Her insanın hayatında iz bırakan olaylar, o olayları paylaştığı için hayatında özel yerleri olan,özel insanlar vardır. Aklım kesti keseli ülkücü olarak yaşamış bendenizin de hayatımda özel yerleri olan; iki ihtilâl, üç muhtıraya rağmen değişmeyen, değişenlere toleranslı, korkakları bağışlayıcı, bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırını bilen ve bu özellikleri dolayısıyla da istemedikleri halde hep hissedilen, var olan kişiler var.
Bunlardan birisi de; emsalim ülküdaşlarımın, bilhassa Erzurum tedrisli "Dâvânın Aysbergleri"nin ve bendenizin, "Cazim Ağabey"imizdir. Aynı gazetede refiklik şerefini de yaşıyorum hamdolsun. Cazim Gürbüz Ağabey'den bahsedeceğim biraz.
Altmışı aşkın yaşına, o upuzun boyuna rağmen yıllara inat yüzünde saklamayı başardığı o safiyâne-çocuksu-duru görüntüsü arkasındaki direncinin, birebir görgü tanıklarındanım. Cazim Ağabeyimiz'in dününün şahitlerindenim hamdolsun. Olduğu gibi kalabilmeyi başarmış istisna kişiliklerden, müstesna kanaat önderlerindedir Cazim Ağabey... Varlığı ile ve Ağabeyliği ile müftehirim. Bakir bir ülkücü olarak kalabilmeyi, ülküdaşlarına omuz vererek yükseltmeyi kendisine görev addetmiş, omuzlarındaki ülküdaşlarının ayak izlerini rütbe olarak taşımış ama ayak izi sahibine zarar vermesin diye o izi de saklayabilecek kadar tevazu sahibi bir özeldir Cazim Ağabeyimiz...
Bir iki gün önce, telefonla uzun sayılabilecek bir muhabbetimiz oldu kendileriyle. Daha doğrusu O söyledi, ben dinledim iştiyakla. Bu satırlarımı okuduğunda o saf Türk yüzünün, tevazu kaynaklı edeple hicâbından ve öfkesinden nasıl kızaracağını da biliyorum. Yakınında olsam yakalanmamak için nasıl gülerek kaçacağımı bile hayal edebiliyorum...
Uzun sayılabilecek sohbetimizde daldan dala, halden hale, gönülden gönüle atladık durduk. Ciddi bir okuyuculuğunun yanında ehil bir eleştirmen olduğunu da bildiğim Ağabeyim'le fikir teatisinde bulunduk dersem edepsizlik ederim! Çünkü sadece ben müstefîd oldum o çağıl çağıl çağıldayan bilgi-kültür kaynağından.
Türk Milleti'nin, Türkiye halkının; siyâseten senaryo gereği çaresizleştirildiği bu günlerimizde, siyasallaşmaya başlayan Osman Pamukoğlu Paşa'dan da bahsettik. İyi ki bahsetmişiz! Bu bahisle öğrendim ki Pamukoğlu Paşa'nın önderliğinde başlatılan yeni siyâsi hareketin kurucularının içinde Cazim Ağabey'imiz de varmış!
İstediği zaman, istediği bir sağcı parti listesinde kendisine her zaman yer bulabileceğini bildiğim Ağabeyimiz'in; hiç bir mevcut partiye gitmeyerek yıllarını Ülkücü Hareket'e hasrettiğini bilenlerdenim. Geçtiğimiz günlerde taraftarlıkla ülküdaşlık arasındaki farkın farkında olamayan edepten nasipsizlere kızarak ve şart ederek MHP'yi boşadığını da, hep beraber okumuştuk!
Bahçeli ile iyi geçinip, eyyamcılığa ufacık tenezzül buyursa istediği yerin listesinde yer bulacağını çok iyi bildiğim Cazim Ağabeyim; eyyamcılık yaparak birilerinin yıpranmış, deforme edilmiş, aslına yabancılaştırılmış gölgesi altına girmektense kendisini ateş yumağının içine atmış!
Bırakın kafalarını, manikürlü ellerini bile taşın altına sokmaktan imtina eden ağabeylerimizin aksine, Cazim Ağabeyimiz bedenini, geçmişini, şanlı mazisini kendisi ile beraber taşın altına sokmuş! Çok kendisine yakışır bir davranış yapmış gene!...
"Söyle bana arkadaşını, ne olduğunu söyleyeyim." darb-ı meselinden hareketle; bu gün itibariyle, artık Pamukoğlu Paşayı ve oluşumunu daha bir dikkat ve heyecanla takip edeceğim!
Şafağın yaklaştığı anın, gecenin en karanlık zamanı olduğunu bilirim. Türk Milleti'nin ve Türkiye halkının siyâseten çaresinin çıkacağı günlerin yakın olduğunu hissediyorum ve söylüyordum hep... Cazim Ağabeyim gibi bakir bir Türk Karakterinde oluşumunda yer aldığı bu hareket, umarım ve dua ederim ki beklenen çaremiz olsun.
Askerden siyâsetçi mi olur? Olur! Hem de defaetle olmuştur. Hz. Peygamberimiz(s.a.v.), Hem uyarıcı, hem devlet adamı, hem de mükemmel bir askerdi. Türk'ün tarihinde iz bırakan kağanların, sultanların, padişahların tamamı da hem devlet adamı, hem de asker değiller miydi? En son Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının tamamına yakını da asker değiller miydi? Kararlı bir komutanın seferinin sonu vardır. Sonuç ise nasiptedir.
Cazim Gürbüz Ağabeyim; "Biz seferle mükellefiz, zafer Allah'ın takdiridir." diyerek kapatmıştı sohbetimizi...
Allah, yardımcıları olsun. Allah Türk Milleti'ne, Türkiye halkına merhamet etsin. Pür dikkat takipteyim "Ülkü Devi"ni...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam; sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Salı, Ağustos 19, 2008
Pazartesi, Ağustos 18, 2008
DERDİNİZ NEDİR?
Dostlar;
Şahsıma yazılan iletilere; zamanım yetmese de, zorlansam da büyük bir iştiyak ve keyifle cevap veririm. Bu iletiler, tebrik mahiyetinde ise kısa ve öz teşekkürlerimle yetinirken, tenkîd mahiyetli ise o okurumla müştereği sağlayıncaya kadar yazışmalarıma devam ederim.
Yılda bir iki kere de sizlerle paylaşma lüzumu hissettiğim iletiler alırım. İşte yine onlardan biri. M. Akif Yavuz isimli bir okurum; önce zaman ayırıp zahmet buyurarak bendenizi okumuşlar. Okumakla da yetinmeyip çok büyük bir zahmetle bir de ileti yazmışlar.
Bendeniz asla bu nazik okurum gibi; "sayın"la başlayıp "sözde" ile süslenen kibar hakaretlere tevessül etmeyeceğim! Ve asla "Siz kimsiniz?" diyerek; ABD'nin "Ilımlı İslam" projesine taşeronluk ve BOP Eş Başkanlığı gibi bir projede de İsrail'e yardımcılığa soyunmuş ılımlı sıfatlı ama; "Sen kimsin? Otur oturduğun yere." şeklindeki, ceberrut Kasımpaşalı üslûplu Recep Tayyip Erdoğan'ın temsil ettiği, sözde demokratlara da benzemeyeceğim!...
Ama zahmet ederek bendenizi okuyan ve bendenize sorular tevdî eden bu kardeşimize, becerebildiğimce cevap vermeğe çalışacağım. İşte sorular:
* "Siz kimsiniz ne için mücadele edersiniz?"
"O'nun delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır." (Rûm-22)
"Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı."(Hûd-118) ve Bakara Suresi'nde, ayrıca Kur'an'ı Kerim'de müteaddit defalar; "Birbirinize düşman kavimler olarak", "Birbirinizi tanıyasınız diye" şeklindeki tariflerden hareketle; millet kimliğimi Kur'an'dan alan, Allah'ın bir Türk kuluyum.
Türk Milletçiliği için ve Türk Birliği için mücadele ederim. Allahım'a, ben ednâ kulunu Türk yarattığı için şükreder, milletimi ve âcizâne kendimi dünya nizamından sorumlu sayarım. Hz. Peygamberimiz(s.a.v.)'in; "Türklerle iyi geçininiz çünkü onlar için çok uzun süreli hakimiyet vardır." hadisinden, yine Peygamberimiz(s.a.v.)'in, İstanbul'u fetheden millete verdiği duadan hareketle dualı millet olduğumuza inanırım.
"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. Bunlar Allah yolunda cihad ederler ve hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar." (Maide-54)' te tarif edilen milletin Türk Milleti olduğuna iman ederim. Bu inancıma ve imanıma itiraz da kabul etmem çünkü Kur'anı her okuyanın nasibi kadar anlayacağına da iman edenlerdenim...
* " Bu kin ve nefret dolu müstemleke yazısı nedir?"
