmez." diye canhıraş feryat etmek yasak!
PKK'lı yaratıkların leşlerini devlet ambulanslarıyla taşımak, törenlerle defnetmek, Devletimiz'e hakaretler serbest!...
*Sigara içmek yasak!
40.000 kişiyi öldürüp, kapatıldığı kamp adasında talimatlarla Devlet'e kafa tutmak serbest!...
*"Ya Allah, Bismillah, Allahüekber" demek yasak!
"Amentüde birliğimiz var. Muhammeden Resulullah demesek te olur!" demek serbest!...
*Galeyana gelip, çocuğumuzun ellerini kınaladıktan sonra "En büyük asker, bizim asker" nidalarıyla vatani göreve gönderdiğimiz çocuğumuzun Mehmetçikleşerek Al Bayrağa sarılı olarak gelmesi üzerine kapımıza Türk bayrağını asmak yasak!
Şerefsizlerin, bölücülerin,PKK'lıların paçavralarını sokaklarımızda sallamak serbest!...
*Devlete, Ordu'ya, cephadeki Mehmetçiğe destek amaçlı "dip dalgalanması" adı verilen toplantıları yapmak yasak!
İstanbul'un göbeğinde, Başkent'te kongre adı verilerek Ataürkümüz'e, Bayrağımız'a, Devletimiz'e, Şühedamız'a hakaret toplantıları serbest!....
Heeeeeeeyyyyy!
Uyuyanlaaaar!
Milleti uyuyor zannedenler!
Satılmışlaaaaaaar!
Yerli İşbirlikçileeeeer!
Sabrımızın sonundayız bilesiniz.
Ayranımız kabarmak üzere göresiniz!
Bilmezseniz bildirmek, görmezseniz gördürmek, duymazsanız duyurmak üzereyiz haberiniz ola!
Başlarım böyle yasaklara, başlarız böyle kahpece demokrat serbestilere!
Ya aklınızı başınıza toplayın, ya da bir daha geri gelmemek üzere aklınızı alırız!...
Ne zaman mı? Önümüze gelen ilk sandıkta ve Mehmetçiğimin patlayan ilk mermisinde...
TÜRK BUDUN, ÖKÜN!...
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Önemli dip not: Yazımı yazdıktan hemen sonra genel Kurmay başkanlığı İnternet Sitesi'nden böyle bir yasağın genel Kurmayca koyulmamış olduğunu okuyarak çok rahatlamış durumdayım ki zaten bahse konu yasakları koyanlar, Siyasi Erk adındaki erksizlerdir. Önemle hatırlatırım.
Mustafa ASLAN
Cumartesi, Kasım 17, 2007
DEFOLSUNLAR GİTSİNLER!...
''DTP'lilerin dokunulmazlıklarını kaldırırsak, dağa giderler, deniyor. Defolsun, gitsinler. Ben milletin seçtiği herkese saygı duyarım, ama dağdaki eşkıyanın elbisesi ile fotoğraf çektiren kişilerle aynı çatıyı paylaşmak istemiyorum. Yıllardır dokunulmazlıklar sınırlandırılamıyor. Buna anlam veremiyoruz. Dağda silahlarla poz vermek hangi ülkede serbesttir? Bu çelişkiyi Türkiye kaldıramaz.'' Muhsin Yazıcıoğlu
Söylemek istediğimiz bu!
Siyasilerimizin söylemesini istediğimiz bu! Tevilsiz, samimice, Türkçe, yiğitçe söylemelerini istediğimiz bu!
Ama iki kişiden birinin oy verdiği "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir." diyenler, şimdi de "Dokunulmazlıklarını kaldırırsak dağa giderler." diye adamların restinden korkuyorlar! Çok cesurlar ya! Kasımpaşalı'lar ya!...
Tek başına bir adam, tek başına bir Türkmen Yiğit te; "Defolup gitsinler!" diyor. Tek başına olduğu için, Mecliste tek başına kaldığı için de sesi duyulmuyor elbette.
İyi ki varsın Muhsin Yazıcıoğlu...
Tek başınalığınla güzelleşiyorsun, tek başına olmana rağmen yüreğinle özelleşiyorsun! Sen, tek başına o namertlerle aynı çatı altında olmaktan ne kadar rahatsızsan bilesin ki varlığınla onları rahatsız edebilen tek sebep ve tek kişisin!...
Kim ne derse desin. Kim nasıl yorumlarsa yorumlasın. Milletin diliyle konuşan, milletin tavrıyla vekillik eden bir Anadolu yiğidinin Mecliste olmasından dolayı benim rahatlığım var.
Memleket genelinde hemen herkesin seslice nara atarak söylediği bu; "Dağa giderlermiş! Defolsunlar gitsinler!"
Bu dağlar, bizim dağlarımızsa; dağlarımıza çıkarak bize kafa tutabileceklerini zanneden zekâ özürlülere, o dağları mezar ederiz biz! Keşke demokrasinin arkasına saklanarak, demokrat geçinen yerli işbirlikçilerin etekleri altına saklanarak, ağababalarına karşı, müttefik(!)lerimiz keferelere karşı mazlum numarasına yatmasalar!...
Sadece dokunulmazlıklarının kaldırılması yeter mi?
Kucağımızda oturup sakalımızı yolduklarının hesabını da vermeliler. İdam cezasını kaldıranlardan, kaldırılmasına demokratlık maskesiyle koltuklarının hatırına vesile olanlardan da Allah(c.c.) sorsun!...
Bu hainlerden bir kaçı, ibret-i alem için sallandırılsaydı bu işler, bu seviyeye gelir miydi?
Ülke sevenleri asanlar, vatanperverleri asanlar; halkçılık yapanları, milliyetçilik yapanları asanlar, sizlerde bu dağa çıkmakla tehdit edenlerle beraber dağa çıkmayı düşünmez misiniz?
Dağlarımızı bu eşkiya bozuntularına peşkeş çeken milliyetsiz milliyetçiler, sizler de bunların -hiç değilse- peşlerine düşmek için dağa çıkmayı düşünmez misiniz?
Dağdakileri ovaya çağıranlar, dağdan inip demokratça siyaset yapmalarını tavsiye eden demokrasi kahramanları; sizler de dağa çıkmayı düşünür müsünüz?
Büyük Türk Milleti'ni bu kadar aciz tarifine sizlerin soktuğunuzun farkında mısınız?
Kapı köpeklerimiz, bize havlıyorlar!
Belli ki kudurmuşlar veya kudurmak üzereler. Bu memleketin baytarları nerede? Aşı ile falan iflah olmazlarsa, itlafta mı edemeyiz bu köpeklerimizi?
Hayvan hakları dernekleri mi itiraz ederler?
Yoksa onlarda mı dağa çıkarlar?
"Dağlar dağımdır benim
Gam ortağımdır benim..."
Allah aşkına, bu sapıtmışlara, bu onun bunun taşeronu salaklara, bu dünlerini unutmayı tek özellikleri olarak kabullenmişlere; kaç kere isyan ettiklerini, kaç kere isyandan sonra cezalandırıldıklarını; kaç kere keferelerin bunları kandırarak böyle perişan ettirdiklerini, bunların anlayacağı dilden anlatacak bir ehil adamımız çıkmayacak mı?
Dağa giderlermiş!
Defolsunlar, gitsinler!
Gitsinler ki günlerini de görsünler!
TÜRK BUDUN ÖKÜN!...
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Söylemek istediğimiz bu!
Siyasilerimizin söylemesini istediğimiz bu! Tevilsiz, samimice, Türkçe, yiğitçe söylemelerini istediğimiz bu!
Ama iki kişiden birinin oy verdiği "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir." diyenler, şimdi de "Dokunulmazlıklarını kaldırırsak dağa giderler." diye adamların restinden korkuyorlar! Çok cesurlar ya! Kasımpaşalı'lar ya!...
Tek başına bir adam, tek başına bir Türkmen Yiğit te; "Defolup gitsinler!" diyor. Tek başına olduğu için, Mecliste tek başına kaldığı için de sesi duyulmuyor elbette.
İyi ki varsın Muhsin Yazıcıoğlu...
Tek başınalığınla güzelleşiyorsun, tek başına olmana rağmen yüreğinle özelleşiyorsun! Sen, tek başına o namertlerle aynı çatı altında olmaktan ne kadar rahatsızsan bilesin ki varlığınla onları rahatsız edebilen tek sebep ve tek kişisin!...
Kim ne derse desin. Kim nasıl yorumlarsa yorumlasın. Milletin diliyle konuşan, milletin tavrıyla vekillik eden bir Anadolu yiğidinin Mecliste olmasından dolayı benim rahatlığım var.
Memleket genelinde hemen herkesin seslice nara atarak söylediği bu; "Dağa giderlermiş! Defolsunlar gitsinler!"
Bu dağlar, bizim dağlarımızsa; dağlarımıza çıkarak bize kafa tutabileceklerini zanneden zekâ özürlülere, o dağları mezar ederiz biz! Keşke demokrasinin arkasına saklanarak, demokrat geçinen yerli işbirlikçilerin etekleri altına saklanarak, ağababalarına karşı, müttefik(!)lerimiz keferelere karşı mazlum numarasına yatmasalar!...
Sadece dokunulmazlıklarının kaldırılması yeter mi?
Kucağımızda oturup sakalımızı yolduklarının hesabını da vermeliler. İdam cezasını kaldıranlardan, kaldırılmasına demokratlık maskesiyle koltuklarının hatırına vesile olanlardan da Allah(c.c.) sorsun!...
Bu hainlerden bir kaçı, ibret-i alem için sallandırılsaydı bu işler, bu seviyeye gelir miydi?
Ülke sevenleri asanlar, vatanperverleri asanlar; halkçılık yapanları, milliyetçilik yapanları asanlar, sizlerde bu dağa çıkmakla tehdit edenlerle beraber dağa çıkmayı düşünmez misiniz?
Dağlarımızı bu eşkiya bozuntularına peşkeş çeken milliyetsiz milliyetçiler, sizler de bunların -hiç değilse- peşlerine düşmek için dağa çıkmayı düşünmez misiniz?
Dağdakileri ovaya çağıranlar, dağdan inip demokratça siyaset yapmalarını tavsiye eden demokrasi kahramanları; sizler de dağa çıkmayı düşünür müsünüz?
Büyük Türk Milleti'ni bu kadar aciz tarifine sizlerin soktuğunuzun farkında mısınız?
Kapı köpeklerimiz, bize havlıyorlar!
Belli ki kudurmuşlar veya kudurmak üzereler. Bu memleketin baytarları nerede? Aşı ile falan iflah olmazlarsa, itlafta mı edemeyiz bu köpeklerimizi?
Hayvan hakları dernekleri mi itiraz ederler?
Yoksa onlarda mı dağa çıkarlar?
"Dağlar dağımdır benim
Gam ortağımdır benim..."
Allah aşkına, bu sapıtmışlara, bu onun bunun taşeronu salaklara, bu dünlerini unutmayı tek özellikleri olarak kabullenmişlere; kaç kere isyan ettiklerini, kaç kere isyandan sonra cezalandırıldıklarını; kaç kere keferelerin bunları kandırarak böyle perişan ettirdiklerini, bunların anlayacağı dilden anlatacak bir ehil adamımız çıkmayacak mı?
Dağa giderlermiş!
Defolsunlar, gitsinler!
Gitsinler ki günlerini de görsünler!
TÜRK BUDUN ÖKÜN!...
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Cuma, Kasım 16, 2007
BÜYÜK TAŞLARIMIZ...
Muhittin Arar'ın, "Yeniden Çıkış Yolu" adlı kitabında okumuştum.
Bir "diyar-ı küfr" de, çok seçkin bir okulda, çok seçkin öğrencilere verilen "Zaman Yönetimi Dersi"nde yapılan bir deney anlatılmış. Hem dersin adı, hem de deney bendenizin çok ilgimi çekmişti.
"Profesör derse girer ve hepsi birbirinden seçkin öğrencilerini gözden geçirir. "Bu gün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız." diyerek kürsünün altından bir kavanoz çıkarır. Hemen ardından yine kürsünün altından bir düzine kadar yumruk büyüklüğünde taşlar çıkarır. Taşları büyük bir dikkatle kavanoza yerleştirmeğe başlar. Kavanozda artık başka bir taşa yer kalmadığına emin olunca öğrencilerine; "Kavanoz doldu mu?" diye sorar. Öğrencilerin hep bir ağızdan "Evet!" cevabı üzerine Profesör, kürsünün altından bir kova mıcır çıkararak kavanozdaki taşların arasına doldurmağa başlar. Mıcırla taşların arasını dikkatle doldurduktan sonra öğrencilerine tekrar; "Bu kavanoz doldu mu?" diye sorar. Bir öğrenci; "Herhalde dolmadı!" diye atılır.
Profesör; "Doğru." der ve tekrar kürsünün altına eğilir. Ve bir kova ince kum çıkarır. Yavaş yavaş kumu mıcır ve taşların aralarına nüfuz edecek şekilde dikkatle doldurur. Kavanozda artık kuma yer kalmayınca yeniden öğrencilerine dönerek; "Bu kavanoz doldu mu?" diye sorar. Bu sefer bütün sınıf bir ağızdan; "Hayır!" diye bağırır. Profesör; "Güzel!" der ve tekrar kürsünün altına eğilerek bir sürahi su çıkarır. Ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu kavanoza döker.
Sonra öğrencilerine bu deneyin amacını sorar. heyecanlı öğrencilerden biri; "Zamanımız ne kadar dolu görünse de, daha ayıracağımız zamanımız mutlaka vardır." diye atılır. "Hayır." der profesör. "Bu deneyin anlatmak istediği; eğer büyük taşları baştan yerleştirmezseniz, küçükler girdikten sonra büyükleri hiçbir zaman kavanozun içine koyamayacağınız gerçeğidir." Öğrencilerin şaşkın bakışları arasında profesör devam eder. "Nedir hayatınıdaki büyük taşlar?
* Çocuklarınız
* Eşiniz/Sevgiliniz
* Bir eser yaratmak
* Arkadaşlarınız
* Sağlığınız
* Hayalleriniz
*Başkalarına faydalı olmak
Büyük taşlarınız bunlardan biri, birkaçı, belki hepsi. Bu akşam yatmadan iyice düşünün ve büyük taşlarınızın hangisi veya hangileri olduğuna iyice karar verin. Bilin ki büyük taşlarınızı ilk olarak kavanoza yerleştirmezseniz, bir daha hiçbir zaman koyamazsınız. O zaman da; ne kendinize, ne çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu sadece iyi bir iş adamı değil, aynı zamanda iyi bir adam olamayacağınızı da gösterir. Yerlerinde sessizce oturakalan öğrencilerin şaşkın bakışları arasında profesör, sınıftan çıkar."
Devletimizin, ülkemizin, milletimizin büyük taşlarını kavanoza koymakla mükellef insanların; büyük taşları kavanoza yerleştirmekte asla geç kalmadıklarına eminim. Muhteşem Türk Atatürk'ün büyük taşları, büyük bir dikkat ve itina ile yerleştirdiğine eminim.
Şimdi suyun, mıcırın, kumun koyulma sırasını şaşıran, 'acemi öğrenciler'le deneye devam ediyor gibiyiz.
Ama şükürler olsun ki büyük taşlarımız zamanında ve dikkatle koyulmuş kavanoza...
Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş'in, teşkilat mensuplarını yetiştirmek için özellikle verdirdiği "Zamanı Yakalamak" seminerlerinin uygulayıcısı, "Eğitimci", Muhterem Ağabeyim, Yılma Durak Beyfendi'nin kulaklarını çınlatarak...
Hadi 'Büyük Taşlarımız'ın adlarını yeniden hatırlayalım.
Hayırlı Cumalar...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Bir "diyar-ı küfr" de, çok seçkin bir okulda, çok seçkin öğrencilere verilen "Zaman Yönetimi Dersi"nde yapılan bir deney anlatılmış. Hem dersin adı, hem de deney bendenizin çok ilgimi çekmişti.
"Profesör derse girer ve hepsi birbirinden seçkin öğrencilerini gözden geçirir. "Bu gün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız." diyerek kürsünün altından bir kavanoz çıkarır. Hemen ardından yine kürsünün altından bir düzine kadar yumruk büyüklüğünde taşlar çıkarır. Taşları büyük bir dikkatle kavanoza yerleştirmeğe başlar. Kavanozda artık başka bir taşa yer kalmadığına emin olunca öğrencilerine; "Kavanoz doldu mu?" diye sorar. Öğrencilerin hep bir ağızdan "Evet!" cevabı üzerine Profesör, kürsünün altından bir kova mıcır çıkararak kavanozdaki taşların arasına doldurmağa başlar. Mıcırla taşların arasını dikkatle doldurduktan sonra öğrencilerine tekrar; "Bu kavanoz doldu mu?" diye sorar. Bir öğrenci; "Herhalde dolmadı!" diye atılır.
Profesör; "Doğru." der ve tekrar kürsünün altına eğilir. Ve bir kova ince kum çıkarır. Yavaş yavaş kumu mıcır ve taşların aralarına nüfuz edecek şekilde dikkatle doldurur. Kavanozda artık kuma yer kalmayınca yeniden öğrencilerine dönerek; "Bu kavanoz doldu mu?" diye sorar. Bu sefer bütün sınıf bir ağızdan; "Hayır!" diye bağırır. Profesör; "Güzel!" der ve tekrar kürsünün altına eğilerek bir sürahi su çıkarır. Ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu kavanoza döker.
Sonra öğrencilerine bu deneyin amacını sorar. heyecanlı öğrencilerden biri; "Zamanımız ne kadar dolu görünse de, daha ayıracağımız zamanımız mutlaka vardır." diye atılır. "Hayır." der profesör. "Bu deneyin anlatmak istediği; eğer büyük taşları baştan yerleştirmezseniz, küçükler girdikten sonra büyükleri hiçbir zaman kavanozun içine koyamayacağınız gerçeğidir." Öğrencilerin şaşkın bakışları arasında profesör devam eder. "Nedir hayatınıdaki büyük taşlar?
* Çocuklarınız
* Eşiniz/Sevgiliniz
* Bir eser yaratmak
* Arkadaşlarınız
* Sağlığınız
* Hayalleriniz
*Başkalarına faydalı olmak
Büyük taşlarınız bunlardan biri, birkaçı, belki hepsi. Bu akşam yatmadan iyice düşünün ve büyük taşlarınızın hangisi veya hangileri olduğuna iyice karar verin. Bilin ki büyük taşlarınızı ilk olarak kavanoza yerleştirmezseniz, bir daha hiçbir zaman koyamazsınız. O zaman da; ne kendinize, ne çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu sadece iyi bir iş adamı değil, aynı zamanda iyi bir adam olamayacağınızı da gösterir. Yerlerinde sessizce oturakalan öğrencilerin şaşkın bakışları arasında profesör, sınıftan çıkar."
Devletimizin, ülkemizin, milletimizin büyük taşlarını kavanoza koymakla mükellef insanların; büyük taşları kavanoza yerleştirmekte asla geç kalmadıklarına eminim. Muhteşem Türk Atatürk'ün büyük taşları, büyük bir dikkat ve itina ile yerleştirdiğine eminim.
Şimdi suyun, mıcırın, kumun koyulma sırasını şaşıran, 'acemi öğrenciler'le deneye devam ediyor gibiyiz.
Ama şükürler olsun ki büyük taşlarımız zamanında ve dikkatle koyulmuş kavanoza...
Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş'in, teşkilat mensuplarını yetiştirmek için özellikle verdirdiği "Zamanı Yakalamak" seminerlerinin uygulayıcısı, "Eğitimci", Muhterem Ağabeyim, Yılma Durak Beyfendi'nin kulaklarını çınlatarak...
Hadi 'Büyük Taşlarımız'ın adlarını yeniden hatırlayalım.
Hayırlı Cumalar...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Perşembe, Kasım 15, 2007
NEREDESİNİİİİİİZ?!...
Milletin canını, Mehmetçiğin şehadet haberleri yakmıyor. Milletin canını, kıymet verdiklerinin, kıymet vererek görev verdiklerinin görevlerini yapmayışları yakıyor!...
Bu gerçek, artık söylenmeli.
Her şehide; Fatiha'nın peşinden "Vatan Sağ olsun." diye sahip çıkan milletin artık siyasilere karşı öfkesinin sınırı zorlanıyor haberiniz ola...
Artık bu işin soğuğu, ılığı yoook!
Savaştayız!....
Hem de sımsıcak ve can yakıcı bir savaş!...
Ama siyasilerimiz sayesinde bir türlü düşmanımızın adını koyamadık. Bir türlü düşmanımızı tanıyamadık!...
Sınır ötesi harekâta hazırlanırken ve Başbakanımız'ın 'Sayın Başkan'ına; "Sen Teksaslıysan ben de Kasımpaşalıyım." diye kafa tuttuğunun haberlerini aldıktan sonra, sınırlarımız içinde şehir vermeğe devam ediyoruz!...
Sınırlarımız içinde de istihbarat desteğini, müttefikimizden ve son görüşmede kazanılan "Üç Kırmızı telefon"dan beklersek katmerli ayıptan da öte bir şey olmaz mı? Sınırlarının içine hakim olamayan bir devletin, bir milletin egemenliğinden bahsedilebilir mi?
Bu devletin İçişleri Bakanlığı, ne iş yapar?
Başbakanlığa bağlı MİT Müsteşarlığı, ne iş yapar?
Emniyet genel Müdürlüğü'nün istihbaratçıları, ne iş yapar?
Bu istihbarat kurumlarının işi; benim ne kadar vatanperver, benim ne kadar milletperver, benim ne kadar Atatürksever biri olduğumu tesbit ederek kayıtlar tutmak mıdır?
Sınırlarımız içindeki hainler hakkında istihbarat yapılmaz mı?
Ki artık, adam takibine falan da gerek yok!
Adamlar, PKK'lı olduklarını saklamadan ifade ediyorlar. PKK'nın siyasal uzantılarının yeni başkanı; "Tek silahlı kalmamacasına silahları susturmak üzere inisiyatif kullanabilecek durumdayız." diyerek, istediklerinde daha doğrusu İmralı'dan alacakları talimat üzerine silahları bıraktırabileceklerini, gözlerimizin içine baka baka söylüyorlar! Ve bunu da demokrasi denilen, isteyenin istediği gibi tarif ettiği sisteme sığınarak yapıyorlar!...
İstihbaratçı değilim!
Çok fazla bilen biri de değilim!
Ama bu sözlerin talimatının İmralı'dan alındığını bilecek derecede hissedebiliyorum.
Kocaman bir adada tek başına tatile mahkûm edilen bir hükümlünün ne yaptığını, kimlere ne talimatlar verdiğini tesbit edemeyen, tesbit ediyorlarsa talimatlara mani olabilmek için gerekli uygulamaları kimlerin engellediğini açıklayamayan istihbarat birimleri, dağlardaki teröristleri takip ettiklerine ve onlar hakkında bilgileri olduklarına bizi nasıl inandırırlar?
Yoksa yıllardır fısıltıyla, Türkiye'nin her yerinde söylenen, İmralı sakininin "MİT Elemanı" olduğu doğru mudur?!!!
Beğleeer!
Ülkeyi yönetsinler diye iki kişiden birinin oyunu alan siyaset ağalarııı!
Demokrasi ile kendilerini güçlendiren seçilmiş Padişahlar!
Neredesiniz?
İstihbaratı da, iç ve dış asayişin sağlanmasını da, sınırlarımızın muhafazasını da, savaşı da, diplomasiyi de -ve çok şikâyetlendiğiniz- siyaseti de Ordu yapacaksa, siz ne iş yaparsınız?
Okyanus ötesine "Sayın Başkan"ınızdan izin almağa gitmekten, otellerde kralların ayağına giderek huzura çıkmaktan başka işiniz yok mudur sizin?
Devlet adamlığı, siyasi erki kullanma yetkisi böyle mi oluyor yoksa?!
İçişleri Bakanı,
MİT Müsteşarı,
Emniyet genel Müdürü,
Emniyet'in İstihbaratçıları, Emniyet'in Terörle Mücadele birimleri Neredesiniz?
Sınırlarımız içindeki hainlerin yerlerini Mehmetçiğimiz'e neden bildirmezsiniz?
Yoksa sizin içinizde de mi köstebekler var?