Öncelikle; "Kinimden size ne? Neden rahatsız oldunuz?" diye soruyla mukabele ettikten sonra; bankalarının ve postahanesinin yani telekomunun, yani iletişiminin özelleştirme adıyla Haçlı'ya peşkeş çekildiği bir ülke, müstemleke değilse nedir diye sormam mı?
AB'nin yani Haçlı'nın ısrarlı direktifleriyle Cuma Hutbelerine müdahele edilen ülke, müstemleke değilse nedir?
Büyük İsrail Projesi olduğunu; ne ABD'nin, ne de İsrail'in saklamadığı Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanı'nın başbakan olduğu bir ülke müstemleke değil midir?
Ekonomisini ve vergilerini; IMF veya Dünya Bankası politikalarına göre ayarlayan, ziraatına ve çiftçisine AB istekleri doğrultusunda kota koyan, üretmeyen bir ülke müstemleke değilse nedir?
Daha örneklerini istediğimiz kadar çoğaltacağımız ve inanıyorum ki sizin de çok iyi bildiğiniz saikler dolayısıyla müstemleke deyişime itiraz en basitiyle gaflette değilse, gafil değilse nedir demem mi?
* "Erbakan hoca'nın sözlerini ağzınıza alıp ağız dolusu hakaretler yazarak neyi amaçlıyorsunuz?"
Sorudan sonra yazımı bir daha okudum. Erbakan'ın, -Rahmetli Necip Fazıl'ın söylemiyle "Şerbakan"ın- sözlerini kullandığım doğru. Ama hakaret etmemişim ve etmem de. Yaklaşık 30 yıldır kalemimle ve sohbetlerimde Erbakan'a da muhalefet yaptım ama tek kelime hakaretim vaki değildir. Hatta bir kaç kere; "Bana Erbakan'ı özlettiniz!" diye de haykırdım!...
* "DTP bu hale nasıl geldi? Sizin yüzünüzden siz beslediniz pkk'yı. Şehit cenazelerinde pkk karşıtlığı yapıp allahuekber demekle vatan kurtarılmaz.Kürt kardeşin için ne yaptınız sayın yazar? MHP ne etti bugüne kadar? Bu memlekete ne katkısı oldu?Güneydoğulu aç insanımızı kardeşimizi doyuran tek lider erbakandır."
Soru ve yorumuna gelince; DTP bu hale Erbakan'ın malum söylemleriyle ve kamyonlarla taşınan "Ağır Sanayi Temelleri" gösterilerek verilen, amaç dışı kullanılan teşviklerle ve basın ve televizyonlarda başka; doğu ve güneydoğuya gidildiğinde milletin içinde başka söylemlerle tahrik edilerek geldi! Beyt-ül mâl tarifli, devletin kasasından alınan trilyonu, iç edip yandaş kürtçülere peşkeş çekilerek olgunlaştırıldı. Diyarbakır'da Kürtçü, içanadolu'da Türkçü, Konya'da-Erzurum'da cemaatçi söylemlerle beslendi!
* "Kürt kardeşin için ne yaptınız sayın yazar?" sorusuna tek cevabım olur. Asla ötekileştirmedim. Asla kendimden başka saymadım ve "Kürt-Türk kardeştir. Ayıran kalleştir." diyerek din adına da ayrımcılık yapanları tarif ettim.
* "MHP ne etti bu güne kadar?" sorusuna ise cevap veremem! Çünkü Meclis'in renklerini PKK uzantısı siyâsilerle tamamlayan Bahçeli'ye de en az Recep Tayyip Erdoğan'a olduğum kadar muhalifim! Başbuğ'lu MHP'yi sorsaydı cevabım olurdu zaten kimse de o MHP'ye bu soruyu sormaz! Güneydoğulu aç insanlarımızı Erbakan doyurduğu için mi, güneydoğuda Kürt kalmadı? Metropollerdeki perişan insanlarımız aydan falan mı geldiler yoksa?
* "Siz ne yaptınız? O fabrikaları kapatanlarla koalisyon kurdunuz." Sizden kastınız yine Bahçeli ise, en az sizin kadar mesafeliyim. Fabrika kapatanlarla koalisyona da cevabım aynı ama kapatılan veya kapatılmayan fabrikaları Haçlı gâvura sudan ucuz satıp sonra da çürümeye terk ettirenleri de şu anda nefretle izliyorum, kınıyorum!...
* "Ne mutlu türküm diyene dediniz de ne oldu? Ben demiyorum var mı diyeceğiniz?"
Ben; daha da ileri giderek; "TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR." diyorum. "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyerek milletimleşenleri de baş tacım ediyorum ve görüldüğü gibi de sizi ve sizin gibi gayr-ı millî düşünenleri rahatsız ediyor büyük bir ihtimalle de korkutuyorum! Sizi tenzih ederek; -çünkü siz Türk olduğunuzu iftiharla söyleyip, inancınızı millet kimliğinizin önüne koyuyorsunuz. Yani panislamist bir düşüncedesiniz ve bu söylemden rahatsızlığım yok. Denendiğini ve tutmadığını biliyorum. Kısa sürede sizin de böyle olamayacağına kanaat getireceğinize kaniyim.- "Türk'üm." veya "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyemeyenleri, milletime ihanet etmiş sayarım.
* "Bu kafatasçı bu ırkçı ideoloji ile pkk beslemeciliği yaptığınızı neden anlamıyorsunuz?"
Sorunuzu inanarak sormadığınızı, sadece laf ola beri gele kastıyla söylediğinizi varsayıyorum. Çünkü Türk Milletçiliği, asla ve kat'a PKK'lılık gibi, kürtçülük gibi şövenist, faşit, marksist bir düşünce değildir biliyorsunuz.
* "Üstünlük sadece takvadadır.Dokuz ışığı değil kuran ve sünneti rehnet (sanırım rehber demek istedi.) alırsanız kurtuluşa erersiniz,bu hakikatı unutmayın.Kurtuluş sade ve sadece islamdadır.Başka ideolojilerde kurtuluş arayanlar ALLAH'a baş kaldıranlardır.Allah'ın yarattığı akılla Allah'a kafa mı tutuyorsunuz?"
Kör bir ziyaretçiyi hafifsediği için İki Cihan Serveri Peygamberimiz(s.a.v.)'e; "Kalbine mi girdin?" sualini soran Rabbim(c.c.)'in sorusunu aynen size yönelterek ve üstüne de; "Elinizde bir imanmetreniz mi var?" Diye ekleyerek sorsam ne dersiniz?
Size; "Allah ıslâh etsin." diyemem! Kıyamam çünkü bedduadır. Ama; "Allah sizleri hidayete erdirsin." diye dua ederim ancak.
Ve; "Dikkat edin o kandırıcı, şeytan sizi Allah adıyla kandırmasın." (Lokman-33, Fatır-5, Hadîd-14) Ayet-i celîlelerini de hatırlatırım.
* "Ayrıca kulaktan dolma haberler yazarak müfteri olmayın.Patates yalanı patates haberdir.Yalanları utanmadan yazarak milleti kandırarak Türk Milletine olan sevginizide anlamış olduk.....Saygılarımla"
İnternete girenler de kolaylıkla bulabilirler zannederim ve yaşım gereği hem televizyondan hem de mitinglerinde bizzat kulaklarımla duyduklarımı, sizin inkârınız değiştiremez. Ayrıca, son zamanlarda, Temmuz.2007' de Flash TV'de, 'Seçim Kulübü' programında, AK Parti hükümetine ağır eleştiriler yönelten Erbakan; "AKP'ye oy vermek, cehenneme bilet almak demektir." demişti. Milli Gazete arşivlerine girmek zahmetine katlanırsanız görürsünüz.
Erbakan'ın da böylesine tarif ettiği AKP'ye yaptığım eleştirilere, Erbakan ağzıyla savunma yapmanızı ya meselelere uzaklığınıza, ya da taraftarlığınıza sayarsam insafsızlık mı etmiş olurum?
Ayrıcaaaa, son söz olarak ta; savaştan yeni çıkmış, yeni kurulmuş ve yokluklarla mücadeleye başlamış yepyeni bir Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün emeklerini inkâr edenlerle, nasıl barışık durabilirim? Peygamberimiz(s.a.v.)'in türbesine; yıkmaya hazırlanan Suudi Kralı'na; "Bir tek taşına el sürerseniz ordumu aşağı gönderirim." diye telgraf çekecek kadar sahiplenen bir Müslüman'ı dinsizlikle itham edenlerin Müslümanlığından, Türklüğünden ve samimiyetlerinden nasıl endişe duymam?
İngiliz işgalindeki pay-i taht'ta, Şeyh-ül İslâma sipariş fetvalar verdirerek Atatürk ve arkadaşlarının idamına ferman çıkaran zihniyetle; "İngiliz işgalinde kendimi daha rahat ifade eder, ibadetlerimi daha serbest yapabilirim. Atatürk'ü sevmiyorum." diyen zihniyet arasında ne fark var?
Hürriyeti olmayan bir ülkede din mi yaşanır?