Şırnak'taki, Tunceli'deki, Bingöl'deki, Ağrı'daki, Erzurum'daki, Kars'taki teröristin nokta adresini siz vereceksiniz ki Mehmetçiğimiz de itlaf etsin değil mi?
Bu işin başka bir yolu, başka bir yöntemi var mı?
Neredesiniiiiiiiiiz?!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Bu gerçek, artık söylenmeli.
Her şehide; Fatiha'nın peşinden "Vatan Sağ olsun." diye sahip çıkan milletin artık siyasilere karşı öfkesinin sınırı zorlanıyor haberiniz ola...
Artık bu işin soğuğu, ılığı yoook!
Savaştayız!....
Hem de sımsıcak ve can yakıcı bir savaş!...
Ama siyasilerimiz sayesinde bir türlü düşmanımızın adını koyamadık. Bir türlü düşmanımızı tanıyamadık!...
Sınır ötesi harekâta hazırlanırken ve Başbakanımız'ın 'Sayın Başkan'ına; "Sen Teksaslıysan ben de Kasımpaşalıyım." diye kafa tuttuğunun haberlerini aldıktan sonra, sınırlarımız içinde şehir vermeğe devam ediyoruz!...
Sınırlarımız içinde de istihbarat desteğini, müttefikimizden ve son görüşmede kazanılan "Üç Kırmızı telefon"dan beklersek katmerli ayıptan da öte bir şey olmaz mı? Sınırlarının içine hakim olamayan bir devletin, bir milletin egemenliğinden bahsedilebilir mi?
Bu devletin İçişleri Bakanlığı, ne iş yapar?
Başbakanlığa bağlı MİT Müsteşarlığı, ne iş yapar?
Emniyet genel Müdürlüğü'nün istihbaratçıları, ne iş yapar?
Bu istihbarat kurumlarının işi; benim ne kadar vatanperver, benim ne kadar milletperver, benim ne kadar Atatürksever biri olduğumu tesbit ederek kayıtlar tutmak mıdır?
Sınırlarımız içindeki hainler hakkında istihbarat yapılmaz mı?
Ki artık, adam takibine falan da gerek yok!
Adamlar, PKK'lı olduklarını saklamadan ifade ediyorlar. PKK'nın siyasal uzantılarının yeni başkanı; "Tek silahlı kalmamacasına silahları susturmak üzere inisiyatif kullanabilecek durumdayız." diyerek, istediklerinde daha doğrusu İmralı'dan alacakları talimat üzerine silahları bıraktırabileceklerini, gözlerimizin içine baka baka söylüyorlar! Ve bunu da demokrasi denilen, isteyenin istediği gibi tarif ettiği sisteme sığınarak yapıyorlar!...
İstihbaratçı değilim!
Çok fazla bilen biri de değilim!
Ama bu sözlerin talimatının İmralı'dan alındığını bilecek derecede hissedebiliyorum.
Kocaman bir adada tek başına tatile mahkûm edilen bir hükümlünün ne yaptığını, kimlere ne talimatlar verdiğini tesbit edemeyen, tesbit ediyorlarsa talimatlara mani olabilmek için gerekli uygulamaları kimlerin engellediğini açıklayamayan istihbarat birimleri, dağlardaki teröristleri takip ettiklerine ve onlar hakkında bilgileri olduklarına bizi nasıl inandırırlar?
Yoksa yıllardır fısıltıyla, Türkiye'nin her yerinde söylenen, İmralı sakininin "MİT Elemanı" olduğu doğru mudur?!!!
Beğleeer!
Ülkeyi yönetsinler diye iki kişiden birinin oyunu alan siyaset ağalarııı!
Demokrasi ile kendilerini güçlendiren seçilmiş Padişahlar!
Neredesiniz?
İstihbaratı da, iç ve dış asayişin sağlanmasını da, sınırlarımızın muhafazasını da, savaşı da, diplomasiyi de -ve çok şikâyetlendiğiniz- siyaseti de Ordu yapacaksa, siz ne iş yaparsınız?
Okyanus ötesine "Sayın Başkan"ınızdan izin almağa gitmekten, otellerde kralların ayağına giderek huzura çıkmaktan başka işiniz yok mudur sizin?
Devlet adamlığı, siyasi erki kullanma yetkisi böyle mi oluyor yoksa?!
İçişleri Bakanı,
MİT Müsteşarı,
Emniyet genel Müdürü,
Emniyet'in İstihbaratçıları, Emniyet'in Terörle Mücadele birimleri Neredesiniz?
Sınırlarımız içindeki hainlerin yerlerini Mehmetçiğimiz'e neden bildirmezsiniz?
Yoksa sizin içinizde de mi köstebekler var?
Şırnak'taki, Tunceli'deki, Bingöl'deki, Ağrı'daki, Erzurum'daki, Kars'taki teröristin nokta adresini siz vereceksiniz ki Mehmetçiğimiz de itlaf etsin değil mi?
Bu işin başka bir yolu, başka bir yöntemi var mı?
Neredesiniiiiiiiiiz?!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Çarşamba, Kasım 14, 2007
MİLLET; "ŞAH-MAT!..." DEMEK İSTİYOR...
Aydıncılık, ulusalcılık, milliyetçilik oynayan entellerimiz arasında; günümüzün meselelerini yorumlayan münakaşalara şahit oluyorum.
Üzülüyorum demek isterim ama yetmez. Çünkü öfkeleniyorum!...
İki kişiden birinin AKP'ye oy vermesi yüzünden millete kızan siyasilerimizin; kendilerini ifadeden yoksun kişilere yaptığı taraftarlığını "Dava Adamlığı" sayanların; ölünecek yerlerde "Lahavle" çekerek gülmeği sabır sayanların; hem Atatürkçüyüm deyip hem de Muhteşem Türk Atatürk'ün kurduğu sistemle kavgayı devrimcilik diye yutturmaya çalışanların; bölücülüğü, Mehmetçiğime kurşun sıkanları kardeş ilan etmeği, Genel Kurmay Başkanım'ın sahip olduğu insan haklarının aynısını İmralı'daki haine de isteme cür'eti ve saygısızlığını göstermeği demokratlık diye yutturmaya çalışanların; kısacası 'gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet...' içinde olanların yüzünden bu günlerdeyiz!...
Aydıncılık oynayan lümpenlerimiz; "Ya köşe olacaksın, ya köşe başında duracaksın ki, kimseye piyon olmayasın." diye ahkâm kesiyorlar! Çok biliyorlar ve kimseye piyon değiller ya!...
Bu zihniyettir ki iki kişiden birinin AKP'ye oy vermesi ile sonuçlanan bir seçim yaşattı bize.
Köşe veya köşebaşı olmamanın tek yolu, ustalığa yani yapmağa soyunmaktır. Piyon olmamanın da tek yolu, santranç oynayan iki kişiden biri olmaktır.
Taaa okyanus ötesine "Sayın Başkan"ına akıl danışmaya giden, talimat almaya giden bir piyonla; Türk Milleti gibi tarih yapan bir milletin Cumhurbaşkanlığı makamını bir otel odasında kralın huzuruna çıkarabilecek "bir siyasi piyon"la, kim ne kadar köşe olur, kim ne kadar köşebaşı bekler bilemem!...
Ama milletin artık sabrının su kestiğini bilmekteyim ve Türk Milleti'nin santranç tahtasının başına oturmak üzere olduğunu biliyorum.
Devlet olmanın ve devlet kalmanın tek bedelinin can olduğunu, binlerce yıldır bütün dünyaya öğreterek gelen bir milletiz.
Teamülleri, töresi ve türesi en eski milletiz.
Dolayısıyla ateşin yaktığını, suyun adamı boğduğunu, ummadık taşın da baş yardığını defaatle yaşayarak bilen bir milletiz.
Sabırsız millete; işlerin yürümediği veya yavaş yürüdüğü gibi bir düşüncenin sahip olması, bu -bize yavaş gelen- tarihi süreçtendir.
Türk Milleti'nde Devlet; bütün alternatiflere karşı bir kaç alternatif düşündüğü için ağır işler.
Devlet Yönetimi; ne bir parti genel başkanlığına, ne de bir şirket yönetim kurulu başkanlığına benzemez. Devlet Yönetiminin içinde partilerin de, şirketlerin de, vatandaşlarının da hayatlarını planlayan düşünceler olmalıdır ve Türk Devleti'nin bu düşüncelerinin olduğundan eminim.
Aksi olsaydı, binlerce yıldır sayısız medeniyetin zayıflamasına, düşüşüne ve batışına bizzat şahitlik ederek hayatta ve ayakta kalması mümkün olamazdı.
Türk Milleti'nin vakur dip dalgalanması baskısıyla Türk Devleti, santranç masasına oturmak üzeredir.
Eğer santranç masasına oturmazsa; santranç seyircilerinden kimsenin kazanma ve kaybetme şansının olmadığını, benim devletim bilmek zorundadır ve bilir...
Prof.Dr. Ümit Özdağ'ın; "Türkiye Cumhuriyeti, son yüz yılın en zor geçecek on yılını yaşamaktadır." tespitini hatırlayarak, Millet olarak bize düşen de;
"İşte âdu karşıda hazır silah
Arş yiğitler vatan imdadına" inancıyla, devletimize destek vermektir.
Devlet kalmanın başkaca yolu da yoktur.
İsteyen; istediği köşede, istediği köşe olmayı bekleyedursun!...
Devletim; "Şah-mat!.." demek üzeredir...
Millet böyle istiyor.
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Üzülüyorum demek isterim ama yetmez. Çünkü öfkeleniyorum!...
İki kişiden birinin AKP'ye oy vermesi yüzünden millete kızan siyasilerimizin; kendilerini ifadeden yoksun kişilere yaptığı taraftarlığını "Dava Adamlığı" sayanların; ölünecek yerlerde "Lahavle" çekerek gülmeği sabır sayanların; hem Atatürkçüyüm deyip hem de Muhteşem Türk Atatürk'ün kurduğu sistemle kavgayı devrimcilik diye yutturmaya çalışanların; bölücülüğü, Mehmetçiğime kurşun sıkanları kardeş ilan etmeği, Genel Kurmay Başkanım'ın sahip olduğu insan haklarının aynısını İmralı'daki haine de isteme cür'eti ve saygısızlığını göstermeği demokratlık diye yutturmaya çalışanların; kısacası 'gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet...' içinde olanların yüzünden bu günlerdeyiz!...
Aydıncılık oynayan lümpenlerimiz; "Ya köşe olacaksın, ya köşe başında duracaksın ki, kimseye piyon olmayasın." diye ahkâm kesiyorlar! Çok biliyorlar ve kimseye piyon değiller ya!...
Bu zihniyettir ki iki kişiden birinin AKP'ye oy vermesi ile sonuçlanan bir seçim yaşattı bize.
Köşe veya köşebaşı olmamanın tek yolu, ustalığa yani yapmağa soyunmaktır. Piyon olmamanın da tek yolu, santranç oynayan iki kişiden biri olmaktır.
Taaa okyanus ötesine "Sayın Başkan"ına akıl danışmaya giden, talimat almaya giden bir piyonla; Türk Milleti gibi tarih yapan bir milletin Cumhurbaşkanlığı makamını bir otel odasında kralın huzuruna çıkarabilecek "bir siyasi piyon"la, kim ne kadar köşe olur, kim ne kadar köşebaşı bekler bilemem!...
Ama milletin artık sabrının su kestiğini bilmekteyim ve Türk Milleti'nin santranç tahtasının başına oturmak üzere olduğunu biliyorum.
Devlet olmanın ve devlet kalmanın tek bedelinin can olduğunu, binlerce yıldır bütün dünyaya öğreterek gelen bir milletiz.
Teamülleri, töresi ve türesi en eski milletiz.
Dolayısıyla ateşin yaktığını, suyun adamı boğduğunu, ummadık taşın da baş yardığını defaatle yaşayarak bilen bir milletiz.
Sabırsız millete; işlerin yürümediği veya yavaş yürüdüğü gibi bir düşüncenin sahip olması, bu -bize yavaş gelen- tarihi süreçtendir.
Türk Milleti'nde Devlet; bütün alternatiflere karşı bir kaç alternatif düşündüğü için ağır işler.
Devlet Yönetimi; ne bir parti genel başkanlığına, ne de bir şirket yönetim kurulu başkanlığına benzemez. Devlet Yönetiminin içinde partilerin de, şirketlerin de, vatandaşlarının da hayatlarını planlayan düşünceler olmalıdır ve Türk Devleti'nin bu düşüncelerinin olduğundan eminim.
Aksi olsaydı, binlerce yıldır sayısız medeniyetin zayıflamasına, düşüşüne ve batışına bizzat şahitlik ederek hayatta ve ayakta kalması mümkün olamazdı.
Türk Milleti'nin vakur dip dalgalanması baskısıyla Türk Devleti, santranç masasına oturmak üzeredir.
Eğer santranç masasına oturmazsa; santranç seyircilerinden kimsenin kazanma ve kaybetme şansının olmadığını, benim devletim bilmek zorundadır ve bilir...
Prof.Dr. Ümit Özdağ'ın; "Türkiye Cumhuriyeti, son yüz yılın en zor geçecek on yılını yaşamaktadır." tespitini hatırlayarak, Millet olarak bize düşen de;
"İşte âdu karşıda hazır silah
Arş yiğitler vatan imdadına" inancıyla, devletimize destek vermektir.
Devlet kalmanın başkaca yolu da yoktur.
İsteyen; istediği köşede, istediği köşe olmayı bekleyedursun!...
Devletim; "Şah-mat!.." demek üzeredir...
Millet böyle istiyor.
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Salı, Kasım 13, 2007
BEN TÜRK'ÜM, TÜRK BEN'İM...
Ben, Türk'üm.
Benimle uğraşmamak, akıl gereği.
Ben milletim, ben devletim, ben devletli milletim. Ben, Peygamber(s.a.v.)'den dualı tek milletim.
Dünya müslümanları benim, ben Müslümanım.
Hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyen, mazlûma merhmetli, zalime acımasız ve azan kavimleri ıslah etmek üzere yaratıldığı; Allah'ın onlardan, onların da Allah'tan razı olduğu Kur'an-ı Kerim'de -(Maide Suresi)- söylenen millet, Ben'im...
"Türklerle iyi geçininiz. Çünkü onlar için çok uzun süreli hakimiyet söz konusudur." diye Hadis'le işaret edilen millet, Ben'im...
Ben, dünya dengesiyim.
Ben, tarih yapanım.
Ben, kendilerini medeni diye tarif etmekle övünen milletlere tarih yazma görevi verenim.
Ben, halkçılık oynayan tarih kâtibelerimin yazdıklarını, okumaya bile tenezzül etmeyenim.
Ben, "Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği ayrıcalıklı bir varoluşa sahne oldu. Bu sahne en az yedibin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik doğanın rüzgârıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk doğanın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Birgün o doğa çocuğu; doğa oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu... Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir." şeklinde, Muhteşem Türk Atatürk tarafından tarif edilmiş tek milletim.
Ben, "Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdıyım."
Ben, "Biz biliriz bizim işlerimizi/ İşimiz kimseden sorulmamıştır." diye övünerek tarihe nezâret etmiş tek milletim.
Ben, son Genel Kurmay Başkanım'ın ağzından; "Halkımız metin ve milletine bağlı." şeklinde tarif edilerek, halkları milletleştirebilmekte mâhir tek milletim.
Benimle yaşayan huzurlu olur. Huzurlu kalır.
Bana ihanet edenlerin, neler yaşadıkları, ilerde yaşayacaklarının da habercisi olarak aşikâr olan, tek mütevekkil milletim.
Ben, öldükçe çoğalan, çoğaldıkça "Hak yolu, hakikat yolu, Allah yolu"nda ölmeği; "Onlara ölüler demeyiniz, Onlar sağdır." Hadis-i Şerif'i ile şehitlik adıyla kabullenerek ölüm yarışına girenim.
"Ve dirildik ölümü öldüren bir ölüşle." diyerek ölümü güzelleştirebilen tek milletim.
Onüç bin yıldır dünyanın her yerine, tarihe emanet edip zamana kafa tutarcasına kalıcı damgalar vurarak medeniliğin, medeniyet yayıcılığının tek gönüllü görevlisiyim.
Demire su vererek çelikleştiren, çelikleştirdiğim çelikten yaptığım kılıçla çağ kapatıp çağ açanım ben.
Aman dileyene kılıç vurmayan, mazlûma zulmedene hesap soran tek milletim.
Ben Türk'üm. Türk ben'im...
Türkçe durur, Türkçe vurur, Türkçe korurum!...
Dünyada ve tarihin hiç bir devresinde benden başka hiç bir millet; benim bağışlayıcılığımdan başka hiç bir sistem 30.000 kişinin katiline tutsağı olduğu için bakmaz! İnsana bu kadar insan değeri verenim ben.
"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." öğretisini yaşayarak, dünyaya öğreten tek milletim.
Benimle uğraşmamak akıl gereği.
Durgunluğum, suskunluğum aczim değil! Onbin yılı aşkın tecrübelerimle edindiğim teamüllerim gereği; her şeyi, her ihtimâli göz önünde bulundurarak, aleyhimize kurgulanmış her plana karşı plan hazırlayarak davrandığım için durgun zannedilirim.
Beni tanımayanların onbinlerce yıllık basîretsizliklerine gülerek davranacağım günü beklemekteyim.
"Ne kadar büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhîdi
Bedr'in Arslanları ancak bu kadar şanlı idi" diye tarif edilen millet, Ben'im.
"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım." diye vakarımla duranım.
Ben Türk'üm. Türk, Ben'im...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Benimle uğraşmamak, akıl gereği.
Ben milletim, ben devletim, ben devletli milletim. Ben, Peygamber(s.a.v.)'den dualı tek milletim.
Dünya müslümanları benim, ben Müslümanım.
Hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyen, mazlûma merhmetli, zalime acımasız ve azan kavimleri ıslah etmek üzere yaratıldığı; Allah'ın onlardan, onların da Allah'tan razı olduğu Kur'an-ı Kerim'de -(Maide Suresi)- söylenen millet, Ben'im...
"Türklerle iyi geçininiz. Çünkü onlar için çok uzun süreli hakimiyet söz konusudur." diye Hadis'le işaret edilen millet, Ben'im...
Ben, dünya dengesiyim.
Ben, tarih yapanım.
Ben, kendilerini medeni diye tarif etmekle övünen milletlere tarih yazma görevi verenim.
Ben, halkçılık oynayan tarih kâtibelerimin yazdıklarını, okumaya bile tenezzül etmeyenim.
Ben, "Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği ayrıcalıklı bir varoluşa sahne oldu. Bu sahne en az yedibin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik doğanın rüzgârıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk doğanın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Birgün o doğa çocuğu; doğa oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu... Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir." şeklinde, Muhteşem Türk Atatürk tarafından tarif edilmiş tek milletim.
Ben, "Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdıyım."
Ben, "Biz biliriz bizim işlerimizi/ İşimiz kimseden sorulmamıştır." diye övünerek tarihe nezâret etmiş tek milletim.
Ben, son Genel Kurmay Başkanım'ın ağzından; "Halkımız metin ve milletine bağlı." şeklinde tarif edilerek, halkları milletleştirebilmekte mâhir tek milletim.
Benimle yaşayan huzurlu olur. Huzurlu kalır.
Bana ihanet edenlerin, neler yaşadıkları, ilerde yaşayacaklarının da habercisi olarak aşikâr olan, tek mütevekkil milletim.
Ben, öldükçe çoğalan, çoğaldıkça "Hak yolu, hakikat yolu, Allah yolu"nda ölmeği; "Onlara ölüler demeyiniz, Onlar sağdır." Hadis-i Şerif'i ile şehitlik adıyla kabullenerek ölüm yarışına girenim.
"Ve dirildik ölümü öldüren bir ölüşle." diyerek ölümü güzelleştirebilen tek milletim.
Onüç bin yıldır dünyanın her yerine, tarihe emanet edip zamana kafa tutarcasına kalıcı damgalar vurarak medeniliğin, medeniyet yayıcılığının tek gönüllü görevlisiyim.
Demire su vererek çelikleştiren, çelikleştirdiğim çelikten yaptığım kılıçla çağ kapatıp çağ açanım ben.
Aman dileyene kılıç vurmayan, mazlûma zulmedene hesap soran tek milletim.
Ben Türk'üm. Türk ben'im...
Türkçe durur, Türkçe vurur, Türkçe korurum!...
Dünyada ve tarihin hiç bir devresinde benden başka hiç bir millet; benim bağışlayıcılığımdan başka hiç bir sistem 30.000 kişinin katiline tutsağı olduğu için bakmaz! İnsana bu kadar insan değeri verenim ben.
"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." öğretisini yaşayarak, dünyaya öğreten tek milletim.
Benimle uğraşmamak akıl gereği.
Durgunluğum, suskunluğum aczim değil! Onbin yılı aşkın tecrübelerimle edindiğim teamüllerim gereği; her şeyi, her ihtimâli göz önünde bulundurarak, aleyhimize kurgulanmış her plana karşı plan hazırlayarak davrandığım için durgun zannedilirim.
Beni tanımayanların onbinlerce yıllık basîretsizliklerine gülerek davranacağım günü beklemekteyim.
"Ne kadar büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhîdi
Bedr'in Arslanları ancak bu kadar şanlı idi" diye tarif edilen millet, Ben'im.
"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım." diye vakarımla duranım.
Ben Türk'üm. Türk, Ben'im...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
HADİ HEP BERABER!...
Türk Milleti'yim ben. Ben, milletim.
Vatan, Ben'im.
Devlet, Ben'im.
Ordu, Ben'im ve ben askerim.
Şehit Mehmetçik, Ben'im.
Kaçırılan, serbest bıraktırılan askerler benim.
Ağlayan ama "vatan sağ olsun!" diyen ana-babalar Ben'im.
Hükûmet, ikimizden birimiz oy vererek seçtiğimiz için güya benim!...
507 milletvekilinin ezici çoğunlukla "evet" dediği, Silahlı Kuvvetlerim'e iç ve dış asayişi temin için çıkarılan teskere sahibi de benim.
Teskereyi cebinde taşıyan Başbakan da -güya- benim!...
AB'nin dayatmalarla, yasalarımla ve içişlerime müdahele ile ısrarla vurduğu Ben'im.
ABD adındaki müttefik(!)imizin insafsızca ve kalleşçe vurduğu Ben'im!
AB ve ABD adındaki yüz yıl önceki "Haçlı" adındaki, şimdiye "Müttefik" adlı düşmanlardan ısrarla kalleşçe darbe yiyen Ben'im.
ABD markalı mayınlara basarak şehit olan, Ben'im.
Sevkiyat anında, trafik kazasında şehit olan, Ben'im.
Yıldırımın çarparak görev başında şehit ettiği de Ben'im!
Fesuphanallaaah!...
Bu kadar tazyike, bu kadar darbeye rağmen hala susan da Ben'im!...
Başbakanımız, "Sayın Başkan"ıyla, Dışişleri Bakanı'nın tercümanlığıyla başbaşa bir saat görüştü. Sonuç açıklandı: "Hamdolsun....."
Oradan İtalya'ya geçti. İtalya'da görüşmeler yapıldı. Sonuç: "Hamdolsun...."
Türkiye'ye döner dönmez, ayağının tozuyla Kral Abdullah'ı karşıladı. Cumhurbaşkanlığı Makamı'nda oturan kişi de, eski patronunun çağrısı üzerine koşarak otelde huzura çıkarıldı!
AB ve ABD adındaki Haçlı'nın Ortadoğu'daki silahşörü, korsan devlet İsral'in Başkanı da karşılandı. Bu konuda "Sayın Başkan"a bilgi de verildi!...
Ülkem, yolgeçen hanı maşallah!...
Operasyon var mı? "Sayın Başkan"dan izin çıkarsa inşallah!
Hükûmet Sözcüsü; "Biz gereğini yapıyoruz. Ama her an, her konuda bilgi veremeyiz." diye meseleye sır havası veriyor.
Bu sırları, Ben'den yani Millet'ten başka herkes biliyor. Taaaa okyanus ötesi bile!
Bu kadar teyakkuzda ve harekete hazır bir devletin, bu gün yüne eşkiyaca 2 korucusu ve vatandaşları kaçırıldı!...
Allah Allaaaaaah!....
Hadi Ordum! Hadi Mehmetçiğim! Hadi Aslanlarım!
Vallahi iş sizin! Kim ne derse desin!