Din kardeşliktir elbette ama ABD ve İngiltere'nin birlikte Haçlı adıyla işgal ettiği Irak'ta tecavüze uğrayan tamamen tesettürlü Iraklı kadınların iffetinin hesabını, kim kimden soracak? Sayısı bilinmeyen babası bellisiz çocukların hesabı, kimden sorulacak? Yine aynı Irak'ta birbirini boğazlayan Iraklı müslümanlar kardeş değiller mi?
Yapmayın Allahınızı severseniz!
Müslüman doğrudur! Müslüman inkarcı ve nankör değildir! Müslüman ölülerden el çeker! Müslüman iftira etmez! Müslüman farzı, sünnetin önüne geçirmez! Farz olan cihad gerekirken sünnet olan hicrete sığınarak mücadeleden kaçmaz! Ve Müslüman akıllıdır! Akıllı olmasa zaten Müslüman olmaz...
Kur'an'ı rehber edindiğini söyleyen hiç bir mü'min; Irak'ı Haçlı kimliğini saklamadan işgal eden ABD askerlerine dua etmez!
Son sözü de isterseniz yine muhteşem Türk Atatürk söylesin: "Hak olan Kur'an, haksızlığı kabule vasıta yapıldı."
Doğru zamanda, doğru zeminde, doğru safta, dosdoğru durabilmemizi niyaz ederek, yanlış safta durup yanlış tarifi almaktan Allah(c.c.)'a sığınarak;
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Şahsıma yazılan iletilere; zamanım yetmese de, zorlansam da büyük bir iştiyak ve keyifle cevap veririm. Bu iletiler, tebrik mahiyetinde ise kısa ve öz teşekkürlerimle yetinirken, tenkîd mahiyetli ise o okurumla müştereği sağlayıncaya kadar yazışmalarıma devam ederim.
Yılda bir iki kere de sizlerle paylaşma lüzumu hissettiğim iletiler alırım. İşte yine onlardan biri. M. Akif Yavuz isimli bir okurum; önce zaman ayırıp zahmet buyurarak bendenizi okumuşlar. Okumakla da yetinmeyip çok büyük bir zahmetle bir de ileti yazmışlar.
Bendeniz asla bu nazik okurum gibi; "sayın"la başlayıp "sözde" ile süslenen kibar hakaretlere tevessül etmeyeceğim! Ve asla "Siz kimsiniz?" diyerek; ABD'nin "Ilımlı İslam" projesine taşeronluk ve BOP Eş Başkanlığı gibi bir projede de İsrail'e yardımcılığa soyunmuş ılımlı sıfatlı ama; "Sen kimsin? Otur oturduğun yere." şeklindeki, ceberrut Kasımpaşalı üslûplu Recep Tayyip Erdoğan'ın temsil ettiği, sözde demokratlara da benzemeyeceğim!...
Ama zahmet ederek bendenizi okuyan ve bendenize sorular tevdî eden bu kardeşimize, becerebildiğimce cevap vermeğe çalışacağım. İşte sorular:
* "Siz kimsiniz ne için mücadele edersiniz?"
"O'nun delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır." (Rûm-22)
"Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı."(Hûd-118) ve Bakara Suresi'nde, ayrıca Kur'an'ı Kerim'de müteaddit defalar; "Birbirinize düşman kavimler olarak", "Birbirinizi tanıyasınız diye" şeklindeki tariflerden hareketle; millet kimliğimi Kur'an'dan alan, Allah'ın bir Türk kuluyum.
Türk Milletçiliği için ve Türk Birliği için mücadele ederim. Allahım'a, ben ednâ kulunu Türk yarattığı için şükreder, milletimi ve âcizâne kendimi dünya nizamından sorumlu sayarım. Hz. Peygamberimiz(s.a.v.)'in; "Türklerle iyi geçininiz çünkü onlar için çok uzun süreli hakimiyet vardır." hadisinden, yine Peygamberimiz(s.a.v.)'in, İstanbul'u fetheden millete verdiği duadan hareketle dualı millet olduğumuza inanırım.
"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. Bunlar Allah yolunda cihad ederler ve hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar." (Maide-54)' te tarif edilen milletin Türk Milleti olduğuna iman ederim. Bu inancıma ve imanıma itiraz da kabul etmem çünkü Kur'anı her okuyanın nasibi kadar anlayacağına da iman edenlerdenim...
* " Bu kin ve nefret dolu müstemleke yazısı nedir?"
Öncelikle; "Kinimden size ne? Neden rahatsız oldunuz?" diye soruyla mukabele ettikten sonra; bankalarının ve postahanesinin yani telekomunun, yani iletişiminin özelleştirme adıyla Haçlı'ya peşkeş çekildiği bir ülke, müstemleke değilse nedir diye sormam mı?
AB'nin yani Haçlı'nın ısrarlı direktifleriyle Cuma Hutbelerine müdahele edilen ülke, müstemleke değilse nedir?
Büyük İsrail Projesi olduğunu; ne ABD'nin, ne de İsrail'in saklamadığı Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanı'nın başbakan olduğu bir ülke müstemleke değil midir?
Ekonomisini ve vergilerini; IMF veya Dünya Bankası politikalarına göre ayarlayan, ziraatına ve çiftçisine AB istekleri doğrultusunda kota koyan, üretmeyen bir ülke müstemleke değilse nedir?
Daha örneklerini istediğimiz kadar çoğaltacağımız ve inanıyorum ki sizin de çok iyi bildiğiniz saikler dolayısıyla müstemleke deyişime itiraz en basitiyle gaflette değilse, gafil değilse nedir demem mi?
* "Erbakan hoca'nın sözlerini ağzınıza alıp ağız dolusu hakaretler yazarak neyi amaçlıyorsunuz?"
Sorudan sonra yazımı bir daha okudum. Erbakan'ın, -Rahmetli Necip Fazıl'ın söylemiyle "Şerbakan"ın- sözlerini kullandığım doğru. Ama hakaret etmemişim ve etmem de. Yaklaşık 30 yıldır kalemimle ve sohbetlerimde Erbakan'a da muhalefet yaptım ama tek kelime hakaretim vaki değildir. Hatta bir kaç kere; "Bana Erbakan'ı özlettiniz!" diye de haykırdım!...
* "DTP bu hale nasıl geldi? Sizin yüzünüzden siz beslediniz pkk'yı. Şehit cenazelerinde pkk karşıtlığı yapıp allahuekber demekle vatan kurtarılmaz.Kürt kardeşin için ne yaptınız sayın yazar? MHP ne etti bugüne kadar? Bu memlekete ne katkısı oldu?Güneydoğulu aç insanımızı kardeşimizi doyuran tek lider erbakandır."
Soru ve yorumuna gelince; DTP bu hale Erbakan'ın malum söylemleriyle ve kamyonlarla taşınan "Ağır Sanayi Temelleri" gösterilerek verilen, amaç dışı kullanılan teşviklerle ve basın ve televizyonlarda başka; doğu ve güneydoğuya gidildiğinde milletin içinde başka söylemlerle tahrik edilerek geldi! Beyt-ül mâl tarifli, devletin kasasından alınan trilyonu, iç edip yandaş kürtçülere peşkeş çekilerek olgunlaştırıldı. Diyarbakır'da Kürtçü, içanadolu'da Türkçü, Konya'da-Erzurum'da cemaatçi söylemlerle beslendi!
* "Kürt kardeşin için ne yaptınız sayın yazar?" sorusuna tek cevabım olur. Asla ötekileştirmedim. Asla kendimden başka saymadım ve "Kürt-Türk kardeştir. Ayıran kalleştir." diyerek din adına da ayrımcılık yapanları tarif ettim.
* "MHP ne etti bu güne kadar?" sorusuna ise cevap veremem! Çünkü Meclis'in renklerini PKK uzantısı siyâsilerle tamamlayan Bahçeli'ye de en az Recep Tayyip Erdoğan'a olduğum kadar muhalifim! Başbuğ'lu MHP'yi sorsaydı cevabım olurdu zaten kimse de o MHP'ye bu soruyu sormaz! Güneydoğulu aç insanlarımızı Erbakan doyurduğu için mi, güneydoğuda Kürt kalmadı? Metropollerdeki perişan insanlarımız aydan falan mı geldiler yoksa?
* "Siz ne yaptınız? O fabrikaları kapatanlarla koalisyon kurdunuz." Sizden kastınız yine Bahçeli ise, en az sizin kadar mesafeliyim. Fabrika kapatanlarla koalisyona da cevabım aynı ama kapatılan veya kapatılmayan fabrikaları Haçlı gâvura sudan ucuz satıp sonra da çürümeye terk ettirenleri de şu anda nefretle izliyorum, kınıyorum!...
* "Ne mutlu türküm diyene dediniz de ne oldu? Ben demiyorum var mı diyeceğiniz?"
Ben; daha da ileri giderek; "TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR." diyorum. "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyerek milletimleşenleri de baş tacım ediyorum ve görüldüğü gibi de sizi ve sizin gibi gayr-ı millî düşünenleri rahatsız ediyor büyük bir ihtimalle de korkutuyorum! Sizi tenzih ederek; -çünkü siz Türk olduğunuzu iftiharla söyleyip, inancınızı millet kimliğinizin önüne koyuyorsunuz. Yani panislamist bir düşüncedesiniz ve bu söylemden rahatsızlığım yok. Denendiğini ve tutmadığını biliyorum. Kısa sürede sizin de böyle olamayacağına kanaat getireceğinize kaniyim.- "Türk'üm." veya "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyemeyenleri, milletime ihanet etmiş sayarım.
* "Bu kafatasçı bu ırkçı ideoloji ile pkk beslemeciliği yaptığınızı neden anlamıyorsunuz?"
Sorunuzu inanarak sormadığınızı, sadece laf ola beri gele kastıyla söylediğinizi varsayıyorum. Çünkü Türk Milletçiliği, asla ve kat'a PKK'lılık gibi, kürtçülük gibi şövenist, faşit, marksist bir düşünce değildir biliyorsunuz.
* "Üstünlük sadece takvadadır.Dokuz ışığı değil kuran ve sünneti rehnet (sanırım rehber demek istedi.) alırsanız kurtuluşa erersiniz,bu hakikatı unutmayın.Kurtuluş sade ve sadece islamdadır.Başka ideolojilerde kurtuluş arayanlar ALLAH'a baş kaldıranlardır.Allah'ın yarattığı akılla Allah'a kafa mı tutuyorsunuz?"
Kör bir ziyaretçiyi hafifsediği için İki Cihan Serveri Peygamberimiz(s.a.v.)'e; "Kalbine mi girdin?" sualini soran Rabbim(c.c.)'in sorusunu aynen size yönelterek ve üstüne de; "Elinizde bir imanmetreniz mi var?" Diye ekleyerek sorsam ne dersiniz?
Size; "Allah ıslâh etsin." diyemem! Kıyamam çünkü bedduadır. Ama; "Allah sizleri hidayete erdirsin." diye dua ederim ancak.
Ve; "Dikkat edin o kandırıcı, şeytan sizi Allah adıyla kandırmasın." (Lokman-33, Fatır-5, Hadîd-14) Ayet-i celîlelerini de hatırlatırım.
* "Ayrıca kulaktan dolma haberler yazarak müfteri olmayın.Patates yalanı patates haberdir.Yalanları utanmadan yazarak milleti kandırarak Türk Milletine olan sevginizide anlamış olduk.....Saygılarımla"
İnternete girenler de kolaylıkla bulabilirler zannederim ve yaşım gereği hem televizyondan hem de mitinglerinde bizzat kulaklarımla duyduklarımı, sizin inkârınız değiştiremez. Ayrıca, son zamanlarda, Temmuz.2007' de Flash TV'de, 'Seçim Kulübü' programında, AK Parti hükümetine ağır eleştiriler yönelten Erbakan; "AKP'ye oy vermek, cehenneme bilet almak demektir." demişti. Milli Gazete arşivlerine girmek zahmetine katlanırsanız görürsünüz.
Erbakan'ın da böylesine tarif ettiği AKP'ye yaptığım eleştirilere, Erbakan ağzıyla savunma yapmanızı ya meselelere uzaklığınıza, ya da taraftarlığınıza sayarsam insafsızlık mı etmiş olurum?
Ayrıcaaaa, son söz olarak ta; savaştan yeni çıkmış, yeni kurulmuş ve yokluklarla mücadeleye başlamış yepyeni bir Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün emeklerini inkâr edenlerle, nasıl barışık durabilirim? Peygamberimiz(s.a.v.)'in türbesine; yıkmaya hazırlanan Suudi Kralı'na; "Bir tek taşına el sürerseniz ordumu aşağı gönderirim." diye telgraf çekecek kadar sahiplenen bir Müslüman'ı dinsizlikle itham edenlerin Müslümanlığından, Türklüğünden ve samimiyetlerinden nasıl endişe duymam?
İngiliz işgalindeki pay-i taht'ta, Şeyh-ül İslâma sipariş fetvalar verdirerek Atatürk ve arkadaşlarının idamına ferman çıkaran zihniyetle; "İngiliz işgalinde kendimi daha rahat ifade eder, ibadetlerimi daha serbest yapabilirim. Atatürk'ü sevmiyorum." diyen zihniyet arasında ne fark var?
Hürriyeti olmayan bir ülkede din mi yaşanır?
Din kardeşliktir elbette ama ABD ve İngiltere'nin birlikte Haçlı adıyla işgal ettiği Irak'ta tecavüze uğrayan tamamen tesettürlü Iraklı kadınların iffetinin hesabını, kim kimden soracak? Sayısı bilinmeyen babası bellisiz çocukların hesabı, kimden sorulacak? Yine aynı Irak'ta birbirini boğazlayan Iraklı müslümanlar kardeş değiller mi?
Yapmayın Allahınızı severseniz!
Müslüman doğrudur! Müslüman inkarcı ve nankör değildir! Müslüman ölülerden el çeker! Müslüman iftira etmez! Müslüman farzı, sünnetin önüne geçirmez! Farz olan cihad gerekirken sünnet olan hicrete sığınarak mücadeleden kaçmaz! Ve Müslüman akıllıdır! Akıllı olmasa zaten Müslüman olmaz...
Kur'an'ı rehber edindiğini söyleyen hiç bir mü'min; Irak'ı Haçlı kimliğini saklamadan işgal eden ABD askerlerine dua etmez!
Son sözü de isterseniz yine muhteşem Türk Atatürk söylesin: "Hak olan Kur'an, haksızlığı kabule vasıta yapıldı."
Doğru zamanda, doğru zeminde, doğru safta, dosdoğru durabilmemizi niyaz ederek, yanlış safta durup yanlış tarifi almaktan Allah(c.c.)'a sığınarak;
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
MİLLÎ SUÇLULAR!...
Bazılarına çok müstehak aslında!
Sistem diye dayatılan sistemsizliğin içinde, sistemsizliği kendilerine ikbâl basamağı olarak bilmiş ve yapmış siyâset vampirlerinin içinde, hizmete soyunmuşlar!
Sistemsizlik adındaki 'Genel Başkan Tiranlığı' uygulamasını iyi kullanarak; İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı iken, ondan önce mensubu olduğu partinin ilbaşkanlığını maaş karşılığı yaparken kiralık evde oturanlar, 5 (beş) senede dünyanın en zengin 8(sekiz) lideri arasına girmeyi başarıyorlar! Çocuklarına, -ki bu çocuklar askerlik yapmaya müsait olamayacak kadar çürük raporlu ama çok imanlı hristiyan başbakanlarında katıldığı yeri yerinden oynatan şaşaalı düğünle evlenecek kadar babaları gibi akıllı- milyonlar dolarlık gemicikler hediye edebiliyorlar!
Yine bunlar; basından yakın arkadaşlarının söylediklerinden -biz dahi- biliyoruz ki adaylığında arkadaşının emanet verdiği cekete muhtaçken, bir dönemlik bakanlığı süresinde çocuklarına 600 (altı yüz) dairecik kazandırabilecek kadar akıllılar!
Hele Kemal Abi'nin; çocuklarına, yakınlarına yaptıkları-yaptırdıkları!...
Bu 'sistemsizlik adındaki sistem'; böylesine bakir ve bereketli bir şeyken bir başkaları, kendilerini milletine ve devletine hasrederek "Asrın Felâketi"ni, "Türk Mucizesi" ne dönüştürmek gibi gereksiz bir şeyler yapıyorlar! Sonra da; "Sistemsizlik adındaki sistem" tarafından yargılandıklarına üzülüyorlar!...
Bu "Sistemsizlik adındaki sistem", seni yargılamasın ne yapsın? Seni yargılamasalardı; devlete ve millete hizmet, -Allah korusun- teamülleşseydi, şimdiki danışmanlar milyon dolarlık rüşvetleri alarak sadece ağasından yediği bir azarlama ile yırtabilirler miydi?
Size de hak oldu; "Kelebek Operasyonu" diye başlatılıp, "Ümraniye Bombaları" ve sonra da "Ergenekon" diye adlandırılan "Devlet Yanlısı Çete" mensupları!
"Aldıkları kellelerin hesabını veren Sayın'ı görmeden, Ziya Gökalp'in bir şiirinden dolayı 3 ay bir dinlenme kampına çekilip mazlumlaşmak varken, mazlum edebiyatı yaparak "Sistemsizlik adındaki sistem"in başına geçmek varken, canlarınız pahasına "Sayın(!)"ın adamlarını itlâfa soyundunuz! Sayısız ana-baba evlâdını şehitleştirerek "Yan gelip yatmak" gibi bir göreve gönderdiniz!...
Hâlâ akılınız başınıza gelmedi mi? Hâlâ gerçekleri göremediniz mi? "Sistemsizlik adındaki sistem"in bereketiyle birileri, her geçen gün karunlaşırlarken sizler; devleti, vatanı parçalamak için Haçlı'ya taşeronluk yapan şakilerle mücadele gibi bir suç işleyerek "Devlet yanlısı Çete"ye girip tarihî bir suç işlediniz!