Hadi hep bir ağızdan ve mehter eşliğinde;
"Yiğitler kan döker Bayrak solmaya
Anadolu başlar vatan olmaya
Kızıl Elma'ya heeeey Kızıl Elma'ya
En güzel marşını vurmada mehter
Ya Allah. Bismillah. Allahüekber"
Hadi Aslanlarım, hep beraber;
Allah Allaaaah!...
Allah Allah.....
Vatan, Ben'im.
Devlet, Ben'im.
Ordu, Ben'im ve ben askerim.
Şehit Mehmetçik, Ben'im.
Kaçırılan, serbest bıraktırılan askerler benim.
Ağlayan ama "vatan sağ olsun!" diyen ana-babalar Ben'im.
Hükûmet, ikimizden birimiz oy vererek seçtiğimiz için güya benim!...
507 milletvekilinin ezici çoğunlukla "evet" dediği, Silahlı Kuvvetlerim'e iç ve dış asayişi temin için çıkarılan teskere sahibi de benim.
Teskereyi cebinde taşıyan Başbakan da -güya- benim!...
AB'nin dayatmalarla, yasalarımla ve içişlerime müdahele ile ısrarla vurduğu Ben'im.
ABD adındaki müttefik(!)imizin insafsızca ve kalleşçe vurduğu Ben'im!
AB ve ABD adındaki yüz yıl önceki "Haçlı" adındaki, şimdiye "Müttefik" adlı düşmanlardan ısrarla kalleşçe darbe yiyen Ben'im.
ABD markalı mayınlara basarak şehit olan, Ben'im.
Sevkiyat anında, trafik kazasında şehit olan, Ben'im.
Yıldırımın çarparak görev başında şehit ettiği de Ben'im!
Fesuphanallaaah!...
Bu kadar tazyike, bu kadar darbeye rağmen hala susan da Ben'im!...
Başbakanımız, "Sayın Başkan"ıyla, Dışişleri Bakanı'nın tercümanlığıyla başbaşa bir saat görüştü. Sonuç açıklandı: "Hamdolsun....."
Oradan İtalya'ya geçti. İtalya'da görüşmeler yapıldı. Sonuç: "Hamdolsun...."
Türkiye'ye döner dönmez, ayağının tozuyla Kral Abdullah'ı karşıladı. Cumhurbaşkanlığı Makamı'nda oturan kişi de, eski patronunun çağrısı üzerine koşarak otelde huzura çıkarıldı!
AB ve ABD adındaki Haçlı'nın Ortadoğu'daki silahşörü, korsan devlet İsral'in Başkanı da karşılandı. Bu konuda "Sayın Başkan"a bilgi de verildi!...
Ülkem, yolgeçen hanı maşallah!...
Operasyon var mı? "Sayın Başkan"dan izin çıkarsa inşallah!
Hükûmet Sözcüsü; "Biz gereğini yapıyoruz. Ama her an, her konuda bilgi veremeyiz." diye meseleye sır havası veriyor.
Bu sırları, Ben'den yani Millet'ten başka herkes biliyor. Taaaa okyanus ötesi bile!
Bu kadar teyakkuzda ve harekete hazır bir devletin, bu gün yüne eşkiyaca 2 korucusu ve vatandaşları kaçırıldı!...
Allah Allaaaaaah!....
Hadi Ordum! Hadi Mehmetçiğim! Hadi Aslanlarım!
Vallahi iş sizin! Kim ne derse desin!
Hadi hep bir ağızdan ve mehter eşliğinde;
"Yiğitler kan döker Bayrak solmaya
Anadolu başlar vatan olmaya
Kızıl Elma'ya heeeey Kızıl Elma'ya
En güzel marşını vurmada mehter
Ya Allah. Bismillah. Allahüekber"
Hadi Aslanlarım, hep beraber;
Allah Allaaaah!...
Allah Allah.....
Pazartesi, Kasım 12, 2007
VURUN ABALIYA!...
Allah aşkına, bu fotoğraftaki aciz biz miyiz?
Yine karanlıkta kaybedip, iş olsun diye ışıkta arayan biz miyiz?
"Baba beni falan dövdü!" diyemeyecek, dilsiz bebeği, babasına kızgınlığımızdan dolayı döven biz miyiz?
Muhteşem Türk Atatürk'ün, bir imparatorluk kalıntılarından ve hiç bir şey yokken, sadece imanla kurduğu ve "Bağımsızlık karakterimdir." diye tarif ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu mu?
Günlerdir, gücümüzün yeteceği bir şeyler bulmuşuz, vuruyoruz da vuruyoruz!
Yetişiiiin!...
Siz de kaçırmayın, vurun abalıya!...
"Düşene vuran çok olur." Nasılsa bu çocuklar düştüler. Nasılsa bu çocuklar, düşürüldüler! Bunlar çocuk beğler! Bunlar, genç! Bunlar; kullanılmaya çok müsait yaşlardaki genç dimağlar. Bunların dimağlarına sahip olamamışsan suçlu sensin!
Yoksa; kucağımızda büyüttüğümüz, palazlandırdığımız iki siyaset fahişesini bırakıp, bu çocuklara saldırmazsın!
Yoksa; kocası dağda, kendisi bağda olan PKK'lılığı nerdeyse ispatlamış "Millet Vekili(!)"ni bırakıp, bu çocuklara saldırmazsın!
"Tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil dayatması bizi karşı karşıya getiriyor!.." diye siyaset(!) ve demokrat(!)lık yapanları bırakıp bunlara saldırmazsın!
Yoksa; ağzından takma dişleri fırlamacasına, Genel Kurmay Başkanımız'ın insan haklarının aynısını, 40.000 kişinin, kadınların, ihtiyarların, bebeklerin katili alçağa isteyeni atlayıp bu çocuklara saldırmazsın!...
Bu çocuklarımız, incelenecekler. Araştırılacaklar. Varsa bağlantıları ve onların kafalarına giren mikroplar tesbit edilecekler. Yargılanacaklar ve büyük bir ihtimalle de aklanacaklar!
Ama diğer bahsettiklerim?!
Bahsettiklerimdem korktunuz mu yoksa?!
Yoksa bu namertler, istedikleri psikolojik sonuca ulaştılar mı?!
PKK'ya, onun patronu AB ve ABD'ye kızmaktan korktuğunuz için mi bu çocuklara saldırıyorsunuz!
"Vurun kahpeye!" değil mi?
Kahpeler, o çocuklar değil Beğleeeer!...
Kahpeler, tam göbeğimizde!
Kahpeler, gözümüzün içine baka baka bizimle alay ediyorlar! Kahpeler, İstanbul'da 50-100 kişilik gruplar oluşturarak gösteri yapıyor, yaptırıyorlar! Kahpeler, Güneydoğu'da kendilerine göre kurtardıkları yerlerde gövde gösterisi yapıyorlar!
Askerimizi, güvenlik güçlerimizi bu kahpelerle başbaşa bırakmak gibi bir kahpelik düşünmeyiz değil mi?!!!
Ölüm gelince komşuya atmayız değil mi?!!!
İmralı'daki hain başının ziyaretine giden, işbirlikçi, avukat maskeli hainlerin engellenmesine çalışan duyarlı Türkleri yalnız bırakmayız değil mi?
İhanet etmekle suçladığımız çocuklarımıza bu hakareti eden, ettiren müttefikimizden korkmayız değil mi?
Canımızı kendimiz acıtıyoruz beğler!...
"Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet..." içinde olabileceklere rağmen bu Cumhuriyeti koruyacağımıza and içerek büyüyüp, çocuklarımızı and içirerek büyütenler biz değil miyiz? Yoksa millet olarak bizde mi "Meclis"teki yeminden ettik?!!!
Gün bu gündür Türk Milleti!...
Ya Muhteşem Türk Atatürk'ün, ya da hayatı boyunca Atatürkçü geçinen ama Atatürk'e inat bir tarif bırakan Aziz Nesin'in tarifini hak etmenin zamanı!...
Herkes aynaya baksın hem de hemen!
Aynada gördüğü; Atatürk'ün tarif ettiği Türk'e mi, yoksa Aziz Nesin'in tarif ettiğine mi benziyor? Benzetmeden sonra, benzeşenler; bir arada, yanyana dururlar zaten...
Olmazsa hep beraber; "Vurun abalıya!.." diyerek saldırırız...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Yine karanlıkta kaybedip, iş olsun diye ışıkta arayan biz miyiz?
"Baba beni falan dövdü!" diyemeyecek, dilsiz bebeği, babasına kızgınlığımızdan dolayı döven biz miyiz?
Muhteşem Türk Atatürk'ün, bir imparatorluk kalıntılarından ve hiç bir şey yokken, sadece imanla kurduğu ve "Bağımsızlık karakterimdir." diye tarif ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu mu?
Günlerdir, gücümüzün yeteceği bir şeyler bulmuşuz, vuruyoruz da vuruyoruz!
Yetişiiiin!...
Siz de kaçırmayın, vurun abalıya!...
"Düşene vuran çok olur." Nasılsa bu çocuklar düştüler. Nasılsa bu çocuklar, düşürüldüler! Bunlar çocuk beğler! Bunlar, genç! Bunlar; kullanılmaya çok müsait yaşlardaki genç dimağlar. Bunların dimağlarına sahip olamamışsan suçlu sensin!
Yoksa; kucağımızda büyüttüğümüz, palazlandırdığımız iki siyaset fahişesini bırakıp, bu çocuklara saldırmazsın!
Yoksa; kocası dağda, kendisi bağda olan PKK'lılığı nerdeyse ispatlamış "Millet Vekili(!)"ni bırakıp, bu çocuklara saldırmazsın!
"Tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil dayatması bizi karşı karşıya getiriyor!.." diye siyaset(!) ve demokrat(!)lık yapanları bırakıp bunlara saldırmazsın!
Yoksa; ağzından takma dişleri fırlamacasına, Genel Kurmay Başkanımız'ın insan haklarının aynısını, 40.000 kişinin, kadınların, ihtiyarların, bebeklerin katili alçağa isteyeni atlayıp bu çocuklara saldırmazsın!...
Bu çocuklarımız, incelenecekler. Araştırılacaklar. Varsa bağlantıları ve onların kafalarına giren mikroplar tesbit edilecekler. Yargılanacaklar ve büyük bir ihtimalle de aklanacaklar!
Ama diğer bahsettiklerim?!
Bahsettiklerimdem korktunuz mu yoksa?!
Yoksa bu namertler, istedikleri psikolojik sonuca ulaştılar mı?!
PKK'ya, onun patronu AB ve ABD'ye kızmaktan korktuğunuz için mi bu çocuklara saldırıyorsunuz!
"Vurun kahpeye!" değil mi?
Kahpeler, o çocuklar değil Beğleeeer!...
Kahpeler, tam göbeğimizde!
Kahpeler, gözümüzün içine baka baka bizimle alay ediyorlar! Kahpeler, İstanbul'da 50-100 kişilik gruplar oluşturarak gösteri yapıyor, yaptırıyorlar! Kahpeler, Güneydoğu'da kendilerine göre kurtardıkları yerlerde gövde gösterisi yapıyorlar!
Askerimizi, güvenlik güçlerimizi bu kahpelerle başbaşa bırakmak gibi bir kahpelik düşünmeyiz değil mi?!!!
Ölüm gelince komşuya atmayız değil mi?!!!
İmralı'daki hain başının ziyaretine giden, işbirlikçi, avukat maskeli hainlerin engellenmesine çalışan duyarlı Türkleri yalnız bırakmayız değil mi?
İhanet etmekle suçladığımız çocuklarımıza bu hakareti eden, ettiren müttefikimizden korkmayız değil mi?
Canımızı kendimiz acıtıyoruz beğler!...
"Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet..." içinde olabileceklere rağmen bu Cumhuriyeti koruyacağımıza and içerek büyüyüp, çocuklarımızı and içirerek büyütenler biz değil miyiz? Yoksa millet olarak bizde mi "Meclis"teki yeminden ettik?!!!
Gün bu gündür Türk Milleti!...
Ya Muhteşem Türk Atatürk'ün, ya da hayatı boyunca Atatürkçü geçinen ama Atatürk'e inat bir tarif bırakan Aziz Nesin'in tarifini hak etmenin zamanı!...
Herkes aynaya baksın hem de hemen!
Aynada gördüğü; Atatürk'ün tarif ettiği Türk'e mi, yoksa Aziz Nesin'in tarif ettiğine mi benziyor? Benzetmeden sonra, benzeşenler; bir arada, yanyana dururlar zaten...
Olmazsa hep beraber; "Vurun abalıya!.." diyerek saldırırız...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
ZURNAMI ÇALACAĞIM!...
Ağlanacak haldeyken, kahkahalarla gülüyorum!
Çıkarılacak olan "Sigara Yasağı" ile ilgili ironi hakkımı kullanmıştım. Bendenizin bu itirazıma sigara içmeyenlerden itiraz geldi. Hem de beni şaşırtacak bir duyarlılıkla!... Milletin canına okuyan yasalara da kafa tuttuğumda, bu duyarlı insanlarımız neredeydi diye ciddi ciddi düşündüm. Canım acıdı!
41 yıllık ve günde üç paket sigara içtiğini söyleyen bendenizin üzerimdeki kokumu; tenkit ediyorum zannederken hakaret ettiklerinin farkında olamayanlardan bazılarının kıyasladıkları kokuyu, onların nezahetlerine sayar, bıyık altı gülerek geçerim.
Anadolu'da; "Senin atın ürkecek diye ben zurnamı çalmayayım mı?" diye darb-ı meselleşmiş bir söz vardır.
Adam, zurnacı. Ailesinin maişetini zurna çalarak sağlıyor. Bir diğer kendini mal varlığından dolayı elit zanneden birinin de, çok kıymetli atı zurnadan ürküyor. At sahibinin, kendini güçlü ve elit zanneden kişinin zurna sesine itirazına, zurnacının cevabı da arz ettiğim gibi...
Bir de bendenizin bu yasağa kafa tutuşumu tenkit edenlerden bir kaçı tanışmak itemezler mi?! Onlarla tanışmamız, zannedersem buralarda yazılı olarak kalır ve devam eder. Yoksa kenef kokusu ile kıyasladıkları, bendenizin 41 yıllık parfümüm olmuş kokumla onları bizzatihi rahatsız etmeğe kıyamam.
Otobüslere sigara yasağından beri hiç binmedim ve demekki binmeyeceğim. Bu yasalara saygımdan ve yasalara uyduğum için değil, sigaramın kokusundan rahatsız olanları rahatsız etmemek ve kendime de işkence etmemek için tercihim!...
Yeni basın yasasına uymayacağımı, kendimi ihbar ederek açıklayan bendeniz; bu yasağa da uymayacağım!...
40.000 kişinin katiline ne ceza veriliyorsa bana da sigara içtiğim için o ceza verilsin!...
Kocası dağda, karısı bağda olabilen PKK'lılara demokratik hak olarak ne ceza veriliyorsa; bendenize de aynı ceza verilsin!
Öfkesinden ve heyecanından takma dişlerine hakim olamayarak; Genelkurmay Başkanım'ın sahip olduğu insan haklarını, 40.000 vatandaşımızın katiline, bebek katiline, insanlığın yüz karası caniye de isteyene ne ceza veriliyorsa, bendenize de o ceza verilsin!...
Türk'e, Atatürk'e, Türkiye Cumhuriyeti'ne ihanet eden demokratlık oynayan hainlere ne ceza veriliyorsa, bendeniz de demokratik ve insani haklarımı ,"Sigaramı içmek istiyorum." şeklinde kullanmak istiyorum. Ya hakkımı versinler, ya da hainlere ne ceza verildiyse bana da aynı ceza verilsin!...
Neresinden tutarsanız elimizde kalan ve bütün meselelerin bana göre ve zannederim düşünen herkese göre tek sebebi olan adalet adındaki adaletsizliğimiz yüzündendir bu yasaklar da, cezalandırılması gerekenlerin ödüllendirilmesi de!...
Bendeniz; günümüzden 1000 yıl evvel; "devletli olabilme, devletli kalabilme öğretisi" olarak tarihe yazılmış olan Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig'ine sığınacağım:
Yasalar, adil olursa uyarım.
Vergimi, gümüşün ayarı düşürülmezse veririm.
Yönetici erkin dostunu dost, düşmanını düşman olarak ancak can ve mal güvenliğim sağlandığında görürüm.
Aksi halde; -haşa- sigaradan rahatsız olan dostlarımı değil ama asla adil olduğuna inanmadığım bu yasaya, sadece adil yasa koyamayan yasa koyucuları ve koyulan yasaları uygulayamayan icra makamlarını rahatsız etmek için uymam!...
Hele bendenizin bu itirazıma itiraz edenlerden biri var ki, evlere şenlik soyadı "Tiryaki"...
Soyadının ne kadar benden yana olduğunun farkında değil herhalde!...
Bir de, bendeniz bu duyarlı dostlardan; sigara ile ilgili bölümde bir pazar ironisi yaptığıma hak vererek asıl ikinci bölümündeki itirazlarıma katkı sağlamalarını veya tenkitlerini beklerdim. İncindim!...
Sistemi nerdeyse çökerttiler.
Devletimizin gururu rencide ediliyor. Belli bir süre "irtibat kesilen" ve şimdi Silahlı Kuvvetlerimizin elinde ve kontrolünde olan 8 çocuğumuz, askerimiz için; PKK'nın siyasal uzantılarının; "Biz olmasaydık öldürüp bir köşeye atacaklardı. Biz bu yüzden kendimizi ateşe attık." diyebilecek kadar pervasızlaşarak Şanlı Ordumuz'a hakaret edenlere karşı bendenize destek vermelerini beklerdim!...
Çatısı tamamen açılmış bir binada bana ve benim gibi sigara tiryakilerine uygulanması düşünülen bu yasak, bacasız binada bizi zorla baca deliğine doğru üfletmek gibi mantıksız ve zamansız bir uygulama olur ve biliyorum ki asla da başarıyla uygulanamaz.
Cezalarımızın caydırıcılığının olmadığını; asayiş ve milli egemenliğin, iç huzurun deforme edilebilmesi için yasalarımızla oynandığını kesinlikle biliyorum.
Mülkün temeli adalettir. Yani devletin temeli adalettir.
Temeliyle oynanmış ve oynanmaya devam edilen, tehlikede bir devletim varken ve ben bu konuda ne yapabiliriz diye ciddi ciddi uykularımı kaçırarak kafa patlatırken ve öfkeyle sigaramı tüttürürken; başlarım sigara yasağından!...
Kimsenin atı ürkecek diye zurnamı çalmaktan vaz geçmeyeceğim. Başta siz ülküdaşlarım olmak kaydıyla kimse de kusura bakmasın.
Yasa uygulayıcıları da; önce devletime, milletime, kimliğime, Atatürk'üme, orduma, milliyetçiliği beceremeyen milliyetçi siyasetçilerime, üniter bütünlüğüme saldıranları hizaya sokacaklar; sonra da bana sigaramı yasaklayacaklar.
O zaman uymazsam, şimdi ise uyarsam namertim!...
Onların atları ürksün diye inadına zurnamı çalacağım...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam,sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Çıkarılacak olan "Sigara Yasağı" ile ilgili ironi hakkımı kullanmıştım. Bendenizin bu itirazıma sigara içmeyenlerden itiraz geldi. Hem de beni şaşırtacak bir duyarlılıkla!... Milletin canına okuyan yasalara da kafa tuttuğumda, bu duyarlı insanlarımız neredeydi diye ciddi ciddi düşündüm. Canım acıdı!
41 yıllık ve günde üç paket sigara içtiğini söyleyen bendenizin üzerimdeki kokumu; tenkit ediyorum zannederken hakaret ettiklerinin farkında olamayanlardan bazılarının kıyasladıkları kokuyu, onların nezahetlerine sayar, bıyık altı gülerek geçerim.
Anadolu'da; "Senin atın ürkecek diye ben zurnamı çalmayayım mı?" diye darb-ı meselleşmiş bir söz vardır.
Adam, zurnacı. Ailesinin maişetini zurna çalarak sağlıyor. Bir diğer kendini mal varlığından dolayı elit zanneden birinin de, çok kıymetli atı zurnadan ürküyor. At sahibinin, kendini güçlü ve elit zanneden kişinin zurna sesine itirazına, zurnacının cevabı da arz ettiğim gibi...
Bir de bendenizin bu yasağa kafa tutuşumu tenkit edenlerden bir kaçı tanışmak itemezler mi?! Onlarla tanışmamız, zannedersem buralarda yazılı olarak kalır ve devam eder. Yoksa kenef kokusu ile kıyasladıkları, bendenizin 41 yıllık parfümüm olmuş kokumla onları bizzatihi rahatsız etmeğe kıyamam.
Otobüslere sigara yasağından beri hiç binmedim ve demekki binmeyeceğim. Bu yasalara saygımdan ve yasalara uyduğum için değil, sigaramın kokusundan rahatsız olanları rahatsız etmemek ve kendime de işkence etmemek için tercihim!...
Yeni basın yasasına uymayacağımı, kendimi ihbar ederek açıklayan bendeniz; bu yasağa da uymayacağım!...
40.000 kişinin katiline ne ceza veriliyorsa bana da sigara içtiğim için o ceza verilsin!...
Kocası dağda, karısı bağda olabilen PKK'lılara demokratik hak olarak ne ceza veriliyorsa; bendenize de aynı ceza verilsin!
Öfkesinden ve heyecanından takma dişlerine hakim olamayarak; Genelkurmay Başkanım'ın sahip olduğu insan haklarını, 40.000 vatandaşımızın katiline, bebek katiline, insanlığın yüz karası caniye de isteyene ne ceza veriliyorsa, bendenize de o ceza verilsin!...
Türk'e, Atatürk'e, Türkiye Cumhuriyeti'ne ihanet eden demokratlık oynayan hainlere ne ceza veriliyorsa, bendeniz de demokratik ve insani haklarımı ,"Sigaramı içmek istiyorum." şeklinde kullanmak istiyorum. Ya hakkımı versinler, ya da hainlere ne ceza verildiyse bana da aynı ceza verilsin!...
Neresinden tutarsanız elimizde kalan ve bütün meselelerin bana göre ve zannederim düşünen herkese göre tek sebebi olan adalet adındaki adaletsizliğimiz yüzündendir bu yasaklar da, cezalandırılması gerekenlerin ödüllendirilmesi de!...
Bendeniz; günümüzden 1000 yıl evvel; "devletli olabilme, devletli kalabilme öğretisi" olarak tarihe yazılmış olan Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig'ine sığınacağım:
Yasalar, adil olursa uyarım.
Vergimi, gümüşün ayarı düşürülmezse veririm.
Yönetici erkin dostunu dost, düşmanını düşman olarak ancak can ve mal güvenliğim sağlandığında görürüm.
Aksi halde; -haşa- sigaradan rahatsız olan dostlarımı değil ama asla adil olduğuna inanmadığım bu yasaya, sadece adil yasa koyamayan yasa koyucuları ve koyulan yasaları uygulayamayan icra makamlarını rahatsız etmek için uymam!...
Hele bendenizin bu itirazıma itiraz edenlerden biri var ki, evlere şenlik soyadı "Tiryaki"...
Soyadının ne kadar benden yana olduğunun farkında değil herhalde!...
Bir de, bendeniz bu duyarlı dostlardan; sigara ile ilgili bölümde bir pazar ironisi yaptığıma hak vererek asıl ikinci bölümündeki itirazlarıma katkı sağlamalarını veya tenkitlerini beklerdim. İncindim!...
Sistemi nerdeyse çökerttiler.
Devletimizin gururu rencide ediliyor. Belli bir süre "irtibat kesilen" ve şimdi Silahlı Kuvvetlerimizin elinde ve kontrolünde olan 8 çocuğumuz, askerimiz için; PKK'nın siyasal uzantılarının; "Biz olmasaydık öldürüp bir köşeye atacaklardı. Biz bu yüzden kendimizi ateşe attık." diyebilecek kadar pervasızlaşarak Şanlı Ordumuz'a hakaret edenlere karşı bendenize destek vermelerini beklerdim!...
Çatısı tamamen açılmış bir binada bana ve benim gibi sigara tiryakilerine uygulanması düşünülen bu yasak, bacasız binada bizi zorla baca deliğine doğru üfletmek gibi mantıksız ve zamansız bir uygulama olur ve biliyorum ki asla da başarıyla uygulanamaz.