Görmez misiniz; işgâldeki pây-i tahtı kurtararak Ezan-ı Muhammediyi yeniden okutturan, camileri işgâl kuvvetlerinin atlarına ahır olmaktan kurtaran, camilerde dansöz oynatmalara son vererek yeniden ibadete açan "Sarı Paşa"yı, "Gazi Paşa"yı, "Atatürk"ü, bu sistem ve mensupları nerdeyse "hain" ilan ettiler!
Görmez misiniz; Peygamber(s.a.v)'in kabrini yıkmak isteyen Suudi Kralına; "Bir tek taşına el sürerseniz orduları aşağı gönderirim." diye telgraf çekerek kurtaran bir Müslümanı, nerdeyse dinsiz-Allahsız diye tarif ettiler!
Size hak oluyor; ikbâli, parayı, işbirlikçiliği hamasete tercih edemeyen akıl özürlüler!
Ama merak etmeyin! Bu "sistemsizlik adındaki sistem"in yönetenleri izin vermediği sürece, dünyanın en modern cezaevlerinde, hayatınıza kast edilemez! İmralı Mahkûmu'nun saltanatının umarım farkındasınız! Hastalanıp ölmezseniz, intihar etmezseniz korkmayın size bir şey olmaz! İdam cezasını da "sayın(!)"ı korumak için -hem de en milliyetçi siyâsiler- kaldırdılar korkmayın!...
Asrın Felâketini Türk Mucizesi'ne dönüştürebilen, Türk telekom'un ziyan edilmesine itiraz ederek Haçlı'ya kafa tutan, milletin refleksi tarifli ülkücülüğünün gereği parti içi uygulamalara ve siyâsete kafa tutarak Ecevitlere itiraz eden, Turan idealinin basamaklarından olan Türk Kurultayları'nı genel başkanına rağmen yapmaya-yaptırmaya gayret eden, vatanın-milletin tekliği konusunda aptal(!)ca mücâdele verenlerin başlarına gelenleri görmediniz mi?
Bu, "sistemsizlik adındaki sistem"in, AB ve ABD'nin tavsiyeleriyle yaptıklarını görerek yapacaklarını anlayamadınız mı?
Size hak oldu! Hak oluyor! Hele bu günler serin günler! Sizi daha neler bekliyor neler! Göreceksiniz!...
"Hakk-ı hayatın daha çiğnenmeden/Kan dökerek almalısın merd isen/Çünkü bugün ortada hak sahibi/Bir kişidir: ‘Hakkımı vermem’ diyen" (M.Akif)
TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Sistem diye dayatılan sistemsizliğin içinde, sistemsizliği kendilerine ikbâl basamağı olarak bilmiş ve yapmış siyâset vampirlerinin içinde, hizmete soyunmuşlar!
Sistemsizlik adındaki 'Genel Başkan Tiranlığı' uygulamasını iyi kullanarak; İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı iken, ondan önce mensubu olduğu partinin ilbaşkanlığını maaş karşılığı yaparken kiralık evde oturanlar, 5 (beş) senede dünyanın en zengin 8(sekiz) lideri arasına girmeyi başarıyorlar! Çocuklarına, -ki bu çocuklar askerlik yapmaya müsait olamayacak kadar çürük raporlu ama çok imanlı hristiyan başbakanlarında katıldığı yeri yerinden oynatan şaşaalı düğünle evlenecek kadar babaları gibi akıllı- milyonlar dolarlık gemicikler hediye edebiliyorlar!
Yine bunlar; basından yakın arkadaşlarının söylediklerinden -biz dahi- biliyoruz ki adaylığında arkadaşının emanet verdiği cekete muhtaçken, bir dönemlik bakanlığı süresinde çocuklarına 600 (altı yüz) dairecik kazandırabilecek kadar akıllılar!
Hele Kemal Abi'nin; çocuklarına, yakınlarına yaptıkları-yaptırdıkları!...
Bu 'sistemsizlik adındaki sistem'; böylesine bakir ve bereketli bir şeyken bir başkaları, kendilerini milletine ve devletine hasrederek "Asrın Felâketi"ni, "Türk Mucizesi" ne dönüştürmek gibi gereksiz bir şeyler yapıyorlar! Sonra da; "Sistemsizlik adındaki sistem" tarafından yargılandıklarına üzülüyorlar!...
Bu "Sistemsizlik adındaki sistem", seni yargılamasın ne yapsın? Seni yargılamasalardı; devlete ve millete hizmet, -Allah korusun- teamülleşseydi, şimdiki danışmanlar milyon dolarlık rüşvetleri alarak sadece ağasından yediği bir azarlama ile yırtabilirler miydi?
Size de hak oldu; "Kelebek Operasyonu" diye başlatılıp, "Ümraniye Bombaları" ve sonra da "Ergenekon" diye adlandırılan "Devlet Yanlısı Çete" mensupları!
"Aldıkları kellelerin hesabını veren Sayın'ı görmeden, Ziya Gökalp'in bir şiirinden dolayı 3 ay bir dinlenme kampına çekilip mazlumlaşmak varken, mazlum edebiyatı yaparak "Sistemsizlik adındaki sistem"in başına geçmek varken, canlarınız pahasına "Sayın(!)"ın adamlarını itlâfa soyundunuz! Sayısız ana-baba evlâdını şehitleştirerek "Yan gelip yatmak" gibi bir göreve gönderdiniz!...
Hâlâ akılınız başınıza gelmedi mi? Hâlâ gerçekleri göremediniz mi? "Sistemsizlik adındaki sistem"in bereketiyle birileri, her geçen gün karunlaşırlarken sizler; devleti, vatanı parçalamak için Haçlı'ya taşeronluk yapan şakilerle mücadele gibi bir suç işleyerek "Devlet yanlısı Çete"ye girip tarihî bir suç işlediniz!
Görmez misiniz; işgâldeki pây-i tahtı kurtararak Ezan-ı Muhammediyi yeniden okutturan, camileri işgâl kuvvetlerinin atlarına ahır olmaktan kurtaran, camilerde dansöz oynatmalara son vererek yeniden ibadete açan "Sarı Paşa"yı, "Gazi Paşa"yı, "Atatürk"ü, bu sistem ve mensupları nerdeyse "hain" ilan ettiler!
Görmez misiniz; Peygamber(s.a.v)'in kabrini yıkmak isteyen Suudi Kralına; "Bir tek taşına el sürerseniz orduları aşağı gönderirim." diye telgraf çekerek kurtaran bir Müslümanı, nerdeyse dinsiz-Allahsız diye tarif ettiler!
Size hak oluyor; ikbâli, parayı, işbirlikçiliği hamasete tercih edemeyen akıl özürlüler!
Ama merak etmeyin! Bu "sistemsizlik adındaki sistem"in yönetenleri izin vermediği sürece, dünyanın en modern cezaevlerinde, hayatınıza kast edilemez! İmralı Mahkûmu'nun saltanatının umarım farkındasınız! Hastalanıp ölmezseniz, intihar etmezseniz korkmayın size bir şey olmaz! İdam cezasını da "sayın(!)"ı korumak için -hem de en milliyetçi siyâsiler- kaldırdılar korkmayın!...
Asrın Felâketini Türk Mucizesi'ne dönüştürebilen, Türk telekom'un ziyan edilmesine itiraz ederek Haçlı'ya kafa tutan, milletin refleksi tarifli ülkücülüğünün gereği parti içi uygulamalara ve siyâsete kafa tutarak Ecevitlere itiraz eden, Turan idealinin basamaklarından olan Türk Kurultayları'nı genel başkanına rağmen yapmaya-yaptırmaya gayret eden, vatanın-milletin tekliği konusunda aptal(!)ca mücâdele verenlerin başlarına gelenleri görmediniz mi?
Bu, "sistemsizlik adındaki sistem"in, AB ve ABD'nin tavsiyeleriyle yaptıklarını görerek yapacaklarını anlayamadınız mı?
Size hak oldu! Hak oluyor! Hele bu günler serin günler! Sizi daha neler bekliyor neler! Göreceksiniz!...
"Hakk-ı hayatın daha çiğnenmeden/Kan dökerek almalısın merd isen/Çünkü bugün ortada hak sahibi/Bir kişidir: ‘Hakkımı vermem’ diyen" (M.Akif)
TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
BERFİN'İN KÜRTLEŞTİRDİĞİ...
Bir AB çocuğu, bir "dolma Kalem", bir 'altan oğlu altan'; her berfin adını duyduğunda Kürt oluyormuş!
Hrant katledildiğinde de Ermeni olmuştu!
Rüzgâra göre yön değişebilen, rüzgârda yelkenini şişirip asla gemi götürmeyen kurnazlardan bunlar! Gemiyi hep ilk terk edenlerden! Korkaklık sayesinde sağ kalmayı akıllılık sayabilecek kadar da hesap kitap adamlarından!
Berfin adını her duyduğunda Kürt olabilen bu bukalemun; "Bu ismi duyduğumda ben bir Kürt’üm... Boynu büküğüm biraz. Kederliyim. Hep ihanete uğradım, hep hain ben oldum. Çocuklarımı öldürdüler, bana katil dediler." diye de Kürt olmasının nedenini anlatmış!
Biz Türkler ve vatandaşımız Kürt Türkler; anasının kucağındaki bebeleri keleşlerle delik deşik eden PKK'lı canileri unuttuk ya!...
Be altan oğlu altan! Babası ile telefonla görüşürken nerdeyse canlı yayında şehit olan Mehmetçiğin adını duyduğunda ne oldun? Telefonda yaralıyken çarpışmaya devam ederek babasına; "Arkadaşlarım şehit düştüler. Birazdan ben de şehit olacağım." diyebilen ve kahpe PKK'lının silah takırtılarını dinleten Oğuz'un adını duyduğunda Türkleşemeyecek kadar mı altan oğlu altandın?
Daha dün; Osmaniye'nin Bahçe ilçesinden, sekiz kardeşin en küçüğü Halil Güreş'in terhisine bir kaç ay kala şehit olduğunu duyan ağabeylerinin; "Kardeşimizin eksik kalan görevini biz tamamlayalım. Vatana borçlu kalmasın." dediklerini duyduğunda bırak Türkleşmeyi insanda mı olamadın?
Sende acıma, sen de merhamet olabilir mi be "Dolma Kalem"?... Niye bu kadar albenilisiniz ? Niye bu kadar dolarları size verirler bilirim de bilemem!... Çünkü sana ve senin gibi Karen Fogg çocuklarına parayı Haçlı verir! Soros verir! AB verir ve verdiğinin karşılığını da böyle bölücülük yaptırarak isterler!
Be altan oğlu altan! İhanet; kurulu meşrû bir devlete önce tabi olup sonrada şahsî çıkarlarını, millî çıkarlara tercih ederek yapılmaz mı? Tarihin hangi döneminde, hangi coğrafyada bir Kürt devleti kurulmuşta, ona da ihanet edilmiş?
Devlete kaç kere ihanet ettiklerini ve kaç kere cezalandırıldıklarını, çok iyi bilmene rağmen ne yapmak istediğini anlamaz mıyız zannediyorsun? Senin; berfin adını duyarak Kürtleştiğini söyleyerek örtülü olarak propogandasını yaptığın caniler, insanlığın yüz karaları değil midir kundaktaki Kürt bebesine sayısız mermi sıkanlar!...
Cebindeki paraları uyuşturucu satarak, kadın pazarlayarak dolarlaştırıp, eurolaştırıp, yine gâvurdan gâvur parasıyla aldığı mermileri, bombaları Kürtlere karşı kullananlar, senin örtülü savunduğun katiller değil midir?
Senin spor olsun diye, Sorostan gelen dolarlardan biraz daha payın artsın diye, gariban Kürt delikanlılarını dolduruşa getirip dağlara çıkarasın diye yaptığın bu propogandan değil de; devlete silah sıkanların devlet güçlerince itlâf edilmesi mi ihânet?
Yozgat'ın dağ köylerinde, Kırşehir'in susuz köylerinde, yokluklar içinde büyüyüp vatan borcunu ödemeye gidip; berfinleri, bebeleri, dedeleri, nineleri insafsızca öldüren PKK'lılara karşı, onları ve vatanın bütünlüğünü korumak uğruna şehit düşen Mehmetçiklerde niye Mehmet, niye Türk olmazsın? Niye bir kere de; "Türk oluyorum." demekten vaz geçtim; "Ne mutlu Türk'üm diyene." demezsin?
İyi ki demezsin!
Desen Türklüğüm incinir! Desen Atatürk'ün ruhu incinir! "Bu gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet"iniz yüzünden sayısız memleket çocuğunu ziyan ettirdiniz! Kan emici, vampir patronlarınızın gözleri kana doymadığı için de işinize devam ediyorsunuz!
Sen ve senin gibilerin inadına her Mehmetçik şehâdetinde; Mehmedim, Türk'üm!
Mehmetçiğimin her hain itlâfında; kahramanım, Mehmedim, Türk oğlu Türk'üm!...
Soyum Türk, devletim Türk, vatanım Türkiye, devletim Türkiye Cumhuriyeti ve bütün halkları millet edinceye, senin gibileri de korkunuzdan da olsa Türk edinceye kadar Türk'üm Türk...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Hrant katledildiğinde de Ermeni olmuştu!
Rüzgâra göre yön değişebilen, rüzgârda yelkenini şişirip asla gemi götürmeyen kurnazlardan bunlar! Gemiyi hep ilk terk edenlerden! Korkaklık sayesinde sağ kalmayı akıllılık sayabilecek kadar da hesap kitap adamlarından!
Berfin adını her duyduğunda Kürt olabilen bu bukalemun; "Bu ismi duyduğumda ben bir Kürt’üm... Boynu büküğüm biraz. Kederliyim. Hep ihanete uğradım, hep hain ben oldum. Çocuklarımı öldürdüler, bana katil dediler." diye de Kürt olmasının nedenini anlatmış!
Biz Türkler ve vatandaşımız Kürt Türkler; anasının kucağındaki bebeleri keleşlerle delik deşik eden PKK'lı canileri unuttuk ya!...
Be altan oğlu altan! Babası ile telefonla görüşürken nerdeyse canlı yayında şehit olan Mehmetçiğin adını duyduğunda ne oldun? Telefonda yaralıyken çarpışmaya devam ederek babasına; "Arkadaşlarım şehit düştüler. Birazdan ben de şehit olacağım." diyebilen ve kahpe PKK'lının silah takırtılarını dinleten Oğuz'un adını duyduğunda Türkleşemeyecek kadar mı altan oğlu altandın?
Daha dün; Osmaniye'nin Bahçe ilçesinden, sekiz kardeşin en küçüğü Halil Güreş'in terhisine bir kaç ay kala şehit olduğunu duyan ağabeylerinin; "Kardeşimizin eksik kalan görevini biz tamamlayalım. Vatana borçlu kalmasın." dediklerini duyduğunda bırak Türkleşmeyi insanda mı olamadın?
Sende acıma, sen de merhamet olabilir mi be "Dolma Kalem"?... Niye bu kadar albenilisiniz ? Niye bu kadar dolarları size verirler bilirim de bilemem!... Çünkü sana ve senin gibi Karen Fogg çocuklarına parayı Haçlı verir! Soros verir! AB verir ve verdiğinin karşılığını da böyle bölücülük yaptırarak isterler!
Be altan oğlu altan! İhanet; kurulu meşrû bir devlete önce tabi olup sonrada şahsî çıkarlarını, millî çıkarlara tercih ederek yapılmaz mı? Tarihin hangi döneminde, hangi coğrafyada bir Kürt devleti kurulmuşta, ona da ihanet edilmiş?
Devlete kaç kere ihanet ettiklerini ve kaç kere cezalandırıldıklarını, çok iyi bilmene rağmen ne yapmak istediğini anlamaz mıyız zannediyorsun? Senin; berfin adını duyarak Kürtleştiğini söyleyerek örtülü olarak propogandasını yaptığın caniler, insanlığın yüz karaları değil midir kundaktaki Kürt bebesine sayısız mermi sıkanlar!...
Cebindeki paraları uyuşturucu satarak, kadın pazarlayarak dolarlaştırıp, eurolaştırıp, yine gâvurdan gâvur parasıyla aldığı mermileri, bombaları Kürtlere karşı kullananlar, senin örtülü savunduğun katiller değil midir?
Senin spor olsun diye, Sorostan gelen dolarlardan biraz daha payın artsın diye, gariban Kürt delikanlılarını dolduruşa getirip dağlara çıkarasın diye yaptığın bu propogandan değil de; devlete silah sıkanların devlet güçlerince itlâf edilmesi mi ihânet?
Yozgat'ın dağ köylerinde, Kırşehir'in susuz köylerinde, yokluklar içinde büyüyüp vatan borcunu ödemeye gidip; berfinleri, bebeleri, dedeleri, nineleri insafsızca öldüren PKK'lılara karşı, onları ve vatanın bütünlüğünü korumak uğruna şehit düşen Mehmetçiklerde niye Mehmet, niye Türk olmazsın? Niye bir kere de; "Türk oluyorum." demekten vaz geçtim; "Ne mutlu Türk'üm diyene." demezsin?
İyi ki demezsin!
Desen Türklüğüm incinir! Desen Atatürk'ün ruhu incinir! "Bu gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet"iniz yüzünden sayısız memleket çocuğunu ziyan ettirdiniz! Kan emici, vampir patronlarınızın gözleri kana doymadığı için de işinize devam ediyorsunuz!
Sen ve senin gibilerin inadına her Mehmetçik şehâdetinde; Mehmedim, Türk'üm!
Mehmetçiğimin her hain itlâfında; kahramanım, Mehmedim, Türk oğlu Türk'üm!...
Soyum Türk, devletim Türk, vatanım Türkiye, devletim Türkiye Cumhuriyeti ve bütün halkları millet edinceye, senin gibileri de korkunuzdan da olsa Türk edinceye kadar Türk'üm Türk...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazar, Ağustos 17, 2008
NEDEN "İLK" OLMASIN Kİ?...