Cezalarımızın caydırıcılığının olmadığını; asayiş ve milli egemenliğin, iç huzurun deforme edilebilmesi için yasalarımızla oynandığını kesinlikle biliyorum.
Mülkün temeli adalettir. Yani devletin temeli adalettir.
Temeliyle oynanmış ve oynanmaya devam edilen, tehlikede bir devletim varken ve ben bu konuda ne yapabiliriz diye ciddi ciddi uykularımı kaçırarak kafa patlatırken ve öfkeyle sigaramı tüttürürken; başlarım sigara yasağından!...
Kimsenin atı ürkecek diye zurnamı çalmaktan vaz geçmeyeceğim. Başta siz ülküdaşlarım olmak kaydıyla kimse de kusura bakmasın.
Yasa uygulayıcıları da; önce devletime, milletime, kimliğime, Atatürk'üme, orduma, milliyetçiliği beceremeyen milliyetçi siyasetçilerime, üniter bütünlüğüme saldıranları hizaya sokacaklar; sonra da bana sigaramı yasaklayacaklar.
O zaman uymazsam, şimdi ise uyarsam namertim!...
Onların atları ürksün diye inadına zurnamı çalacağım...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam,sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Pazar, Kasım 11, 2007
SANA NE KARDEŞİM?
Bu gün pazar.
Haftanın kendime ayırdığım tek günü.
Bunu da elimden aldılar Hamdolsun!... Pazar günleri evden asla çıkmazdım. Artık çıkacağım. Bana en yakın cami bahçesine veya bana en yakın hastanenin morguna ineceğim.
Niye mi? Günde üç paket sigara içen ve yaklaşık 40 yıllık tiryakiyim. Sigara içmek yasaklanacak ya! Bu yasakla Türkiye'nin bütün meseleleri hallolacak ya! Ben de yasalara uymaya gayret ediyorum. Sitelerden bir haber buldum:
"Sigara yasaklarını genişleten yasa teklifinde hastası ve cenazesi olanlar lehine rötuş yapılacak. AKP, mevcut metinde yasak kapsamında bulunan hastane ve ibadethane bahçelerinin kapsam dışına çıkarılması için çalışıyor."(Alıntı)
Sigaramı, en derin cebime saklayarak çıktım evden!...
............................................
Bu gün pazar.
Yasağa bir çare buldum sanki şükrolsun. Şimdi aklımı da başıma topladım. Ve başıma toplanan aklıma, şu "Soykırım" meselesi takıldı.
Önce suçluyu tarife niyetlensem ve desem ki; "Toplumun tecrit ettiği, yani çoğunlukla benzeşmeyen ve çoğunluğu rahatsız eden davranışları, işleri yapan kişi." suçludur. Ne kadar hukukî oldu bilmem ama sanırım kabul görecek bir tarif oldu.
Suçu, kişisel boyuttan milletler arası ilişkiler boyutuna taşırsak; Milletlerarası vicdanları rahatsız eden davranışlardır diyebiliriz değil mi suça? Yani bütün milletlerin vicdanlarını rahatsız eden davranış, suç olmalıdır veya sayılmalıdır.
1915'te yani nerdeyse 100 yıl evvel ne yapmış Osmanlı? Kendi resmi kayıtlarına göre, iç güvenliğini sağlayabilmek için, yol harcırahlarını da vererek, yüzlerce yıl "Tebaayı Sadıka" diye adlandırdığı Ermeniler'e tehcir uygulamış. Yani zorunlu göç yaptırmış. Yine Osmanlı'nın resmi kayıtlarından, bu tehcir sırasında münferit bazı menfi ve sert olayların olduğu ve müsebbiplerinin de sertçe cezalandırıldığı yazılı. Hatta bir kaymakamın idamını bile hatırlıyorum.
Batı, yani yüz yıl öncenin Haçlısı, yeni adıyla AB veya ABD; Osmanlı adıyla Türk'ü yargılamak, suçlamak kararında ya!
Acaba biz de bu Pazar'ı başlangıç sayarak, bütün milletlerin dünlerine bir göz atsak mı?
Mesela; Amerika'nın meşhuuur yerlileri, kızılderililer nerde? ABD'nin onlara uyguladığı katliamların bir adı var mı? Tehcir "soykırım"sa, ABD'nin yerlilere yaptığı ne? Diye sorgulasak mı?
Fransızlar'ın Cezayir'de daha dün yaptıklarının adı ne?
Almanların, daha dünden de yakın yahudilere yaptıkları ne? Ruslar'ın Çeçenlere, Abazalara yaptıklarının adı ne?
Irak'ın dün Kürtlere yaptıklarının, İsrail adındaki korsan devletin yıllardır dünyanın gözü önünde Filistinlilere yaptıklarının adı ne?
ABD'nin İngilter ile beraber şu an Irak'ta yaptıkları ne?
Sırplar'ın Boşnaklar'a; şimdi ABD desteğindeki kürtlerin Kerkük ve Telafer'de yaptıklarının adı ne?
Bütün bunları yüksek sesle sorduktan sonra tehcir Olayı ile ilgili dönüp bütün dünyaya; "Sana ne Kardeşim?" desek ne kaybederiz?...
Biz kurallara uyalım, birleşmiş milletlere, nato'ya uygun davranalım diye gayret sarfettikçe bunlar şımardılar mı ne?!...
Herhalde bir sigarayı daha hak ettim.
Bu gün Pazar ya!...
Ben de bu güneşli ama çok soğuk Ankara gününde, bir cami bahçesinde banka çöküverdim. Benden başka kimse de yok!...
Allah(c.c.), sorsun ne diyeyim!... Ben kabul etmem bu yasağı!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Haftanın kendime ayırdığım tek günü.
Bunu da elimden aldılar Hamdolsun!... Pazar günleri evden asla çıkmazdım. Artık çıkacağım. Bana en yakın cami bahçesine veya bana en yakın hastanenin morguna ineceğim.
Niye mi? Günde üç paket sigara içen ve yaklaşık 40 yıllık tiryakiyim. Sigara içmek yasaklanacak ya! Bu yasakla Türkiye'nin bütün meseleleri hallolacak ya! Ben de yasalara uymaya gayret ediyorum. Sitelerden bir haber buldum:
"Sigara yasaklarını genişleten yasa teklifinde hastası ve cenazesi olanlar lehine rötuş yapılacak. AKP, mevcut metinde yasak kapsamında bulunan hastane ve ibadethane bahçelerinin kapsam dışına çıkarılması için çalışıyor."(Alıntı)
Sigaramı, en derin cebime saklayarak çıktım evden!...
............................................
Bu gün pazar.
Yasağa bir çare buldum sanki şükrolsun. Şimdi aklımı da başıma topladım. Ve başıma toplanan aklıma, şu "Soykırım" meselesi takıldı.
Önce suçluyu tarife niyetlensem ve desem ki; "Toplumun tecrit ettiği, yani çoğunlukla benzeşmeyen ve çoğunluğu rahatsız eden davranışları, işleri yapan kişi." suçludur. Ne kadar hukukî oldu bilmem ama sanırım kabul görecek bir tarif oldu.
Suçu, kişisel boyuttan milletler arası ilişkiler boyutuna taşırsak; Milletlerarası vicdanları rahatsız eden davranışlardır diyebiliriz değil mi suça? Yani bütün milletlerin vicdanlarını rahatsız eden davranış, suç olmalıdır veya sayılmalıdır.
1915'te yani nerdeyse 100 yıl evvel ne yapmış Osmanlı? Kendi resmi kayıtlarına göre, iç güvenliğini sağlayabilmek için, yol harcırahlarını da vererek, yüzlerce yıl "Tebaayı Sadıka" diye adlandırdığı Ermeniler'e tehcir uygulamış. Yani zorunlu göç yaptırmış. Yine Osmanlı'nın resmi kayıtlarından, bu tehcir sırasında münferit bazı menfi ve sert olayların olduğu ve müsebbiplerinin de sertçe cezalandırıldığı yazılı. Hatta bir kaymakamın idamını bile hatırlıyorum.
Batı, yani yüz yıl öncenin Haçlısı, yeni adıyla AB veya ABD; Osmanlı adıyla Türk'ü yargılamak, suçlamak kararında ya!
Acaba biz de bu Pazar'ı başlangıç sayarak, bütün milletlerin dünlerine bir göz atsak mı?
Mesela; Amerika'nın meşhuuur yerlileri, kızılderililer nerde? ABD'nin onlara uyguladığı katliamların bir adı var mı? Tehcir "soykırım"sa, ABD'nin yerlilere yaptığı ne? Diye sorgulasak mı?
Fransızlar'ın Cezayir'de daha dün yaptıklarının adı ne?
Almanların, daha dünden de yakın yahudilere yaptıkları ne? Ruslar'ın Çeçenlere, Abazalara yaptıklarının adı ne?
Irak'ın dün Kürtlere yaptıklarının, İsrail adındaki korsan devletin yıllardır dünyanın gözü önünde Filistinlilere yaptıklarının adı ne?
ABD'nin İngilter ile beraber şu an Irak'ta yaptıkları ne?
Sırplar'ın Boşnaklar'a; şimdi ABD desteğindeki kürtlerin Kerkük ve Telafer'de yaptıklarının adı ne?
Bütün bunları yüksek sesle sorduktan sonra tehcir Olayı ile ilgili dönüp bütün dünyaya; "Sana ne Kardeşim?" desek ne kaybederiz?...
Biz kurallara uyalım, birleşmiş milletlere, nato'ya uygun davranalım diye gayret sarfettikçe bunlar şımardılar mı ne?!...
Herhalde bir sigarayı daha hak ettim.
Bu gün Pazar ya!...
Ben de bu güneşli ama çok soğuk Ankara gününde, bir cami bahçesinde banka çöküverdim. Benden başka kimse de yok!...
Allah(c.c.), sorsun ne diyeyim!... Ben kabul etmem bu yasağı!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Cumartesi, Kasım 10, 2007
DERSİMİZ; TÜRK VE ATATÜRK...
Atam,
Atatürk'üm,
Muhteşem Türküm,
Başbuğum;
Sana olan özlemimi, sana olan sevgimi ifadede sıkıntı içindeyim. Oysa sözlerle istediğim gibi oynayabileceğimi sanarak ukalalaşırdım.
Sözün hükmü, ilk kez ve gerçek manada senin karşında bitti Atam!...
Dünyada ve tarihte söyleyen ve söylediğini yapan, yapabilen kaç kişi var ki?... Milletine karşı verdiği sözleri behemahal, eksiksiz yerine getirebilmiş ve bu yüzden de sonsuz itimat kazanabilmiş kaç kişi var ki?
Sanırım felsefede; "İki yoktan bir var çıkar." diye sözlü bir kural var. Bu kuralı hayata uygulayabilen, bu kuralı gerçekleştirebilen ender bir kişilikle ödüllendirilmiş olmanın bahtiyarlığındayım.
Silah yoktu, mermi yoktu; Asker vardı!...
Ordu yoktu, devlet -işgaldeydi- yoktu; Asker vardı!...
Para yoktu, mühimmat yoktu; Asker vardı!...
Halk yoktu, halklar arasında birlik yoktu; Millet vardı!...
Dost yoktu, müttefik yoktu; Millet vardı!...
Siyasi erk yoktu, diplomasi yoktu; Millet vardı!...
Hürriyet yoktu, Cumhuriyet yoktu; Milli İrade vardı!...
Ekonomi yoktu, güç yoktu; İman vardı!...
Osmanlı yoktu, Hanedan yoktu; Milli Uyanış vardı!...
Yönetim yoktu, yönetilecek yoktu; Türk vardı!...
Pây-i Taht yoktu, ordu yoktu; Atatürk vardı!...
Bütün yokluklara inat, bütün işgalcilere inat, bütün teslim olmuşlara inat, bütün yerli işbirlikçilere inat, işbirlikçi bütün matbuata inat, kendilerini akıllı zanneden teslimiyetçi entellere inat, milli uyanışa soyunan Kuvvayı Milliyeciler'e hayalperest diyenlere inat; Türk vardı, Atatürk vardı...
Halktan Millete dönüşmeyi başarabilen bir Milli Yiğit vardı...
Atam;
Bizleri sensiz bırakan İlahi Emrin 69. yılındayız. 69 yıldır sen yoksun ama, seni yok etmeğe uğraşan bütün art niyetlilere rağmen bizimlesin. Biz de seninleyiz Atam...
Sen'in bizi sensiz bıraktığın 10 Kasım'ın 69.su'ndan bir gün evvel Genel Kurmay Başkanımız, Basın Mensuplarıyla birlikteydi. Güncel meseleler hakkında soruları cevapladı, sorulmadan bazı şeyleri Türkçe ve Atatürkçe söyledi.
Bir cümlesi var ki çok Türkçe Atam.
"Halkımız metin ve milletine bağlı." cümlesinde ki Atatürkçe söylem mükemmelliği, beni çok mutlu etti Atam. Halk ile millet arasındaki muhteşem farkı, uyumu ve söylem farkını, senin makamında oturan bir Türk'ün bu kadar güzel kullanmasıyla müftehirim.
"Halkımız, milletine bağlı." Bu cümle sizlere, alt-üst kimlikliler!...
Bu cümle sizlere hediyemiz ve üzerinde kafa yormanız gereken bir ders olsun. Muhteşem Türk Atatürk'ün; "Büyük Türk Milleti" diye hançeresini yırtarcasına tarihe haykırdığı ve tarihten alarak yeniden tarihleştirdiği millet kavramı, sizlere ders olsun.
Halkları birleştirerek, karıştırarak, barıştırarak milletleştirebilenlerden çıkıyor Atatürk.
Şimdi sadece aydıncılık oynayabilmek adına "Türk Halkı" diyenlerin; "Büyük Türk Milleti" diye hançeresini yırtan Muhteşem Türk Atatürk ve onun görevini deruhte eden Genel Kurmay Başkanımız'a fikren yabancılıklarının, uzaklıklarının farkında mısınız?
Evet Sayın Büyükanıt Paşam;
Evet Sayın Genelkurmay Başkanım; "Halkımız metin ve milletine bağlı."
Ferasetinizi de, sizi de ilk kez bu kadar çok sevdim.
İyi ki varsınız Paşam.
Kolay gelsin. "Büyük Türk Milleti" sizinle beraber bilesiniz.
Yapacaklarınızı Millet adına yaparsanız hem "halkçılık" oynayan entellerimize, hem de halklara bölerek Milletimizi parçalamayı iş edinmiş dış güçlere, gereken dersi çok kolay verirsiniz.
Dersimiz; Türk ve Atatürk. Ve "Büyük Türk Milleti."
Kolay gelsin Milletim.
Kolay gelsin Büyükanıt Paşam.
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Atatürk'üm,
Muhteşem Türküm,
Başbuğum;
Sana olan özlemimi, sana olan sevgimi ifadede sıkıntı içindeyim. Oysa sözlerle istediğim gibi oynayabileceğimi sanarak ukalalaşırdım.
Sözün hükmü, ilk kez ve gerçek manada senin karşında bitti Atam!...
Dünyada ve tarihte söyleyen ve söylediğini yapan, yapabilen kaç kişi var ki?... Milletine karşı verdiği sözleri behemahal, eksiksiz yerine getirebilmiş ve bu yüzden de sonsuz itimat kazanabilmiş kaç kişi var ki?
Sanırım felsefede; "İki yoktan bir var çıkar." diye sözlü bir kural var. Bu kuralı hayata uygulayabilen, bu kuralı gerçekleştirebilen ender bir kişilikle ödüllendirilmiş olmanın bahtiyarlığındayım.
Silah yoktu, mermi yoktu; Asker vardı!...
Ordu yoktu, devlet -işgaldeydi- yoktu; Asker vardı!...
Para yoktu, mühimmat yoktu; Asker vardı!...
Halk yoktu, halklar arasında birlik yoktu; Millet vardı!...
Dost yoktu, müttefik yoktu; Millet vardı!...
Siyasi erk yoktu, diplomasi yoktu; Millet vardı!...
Hürriyet yoktu, Cumhuriyet yoktu; Milli İrade vardı!...
Ekonomi yoktu, güç yoktu; İman vardı!...
Osmanlı yoktu, Hanedan yoktu; Milli Uyanış vardı!...
Yönetim yoktu, yönetilecek yoktu; Türk vardı!...
Pây-i Taht yoktu, ordu yoktu; Atatürk vardı!...
Bütün yokluklara inat, bütün işgalcilere inat, bütün teslim olmuşlara inat, bütün yerli işbirlikçilere inat, işbirlikçi bütün matbuata inat, kendilerini akıllı zanneden teslimiyetçi entellere inat, milli uyanışa soyunan Kuvvayı Milliyeciler'e hayalperest diyenlere inat; Türk vardı, Atatürk vardı...
Halktan Millete dönüşmeyi başarabilen bir Milli Yiğit vardı...
Atam;
Bizleri sensiz bırakan İlahi Emrin 69. yılındayız. 69 yıldır sen yoksun ama, seni yok etmeğe uğraşan bütün art niyetlilere rağmen bizimlesin. Biz de seninleyiz Atam...
Sen'in bizi sensiz bıraktığın 10 Kasım'ın 69.su'ndan bir gün evvel Genel Kurmay Başkanımız, Basın Mensuplarıyla birlikteydi. Güncel meseleler hakkında soruları cevapladı, sorulmadan bazı şeyleri Türkçe ve Atatürkçe söyledi.
Bir cümlesi var ki çok Türkçe Atam.
"Halkımız metin ve milletine bağlı." cümlesinde ki Atatürkçe söylem mükemmelliği, beni çok mutlu etti Atam. Halk ile millet arasındaki muhteşem farkı, uyumu ve söylem farkını, senin makamında oturan bir Türk'ün bu kadar güzel kullanmasıyla müftehirim.
"Halkımız, milletine bağlı." Bu cümle sizlere, alt-üst kimlikliler!...
Bu cümle sizlere hediyemiz ve üzerinde kafa yormanız gereken bir ders olsun. Muhteşem Türk Atatürk'ün; "Büyük Türk Milleti" diye hançeresini yırtarcasına tarihe haykırdığı ve tarihten alarak yeniden tarihleştirdiği millet kavramı, sizlere ders olsun.
Halkları birleştirerek, karıştırarak, barıştırarak milletleştirebilenlerden çıkıyor Atatürk.
Şimdi sadece aydıncılık oynayabilmek adına "Türk Halkı" diyenlerin; "Büyük Türk Milleti" diye hançeresini yırtan Muhteşem Türk Atatürk ve onun görevini deruhte eden Genel Kurmay Başkanımız'a fikren yabancılıklarının, uzaklıklarının farkında mısınız?
Evet Sayın Büyükanıt Paşam;
Evet Sayın Genelkurmay Başkanım; "Halkımız metin ve milletine bağlı."
Ferasetinizi de, sizi de ilk kez bu kadar çok sevdim.
İyi ki varsınız Paşam.
Kolay gelsin. "Büyük Türk Milleti" sizinle beraber bilesiniz.
Yapacaklarınızı Millet adına yaparsanız hem "halkçılık" oynayan entellerimize, hem de halklara bölerek Milletimizi parçalamayı iş edinmiş dış güçlere, gereken dersi çok kolay verirsiniz.
Dersimiz; Türk ve Atatürk. Ve "Büyük Türk Milleti."
Kolay gelsin Milletim.
Kolay gelsin Büyükanıt Paşam.
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Cuma, Kasım 09, 2007
ELBET TE !...
Savrulan yaprağın yere düşüşü
Havanın yaprağı tutmayışından
Doğanların bir gün mutlak ölüşü
Toprağın Havva'sız yatmayışından.
Güzel farkedemez bakılmayışı
İnilen yokuşun çıkılmayışı
En güçsüz anında yıkılmayışı
Dostların dostluğu satmayışından.
Özleniyor ise en sert bakışı
Can incitmiyorsa canan yakışı
Gözlerden gözlere sevda akışı
Canın canana kaş çatmayışından.
Sıcaklar soğuktan ateşlenirse
Buzlar zemheride güneşlenirse
Küsüldükçe sevda ateşlenirse
Cananın sözünün batmayışından.
Tokkalı'nın sesi duyuluyorsa
Hak haklı yerine koyuluyorsa
Soğan ekmekle de doyuluyorsa
Şükrü imanlının atmayışından.
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Havanın yaprağı tutmayışından
Doğanların bir gün mutlak ölüşü
Toprağın Havva'sız yatmayışından.
Güzel farkedemez bakılmayışı
İnilen yokuşun çıkılmayışı
En güçsüz anında yıkılmayışı
Dostların dostluğu satmayışından.
Özleniyor ise en sert bakışı
Can incitmiyorsa canan yakışı
Gözlerden gözlere sevda akışı
Canın canana kaş çatmayışından.
Sıcaklar soğuktan ateşlenirse
Buzlar zemheride güneşlenirse
Küsüldükçe sevda ateşlenirse
Cananın sözünün batmayışından.
Tokkalı'nın sesi duyuluyorsa
Hak haklı yerine koyuluyorsa
Soğan ekmekle de doyuluyorsa
Şükrü imanlının atmayışından.
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
GÖZÜN AYDIN TÜRKİYE
"Hamdolsun istediklerimizi aldık!..." dediler Oval Ofisten çıkar çıkmaz.
Şükürler olsun, Sayın Başbakan "Sayın Başkan"ından istediklerini almanın huzuruyla daha yurda dönmeden Türkiye'yi de kurtardık!...
Sigara içme yasağı çıkıyor şükürler olsun!...
301. Madde mutlaka değiştirilecek şükürler olsun!...
Bu memlekette neler yasaklanmadı? Sigara gibi bir suç aleti yasaklanmasa olur muydu?
Bu memlekette "Türk'üm" demek yasaklandı! Yakında önündeki tek engel olan 301. madde de kaldırıldı mı keyfe bak sen!...
Bu memlekete demokrasi geldi şükürler olsun!
Başbakan, ayağının tozuyla; "Demokrasiyi teröre, ekonomiyi de bir krize kurban etmeyiz." buyurdular. Demek ki kriz var ama bu muhteşem ekonomiyi krize kurban etmeyecek kadar istikrarlı ve güçlü de bir hükûmetimiz var!...
Demokrasi sayesinde PKK'nın -artık açıkça telaffuz edilen- siyasi uzantısı, Meclis'e girdi. Yasak değiiiil!...
Kongre adını verdikleri gövde gösterilerinde bir konuşmacıları, -adını anarsam kalemim kirlenir, murdarlanır diye anmıyorum- ağzından takma dişleri fırlamacasına; "Yaşar Büyükanıt'ın ne kadar insan hakları varsa, İmralı'daki Öcalanın'da o kadar insan hakkı olmalıdır." dedi. Çünkü yasak değiiil!..
Ama şükürler olsun sigara içmek yasaklandı!
Demokrasi sayesinde, demokratlaşılarak Meclis'te sağlanan ezici çoğunlukla yıllarca Meclis yöneticiliği yapmış Kamer Genç gibi deneyimli bir siyasetçiyi usulsüzce Meclis'ten atma girişimi yasak değiiil!
Sigara içmek yasak şükürler olsun!...
Oğluna çürük raporu alarak askerden kaçırmak, bir sene sonra çürük raporlu oğluna dünyayı sallayan düğün yapmak, sonra ufacık bir gemicikle okyanus ötesine göndermek yasak değiiil!...
Sigara içmek yasak!...
Ekonomik olarak çok zorda olduğu söylenen bir şirketler grubuna, Başbakan'ın Damadının 29 yaşında, gencecikken genel müdür olmasıyla Samsun-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı işinin ihalesiz verilerek şirketin kurtarılması, yasak değiiiiil!
Sigara, yasak!...
Yine Başbakan'ın Damadı'nın genel müdürlük yaptığı şirketler grubunun; Irak'ın kuzeyinde Kürdistan Yurtseverler Birliği Karargâhı binalarını yapması, yasak değiiiil!
Sigara içmek yasak!...
Artık demokrasi sayesinde; "Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek dil bizi karşı karşıya getiriyor." demek suç değiiiil!
Bölücü örgüt kurup, 40.000 kişiyi öldürmek suç değiiiil!...
"Türk Bayrağı'nın asılması, birilerini tahrik ediyor." demek suç değiiiil!...
Devletin bekası için gerekli olan, vatanın bütünlüğünü korumak için gereken hiç bir şey serbest değil yasak!
Bir de sigara içmek yasak!...
Yasana da kurban olayım, yasağına da!..
Demokrasine de kurban olayım, demokratlığına da!...
Cumhuriyete de kurban olayım, cumhuriyete sahip çıkamayanlarına da!...
Gözün aydın Türkiye!
Artık bütün meselelerin çözüldü. Çünkü artık sigara içmek yasak!...
Vay ben böyle yasaya ve yasağa uyarsam ......!
Kutadgu Bilig öğretisi'ne sığınacağım gene: "Yasalara uyarım, ama adil olursa. Vergimi öderim ama gümüşün ayarı düşürülmezse. Dostunu dost, düşmanını düşman bellerim ama can ve mal güvenliğimi sağlarsan."
Gözün aydın Türkiyem!...
Sigara içmek ve Türk'üm demek yasak!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Şükürler olsun, Sayın Başbakan "Sayın Başkan"ından istediklerini almanın huzuruyla daha yurda dönmeden Türkiye'yi de kurtardık!...
Sigara içme yasağı çıkıyor şükürler olsun!...
301. Madde mutlaka değiştirilecek şükürler olsun!...
Bu memlekette neler yasaklanmadı? Sigara gibi bir suç aleti yasaklanmasa olur muydu?
Bu memlekette "Türk'üm" demek yasaklandı! Yakında önündeki tek engel olan 301. madde de kaldırıldı mı keyfe bak sen!...
Bu memlekete demokrasi geldi şükürler olsun!
Başbakan, ayağının tozuyla; "Demokrasiyi teröre, ekonomiyi de bir krize kurban etmeyiz." buyurdular. Demek ki kriz var ama bu muhteşem ekonomiyi krize kurban etmeyecek kadar istikrarlı ve güçlü de bir hükûmetimiz var!...
Demokrasi sayesinde PKK'nın -artık açıkça telaffuz edilen- siyasi uzantısı, Meclis'e girdi. Yasak değiiiil!...
Kongre adını verdikleri gövde gösterilerinde bir konuşmacıları, -adını anarsam kalemim kirlenir, murdarlanır diye anmıyorum- ağzından takma dişleri fırlamacasına; "Yaşar Büyükanıt'ın ne kadar insan hakları varsa, İmralı'daki Öcalanın'da o kadar insan hakkı olmalıdır." dedi. Çünkü yasak değiiil!..
Ama şükürler olsun sigara içmek yasaklandı!
Demokrasi sayesinde, demokratlaşılarak Meclis'te sağlanan ezici çoğunlukla yıllarca Meclis yöneticiliği yapmış Kamer Genç gibi deneyimli bir siyasetçiyi usulsüzce Meclis'ten atma girişimi yasak değiiil!
Sigara içmek yasak şükürler olsun!...
Oğluna çürük raporu alarak askerden kaçırmak, bir sene sonra çürük raporlu oğluna dünyayı sallayan düğün yapmak, sonra ufacık bir gemicikle okyanus ötesine göndermek yasak değiiil!...
Sigara içmek yasak!...
Ekonomik olarak çok zorda olduğu söylenen bir şirketler grubuna, Başbakan'ın Damadının 29 yaşında, gencecikken genel müdür olmasıyla Samsun-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı işinin ihalesiz verilerek şirketin kurtarılması, yasak değiiiiil!
Sigara, yasak!...
Yine Başbakan'ın Damadı'nın genel müdürlük yaptığı şirketler grubunun; Irak'ın kuzeyinde Kürdistan Yurtseverler Birliği Karargâhı binalarını yapması, yasak değiiiil!
Sigara içmek yasak!...
Artık demokrasi sayesinde; "Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek dil bizi karşı karşıya getiriyor." demek suç değiiiil!
Bölücü örgüt kurup, 40.000 kişiyi öldürmek suç değiiiil!...
"Türk Bayrağı'nın asılması, birilerini tahrik ediyor." demek suç değiiiil!...
Devletin bekası için gerekli olan, vatanın bütünlüğünü korumak için gereken hiç bir şey serbest değil yasak!
Bir de sigara içmek yasak!...
Yasana da kurban olayım, yasağına da!..
Demokrasine de kurban olayım, demokratlığına da!...
Cumhuriyete de kurban olayım, cumhuriyete sahip çıkamayanlarına da!...
Gözün aydın Türkiye!
Artık bütün meselelerin çözüldü. Çünkü artık sigara içmek yasak!...
Vay ben böyle yasaya ve yasağa uyarsam ......!
Kutadgu Bilig öğretisi'ne sığınacağım gene: "Yasalara uyarım, ama adil olursa. Vergimi öderim ama gümüşün ayarı düşürülmezse. Dostunu dost, düşmanını düşman bellerim ama can ve mal güvenliğimi sağlarsan."
Gözün aydın Türkiyem!...
Sigara içmek ve Türk'üm demek yasak!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
KONUŞSUNLAR, KONUŞUN, KONUŞALIM!...
Neler olursa olsun; konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Nasılsa konuşulanlar boş!
Nasılsa sen, ben,o yani biz konuşurken elin oğlu Haçlı, AB veya ABD adındaki müttefik(!)lerimiz, iş yapıyorlar!...
Kırmızı çizgilerimizin yok edilmesini seyrederken; "Dolma Kalemler"den kırmızı mürekkeplileri özledim!
Haçlı, okyanus ötesinden gelip 400 yıl sınırlarımız olmuş toprakları işgal ederken, kaçıp Allah(c.c.)'ın evi camiye sığınan ve 400 yıl tebaamız olmuş müslümanın kafasına camide kurşun sıkarken; konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Başbakanımız, okyanus ötesine gitmeden; "Sayın Başkan'la görüştükten sonra..." diye icazet almağa gittiğini, hiç saklamadan söylerken; tam da bu seyahat erifesinde 8 askerimizi önce kaçırıp sonra bize PKK propogandası yaptırarak teslim edenler bizimle alay ederken; PKK terörist tarifinden çıkarılıp gerillalaştırılırken, Irak'ın Kuzeyindeki bir yönetimin varlığı hem bizim hem de ABD'nin dışişleri bakanları ağzından telaffuz edilerek meşrulaştırılırken; konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Adalet bakanlığı gibi çok hassas bir bakanlığı deruhte eden ve bana görede düne kadar en aklı başında kabine üyelerinden biri gibi gelen bir zevat; teslim edilen 8 askerimiz hakkında, avamdan vatandaşların bile ailelerine saygıdan konuşmayacağı bir şekilde konuşarak, gündem değiştirirken; konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
"Keçi can derdinde, kasap yağ arıyor!..." mantığına benzeyecek ama; millet, sınır ötesi operasyon yapıldı-yapılacak diye; Başbakanımız, "Sayın Başkan"ına nasıl fırça atacak diye; teskereyle yetki verilmiş hükumetin vereceği bir emirle Silahlı Kuvvetlerimiz, yeniden orta doğunun aklını nasıl başına getirecek diye beklerken; gündem ve gündemlerimiz okyanus ötesinden belirlenirken; Allah(c.c.)'ın belası borsada asla düşüş olmazken ve gizli-gzli de değil apaçık zam üstüne zam yapılırken; konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Sözün hükmü bitti ya!...
Artık sabrımız su kesti ya!...
"Kim ne derse desin söz meclisindir." diye gitmeden okyanus ötesine kafa tuttuk rolü yapıldı ya!...
Konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Sözün hükmü bitti ve sıra artık meclisten hükumete, hükumetten de Türk Silahlı Kuvvetlerine geçti ya!...
Bütün suçlu, ve hiç bir şey yapmayan, yapamayan olarak Ordumuz tarif edilmeğe başlandı ya!...
Konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Milliyetlisi de, milliyetsizi de; ülkeseveri de, haini de; yerli işbirlikçiler de, kuvvayı milliyeciler de; Atatürkçüler de, Osmanlıcılar da; seçenler de, seçilenler de; suçlular da, suçlayanlar da; alanlar da, satanlar da; şehit aileleri de, çocuklarını çürük raporuyla askerden kaçıranlar da; konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Sözün hükmü bitti ya!...
Konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Nasılsa laf ile peynir gemisi yürümüyor ve bizim başbakanımızın gemili oğlunun gemisi, okyanus ötesinde, hepimizi temsilen rahat!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Nasılsa konuşulanlar boş!
Nasılsa sen, ben,o yani biz konuşurken elin oğlu Haçlı, AB veya ABD adındaki müttefik(!)lerimiz, iş yapıyorlar!...
Kırmızı çizgilerimizin yok edilmesini seyrederken; "Dolma Kalemler"den kırmızı mürekkeplileri özledim!
Haçlı, okyanus ötesinden gelip 400 yıl sınırlarımız olmuş toprakları işgal ederken, kaçıp Allah(c.c.)'ın evi camiye sığınan ve 400 yıl tebaamız olmuş müslümanın kafasına camide kurşun sıkarken; konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Başbakanımız, okyanus ötesine gitmeden; "Sayın Başkan'la görüştükten sonra..." diye icazet almağa gittiğini, hiç saklamadan söylerken; tam da bu seyahat erifesinde 8 askerimizi önce kaçırıp sonra bize PKK propogandası yaptırarak teslim edenler bizimle alay ederken; PKK terörist tarifinden çıkarılıp gerillalaştırılırken, Irak'ın Kuzeyindeki bir yönetimin varlığı hem bizim hem de ABD'nin dışişleri bakanları ağzından telaffuz edilerek meşrulaştırılırken; konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Adalet bakanlığı gibi çok hassas bir bakanlığı deruhte eden ve bana görede düne kadar en aklı başında kabine üyelerinden biri gibi gelen bir zevat; teslim edilen 8 askerimiz hakkında, avamdan vatandaşların bile ailelerine saygıdan konuşmayacağı bir şekilde konuşarak, gündem değiştirirken; konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
"Keçi can derdinde, kasap yağ arıyor!..." mantığına benzeyecek ama; millet, sınır ötesi operasyon yapıldı-yapılacak diye; Başbakanımız, "Sayın Başkan"ına nasıl fırça atacak diye; teskereyle yetki verilmiş hükumetin vereceği bir emirle Silahlı Kuvvetlerimiz, yeniden orta doğunun aklını nasıl başına getirecek diye beklerken; gündem ve gündemlerimiz okyanus ötesinden belirlenirken; Allah(c.c.)'ın belası borsada asla düşüş olmazken ve gizli-gzli de değil apaçık zam üstüne zam yapılırken; konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Sözün hükmü bitti ya!...
Artık sabrımız su kesti ya!...
"Kim ne derse desin söz meclisindir." diye gitmeden okyanus ötesine kafa tuttuk rolü yapıldı ya!...
Konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Sözün hükmü bitti ve sıra artık meclisten hükumete, hükumetten de Türk Silahlı Kuvvetlerine geçti ya!...
Bütün suçlu, ve hiç bir şey yapmayan, yapamayan olarak Ordumuz tarif edilmeğe başlandı ya!...
Konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Milliyetlisi de, milliyetsizi de; ülkeseveri de, haini de; yerli işbirlikçiler de, kuvvayı milliyeciler de; Atatürkçüler de, Osmanlıcılar da; seçenler de, seçilenler de; suçlular da, suçlayanlar da; alanlar da, satanlar da; şehit aileleri de, çocuklarını çürük raporuyla askerden kaçıranlar da; konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Sözün hükmü bitti ya!...
Konuşsunlar, konuşun, konuşalım!...
Nasılsa laf ile peynir gemisi yürümüyor ve bizim başbakanımızın gemili oğlunun gemisi, okyanus ötesinde, hepimizi temsilen rahat!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Perşembe, Kasım 08, 2007
ŞÜHEDAMIZA DA, KAHRAMANIMIZA DA SAHİP ÇIKALIM...
İnsanın korktuğu başına gelirmiş!
"Devletin olmazsa olmazı millet olmaktır. Devlet, milletin teşkilatlanmış şeklidir. Sistem, yönetici ve yönetenler değişebilir ama devlet, ebed-müddettir." Diye düşüncelerimizi özetleyerek yıllar yılı yırtınıp durduk.
"Benim naçiz vücudum elbet toprak olacaktır. Ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." Diye tarihe konuşan Muhteşem Türk Atatürk'le bu konuda da fikri beraberliğimiz vardır hamdolsun.
Bu inanç ve imanla ki; "Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen toplum, millet değildir. Kahramanın kahramanlığı da ölümüyle başlar." Diye hamasi tarifler yapmağa çalıştık yıllarca.
Son, esir düştükleri söylenen sekiz askerimizin hali, bu tarifimizdeki haklılığımız mıdır acaba?
Korktuğum, başıma mı geliyor?!...
Ben; "Dev Millet" diyorum Türk Milleti'nden bahsederken. -"Türk Halkı" diyenlere itirazım var ve olacak.- Sadece AKP'ye oy vediği için suçlayarak En Türk Milliyetçisi geçinenlerden bazıları, bu "Dev Millet" deyimime itiraz ediyorlar!...
Ben de korkuyorum o zaman!
Millet kalma hasletlerimiz hedef alındı Beğler!...
Atsız Hoca'nın; "İdealleri biten milletler, kahramanlarını koyunlaştırır." demişti. Korkarım haklı çıkıyor!
"Dev Millet"e itiraz eden Türk Milliyetçi(!)sini hadi hissi davranıyor, öfkeyle konuşuyor ve AKP'ye iki kişiden birinin oy vermesini hazmedemiyor diye mazur görmeğe çalışalım.
Ama kocaman bir profesörümüze ne diyeceğiz?
Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez’den bahsedeceğim.
Sarıkamış Allahüekber Dağlarında, donarak şehit olan 90.000 Mehmetçiği, hatırlarda tutmak için, onları da minnetle andırabilmek için ERVAK'la birlikte çok önemli etkinlikler yaptığını biliyoruz. Bu konuda daha öncelerden Sn. Av.Necati Bölükbaşı'nın verdiği canhıraş emeklerinin bizzatihi şahitlerindenim.
Ama,Bingür Sönmez Hoca'nın maksadının, Şehitleri anmak mı, yoksa Enver Paşa gibi Turan İdeali ile yanıp tutuşarak, kılıçla bir orduya saldırı anında şehit düşen bir kahramana düşmanlık etmek mi olduğunu anlayamadım!...
Türkiye'nin en meşhur "Dolma Kalemler"inden Mehmet Altan'ı bu konuda bilgilendirirken; " ....Sarıkamış Dayanışma Grubu olarak tek arzumuz Enver Paşa'ya hesap sormamak için üzeri karlarla örtülen 90 bin şehidi Çanakkale Şehitleri düzeyinde anmak, Sarıkamış'a bir 1914 Sarıkamış Harekat Müzesi kurmak ve ilginin devamını sağlamak için her yıl 22 Aralık-5 Ocak arasında Allahuekber ve Soğanlı yürüyüşleri yapmak." sözleriyle ne kadar incindiğimi anlatmakta kifayetsizim!... Kendisinin söyleyip söylememekte düşüneceği bu sözü, Mehmet Altan'ın Birgün Sönmez ağzıyla söylemesinden ne kadar rahatsızım ve incindim anlatamam!...
Bingür Sönmez Hocam;
Be güzel, duyarlı Türk Aydını;
Enver Paşa gibi tarihe kahraman olarak adını yazdırmayı başaran ve adını kahraman olarak yazdırabilmek için de kılıcını çekerek atını düşmanın mitralyözleri üzerine sürebilecek biriyle, senin ne hesabın ola ki?!...
Kıbrıs çıkarmamızda kendimizin yanlışlıkla vurduğumuz gemi ve onun içinde şehit olan Mehmetçiklerimizle, Allahüekber Dağlarında ki Mehmetçiğimizin kaderleri, benzer değil midir? Kıbrısta yanlış irtibat yüzünden vurulan gemimiz için de Karaoğlan'ı mı yargılayalım? Veya o günkü Genel Kurmay Başkanı'nı mı?
Yapmayın Allah aşkına!...
Millete mal olmaya yüz tutmuş etkinliğinize gölge düşürmeyin!...
Bilin ki bizler, en azından bendeniz Enver Paşa'yı, talihsiz bir kahraman olarak; Türk tarihi'nin en şanssız ama en yiğit kahramanlarından Kürşad'la kıyaslamaktayım. İkisi de kahramanca ölmekte ve planlarındaki aksaklıkta çok benzeşmektedirler. Ve ikisi de Türk Milleti'nin bağrında "Kahramanlık" makamındadırlar.
Kahramanlarını koyunlaştıran tarifli, ideali bitmiş millet tarfine katkı vermeyin lütfen!... Zaten "Dolma Kalemler" yeterince milletliğimizi hedef aldılar. Türk Milleti'ni halklaştırabilmek için özel gayretlerdeler. Sizler de onlara katılarak bizleri sükût-u hayâle düşürmeyin lütfen.
Sarıkamış'ta ki 90.000 Mehmetçiğimiz, en az Çanakkale Şehitlerimiz kadar kutsanmalıdır amenna, buna itiraz edenin vicdanından endişe duyarız ama; Enver Paşa gibi son yüzyılların en muhteşem kahramanını da talihsizliğinden dolayı insafsızca yargılamadan ve gayr-ı milliliği ile övünen "Dolma Kalemler"den Mehmet Altan gibilere malzeme ettirmeden...
Hem şühedamıza, hem de kahramanlarımıza sahip çıkmak mecburiyetimiz var eğer millet olarak kalacaksak.
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
"Devletin olmazsa olmazı millet olmaktır. Devlet, milletin teşkilatlanmış şeklidir. Sistem, yönetici ve yönetenler değişebilir ama devlet, ebed-müddettir." Diye düşüncelerimizi özetleyerek yıllar yılı yırtınıp durduk.
"Benim naçiz vücudum elbet toprak olacaktır. Ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." Diye tarihe konuşan Muhteşem Türk Atatürk'le bu konuda da fikri beraberliğimiz vardır hamdolsun.
Bu inanç ve imanla ki; "Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen toplum, millet değildir. Kahramanın kahramanlığı da ölümüyle başlar." Diye hamasi tarifler yapmağa çalıştık yıllarca.
Son, esir düştükleri söylenen sekiz askerimizin hali, bu tarifimizdeki haklılığımız mıdır acaba?
Korktuğum, başıma mı geliyor?!...
Ben; "Dev Millet" diyorum Türk Milleti'nden bahsederken. -"Türk Halkı" diyenlere itirazım var ve olacak.- Sadece AKP'ye oy vediği için suçlayarak En Türk Milliyetçisi geçinenlerden bazıları, bu "Dev Millet" deyimime itiraz ediyorlar!...
Ben de korkuyorum o zaman!
Millet kalma hasletlerimiz hedef alındı Beğler!...
Atsız Hoca'nın; "İdealleri biten milletler, kahramanlarını koyunlaştırır." demişti. Korkarım haklı çıkıyor!
"Dev Millet"e itiraz eden Türk Milliyetçi(!)sini hadi hissi davranıyor, öfkeyle konuşuyor ve AKP'ye iki kişiden birinin oy vermesini hazmedemiyor diye mazur görmeğe çalışalım.
Ama kocaman bir profesörümüze ne diyeceğiz?
Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez’den bahsedeceğim.
Sarıkamış Allahüekber Dağlarında, donarak şehit olan 90.000 Mehmetçiği, hatırlarda tutmak için, onları da minnetle andırabilmek için ERVAK'la birlikte çok önemli etkinlikler yaptığını biliyoruz. Bu konuda daha öncelerden Sn. Av.Necati Bölükbaşı'nın verdiği canhıraş emeklerinin bizzatihi şahitlerindenim.
Ama,Bingür Sönmez Hoca'nın maksadının, Şehitleri anmak mı, yoksa Enver Paşa gibi Turan İdeali ile yanıp tutuşarak, kılıçla bir orduya saldırı anında şehit düşen bir kahramana düşmanlık etmek mi olduğunu anlayamadım!...
Türkiye'nin en meşhur "Dolma Kalemler"inden Mehmet Altan'ı bu konuda bilgilendirirken; " ....Sarıkamış Dayanışma Grubu olarak tek arzumuz Enver Paşa'ya hesap sormamak için üzeri karlarla örtülen 90 bin şehidi Çanakkale Şehitleri düzeyinde anmak, Sarıkamış'a bir 1914 Sarıkamış Harekat Müzesi kurmak ve ilginin devamını sağlamak için her yıl 22 Aralık-5 Ocak arasında Allahuekber ve Soğanlı yürüyüşleri yapmak." sözleriyle ne kadar incindiğimi anlatmakta kifayetsizim!... Kendisinin söyleyip söylememekte düşüneceği bu sözü, Mehmet Altan'ın Birgün Sönmez ağzıyla söylemesinden ne kadar rahatsızım ve incindim anlatamam!...
Bingür Sönmez Hocam;
Be güzel, duyarlı Türk Aydını;
Enver Paşa gibi tarihe kahraman olarak adını yazdırmayı başaran ve adını kahraman olarak yazdırabilmek için de kılıcını çekerek atını düşmanın mitralyözleri üzerine sürebilecek biriyle, senin ne hesabın ola ki?!...
Kıbrıs çıkarmamızda kendimizin yanlışlıkla vurduğumuz gemi ve onun içinde şehit olan Mehmetçiklerimizle, Allahüekber Dağlarında ki Mehmetçiğimizin kaderleri, benzer değil midir? Kıbrısta yanlış irtibat yüzünden vurulan gemimiz için de Karaoğlan'ı mı yargılayalım? Veya o günkü Genel Kurmay Başkanı'nı mı?
Yapmayın Allah aşkına!...
Millete mal olmaya yüz tutmuş etkinliğinize gölge düşürmeyin!...
Bilin ki bizler, en azından bendeniz Enver Paşa'yı, talihsiz bir kahraman olarak; Türk tarihi'nin en şanssız ama en yiğit kahramanlarından Kürşad'la kıyaslamaktayım. İkisi de kahramanca ölmekte ve planlarındaki aksaklıkta çok benzeşmektedirler. Ve ikisi de Türk Milleti'nin bağrında "Kahramanlık" makamındadırlar.
Kahramanlarını koyunlaştıran tarifli, ideali bitmiş millet tarfine katkı vermeyin lütfen!... Zaten "Dolma Kalemler" yeterince milletliğimizi hedef aldılar. Türk Milleti'ni halklaştırabilmek için özel gayretlerdeler. Sizler de onlara katılarak bizleri sükût-u hayâle düşürmeyin lütfen.
Sarıkamış'ta ki 90.000 Mehmetçiğimiz, en az Çanakkale Şehitlerimiz kadar kutsanmalıdır amenna, buna itiraz edenin vicdanından endişe duyarız ama; Enver Paşa gibi son yüzyılların en muhteşem kahramanını da talihsizliğinden dolayı insafsızca yargılamadan ve gayr-ı milliliği ile övünen "Dolma Kalemler"den Mehmet Altan gibilere malzeme ettirmeden...
Hem şühedamıza, hem de kahramanlarımıza sahip çıkmak mecburiyetimiz var eğer millet olarak kalacaksak.
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Çarşamba, Kasım 07, 2007
TAM ZAMANIDIR...
Zamanı mıdır?
Vallahi hem de tam zamanıdır!...
Bayındırlık eski bakanı Koray Aydın'ın "Sahaya İndi" haberlerini, sabırsızlıkla bekliyordum. Kendisinden bir açıklama, bir tavır olmalıydı ki biz de kanaatimizi açıklayabileydik.
Ülke; sağdan-soldan, yukarıdan-aşağıdan, kuzeyinden-güneyinden ablukaya alınmış!... Türk Milliyetçiliği, en fazla ihtiyaç olunduğu bu zor günlerde siyaseten sahipsiz.
Ülkücünün-devrimcinin, sağcının-solcunun, ümmetçinin-laikin, okumuşun-cahilin kızdığı ama çaresizlikten ve yanlış siyasi duruşlar yüzünden iki kişiden birinin oyu ile iş başına getirilen AKP'nin milli hassasiyetlerimizde millet gibi durmadığı aşikâr.
Türk Milliyetçiliğinin markalaşmış tek adresi MHP'nin de; kırk yıllık emektarları reddederek, parti ve teşkilatların bu günkü haline gelişinde ilmek ilmek emekleri olan ülkücüleri dışlayarak meseleyle uzaktan-yakından alakası olmayanlarla "Yol Arkadaşlığı"na soyunduğu aşikâr...