Dünyayı Türkçe okuyan; her gün Yeniçağ alarak Yeniçağ'ı kendilerinden başka hiç bir kuvvetin teslim alamayacağını ispat ettiren Türk Yeniçağcılar;
Allah(c.c.) nasibederse çağı yenileyecek kanaat önderi, "Dünyayı Türkçe Okuyan" bu müthiş Türk grubundan çıkacak inancındayım.
Sizlere öylesine güvenmiş, sizlerin varlığınızı hissederek öylesine cesurum ki; artık tenkitleriyle bir şey yapamadıklarını anlayarak küfredip aczlerini deşifre eden zavallılarla muhatabım! Muhatabım dediysem bağışlansın lütfen. "İt ürüyor ve kervan yürüyor." kadardır muhataplığım.
Sağ olun. Yakın ilgilerinize teşekkürlerimi kabul edin lütfen. Şükürler olsun ki varsınız.
Yelkenler, rüzgârla şişmezse malumunuz gemiyi yürütemez...
Sizler gibi ehil yüreklerlerden aldığımız iltifatlar, yelkenlerimizi şişiren rüzgârımızdır.
Türkçe düşünen, Türkçe konuşan ve Türkçe duran Yeniçağ'ı; bu rüzgârınızdan mahrum bırakmayacağınızı artık biliyoruz... Biraz daha! Biraz daha lütfen, hepimiz için...
Elbette bu aralar şişen yelkenlerimiz de çaresiz, biliyoruz! Biliyoruz ki; devlet gemimizi karaya oturttular! Yanlış rotada yanlış istikamete götüren yanlış kaptana, yeterince itiraz edemediğimiz için gemimizi karaya biz oturttuk!
Şimdi karadan gemileri yürütebilecek bir yüreğe ihtiyacımız var! O yüreğin bir an önce ortaya çıkması için, millet olarak ona yürek olmak gerek!...
Allah(c.c.)'ın Maide Sûresi 54. Ayeti'nde; "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. Bunlar Allah yolunda cihad ederler ve hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar." şeklinde apaçık tarif ettiğine inandığım, Peygamberimiz(s.a.v)'den dualı bu asîl Türk milletine, uzun süreli zilletin revâ görülmeyeceğine imanım var...
"Kul sıkışmazsa Hızır gelmez." darb-ı meselinden hareketle; Allah'a kullukta yarış kabul etmeyen bu Milletin içinden Hızırvâri bir Türk yiğidinin, yanardağca patlayarak çıkması an meselesidir...
İnancım bu! Bu inancımı tekrarlayarak, dillendirerek en azından kendimi teselli ettiğimi; teselli olmuş bendenizin çevresine de teselli kaynağı olmaya gayret ettiğimi söylesem sırrımı mı ifşâ etmiş olurum? Sırrımı ifşâ etmiş olsam bile; sizler gibi ehil yüreklere, sırdaş-ketum yüreklere açıldığım için endişeden uzağım...
Bu iç huzurumla; kendimde başlatıp kendimde bitirmeğe gayret ettiğim nefsî cihadımda; bazen olası haddimi aşmalarımda, sürç-i lisanlarımda affınıza muhtacım...
"İlk adım", "İlk hareket", "İlk Parti" adıyla, ciddi manada ilgimi çeken ama maalesef özel meselelerim yüzünden ilk defa bendenizin dillendiremediğim bir oluşum var! Başbuğ Türkeş'in, tevil kabul etmez meşhur mektubunda el yazısı ile; "Temiz ve ihlaslı bir Anadolu Türkmeni'dir. Avşardır, benim aşiretimden boyumdandır. Denenmiş fedakar bir kimsedir." şeklinde tarihe tarif edilen Ülkücü Hareket'in "Kadir Hoca"sı'nın, Av. A. Kadir Erdil'in, bir oluşumunu duyuyor, biliyorum.
"İşi ayinesidir kişinin lafa bakılmaz." düşüncesi ile, bütün duyarlı Türk yüreklilerin, "Kadir Hoca"nın bu oluşumuna biraz dikkat kesilmelerini rica etsem, artık kaynadığına inandığım volkanın patlama işareti midir yoksa bana mı öyle geliyor diye de sorsam, bir hayra vesile olur muyum?
Türkçe düşündüğünü, Türkçe konuştuğunu ve karaya oturtulmuş Devlet gemimize Türkçe kaptanlığa talip olunduğuna -şahsen- inandığım bu hareket; neden bir "ilk" olmasın ki?
Bu kadar ihanet içinde, bir sadık hareketin varlığını duyarak, yine kendimi mi teselli ettim dersiniz? Neden "ilk" olmasın ki? Yasak mı var? Varsa kimin, kimlerin yasağı?
Tesellim de olsa Vallahi hoşuma gitti...
Vebal de olsa kendi vebalimdir ve sahibiyim inşallah...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Allah(c.c.) nasibederse çağı yenileyecek kanaat önderi, "Dünyayı Türkçe Okuyan" bu müthiş Türk grubundan çıkacak inancındayım.
Sizlere öylesine güvenmiş, sizlerin varlığınızı hissederek öylesine cesurum ki; artık tenkitleriyle bir şey yapamadıklarını anlayarak küfredip aczlerini deşifre eden zavallılarla muhatabım! Muhatabım dediysem bağışlansın lütfen. "İt ürüyor ve kervan yürüyor." kadardır muhataplığım.
Sağ olun. Yakın ilgilerinize teşekkürlerimi kabul edin lütfen. Şükürler olsun ki varsınız.
Yelkenler, rüzgârla şişmezse malumunuz gemiyi yürütemez...
Sizler gibi ehil yüreklerlerden aldığımız iltifatlar, yelkenlerimizi şişiren rüzgârımızdır.
Türkçe düşünen, Türkçe konuşan ve Türkçe duran Yeniçağ'ı; bu rüzgârınızdan mahrum bırakmayacağınızı artık biliyoruz... Biraz daha! Biraz daha lütfen, hepimiz için...
Elbette bu aralar şişen yelkenlerimiz de çaresiz, biliyoruz! Biliyoruz ki; devlet gemimizi karaya oturttular! Yanlış rotada yanlış istikamete götüren yanlış kaptana, yeterince itiraz edemediğimiz için gemimizi karaya biz oturttuk!
Şimdi karadan gemileri yürütebilecek bir yüreğe ihtiyacımız var! O yüreğin bir an önce ortaya çıkması için, millet olarak ona yürek olmak gerek!...
Allah(c.c.)'ın Maide Sûresi 54. Ayeti'nde; "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. Bunlar Allah yolunda cihad ederler ve hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar." şeklinde apaçık tarif ettiğine inandığım, Peygamberimiz(s.a.v)'den dualı bu asîl Türk milletine, uzun süreli zilletin revâ görülmeyeceğine imanım var...
"Kul sıkışmazsa Hızır gelmez." darb-ı meselinden hareketle; Allah'a kullukta yarış kabul etmeyen bu Milletin içinden Hızırvâri bir Türk yiğidinin, yanardağca patlayarak çıkması an meselesidir...
İnancım bu! Bu inancımı tekrarlayarak, dillendirerek en azından kendimi teselli ettiğimi; teselli olmuş bendenizin çevresine de teselli kaynağı olmaya gayret ettiğimi söylesem sırrımı mı ifşâ etmiş olurum? Sırrımı ifşâ etmiş olsam bile; sizler gibi ehil yüreklere, sırdaş-ketum yüreklere açıldığım için endişeden uzağım...
Bu iç huzurumla; kendimde başlatıp kendimde bitirmeğe gayret ettiğim nefsî cihadımda; bazen olası haddimi aşmalarımda, sürç-i lisanlarımda affınıza muhtacım...
"İlk adım", "İlk hareket", "İlk Parti" adıyla, ciddi manada ilgimi çeken ama maalesef özel meselelerim yüzünden ilk defa bendenizin dillendiremediğim bir oluşum var! Başbuğ Türkeş'in, tevil kabul etmez meşhur mektubunda el yazısı ile; "Temiz ve ihlaslı bir Anadolu Türkmeni'dir. Avşardır, benim aşiretimden boyumdandır. Denenmiş fedakar bir kimsedir." şeklinde tarihe tarif edilen Ülkücü Hareket'in "Kadir Hoca"sı'nın, Av. A. Kadir Erdil'in, bir oluşumunu duyuyor, biliyorum.
"İşi ayinesidir kişinin lafa bakılmaz." düşüncesi ile, bütün duyarlı Türk yüreklilerin, "Kadir Hoca"nın bu oluşumuna biraz dikkat kesilmelerini rica etsem, artık kaynadığına inandığım volkanın patlama işareti midir yoksa bana mı öyle geliyor diye de sorsam, bir hayra vesile olur muyum?
Türkçe düşündüğünü, Türkçe konuştuğunu ve karaya oturtulmuş Devlet gemimize Türkçe kaptanlığa talip olunduğuna -şahsen- inandığım bu hareket; neden bir "ilk" olmasın ki?