Bu tavra karşı koymak mümkün olmadı.
Çünkü Teşkilât içinde mücadele verebilecek biri çıkmadı. Çıkanlarsa "Dava'nın Aysbergleri"nin hissiyatlarını kullanarak kendilerine, listelerde yer bulabilmenin ucuz hesaplarına soyundu!...
Başka yerlerde ülkücülük yapılamıyor!
Ne ülkücü başka bir yere sığıyor, ne de başka yerler ülkücüye samimice bağrını açamıyor. Çünkü duruş farkı var, çünkü olaylar karşısındaki tavır farkı var...
Çarenin yine Ülkücüleştirilmiş, asli hüviyetine dönüştürülmüş MHP'de olduğu; 2x2= 4 işlemi kadar açık.
Olur mu? Olur!...
Olmalı mı! Oldurulmalı artık!...
Şimdi; Ülküdaşımız, deneyimli siyaset ve devlet adamı Sn. Koray Aydın'a; 41 yıllık bir ülkücü olarak düşüncelerimi sunmak isterim. Ve mevcut MHP Genel Başkanı'na geldiği ilk günden beri hiç evet dememiş bir ülkücü olarak, seslenmek isterim.
Mevcut Genel Başkan hakkındaki düşüncelerimizi on yıldır aralıksız ve yazarak haykırıp durduk. "Söz uçar, yazı kalır." düsturundan hareketle, gerekirse arşivlerden tek tek çıkarmak mümkün. Lazım mı? Evet!...
Mevcut Genel Başkan'dan Ülkücülerin rahatsızlık nedenleri, net olarak ortaya koyulmadan neye alternatif arandığını anlatmak zorlaşır.
Ben fakır; üç kere Devlet Bahçeli ve arkadaşlarına karşı desteklediğim adaylarla kaybetmenin üzüntüsünü yaşayan bir terli Bozkurtum. Neler yapılmalıydı, yapılmadı ve neler yapılmalı diye sorulduğunda saatlerce konuşabilecek kadar Devlet Bahçeli ve arkadaşları hakkında tecrübelerle sabit bilgilere sahibim.
Bu konuyu artık sık-sık dillendireceğimiz belli oldu.
Yer darlığından hareketle; ilk düşüncelerimizi serdedelim:
MHP Genel Başkanlığı, ateşten bir gömlektir. Giyeni yakmaması için bu gömleği giyinen bedenin Ülkücü olması, olmazsa olmazdır. Koray Aydın da Ülküdaşımızdır ve Ülkü Ocaklarından tedrisli bir ülkücüdür.
Sür'atle; hissiyatını ve vefalılık tarifini asla göz ardı etmeden Anadolu yollarına düşülmelidir ki düşüleceğini belli etmişler. Yolları açık olsun.
Siyasette yaralanmış, millet vekillikleri döneminde kendi tabanlarıyla ters düşmüş ve partinin baraj altına itilmesinde birinci dereceden müsebbip olan, eskimiş ve unutulmaya mahkûm siyaset adamlarıyla fazla resim verilmemelidir. Varlıklarıyla bulundukları kareleri özelleştiren güzel ve "Sevimli" ülküdaşlarımız elbette tenzih edilmişlerdir.
Anadolu'nun her köşesinde var olan kanaat önderi "Ülkü Devleri" ile sür'atle elele tutuşularak yepyeni ve heyecan verici bir resim ortaya koyulmalıdır.
Olağan veya olağanüstü bütün il-ilçe kongrelerine katılınmalı ve mutlaka bir Ülküdaşımız aday gösterilerek en dipten harekete ivme kazandırılmalıdır.
Koray Aydın Beğ; bu kongrelerde kazanmayı elbette şiar edinmelidir ama önceliği her kongrede, hel ilçede hatta beldede var olduklarının ispatına vermelidir.
Ülküdaşlarımızda yılların öfkesi ve kızgınlıkları vardır. Öfkeyle kalkanın zararla oturduğunu, en iyi bilenlerdenim. Öfkeyle kalkanlar teskin edilmeli, çok suskun kalanlar mutlaka cesaretlendirilerek konuşturulmalıdır.
"Erken çıkan yol alır." ata sözünü düstur edinen, erken çıkacaktır ve inanıyorum ki yol alacaktır.
Ama iş, kolay değildir.
Ne kadar zor olduğunu da zannederim Koray Aydın Beğ, en az bizler kadar bilmektedir.
Kolay gelsin Koray Aydın...
"Yol Arkadaşları"na karşı Ülküdaşlarınla çıkarsan kaybetmeyi zannedersem unutman gerek. Ama hep aklında olmalı ki, en ufak teferruatı atlayarak gevşemeyesin.
Zamanı mıdır? Vallahi tam zamanıdır. Çünkü milletin, siyaseten bir çareye ihtiyacı var!...
"HER ÜLKÜCÜ, BİR BAYRAKTIR."
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Vallahi hem de tam zamanıdır!...
Bayındırlık eski bakanı Koray Aydın'ın "Sahaya İndi" haberlerini, sabırsızlıkla bekliyordum. Kendisinden bir açıklama, bir tavır olmalıydı ki biz de kanaatimizi açıklayabileydik.
Ülke; sağdan-soldan, yukarıdan-aşağıdan, kuzeyinden-güneyinden ablukaya alınmış!... Türk Milliyetçiliği, en fazla ihtiyaç olunduğu bu zor günlerde siyaseten sahipsiz.
Ülkücünün-devrimcinin, sağcının-solcunun, ümmetçinin-laikin, okumuşun-cahilin kızdığı ama çaresizlikten ve yanlış siyasi duruşlar yüzünden iki kişiden birinin oyu ile iş başına getirilen AKP'nin milli hassasiyetlerimizde millet gibi durmadığı aşikâr.
Türk Milliyetçiliğinin markalaşmış tek adresi MHP'nin de; kırk yıllık emektarları reddederek, parti ve teşkilatların bu günkü haline gelişinde ilmek ilmek emekleri olan ülkücüleri dışlayarak meseleyle uzaktan-yakından alakası olmayanlarla "Yol Arkadaşlığı"na soyunduğu aşikâr...
Bu tavra karşı koymak mümkün olmadı.
Çünkü Teşkilât içinde mücadele verebilecek biri çıkmadı. Çıkanlarsa "Dava'nın Aysbergleri"nin hissiyatlarını kullanarak kendilerine, listelerde yer bulabilmenin ucuz hesaplarına soyundu!...
Başka yerlerde ülkücülük yapılamıyor!
Ne ülkücü başka bir yere sığıyor, ne de başka yerler ülkücüye samimice bağrını açamıyor. Çünkü duruş farkı var, çünkü olaylar karşısındaki tavır farkı var...
Çarenin yine Ülkücüleştirilmiş, asli hüviyetine dönüştürülmüş MHP'de olduğu; 2x2= 4 işlemi kadar açık.
Olur mu? Olur!...
Olmalı mı! Oldurulmalı artık!...
Şimdi; Ülküdaşımız, deneyimli siyaset ve devlet adamı Sn. Koray Aydın'a; 41 yıllık bir ülkücü olarak düşüncelerimi sunmak isterim. Ve mevcut MHP Genel Başkanı'na geldiği ilk günden beri hiç evet dememiş bir ülkücü olarak, seslenmek isterim.
Mevcut Genel Başkan hakkındaki düşüncelerimizi on yıldır aralıksız ve yazarak haykırıp durduk. "Söz uçar, yazı kalır." düsturundan hareketle, gerekirse arşivlerden tek tek çıkarmak mümkün. Lazım mı? Evet!...
Mevcut Genel Başkan'dan Ülkücülerin rahatsızlık nedenleri, net olarak ortaya koyulmadan neye alternatif arandığını anlatmak zorlaşır.
Ben fakır; üç kere Devlet Bahçeli ve arkadaşlarına karşı desteklediğim adaylarla kaybetmenin üzüntüsünü yaşayan bir terli Bozkurtum. Neler yapılmalıydı, yapılmadı ve neler yapılmalı diye sorulduğunda saatlerce konuşabilecek kadar Devlet Bahçeli ve arkadaşları hakkında tecrübelerle sabit bilgilere sahibim.
Bu konuyu artık sık-sık dillendireceğimiz belli oldu.
Yer darlığından hareketle; ilk düşüncelerimizi serdedelim:
MHP Genel Başkanlığı, ateşten bir gömlektir. Giyeni yakmaması için bu gömleği giyinen bedenin Ülkücü olması, olmazsa olmazdır. Koray Aydın da Ülküdaşımızdır ve Ülkü Ocaklarından tedrisli bir ülkücüdür.
Sür'atle; hissiyatını ve vefalılık tarifini asla göz ardı etmeden Anadolu yollarına düşülmelidir ki düşüleceğini belli etmişler. Yolları açık olsun.
Siyasette yaralanmış, millet vekillikleri döneminde kendi tabanlarıyla ters düşmüş ve partinin baraj altına itilmesinde birinci dereceden müsebbip olan, eskimiş ve unutulmaya mahkûm siyaset adamlarıyla fazla resim verilmemelidir. Varlıklarıyla bulundukları kareleri özelleştiren güzel ve "Sevimli" ülküdaşlarımız elbette tenzih edilmişlerdir.
Anadolu'nun her köşesinde var olan kanaat önderi "Ülkü Devleri" ile sür'atle elele tutuşularak yepyeni ve heyecan verici bir resim ortaya koyulmalıdır.
Olağan veya olağanüstü bütün il-ilçe kongrelerine katılınmalı ve mutlaka bir Ülküdaşımız aday gösterilerek en dipten harekete ivme kazandırılmalıdır.
Koray Aydın Beğ; bu kongrelerde kazanmayı elbette şiar edinmelidir ama önceliği her kongrede, hel ilçede hatta beldede var olduklarının ispatına vermelidir.
Ülküdaşlarımızda yılların öfkesi ve kızgınlıkları vardır. Öfkeyle kalkanın zararla oturduğunu, en iyi bilenlerdenim. Öfkeyle kalkanlar teskin edilmeli, çok suskun kalanlar mutlaka cesaretlendirilerek konuşturulmalıdır.
"Erken çıkan yol alır." ata sözünü düstur edinen, erken çıkacaktır ve inanıyorum ki yol alacaktır.
Ama iş, kolay değildir.
Ne kadar zor olduğunu da zannederim Koray Aydın Beğ, en az bizler kadar bilmektedir.
Kolay gelsin Koray Aydın...
"Yol Arkadaşları"na karşı Ülküdaşlarınla çıkarsan kaybetmeyi zannedersem unutman gerek. Ama hep aklında olmalı ki, en ufak teferruatı atlayarak gevşemeyesin.
Zamanı mıdır? Vallahi tam zamanıdır. Çünkü milletin, siyaseten bir çareye ihtiyacı var!...
"HER ÜLKÜCÜ, BİR BAYRAKTIR."
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
SAĞ OLUN HANFENDİLER
Günlerdir uyuyamıyorum!...
Millet olarak aşağılanmamızın devamı, başımıza örülen çoraplara razıyken iki de bir başımıza çuval geçirilmesi ve mukabelede bulunamamak Türk Gönlümü tar-u mar etti!...
"ATATÜRK'E AÇIK MEKTUP" yazıma ses veren Türk analarının, seslenişlerine cevap vermek üzere sanki hiç uyumadan sabahın 07.15'inde klavyemle başbaşayım.
Sayın Ayşe, Fatma, Dudu, Aslı Hanfendiler,
Ve şahsınızda bütün Türk anaları, bacıları;
Yıllardır sayısız tebrik ve tenkitlere muhatabım.
Ama inanın duyarlı Türk kadınlarından aldığım bu taltif; tamamen demoralize olduğum bir günde imdadıma yetişti.
"Bekâra karı boşamak kolaydır." atasözünün arkasına saklanmak isteyen Başbakan'a, hak vermeğe çalıştım epeyce! Zor iş ve verilmesi gereken çok zor bir kararla karşı karşıya mıdır diye düşündüm durdum.
Ama "Sayın Başkan"ının ofisine ana kapıdan değil yan kapıdan alınınca, kucaklarında büyüttükleri PKK'lı alçakların ön kapıdaki gösterilerine son verilmeyip, 75 milyonluk dev bir ülkenin başbakanı, yan kapıdan kaçak olarak içeri alınınca, ve bu başbakan da buna tepki vermeyince çok ama çok bozuldum!...
Bu devlet, benim devletim mi?
Tarihleri yazan-bozan, çağlar açıp kapatan milletin devleti bu mu?
Bu kadar mütevekkil(!) , bu kadar kimliksiz-kişiliksiz bir yönetimi kabul ve hak edebilmek için bu millet ne günah işledi diye öfkelenip durdum.
Bu kadar tevekkül, fazla değil mi bu millete diye ilk kez tevekküle isyanlardayım!...
Artık, -nerdeyse bunlar yüzünden- yıllardır değişmez selamlaşma şeklim olan "TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH" terkibinden vaz geçmek üzereyim.
Atımızı önce sağlam kazığa bağlayıp sonra Allah(c.c.)'a emanet etmemizi dinimiz öğretmesine rağmen bizlerin -yönetenlerimiz tarafından- atlarımızın önce başıboş bırakılıp sonra ABD'nin, bir at hırsızı kovboyuna emanet edilmesine seyirci mi kalacağız?
Türk Anaları, Türk Bacıları, Türk Kadınları;
Desteğinize ihtiyacımız var!...
Sizler doğacak, bizler de vatanın vatan kalabilmesi, devletimizin ebed müddet olabilmesi için gerekli olan bedeli, canımızla ödemeğe devam edeceğiz.
Vatanın bütünlüğü, üniter devletimizin devamı, Muhteşem Türk Atatürk'ün emanetine sadakatle sahip durabilmemiz için siz anaların, bacıların, siz Türk kadınlarının ölenlerin arkasından düşmanı sevindirircesine ağlamamanız lazım!...
Çok zor bir şey istediğimi biliyorum."Ağlarsa anam ağlar..." türküsünü hiç ama hiç unutmuş değilim!...
Ama tarihte bunu defalarca dünyaya öğreten sizlerin, yeniden bir daha ortaya çıkmanızın zamanı. Sizler haykırmazsanız, bu sağır kulaklar, bu uzaktan kumandalı siyasetin rüzgâr güllerinin duymaları mümkün değil.
Kendi çocuklarına çürük raporu alıp askerden kaçırdıktan sonra, ve çürük raporundan bir yıl sonra yerleri yerinden oynatan bir düğünle evlendirenlerden çok fazla beklentimiz zaten yoktu!... Artık tamamen onlardan ümidimi kesmiş durumdayım.
Genel Kurmay Başkanımız'a Türk Anaları olarak sizlerin sesleneceğiniz gündür sanıyorum. Ordumuzu askersiz bırakmayacağınızı, evlatlarımızı dünyanın inadına ellerini kınalayarak vatana kurban göndermeye devam edeceğinizi, bu tarih yapan milletin "asker millet" tanımını devam ettirmeğe kararlı olduğunuzu, Muhteşem Türk Atatürk'ün sizlere olan güvenini asla boşa çıkarmayacağınızı bildirin ordumuza...
Ve peşine de silah altına göndereceğiniz evlatlarınızdan, şehitlerimizin intikamını almalarını istediğimizi de söyleyin!...
Biz millet olarak sınır ötesi harekatı beklerken, sınırlarımızın içinde tam göbeğimiz sayılan bir yerdeki şehidimizin bizi çok incittiğini artık seslendirin. Kapımızı sağlama almadıktan, alamadıktan sonra komşumuzun kapısını korumaya soyunmanın mantığının olmadığını haykıralım. Biz sınırlarımız içinde asayişimizi yeterince sağlayamadıktan sonra bize ne Irak'ın bütünlüğünden?!...
Israrla basiretsiz veya yerli işbirlikçi siyasilerimiz tarafından "Müttefik-Dost" diye tanımlanan ABD'nin bizi İran'a doğru kışkırttığının farkında olduğumuzu millet olarak haykıralım. Ve öyle haykıralım ki okyanus ötesinden duyulsun sesimiz ve "Sayın Başkan"ı, bizim Başbakan'a bu sesten bahsetsin!...
Başka çaremiz yok!
Başka yolu kalmadı bu işin!
Kadınlı-erkekli, kızlı-kızanlı, gençli-ihtiyarlı, hastalı-sağlı, zenginli-fakirli, işverenli-işçili, sanatçılı-toplumlu, okumuşlu-cahilli hep birlikte bu işe soyunmazsak binamız çökertilmek üzere!...
Allah korusun bizim binamız çökerse ortadoğu altında kaldığı gibi, dünya nizamı alt-üst olur... Tabi isteyenin ve korkakların; "Dünyadan bize ne kardeşim?" deme hakları vardır!... Korkmanın ayıp olmadığını, korkaklığın bir fıtrati özellik olduğunu biliriz!
Onlar öyle diyecekler. "Bekâra karı boşamak kolay." diyecekler. Biz ise "Mevzu bahis vatansa, gerisi teferruattır." diyerek, diyene sadık kalarak Türkçe nara atmaya devam edeceğiz.
Sağ olun Hanfendiler...
Bana yürek oldunuz. Umarım sesinizi biraz daha artırarak duymayanlara da duyurur ve onlarında yüreklenmelerine vesile olursunuz.
YÜKSEL TÜRK! SENİN İÇİN YÜKSELMENİN SINIRI YOKTUR."
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Millet olarak aşağılanmamızın devamı, başımıza örülen çoraplara razıyken iki de bir başımıza çuval geçirilmesi ve mukabelede bulunamamak Türk Gönlümü tar-u mar etti!...
"ATATÜRK'E AÇIK MEKTUP" yazıma ses veren Türk analarının, seslenişlerine cevap vermek üzere sanki hiç uyumadan sabahın 07.15'inde klavyemle başbaşayım.
Sayın Ayşe, Fatma, Dudu, Aslı Hanfendiler,
Ve şahsınızda bütün Türk anaları, bacıları;
Yıllardır sayısız tebrik ve tenkitlere muhatabım.
Ama inanın duyarlı Türk kadınlarından aldığım bu taltif; tamamen demoralize olduğum bir günde imdadıma yetişti.
"Bekâra karı boşamak kolaydır." atasözünün arkasına saklanmak isteyen Başbakan'a, hak vermeğe çalıştım epeyce! Zor iş ve verilmesi gereken çok zor bir kararla karşı karşıya mıdır diye düşündüm durdum.
Ama "Sayın Başkan"ının ofisine ana kapıdan değil yan kapıdan alınınca, kucaklarında büyüttükleri PKK'lı alçakların ön kapıdaki gösterilerine son verilmeyip, 75 milyonluk dev bir ülkenin başbakanı, yan kapıdan kaçak olarak içeri alınınca, ve bu başbakan da buna tepki vermeyince çok ama çok bozuldum!...
Bu devlet, benim devletim mi?
Tarihleri yazan-bozan, çağlar açıp kapatan milletin devleti bu mu?
Bu kadar mütevekkil(!) , bu kadar kimliksiz-kişiliksiz bir yönetimi kabul ve hak edebilmek için bu millet ne günah işledi diye öfkelenip durdum.
Bu kadar tevekkül, fazla değil mi bu millete diye ilk kez tevekküle isyanlardayım!...
Artık, -nerdeyse bunlar yüzünden- yıllardır değişmez selamlaşma şeklim olan "TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH" terkibinden vaz geçmek üzereyim.
Atımızı önce sağlam kazığa bağlayıp sonra Allah(c.c.)'a emanet etmemizi dinimiz öğretmesine rağmen bizlerin -yönetenlerimiz tarafından- atlarımızın önce başıboş bırakılıp sonra ABD'nin, bir at hırsızı kovboyuna emanet edilmesine seyirci mi kalacağız?
Türk Anaları, Türk Bacıları, Türk Kadınları;
Desteğinize ihtiyacımız var!...
Sizler doğacak, bizler de vatanın vatan kalabilmesi, devletimizin ebed müddet olabilmesi için gerekli olan bedeli, canımızla ödemeğe devam edeceğiz.
Vatanın bütünlüğü, üniter devletimizin devamı, Muhteşem Türk Atatürk'ün emanetine sadakatle sahip durabilmemiz için siz anaların, bacıların, siz Türk kadınlarının ölenlerin arkasından düşmanı sevindirircesine ağlamamanız lazım!...
Çok zor bir şey istediğimi biliyorum."Ağlarsa anam ağlar..." türküsünü hiç ama hiç unutmuş değilim!...
Ama tarihte bunu defalarca dünyaya öğreten sizlerin, yeniden bir daha ortaya çıkmanızın zamanı. Sizler haykırmazsanız, bu sağır kulaklar, bu uzaktan kumandalı siyasetin rüzgâr güllerinin duymaları mümkün değil.
Kendi çocuklarına çürük raporu alıp askerden kaçırdıktan sonra, ve çürük raporundan bir yıl sonra yerleri yerinden oynatan bir düğünle evlendirenlerden çok fazla beklentimiz zaten yoktu!... Artık tamamen onlardan ümidimi kesmiş durumdayım.
Genel Kurmay Başkanımız'a Türk Anaları olarak sizlerin sesleneceğiniz gündür sanıyorum. Ordumuzu askersiz bırakmayacağınızı, evlatlarımızı dünyanın inadına ellerini kınalayarak vatana kurban göndermeye devam edeceğinizi, bu tarih yapan milletin "asker millet" tanımını devam ettirmeğe kararlı olduğunuzu, Muhteşem Türk Atatürk'ün sizlere olan güvenini asla boşa çıkarmayacağınızı bildirin ordumuza...
Ve peşine de silah altına göndereceğiniz evlatlarınızdan, şehitlerimizin intikamını almalarını istediğimizi de söyleyin!...
Biz millet olarak sınır ötesi harekatı beklerken, sınırlarımızın içinde tam göbeğimiz sayılan bir yerdeki şehidimizin bizi çok incittiğini artık seslendirin. Kapımızı sağlama almadıktan, alamadıktan sonra komşumuzun kapısını korumaya soyunmanın mantığının olmadığını haykıralım. Biz sınırlarımız içinde asayişimizi yeterince sağlayamadıktan sonra bize ne Irak'ın bütünlüğünden?!...
Israrla basiretsiz veya yerli işbirlikçi siyasilerimiz tarafından "Müttefik-Dost" diye tanımlanan ABD'nin bizi İran'a doğru kışkırttığının farkında olduğumuzu millet olarak haykıralım. Ve öyle haykıralım ki okyanus ötesinden duyulsun sesimiz ve "Sayın Başkan"ı, bizim Başbakan'a bu sesten bahsetsin!...
Başka çaremiz yok!
Başka yolu kalmadı bu işin!
Kadınlı-erkekli, kızlı-kızanlı, gençli-ihtiyarlı, hastalı-sağlı, zenginli-fakirli, işverenli-işçili, sanatçılı-toplumlu, okumuşlu-cahilli hep birlikte bu işe soyunmazsak binamız çökertilmek üzere!...
Allah korusun bizim binamız çökerse ortadoğu altında kaldığı gibi, dünya nizamı alt-üst olur... Tabi isteyenin ve korkakların; "Dünyadan bize ne kardeşim?" deme hakları vardır!... Korkmanın ayıp olmadığını, korkaklığın bir fıtrati özellik olduğunu biliriz!
Onlar öyle diyecekler. "Bekâra karı boşamak kolay." diyecekler. Biz ise "Mevzu bahis vatansa, gerisi teferruattır." diyerek, diyene sadık kalarak Türkçe nara atmaya devam edeceğiz.
Sağ olun Hanfendiler...
Bana yürek oldunuz. Umarım sesinizi biraz daha artırarak duymayanlara da duyurur ve onlarında yüreklenmelerine vesile olursunuz.
YÜKSEL TÜRK! SENİN İÇİN YÜKSELMENİN SINIRI YOKTUR."
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
KÜFRÜN BİNİ BİR PARA!...
"TUNCELİ (İHA) - Tunceli'de Uzunçayır Jandarma Karakolu'na teröristlerce uzun namlulu silahlarla düzenlenen silahlı saldırıda Uzman Çavuş Bahtiyar Şimşek şehit oldu.Teröristlerin yakalanması için geniş çaplı operasyon başlatıldığı bildirildi."
Haberi, siteden olduğu gibi aldım.
Şu andaki bağırmamı, şu andaki naramı, şu anda okuduğum lanetleri, kim duymuyorsa; kimler duymuyorsa yemin olsun lanetlerim de, öfkelerim de bizzat onlaradır.
Daha yetmedi miiiiiii?
Milletin canının yandığının binde biri kadar canınız yanmadı mıııııı?!
Teslim mi oldunuuuuuz?'
Milletten sakladığınız anlaşmalar mı var?
Muhteşem Türk Atatürk; pay-i taht'ın işgal edildiğini görünce Anadolu'ya geçerek Milli Harekâtı başlatmıştı. Yeni başkentimiz yani yeni pay-i tahtımız işgalde de haberimiz mi yok?
Eğer Ankara işgaldeyse; bir Türk Yiğidi, bir Türkmen Yiğidi, tarihi tersine çevirerek İstanbul ve Anadolu'da yeniden bir Milli Uyanış Harekâtı başlatmak için neyi bekler?
Oval Ofis'ten, "sayın başkan"dan, bize yarar bir karar çıkmadı. Çıkmaaaaaz!...
Hasan Demir Hoca hakkını helal etsin ama; bizimkiler atlarını denize sürünce kahraman oluyor, diğeri, "Tanrı bana, şunu şunu yap diyor!" deyince "Deli" deyip çıkamayız işin içinden!...
Adam, deli falan değil.
Adam, büyük devlet olmanın verdiği haklarını kullanıyor!
Adam, saldırgan.
Adam, 21.yy.Haçlı Birliği'nin saldırgan silahşörü.
Adam; Hristiyan Dünyası'nın Üçüncü Bin Yılda Asya'yı Hristiyanlaştırma operasyonunun uygulayıcısı!...
Ona kızarak bir sonuç alamayız!...
Veya ona sadece kızarak bir sonuç alamayız! Kızdığımız kadar bir hareket yapmazsak yalancı oluruz. Zaten yalancılıkta yarıştayız! Devletimizin güvenilen kurumları da, siyaset kurumları da, başbakanı da millete yalan söylüyor!...
Millet te hem kendine, hem devletine yalan söylemese bu kadar rencide olur muyuz?
Millet, nerdeyse bir aydır sokaklarda. Başbakan, "Sayın Başkan"dan izin almak için okyanus ötesine gitti. ABD adındaki kahpe müttefikin kucağında palazlandırdığı PKK'lılar ön kapıda gösteri yapıyor diye, yan kapıdan içeri alındı. Görüşme sonunda, birlikte bir kare fotoğraf bile vermeden, dev bir milletin başbakanını gerisin geri gönderdi!...
Millet, operasyon beklerken; millet şehitlerinin, -esir oluşları şaibeli de olsa- esir Mehmetçiklerinin intikamının alınmasını beklerken; Tunceli'de bir şehit daha verdik!...
Alçaklar yeniden karakolumuza saldırdılar Beyleeeeer!...
Sizin devlet adamlığınız bu mu?
Sizin çok methettiğiniz caydırıcılığınız bu mu?
Sabrımızın canıyla oynadığınızı artık bilin!...
Ya milletin güvendiği kişiler ve kurumlar, milletin beklediği hareketi yapsınlar, ya da al birini vur ötekine, topunuzun canınız cehenneme!...
Daha ne zaman sabrınız bitecek?
Daha ne zaman öfkeleneceksiniz?
İşgal mi yediniz Kardeşiiiiim?!...
Bu Devlet; "Bağımsızlık karakterimdir." diyen Muhteşem Türk Atatürk'ün kurduğu Türk Devleti değil mi?
Millette; yukardan aşağı her kese "Küfrün bini bir para!" bilesiniz.
Dualar ederek, sokaklarda hançerelerini yırtarak verdikleri desteklerinin bir işe yaramadığını gören millet, artık topunuza küfrediyor haberiniz ola...
Aaaaah bir duysanız!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Haberi, siteden olduğu gibi aldım.
Şu andaki bağırmamı, şu andaki naramı, şu anda okuduğum lanetleri, kim duymuyorsa; kimler duymuyorsa yemin olsun lanetlerim de, öfkelerim de bizzat onlaradır.
Daha yetmedi miiiiiii?
Milletin canının yandığının binde biri kadar canınız yanmadı mıııııı?!
Teslim mi oldunuuuuuz?'
Milletten sakladığınız anlaşmalar mı var?
Muhteşem Türk Atatürk; pay-i taht'ın işgal edildiğini görünce Anadolu'ya geçerek Milli Harekâtı başlatmıştı. Yeni başkentimiz yani yeni pay-i tahtımız işgalde de haberimiz mi yok?
Eğer Ankara işgaldeyse; bir Türk Yiğidi, bir Türkmen Yiğidi, tarihi tersine çevirerek İstanbul ve Anadolu'da yeniden bir Milli Uyanış Harekâtı başlatmak için neyi bekler?
Oval Ofis'ten, "sayın başkan"dan, bize yarar bir karar çıkmadı. Çıkmaaaaaz!...
Hasan Demir Hoca hakkını helal etsin ama; bizimkiler atlarını denize sürünce kahraman oluyor, diğeri, "Tanrı bana, şunu şunu yap diyor!" deyince "Deli" deyip çıkamayız işin içinden!...
Adam, deli falan değil.
Adam, büyük devlet olmanın verdiği haklarını kullanıyor!
Adam, saldırgan.
Adam, 21.yy.Haçlı Birliği'nin saldırgan silahşörü.
Adam; Hristiyan Dünyası'nın Üçüncü Bin Yılda Asya'yı Hristiyanlaştırma operasyonunun uygulayıcısı!...
Ona kızarak bir sonuç alamayız!...
Veya ona sadece kızarak bir sonuç alamayız! Kızdığımız kadar bir hareket yapmazsak yalancı oluruz. Zaten yalancılıkta yarıştayız! Devletimizin güvenilen kurumları da, siyaset kurumları da, başbakanı da millete yalan söylüyor!...
Millet te hem kendine, hem devletine yalan söylemese bu kadar rencide olur muyuz?
Millet, nerdeyse bir aydır sokaklarda. Başbakan, "Sayın Başkan"dan izin almak için okyanus ötesine gitti. ABD adındaki kahpe müttefikin kucağında palazlandırdığı PKK'lılar ön kapıda gösteri yapıyor diye, yan kapıdan içeri alındı. Görüşme sonunda, birlikte bir kare fotoğraf bile vermeden, dev bir milletin başbakanını gerisin geri gönderdi!...
Millet, operasyon beklerken; millet şehitlerinin, -esir oluşları şaibeli de olsa- esir Mehmetçiklerinin intikamının alınmasını beklerken; Tunceli'de bir şehit daha verdik!...
Alçaklar yeniden karakolumuza saldırdılar Beyleeeeer!...
Sizin devlet adamlığınız bu mu?
Sizin çok methettiğiniz caydırıcılığınız bu mu?
Sabrımızın canıyla oynadığınızı artık bilin!...
Ya milletin güvendiği kişiler ve kurumlar, milletin beklediği hareketi yapsınlar, ya da al birini vur ötekine, topunuzun canınız cehenneme!...
Daha ne zaman sabrınız bitecek?
Daha ne zaman öfkeleneceksiniz?
İşgal mi yediniz Kardeşiiiiim?!...
Bu Devlet; "Bağımsızlık karakterimdir." diyen Muhteşem Türk Atatürk'ün kurduğu Türk Devleti değil mi?
Millette; yukardan aşağı her kese "Küfrün bini bir para!" bilesiniz.
Dualar ederek, sokaklarda hançerelerini yırtarak verdikleri desteklerinin bir işe yaramadığını gören millet, artık topunuza küfrediyor haberiniz ola...
Aaaaah bir duysanız!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Salı, Kasım 06, 2007
KAHRAMAN BAKKALLAR!...
"Sayın Başkan"la Sayın Başbakanımız görüştüler hamdolsun!...
On dört-on beş gündür öfkelerini artık içlerine hapsetmeyerek sokaklara taşan milletin de gazı epeyce alınmıştı zaten! Millet; sınır ötesi hareketi, Irak'ın kuzeyine müdahale ve Musul-Kerkük'ün kontrolümüze alınması şeklinde hayal ediyordu.
Madem ki Mehmetçiklerimiz aslanlar gibi çarpışarak şehit oluyorlardı, bunun karşılığı sadece elimizdeki yerleri, sınırları kontrol olmamalıydı. Zaten eğer sınırlarımızı korumak amaçlı ve yıllardır süren bir çatışma olsaydı Tunceli'deki, taaa göbeğimizdeki ve çatışmalara ne demek lazımdı?
Yaşadığımız ve gördüklerimiz, yaklaşık 30 yıldır tedhiş ve terör yaratarak milletin moralini bozmak, devletin otoritesinin yok olduğunu ispatlamaya yönelik hareketlerdi.
Millet, bunun farkındaydı. Millet, bu teröristleri topraklarında barındıran Irak'ın, bir an önce bu işe son vermesini istiyordu. Ama millet, Irak'ın egemenliğini ABD'ye teslim ettiğini de biliyordu. Bu yüzden Irak'ta işgalci konumunda olan ABD Başkanı ile Başbakanımız'ın görüşmesini önemsiyordu. Bu tarifi de daha önce terörle mücadele için ortak birimler hazırlayan Başbakanımız ve hükumet millete dikte ettirmişti.
Irak'taki teröristlere, ancak ABD'nin izni ile müdahale edilebilirdi. 400 yıl sınırlamızda kalmış bir yerlerin, 400 yıl vatandaşlarımız olarak kalmış bir milletin birilerince işgal edildiği ve soykırıma tabi tutulduğu, ancak bu şekilde net olarak ifade edilebilirdi.
ABD, artık sınır komşumuzdu. Ve bizim güya kadim dostumuzdu!
İki dost-müttefik ülkenin yöneticileri, görüştüler şükrolsun!...
Ve muhteşem, tarihi bir anlaşmaya vararak ta ayrıldılar.
Terör örgütünün liderleri, bize teslim edilecekmiş!
Hadi ordan beeeeee!...
Terör örgütünün en başı, tek lideri, yıllar öncesinden bize teslim edilmedi mi? Teslim edildi de ne oldu? Terör bitti mi?...
Şimdi İmralı'dan verilen talimatları uygulayan birilerini; artık dağlarda çok rahatsız oldukları ve yoruldukları için biraz istirahate çekmek lazım diye düşündüklerini millet anladı da siz neden anlamazsınız?
Prof. Dr. Ümit Özdağ ile bir sohpetimizi hatırladım. Özdağ Hoca; "Adam, yaklaşık 25 yıl dev bir devletle savaştı. Dev bir devletle mücadele etti ve sonuçta yükselebildiği yer ve mevki; ABD'nin kontrolündeki bir bölgede marketçilik. Bırakalım adam bakkal olarak terfi ettiği yerde sürünsün!..." diyordu. Ümit Özdağ'ın bahsettiği kişi Apo alçağının kardeşi Osman Öcalan'dı.
25 yıllık bir teröristlikten sonra, bir market işletmeciliğini kazanabilmiş bir bitik adamı, teslim alarak yeniden bir kahraman hüviyeti kazandırmanın neresi akıllı bir harekettir Allah aşkına?...
Madem bu işi bitiremiyorsunuz, madem dost-müttefik yeni komşunuz, size kendi başınıza hareket izni vermiyor ve siz de ona kafa tutamıyorsunuz; bari bırakın kahraman(!) bakkallar bakkallıklarını yapsınlar!...
Yeniden birilerine devlet olmanın gerekleri olan lüks hayatı ikram etmek istemiyoruz.
Bu görüşmede dağ, fare falan doğurmadı.
Bu görüşme, kısır bir görüşmeydi ve asla bir sonucu olmazdı, olmadı da...
Sevgili Hasan Demir Üstat; " Bush, deli. "dedi. Çok hem de çok haklı! Yoksa bu kadar akıllılar düşünürken o vurup geçebilir miydi?!...
Nasılsa milletin heyecanı da, öfkesi de epeyce törpülendi.
Allah(c.c.), sonumuzu hayretsin.
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
On dört-on beş gündür öfkelerini artık içlerine hapsetmeyerek sokaklara taşan milletin de gazı epeyce alınmıştı zaten! Millet; sınır ötesi hareketi, Irak'ın kuzeyine müdahale ve Musul-Kerkük'ün kontrolümüze alınması şeklinde hayal ediyordu.
Madem ki Mehmetçiklerimiz aslanlar gibi çarpışarak şehit oluyorlardı, bunun karşılığı sadece elimizdeki yerleri, sınırları kontrol olmamalıydı. Zaten eğer sınırlarımızı korumak amaçlı ve yıllardır süren bir çatışma olsaydı Tunceli'deki, taaa göbeğimizdeki ve çatışmalara ne demek lazımdı?
Yaşadığımız ve gördüklerimiz, yaklaşık 30 yıldır tedhiş ve terör yaratarak milletin moralini bozmak, devletin otoritesinin yok olduğunu ispatlamaya yönelik hareketlerdi.
Millet, bunun farkındaydı. Millet, bu teröristleri topraklarında barındıran Irak'ın, bir an önce bu işe son vermesini istiyordu. Ama millet, Irak'ın egemenliğini ABD'ye teslim ettiğini de biliyordu. Bu yüzden Irak'ta işgalci konumunda olan ABD Başkanı ile Başbakanımız'ın görüşmesini önemsiyordu. Bu tarifi de daha önce terörle mücadele için ortak birimler hazırlayan Başbakanımız ve hükumet millete dikte ettirmişti.
Irak'taki teröristlere, ancak ABD'nin izni ile müdahale edilebilirdi. 400 yıl sınırlamızda kalmış bir yerlerin, 400 yıl vatandaşlarımız olarak kalmış bir milletin birilerince işgal edildiği ve soykırıma tabi tutulduğu, ancak bu şekilde net olarak ifade edilebilirdi.
ABD, artık sınır komşumuzdu. Ve bizim güya kadim dostumuzdu!
İki dost-müttefik ülkenin yöneticileri, görüştüler şükrolsun!...
Ve muhteşem, tarihi bir anlaşmaya vararak ta ayrıldılar.
Terör örgütünün liderleri, bize teslim edilecekmiş!
Hadi ordan beeeeee!...
Terör örgütünün en başı, tek lideri, yıllar öncesinden bize teslim edilmedi mi? Teslim edildi de ne oldu? Terör bitti mi?...
Şimdi İmralı'dan verilen talimatları uygulayan birilerini; artık dağlarda çok rahatsız oldukları ve yoruldukları için biraz istirahate çekmek lazım diye düşündüklerini millet anladı da siz neden anlamazsınız?
Prof. Dr. Ümit Özdağ ile bir sohpetimizi hatırladım. Özdağ Hoca; "Adam, yaklaşık 25 yıl dev bir devletle savaştı. Dev bir devletle mücadele etti ve sonuçta yükselebildiği yer ve mevki; ABD'nin kontrolündeki bir bölgede marketçilik. Bırakalım adam bakkal olarak terfi ettiği yerde sürünsün!..." diyordu. Ümit Özdağ'ın bahsettiği kişi Apo alçağının kardeşi Osman Öcalan'dı.
25 yıllık bir teröristlikten sonra, bir market işletmeciliğini kazanabilmiş bir bitik adamı, teslim alarak yeniden bir kahraman hüviyeti kazandırmanın neresi akıllı bir harekettir Allah aşkına?...
Madem bu işi bitiremiyorsunuz, madem dost-müttefik yeni komşunuz, size kendi başınıza hareket izni vermiyor ve siz de ona kafa tutamıyorsunuz; bari bırakın kahraman(!) bakkallar bakkallıklarını yapsınlar!...
Yeniden birilerine devlet olmanın gerekleri olan lüks hayatı ikram etmek istemiyoruz.
Bu görüşmede dağ, fare falan doğurmadı.
Bu görüşme, kısır bir görüşmeydi ve asla bir sonucu olmazdı, olmadı da...
Sevgili Hasan Demir Üstat; " Bush, deli. "dedi. Çok hem de çok haklı! Yoksa bu kadar akıllılar düşünürken o vurup geçebilir miydi?!...
Nasılsa milletin heyecanı da, öfkesi de epeyce törpülendi.
Allah(c.c.), sonumuzu hayretsin.
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
ZAMANLA KAVGAM
Zamana kızınca saati bozdum
Akrebi tutamaz oldu yelkovan
Yağmura kızınca rüzgârca tozdum
Arı hapis oldu, bal doldu kovan.
Selamsız selamlar boşlukta kaldı
Dargının küslüğü hoşlukta kaldı
Sabahın mazisi kuşlukta kaldı
Tam tersine döndü zeminle tavan.
Güzellik yük oldu güzelliklere
Selamlar rüşvetçe özelliklere
İtibar kalmadı güzelliklere
Yavan lezzet oldu lezzetler yavan.
Hasretim bağrımın yarasın deşti
Hainim vatanın toprağın eşti
Rüzgâr deli esti yaprağım düştü
Ülkümdür başımdan belâyı savan.
Tokkalı haykırdı "Türk'üm ben" diye
"Halk'ım" diyenlere kürküm ben diye
Telafer'im, Musul'um Kerkük'üm diye
Bağıran bağrımda dost oldu çıban...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Akrebi tutamaz oldu yelkovan
Yağmura kızınca rüzgârca tozdum
Arı hapis oldu, bal doldu kovan.
Selamsız selamlar boşlukta kaldı
Dargının küslüğü hoşlukta kaldı
Sabahın mazisi kuşlukta kaldı
Tam tersine döndü zeminle tavan.
Güzellik yük oldu güzelliklere
Selamlar rüşvetçe özelliklere
İtibar kalmadı güzelliklere
Yavan lezzet oldu lezzetler yavan.
Hasretim bağrımın yarasın deşti
Hainim vatanın toprağın eşti
Rüzgâr deli esti yaprağım düştü
Ülkümdür başımdan belâyı savan.
Tokkalı haykırdı "Türk'üm ben" diye
"Halk'ım" diyenlere kürküm ben diye
Telafer'im, Musul'um Kerkük'üm diye
Bağıran bağrımda dost oldu çıban...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Pazartesi, Kasım 05, 2007
ATATÜRK'E AÇIK MEKTUP...
ŞİKÂYETİM VAR!...
Muhteşem Türk Atatürk;
Cumhuriyetimizin, Devletimizin Kurucusu,
Galip Ordularımızın Başkomutanı,
Başbuğum,
Atam;
4 gün sonra; sevenin sevmeyenin, resmiler-siyasiler, senden geçinen siyaset lümpenlerinin tamamı, sadece yasaların gereğini yerine getirmek için huzurunda olacaklar!
10. Kasım'da sana ulaşabilmekte sıkıntı çekeceğimi bildiğimden, gününden önce bu açık mektubumla size ulaşmaya, şikâyetlerimi arz etmeğe çalışıyorum bağışlayın.
Atam;
Şikâyetim var!...
Makamınıza oturandan, makamınıza oturanı oraya oturtandan, demokrasiyi silah olarak kullanıp makamınıza birini oturtana Milliyetçilik adıyla yardımcı olanlardan; sağcılardan, solculardan; laiklerden, ümmetçilerden; ülkücülerden, devrimcilerden; gençlerden, ihtiyarlardan; analardan, babalardan; top yekûn Millet'ten şikâyetim var!...
Sen;
"Türk Milleti" dedin, en milliyetçi geçinen ağızlar "Türk Halkı" diyorlar!...
Sen;
"Ne mutlu Türk'üm diyene." dedin, Atatürkçülük oynayan entellerimizden bazıları da -AB'ye, ABD'ye hoş görünmek uğruna- "Bu söz, etnik ırkçılığı tahrik ediyor." diyorlar!...
Sen;
"Türk Milleti, dindar ve laik olmalıdır." dedin; laikçilik oynayanlar da, dincilikten geçinenler de dinle devlet arasına buzdan duvar örüyorlar, ördüler!...
Sen;
Her bir karışı için oluk oluk kanlar döktün, döktürdün ve son Haçlı Seferi'ni Çanakkale'den itibaren geri püskürttün, şimdi Sen'in kanlar pahasına vatanlaştırdığın toprakları, euro ile dolar ile satıyorlar!...
Sen;
"Aslî unsurlarıyla yönetilmeyen milletler için izmihlâl mukadderdir." dedin, asla Türk'üm diyemeyenlerce memleket yönettiriyorlar!...
Sen;
Defalarca "Gerekirse, vatan ve millet için canımı seve seve feda ederim." dedin, başımıza bu ikinci keredir "Çuval" geçiriyorlar!...
Sen;
Milletler Cemiyeti yönetmeliğinde bir günde değişiklik yaptırtarak Türkiye'yi davet ettirip 48 saatte üye ettin, 50 yıldır AB kapılarında bu Koca Devlet'i ve Yüce Milleti bekletiyorlar!...
Sen;
Son nefesinde bile; "Musul'u, Kerkük'ü, Hatay'ı" sordun, şimdi Kerkük'te, Telafer'de Türkmenlerin, Irak'ta 400 yıl tebaamız olmuş Müslümanların katledilmesini seyrediyorlar!...
Sen;
"Türk Ordusu, dünyanın ve tarihin en asil, en imanlı ordusudur." diye tarif ettin ve inandın, şimdi aynı ve dünyanın en imanlı ordusunu nerdeyse "Allahsız" tarifli ediyorlar, ettiriyorlar!...
Sen;
İtalyanlar'ın geldikleri bir ziyarette, "Hatay"ı istediklerini söylediklerinde, iki dakikada Mareşal Ünüformanı ve çizmelerini giyerek Genel Kurmay Başkanı'nı arayıp "Hazır mısın?" diye sorarak, "Buyurun alın!" diye kükredin, şimdi Anadolu'nun parçalanması programlarına "Eş Başkan"lık ediyorlar!...
Ve savaşması gerekenleri savaştırmıyorlar, savaşmıyorlar!...
Sen;
"Türk Milleti zekidir, çalışkandır." dedin, en Atatürkçü geçinen ağızlar, "%60'ı aptaldır." dediler, diyorlar!...
Sen;
"Mevzu bahis vatansa, gerisi teferruattır." dedin, şimdi vatanı teferruat sayıyorlar!...
Alt-üst kimlik safsatalarıyla, çiçek bahçesi tarifleriyle, farklılıkların farkında olmak iddiasıyla koca Milleti, halklaştırıyorlar!...
Atam;
Bunlar, Türk Milleti'ni, Türk Milleti'nin sabrını, Türk Milleti'nin öfkesini ya bilmiyorlar, ya da unutuyorlar!...
10 Kasım'da huzura geldiklerinde, bu şikayetlerimi resmiyete koymanızı; Allah(c.c.)'ı şahit tutarak, tarih huzurunda, milletin huzurunda "Yüce Türk Milleti Adına" karar vererek, verdirerek resmiyete koymanızı, koydurmanızı;
"Yüce Türk Milleti Adına" arz ediyorum...
Atam; bu yanlış ve senin yaptıklarına asla uymayan işleri yapanları, ezici bir çoğunlukla seçen Millet'ten de şikâyetim var. "Şikâyetleneni şikâyet ederim." demiştim. Şimdi şikâyetleniyorlar ve ben de önce Allah(c.c.)'a, sonra da size şikâyet ediyorum!...
Atam;
ŞİKÂYETİM VAR!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Muhteşem Türk Atatürk;
Cumhuriyetimizin, Devletimizin Kurucusu,
Galip Ordularımızın Başkomutanı,
Başbuğum,
Atam;
4 gün sonra; sevenin sevmeyenin, resmiler-siyasiler, senden geçinen siyaset lümpenlerinin tamamı, sadece yasaların gereğini yerine getirmek için huzurunda olacaklar!
10. Kasım'da sana ulaşabilmekte sıkıntı çekeceğimi bildiğimden, gününden önce bu açık mektubumla size ulaşmaya, şikâyetlerimi arz etmeğe çalışıyorum bağışlayın.
Atam;
Şikâyetim var!...
Makamınıza oturandan, makamınıza oturanı oraya oturtandan, demokrasiyi silah olarak kullanıp makamınıza birini oturtana Milliyetçilik adıyla yardımcı olanlardan; sağcılardan, solculardan; laiklerden, ümmetçilerden; ülkücülerden, devrimcilerden; gençlerden, ihtiyarlardan; analardan, babalardan; top yekûn Millet'ten şikâyetim var!...
Sen;
"Türk Milleti" dedin, en milliyetçi geçinen ağızlar "Türk Halkı" diyorlar!...
Sen;
"Ne mutlu Türk'üm diyene." dedin, Atatürkçülük oynayan entellerimizden bazıları da -AB'ye, ABD'ye hoş görünmek uğruna- "Bu söz, etnik ırkçılığı tahrik ediyor." diyorlar!...
Sen;
"Türk Milleti, dindar ve laik olmalıdır." dedin; laikçilik oynayanlar da, dincilikten geçinenler de dinle devlet arasına buzdan duvar örüyorlar, ördüler!...
Sen;
Her bir karışı için oluk oluk kanlar döktün, döktürdün ve son Haçlı Seferi'ni Çanakkale'den itibaren geri püskürttün, şimdi Sen'in kanlar pahasına vatanlaştırdığın toprakları, euro ile dolar ile satıyorlar!...
Sen;
"Aslî unsurlarıyla yönetilmeyen milletler için izmihlâl mukadderdir." dedin, asla Türk'üm diyemeyenlerce memleket yönettiriyorlar!...
Sen;
Defalarca "Gerekirse, vatan ve millet için canımı seve seve feda ederim." dedin, başımıza bu ikinci keredir "Çuval" geçiriyorlar!...
Sen;
Milletler Cemiyeti yönetmeliğinde bir günde değişiklik yaptırtarak Türkiye'yi davet ettirip 48 saatte üye ettin, 50 yıldır AB kapılarında bu Koca Devlet'i ve Yüce Milleti bekletiyorlar!...
Sen;
Son nefesinde bile; "Musul'u, Kerkük'ü, Hatay'ı" sordun, şimdi Kerkük'te, Telafer'de Türkmenlerin, Irak'ta 400 yıl tebaamız olmuş Müslümanların katledilmesini seyrediyorlar!...
Sen;
"Türk Ordusu, dünyanın ve tarihin en asil, en imanlı ordusudur." diye tarif ettin ve inandın, şimdi aynı ve dünyanın en imanlı ordusunu nerdeyse "Allahsız" tarifli ediyorlar, ettiriyorlar!...
Sen;
İtalyanlar'ın geldikleri bir ziyarette, "Hatay"ı istediklerini söylediklerinde, iki dakikada Mareşal Ünüformanı ve çizmelerini giyerek Genel Kurmay Başkanı'nı arayıp "Hazır mısın?" diye sorarak, "Buyurun alın!" diye kükredin, şimdi Anadolu'nun parçalanması programlarına "Eş Başkan"lık ediyorlar!...
Ve savaşması gerekenleri savaştırmıyorlar, savaşmıyorlar!...
Sen;
"Türk Milleti zekidir, çalışkandır." dedin, en Atatürkçü geçinen ağızlar, "%60'ı aptaldır." dediler, diyorlar!...
Sen;
"Mevzu bahis vatansa, gerisi teferruattır." dedin, şimdi vatanı teferruat sayıyorlar!...
Alt-üst kimlik safsatalarıyla, çiçek bahçesi tarifleriyle, farklılıkların farkında olmak iddiasıyla koca Milleti, halklaştırıyorlar!...
Atam;
Bunlar, Türk Milleti'ni, Türk Milleti'nin sabrını, Türk Milleti'nin öfkesini ya bilmiyorlar, ya da unutuyorlar!...
10 Kasım'da huzura geldiklerinde, bu şikayetlerimi resmiyete koymanızı; Allah(c.c.)'ı şahit tutarak, tarih huzurunda, milletin huzurunda "Yüce Türk Milleti Adına" karar vererek, verdirerek resmiyete koymanızı, koydurmanızı;
"Yüce Türk Milleti Adına" arz ediyorum...
Atam; bu yanlış ve senin yaptıklarına asla uymayan işleri yapanları, ezici bir çoğunlukla seçen Millet'ten de şikâyetim var. "Şikâyetleneni şikâyet ederim." demiştim. Şimdi şikâyetleniyorlar ve ben de önce Allah(c.c.)'a, sonra da size şikâyet ediyorum!...
Atam;
ŞİKÂYETİM VAR!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
TÖÖBE, TÖÖÖÖBE !...
31 Ekim 2007 Çarşamba gününden beri yazı yazamıyorum.
Canım sıkkın! Moralim anlatamayacağım kadar bozuk!
Aklımla hissiyatım; hamasi duygularımla vicdanım kıyasıya kavgada!
Şükürler olsun ki, "İyi ki varsınız dostlar." diyebildiğim, tam birimizin bittiği yerde baş kaldıran yiğit akranlarım var.
Erzurum'dan seslenerek, kendisine "Küfür Sponsoru" arayan kadim dostum Selami Türkmen imdadıma yetişti.
Sevgili Selami Ülküdaşıma; "Şikayetleneni şikâyet Ederim." diye başladığım yazımı hatırlatmıştım ve "Küfreden küfredene! O kadar küfreden var ki!" demiştim.
Şimdi bir küfretme nedenini; önce -eğer sponsor bulabildiyse- Selami Türkmen'e, sonra da küfrettiklerini bildiğim küfrederek yüreklerini yelpazeleyen Milletime ihbar etmek istiyorum.
Buyurun:
ABD'nin Dış İşleri Bakanı, geçtiğimiz gün Türkiye'deydi. Bizim Dış İşleri Bakanımız'la birlikte ortak bir basın toplantısı yaptılar. Yaygın Medya'nın tamamından naklen verildi.
Haber; "İki ülkeyi ilgilendiren meseleler ele alındı." şeklinde anons edildi.
Bir gazetecimiz; "ABD ile Türkiye'nin birlikte yapacağı birşeyler var mı? Ne zaman sonuç alınır?" diye bir soru yöneltti Rıce'e... Cevap; "Cebel-i Tarık Boğazı'nda bulunmak gerekiyor."
Bizim Dış İşleri Bakanımız'ın cevabı; "Terörle mücadelede pek çok enstrüman söz konusu. Biz terörden muzdaribiz. İsteğimiz stratejik bir yaklaşımla bu enstrümanları birlikte kullanmaktır. Bu görüşmelerin devamı, Pazartesi Vaşington'da devam edecektir."
Sorulan soruya verilen cevaplardan; "Acaba, bu genç ve yakışıklı delikanlı Rıce' in bir memuru falan mı?" diye bir soru geldi aklıma.
Tam; "Her halde öfkemden yanlış duydum veya anladım." diyecektim ki, bu sefer de her ikisi; "Kürt Bölgesel Yönetimi, Bölgesel Hükûmet, Kuzeydeki Oluşum-Kuzeydeki Yönetim" diye isimlendirerek Barzani adındaki siyaset fahişesine hükmi şahsiyet verdiler!...
Tööbe, töööbeeee!...
Aklıma, internet'te bir gruptan okuduğum bir küfür hikâyesi geldi:
"Rahmetli Muammer Karaca'nın bir skeçinden alındığını okumuştum. Tramvayların, devlet şirketi olduğu dönemlerde yaşanmış bir vak'a.
Bir yolcu, tramvay biletçisi ile münakaşa eder. Münakaşa ilerler. Yolcu, biletçiye küfreder. Bunun üzerine biletçi;
- Sen bana küfredemezsin! Ben hükûmet memuruyum. Diye bir tehdit savurunca yolcu;
- Hasstir! Senin de, hükûmetinin de.... Diyerek basar kalayı.
Mesele karakola intikal eder.
Adamın yani yolcunun yaptığı suçtur. Eski tip karakollarımızın eski tip amirlerinden biri nöbettedir.
- Ulan! Sen hükûmete nasıl küfredersin? Diye bağırarak yolcuya bir iki tokat akşeder. Yolcu, işin vahametini kavrar gibi olur ve yelkenleri indirmeye başlar;
- Komserim! Vallahi ben, bizim hükûmete küfretmedim. Rus hükûmetine küfrettim. Diye akıllılık ederek meseleden sıyrılmak isteyince, Komser;
- Vay kurnaaaaz! Ben kırk yıllık polisim. Hangi hükûmete küfredileceğini bana mı öğreteceksin ulaaan? Diye kükrer ve peşpeşe şaklayan şaplaklar...."
Allah(c.c.) rahmetler etsin Muammer Karaca.
Yüreğine sağlık Sevgili Selami Türkmen.
Ağzınıza sağlık nereye küfredeceğini, tokatlayan komser olmadan bilen milletim.
Bu arada, sekiz askerimiz olayında, sizler de kendinizi benim gibi yeniden başına çuval geçirilmiş gibi hissediyor musunuz?!...
İçimden "Küfretmeyene küfrederim." demek geliyor ama,
Tööbe, tööööbe!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Canım sıkkın! Moralim anlatamayacağım kadar bozuk!
Aklımla hissiyatım; hamasi duygularımla vicdanım kıyasıya kavgada!
Şükürler olsun ki, "İyi ki varsınız dostlar." diyebildiğim, tam birimizin bittiği yerde baş kaldıran yiğit akranlarım var.
Erzurum'dan seslenerek, kendisine "Küfür Sponsoru" arayan kadim dostum Selami Türkmen imdadıma yetişti.
Sevgili Selami Ülküdaşıma; "Şikayetleneni şikâyet Ederim." diye başladığım yazımı hatırlatmıştım ve "Küfreden küfredene! O kadar küfreden var ki!" demiştim.
Şimdi bir küfretme nedenini; önce -eğer sponsor bulabildiyse- Selami Türkmen'e, sonra da küfrettiklerini bildiğim küfrederek yüreklerini yelpazeleyen Milletime ihbar etmek istiyorum.
Buyurun:
ABD'nin Dış İşleri Bakanı, geçtiğimiz gün Türkiye'deydi. Bizim Dış İşleri Bakanımız'la birlikte ortak bir basın toplantısı yaptılar. Yaygın Medya'nın tamamından naklen verildi.
Haber; "İki ülkeyi ilgilendiren meseleler ele alındı." şeklinde anons edildi.
Bir gazetecimiz; "ABD ile Türkiye'nin birlikte yapacağı birşeyler var mı? Ne zaman sonuç alınır?" diye bir soru yöneltti Rıce'e... Cevap; "Cebel-i Tarık Boğazı'nda bulunmak gerekiyor."
Bizim Dış İşleri Bakanımız'ın cevabı; "Terörle mücadelede pek çok enstrüman söz konusu. Biz terörden muzdaribiz. İsteğimiz stratejik bir yaklaşımla bu enstrümanları birlikte kullanmaktır. Bu görüşmelerin devamı, Pazartesi Vaşington'da devam edecektir."
Sorulan soruya verilen cevaplardan; "Acaba, bu genç ve yakışıklı delikanlı Rıce' in bir memuru falan mı?" diye bir soru geldi aklıma.
Tam; "Her halde öfkemden yanlış duydum veya anladım." diyecektim ki, bu sefer de her ikisi; "Kürt Bölgesel Yönetimi, Bölgesel Hükûmet, Kuzeydeki Oluşum-Kuzeydeki Yönetim" diye isimlendirerek Barzani adındaki siyaset fahişesine hükmi şahsiyet verdiler!...
Tööbe, töööbeeee!...
Aklıma, internet'te bir gruptan okuduğum bir küfür hikâyesi geldi:
"Rahmetli Muammer Karaca'nın bir skeçinden alındığını okumuştum. Tramvayların, devlet şirketi olduğu dönemlerde yaşanmış bir vak'a.
Bir yolcu, tramvay biletçisi ile münakaşa eder. Münakaşa ilerler. Yolcu, biletçiye küfreder. Bunun üzerine biletçi;
- Sen bana küfredemezsin! Ben hükûmet memuruyum. Diye bir tehdit savurunca yolcu;
- Hasstir! Senin de, hükûmetinin de.... Diyerek basar kalayı.
Mesele karakola intikal eder.
Adamın yani yolcunun yaptığı suçtur. Eski tip karakollarımızın eski tip amirlerinden biri nöbettedir.
- Ulan! Sen hükûmete nasıl küfredersin? Diye bağırarak yolcuya bir iki tokat akşeder. Yolcu, işin vahametini kavrar gibi olur ve yelkenleri indirmeye başlar;
- Komserim! Vallahi ben, bizim hükûmete küfretmedim. Rus hükûmetine küfrettim. Diye akıllılık ederek meseleden sıyrılmak isteyince, Komser;
- Vay kurnaaaaz! Ben kırk yıllık polisim. Hangi hükûmete küfredileceğini bana mı öğreteceksin ulaaan? Diye kükrer ve peşpeşe şaklayan şaplaklar...."
Allah(c.c.) rahmetler etsin Muammer Karaca.
Yüreğine sağlık Sevgili Selami Türkmen.
Ağzınıza sağlık nereye küfredeceğini, tokatlayan komser olmadan bilen milletim.
Bu arada, sekiz askerimiz olayında, sizler de kendinizi benim gibi yeniden başına çuval geçirilmiş gibi hissediyor musunuz?!...
İçimden "Küfretmeyene küfrederim." demek geliyor ama,
Tööbe, tööööbe!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Perşembe, Kasım 01, 2007
KÜFREDEN KÜFREDENE!...
Kulakları çınlasın. Bir refikimle, bir sohbetimizde; "Kırmızı ışıkta yazı yazmak" diye bir söz söylemiştik.
Gündem sıkıntısı olmayan Türkiye'de yazı yazmanın bize kolay geldiğinden bahsetmiştik. Kalemimizle para kazananlardan olmadığımız için de büyük bir çoğunluğa göre angarya sayılabilecek bu işi, çok büyük bir keyifle yapıyorduk.
Artık ben, herhalde "Yapıyordum." dersem daha doğru olacak. Çünkü son bir haftadır yazı yazmak resmen işkenceleşti!... Sözümüzün dinlenmemesine, sözümüzün bizim değil milletin sözü olduğunun farkında olunmamasına kızarak, ben de bu işi angarya olarak görmeğe başladım.
Galiba; "Sözün hükmü kesinlikle bitti."
Erzurum'dan kadim dostum Selami Türkmen; kendi köşesinden "Küfür Sponsoru" aradığını haykırıyor!... Küfretmenin yasalarımıza göre cezası para olduğu için ve o güzel dostum da parasız zenginlerden olduğu için, içinden geldiğince katı açılmamış, gün yüzü görmemiş, daha önce söylenmemiş küfürlerini ederek yüreğini soğutabilmesini sağlayacak bir sponsor aradığını haykırıyor!...
Aslında Erzurum'dan, tamamen milli olan basından ve kendi milli köşesinden çok güzel küfretmiş Selami Türkmen sponsor aradığını söylerken!...
Benim hatırıma meşhuuur "Dolma kalemler"den bazıları geldi hemen. Yıllarca onların işledikleri basın suçlarının tazminatlarını, cezalarını ödeyen patronlarıyla -ayrıldıktan sonra- kavgalara tutuşan kalemler geldi.
O "Dolma Kalemler"e sponsorluk eden patronlardan biri; anadan doğma gazeteci olan Selami Türkmen'e sponsorluk etse var ya!...
Yemin olsun memleket; hakkıyla, tadını çıkara çıkara, duyanı da en az küfreden kadar rahatlatacak küfürleri okur, duyar eminim...
"Nane nane"lerin, "Çikita muz"ların sanat sayıldığı günümüzde Selami, o küfürleriyle vallahi şeyh-ül muharririn seçilir.
O kadar küfrü hak etmiş, ve o kadar fısıltıyla küfre muhatap varki!...
Ve bu küfredilenler, öylesine etkili yetkili yerlerdelerki...
Ve bu küfredilenlere küfredenler, o kadar dualarla ve inadına desteklerle onları bir yerlere taşımışlardıki!...
Onlar küfrettikçe ben de içimden onlara bir şeyler diyorum!...
Çünkü; "Şikâyetleneni şikâyet ederim!" diye seçimlerden hemen sonra kararımı açıklamıştım. İki kişiden birinin AKP'li olduğu bu memlekette; kimlerin veya kaç kişinin veya kaç kişiden birinin, kime küfrettiği artık o kadar aşikâr ki!...
Neyse!...
Sevgili Selami Türkmen'in; kimlere ve neler dediğini, kimlere nasıl küfrettiğini duyar gibiyim...
Küfürlerine itiraz etmeyeceğim. Ama katılmayacağım da!... Çünkü hala "Şikâyetleneni şikâyet ederim!" kararımdayım...
Anasını alan gitti, oy verdi!...
Gözünü toprak doyuran gitti, koşarak oy verdi!...
Askeri yan gelip yatan asker ana-babaları, koşarak gitti oy verdi!...
İflas eden sanayici, kepenk indiren esnaf, evine icra gelen memur, kredi kartı borcu yüzünden intihar eden işsizin dul karısı, iş yeri özelleştirilerek satılan işçi, ben imanlıyım diyen bazı askerler, YAŞ kararları ile ihraç edilmiş bazı eski askerler, koşa koşa gitti ve oy verdiler!...
Başı örtülüler, başı örtülü olduğu için devletini AİHM'ye şikayet eden mazluma destek olabilmek için başı açık hanfendiler, iki sefer koşarak gitti oy verdiler!...
Türkiye'nin en milliyetçilerinin toplanarak oy verdikleri "En Milliyetçiler" de daha mazbatalarını almadan, meclise gelmeden bu mazlum maskeli zalimlere destek olacaklarını açıkladılar!...
Cumhurbaşkanını da seçtirdiler, Anayasayı da değiştirdiler...
"Yerden göğe küp dizdirdiler. Birbirine bent ettirdiler."
Şimdi iş; küfreden milletle, millet adına küfredebilmek için sponsor arayan Selami Türkmen'lere kaldı!...
Yerden göğe dizilmiş, birbirine bent edilmiş küplerin alttan birini çekerek gümbürtüyü seyredebilme hayaline kaldı iş!...
Yoksa bu yerden göğe küp dizenler; ne sınır ötesi operasyon yaparlar, ne de milletin canının yanmasından rahatsız olurlar!...
Bizler de millet küfrederken, sessizce izlemeye devam ederiz...
Ama bu küfredenlerin ve küfredilenlerin inadına Devletimizden asla elimizi çekmeyiz, Askerimizden asla dua ve desteğimizi çekmeyiz.
Ve yine bu küfredilenlerin inadına, evlatlarımızı askere kınalayarak, davul-zurnayla yollar, Mehmetçik'leşmeleriyle iftihar ederiz.
Okyanus ötesine "Çürük raporu" ile gidip, bir yıl sonra aslanlar gibi düğün yaparak yeri yerinden oynatanları da hep hatırlayarak ve küfretmeyerek!...
Neyzen Tevfik; "Küfür en etkili müsekkindir." demişti. Şimdi bu müsekkini kullananlar epeyce!... Hatta memlekette iki kişiden biri.
Benden başka tabi.
Ben küfür vekaletimi Selami Türkmen'e verdim!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Gündem sıkıntısı olmayan Türkiye'de yazı yazmanın bize kolay geldiğinden bahsetmiştik. Kalemimizle para kazananlardan olmadığımız için de büyük bir çoğunluğa göre angarya sayılabilecek bu işi, çok büyük bir keyifle yapıyorduk.
Artık ben, herhalde "Yapıyordum." dersem daha doğru olacak. Çünkü son bir haftadır yazı yazmak resmen işkenceleşti!... Sözümüzün dinlenmemesine, sözümüzün bizim değil milletin sözü olduğunun farkında olunmamasına kızarak, ben de bu işi angarya olarak görmeğe başladım.
Galiba; "Sözün hükmü kesinlikle bitti."
Erzurum'dan kadim dostum Selami Türkmen; kendi köşesinden "Küfür Sponsoru" aradığını haykırıyor!... Küfretmenin yasalarımıza göre cezası para olduğu için ve o güzel dostum da parasız zenginlerden olduğu için, içinden geldiğince katı açılmamış, gün yüzü görmemiş, daha önce söylenmemiş küfürlerini ederek yüreğini soğutabilmesini sağlayacak bir sponsor aradığını haykırıyor!...
Aslında Erzurum'dan, tamamen milli olan basından ve kendi milli köşesinden çok güzel küfretmiş Selami Türkmen sponsor aradığını söylerken!...
Benim hatırıma meşhuuur "Dolma kalemler"den bazıları geldi hemen. Yıllarca onların işledikleri basın suçlarının tazminatlarını, cezalarını ödeyen patronlarıyla -ayrıldıktan sonra- kavgalara tutuşan kalemler geldi.
O "Dolma Kalemler"e sponsorluk eden patronlardan biri; anadan doğma gazeteci olan Selami Türkmen'e sponsorluk etse var ya!...
Yemin olsun memleket; hakkıyla, tadını çıkara çıkara, duyanı da en az küfreden kadar rahatlatacak küfürleri okur, duyar eminim...
"Nane nane"lerin, "Çikita muz"ların sanat sayıldığı günümüzde Selami, o küfürleriyle vallahi şeyh-ül muharririn seçilir.
O kadar küfrü hak etmiş, ve o kadar fısıltıyla küfre muhatap varki!...
Ve bu küfredilenler, öylesine etkili yetkili yerlerdelerki...
Ve bu küfredilenlere küfredenler, o kadar dualarla ve inadına desteklerle onları bir yerlere taşımışlardıki!...
Onlar küfrettikçe ben de içimden onlara bir şeyler diyorum!...
Çünkü; "Şikâyetleneni şikâyet ederim!" diye seçimlerden hemen sonra kararımı açıklamıştım. İki kişiden birinin AKP'li olduğu bu memlekette; kimlerin veya kaç kişinin veya kaç kişiden birinin, kime küfrettiği artık o kadar aşikâr ki!...
Neyse!...
Sevgili Selami Türkmen'in; kimlere ve neler dediğini, kimlere nasıl küfrettiğini duyar gibiyim...
Küfürlerine itiraz etmeyeceğim. Ama katılmayacağım da!... Çünkü hala "Şikâyetleneni şikâyet ederim!" kararımdayım...
Anasını alan gitti, oy verdi!...
Gözünü toprak doyuran gitti, koşarak oy verdi!...
Askeri yan gelip yatan asker ana-babaları, koşarak gitti oy verdi!...
İflas eden sanayici, kepenk indiren esnaf, evine icra gelen memur, kredi kartı borcu yüzünden intihar eden işsizin dul karısı, iş yeri özelleştirilerek satılan işçi, ben imanlıyım diyen bazı askerler, YAŞ kararları ile ihraç edilmiş bazı eski askerler, koşa koşa gitti ve oy verdiler!...
Başı örtülüler, başı örtülü olduğu için devletini AİHM'ye şikayet eden mazluma destek olabilmek için başı açık hanfendiler, iki sefer koşarak gitti oy verdiler!...
Türkiye'nin en milliyetçilerinin toplanarak oy verdikleri "En Milliyetçiler" de daha mazbatalarını almadan, meclise gelmeden bu mazlum maskeli zalimlere destek olacaklarını açıkladılar!...
Cumhurbaşkanını da seçtirdiler, Anayasayı da değiştirdiler...
"Yerden göğe küp dizdirdiler. Birbirine bent ettirdiler."
Şimdi iş; küfreden milletle, millet adına küfredebilmek için sponsor arayan Selami Türkmen'lere kaldı!...
Yerden göğe dizilmiş, birbirine bent edilmiş küplerin alttan birini çekerek gümbürtüyü seyredebilme hayaline kaldı iş!...
Yoksa bu yerden göğe küp dizenler; ne sınır ötesi operasyon yaparlar, ne de milletin canının yanmasından rahatsız olurlar!...
Bizler de millet küfrederken, sessizce izlemeye devam ederiz...
Ama bu küfredenlerin ve küfredilenlerin inadına Devletimizden asla elimizi çekmeyiz, Askerimizden asla dua ve desteğimizi çekmeyiz.
Ve yine bu küfredilenlerin inadına, evlatlarımızı askere kınalayarak, davul-zurnayla yollar, Mehmetçik'leşmeleriyle iftihar ederiz.
Okyanus ötesine "Çürük raporu" ile gidip, bir yıl sonra aslanlar gibi düğün yaparak yeri yerinden oynatanları da hep hatırlayarak ve küfretmeyerek!...
Neyzen Tevfik; "Küfür en etkili müsekkindir." demişti. Şimdi bu müsekkini kullananlar epeyce!... Hatta memlekette iki kişiden biri.
Benden başka tabi.
Ben küfür vekaletimi Selami Türkmen'e verdim!...
TEVEKKELTÜ TEAL'ALLAH
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)