Bu kadar ihanet içinde, bir sadık hareketin varlığını duyarak, yine kendimi mi teselli ettim dersiniz? Neden "ilk" olmasın ki? Yasak mı var? Varsa kimin, kimlerin yasağı?
Tesellim de olsa Vallahi hoşuma gitti...
Vebal de olsa kendi vebalimdir ve sahibiyim inşallah...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cumartesi, Ağustos 16, 2008
BİR HABERİMİZ OLSA!...
İstihbaratımız var mı? Varsa ne iş yapar? Merakımdandır Beğler!...
İstanbul'da askeri kışlaya havanla saldırı yapılıyor! Kocaman havanın ateşleneceği yere taşınmasından, kocaman havan mermisinin topun yanına taşınmasından haberimiz yok!
İstanbul'da; müttefik(!)imiz ABD'nin baş konsolosluğuna saldırı tertiplenip, müdahele eden trafik polislerimiz şehit edilebiliyor! Ne dünyanın en güçlüsüyüm diye dolaşan müttefi(!)imizin ne de bizim haberimiz yok!
Genel Kurmay Başkanımız'a dört sefer suikast tertipleniyor! Haberimiz yok!
Bahçeli MHP Genel Başkan Yardımcısı Şandır; "Biz, o yapılanmayı zamanında tespit ettik, önlemini aldık." diye açıklama yaparak, dünyanın en tehlikeli "Devlet Yanlısı Çete"si(!)nden haberdar olduğunu söylüyor ama bizim devlet olarak haberimiz yok!
Bir başka Bahçeli MHP mensubu vekil; "Tüm dünyayı kuşatan küresel kıskaç, MHP’ye sızmayı becerememiştir. Bahse konu kişi, MHP üyesi dahi yapılmadı ve dönemin gelişmeleri dikkatle takip edilerek kongre salonuna girme gayretleri boşa çıkarıldı." diyerek yine malûm "Devlet Yanlısı Çete"(!) den haberdar olduklarını ve aldıkları meşrû(!) tedbiri açıklıyor, Ümit Özdağ'ın kongre salonuna girişini engellemekteki başarılarını açıklıyor ama devlet olarak bizim haberimiz yok!
Devletine sadık vatandaşlardan ve benden alına vergilerle milyar milyar maaş verilen, dokunulmazlık zırhıyla muhafaza edilen "Meclis'in renkleri", Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden ve oradan aldığı yetkiyle, açıkça bölücülük yapıyor haberimiz yok!
Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, Bakanlarımız, Emniyet ve İstihbarat Genel müdürlerimiz, valilerimiz, ordu komutanlarımız; vatandaştan, bizden korunmak için ne yapacağını bilemiyor ve niye korunduklarınından haberimiz yok!
Kurumların başındaki yetkililer, devletten korunmak için olmadık çarelerle meşguller, devlet olarak haberimiz yok!
Belgeli iş takipçiliği bedelinden dünyanın haberi var; bizim, başbakanımızın, cumhuriyet savcılarımızın haberimiz yok!
Kırmızı Çizgilerimiz, silinmeden yok sayılıyor haberimiz yok!
Dünyanın en güçlü ordularından diye tarifli ordumuzun başına çuval geçiriliyor, haberimiz yok!
Hakim güçler tarifli emperyalistlerin, Haçlıların tamamına yakınlarının masalarında değişen dünya haritaları var! Değişen sınırlar içerisinde Türkiye var! Haberimiz yok!...
Vatan bölünmesin, Bayrak inmesin, Ezan dinmesin diye hemen her gün Mehmetçiklerimiz şüheda kervanına katılıyor, nedeninden haberimiz yok!...
Hemen herkesin, dünyanın haberi olan işlerden, oluncaya kadar haberimiz yok!
Bütün dünyanın teröristliğini bildiği biri, onlarca yıldır aradığımız biri, müttefiklerimizin hastanelerinde tedavi ediliyor, ölüyor haberimiz yok!
Cenazesi getiriliyor, örgüt mensuplarınca cenaze töreni yapılıyor, o kadar örgüt mensubundan haberimiz yok!
Diyarbakır'da olanlardan, oldurulanlardan haberimiz yok!
Oysa her yeri, her kesi, taaa yatak odalarına kadar takip edecek teknolojimiz ve her bireyi tek tek takip edecek dedektiflerimiz var, tele kulakta zannedersem dünyada üstümüze yok ama olan bitenden haberimiz yok!...
Benim haberim olanlardan devletin haberi yok!
Devletimin başına örülen çoraplardan, devletimin kurumlarının haberi yok!
Dünya kaynıyor! Üçüncü dünya harbinin ayak sesleri duyuluyor, Dışişleri Bakanımız tatilde, haberimiz yok!...
Allah sonumuzu hayretsin! Ne olacağından da, ne olacağımızdan da haberimiz yok!...
Tedbir de kazayı bozarmış güya!...
Bir haberimiz olsa!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
İstanbul'da askeri kışlaya havanla saldırı yapılıyor! Kocaman havanın ateşleneceği yere taşınmasından, kocaman havan mermisinin topun yanına taşınmasından haberimiz yok!
İstanbul'da; müttefik(!)imiz ABD'nin baş konsolosluğuna saldırı tertiplenip, müdahele eden trafik polislerimiz şehit edilebiliyor! Ne dünyanın en güçlüsüyüm diye dolaşan müttefi(!)imizin ne de bizim haberimiz yok!
Genel Kurmay Başkanımız'a dört sefer suikast tertipleniyor! Haberimiz yok!
Bahçeli MHP Genel Başkan Yardımcısı Şandır; "Biz, o yapılanmayı zamanında tespit ettik, önlemini aldık." diye açıklama yaparak, dünyanın en tehlikeli "Devlet Yanlısı Çete"si(!)nden haberdar olduğunu söylüyor ama bizim devlet olarak haberimiz yok!
Bir başka Bahçeli MHP mensubu vekil; "Tüm dünyayı kuşatan küresel kıskaç, MHP’ye sızmayı becerememiştir. Bahse konu kişi, MHP üyesi dahi yapılmadı ve dönemin gelişmeleri dikkatle takip edilerek kongre salonuna girme gayretleri boşa çıkarıldı." diyerek yine malûm "Devlet Yanlısı Çete"(!) den haberdar olduklarını ve aldıkları meşrû(!) tedbiri açıklıyor, Ümit Özdağ'ın kongre salonuna girişini engellemekteki başarılarını açıklıyor ama devlet olarak bizim haberimiz yok!
Devletine sadık vatandaşlardan ve benden alına vergilerle milyar milyar maaş verilen, dokunulmazlık zırhıyla muhafaza edilen "Meclis'in renkleri", Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden ve oradan aldığı yetkiyle, açıkça bölücülük yapıyor haberimiz yok!
Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, Bakanlarımız, Emniyet ve İstihbarat Genel müdürlerimiz, valilerimiz, ordu komutanlarımız; vatandaştan, bizden korunmak için ne yapacağını bilemiyor ve niye korunduklarınından haberimiz yok!
Kurumların başındaki yetkililer, devletten korunmak için olmadık çarelerle meşguller, devlet olarak haberimiz yok!
Belgeli iş takipçiliği bedelinden dünyanın haberi var; bizim, başbakanımızın, cumhuriyet savcılarımızın haberimiz yok!
Kırmızı Çizgilerimiz, silinmeden yok sayılıyor haberimiz yok!
Dünyanın en güçlü ordularından diye tarifli ordumuzun başına çuval geçiriliyor, haberimiz yok!
Hakim güçler tarifli emperyalistlerin, Haçlıların tamamına yakınlarının masalarında değişen dünya haritaları var! Değişen sınırlar içerisinde Türkiye var! Haberimiz yok!...
Vatan bölünmesin, Bayrak inmesin, Ezan dinmesin diye hemen her gün Mehmetçiklerimiz şüheda kervanına katılıyor, nedeninden haberimiz yok!...
Hemen herkesin, dünyanın haberi olan işlerden, oluncaya kadar haberimiz yok!
Bütün dünyanın teröristliğini bildiği biri, onlarca yıldır aradığımız biri, müttefiklerimizin hastanelerinde tedavi ediliyor, ölüyor haberimiz yok!
Cenazesi getiriliyor, örgüt mensuplarınca cenaze töreni yapılıyor, o kadar örgüt mensubundan haberimiz yok!
Diyarbakır'da olanlardan, oldurulanlardan haberimiz yok!
Oysa her yeri, her kesi, taaa yatak odalarına kadar takip edecek teknolojimiz ve her bireyi tek tek takip edecek dedektiflerimiz var, tele kulakta zannedersem dünyada üstümüze yok ama olan bitenden haberimiz yok!...
Benim haberim olanlardan devletin haberi yok!
Devletimin başına örülen çoraplardan, devletimin kurumlarının haberi yok!
Dünya kaynıyor! Üçüncü dünya harbinin ayak sesleri duyuluyor, Dışişleri Bakanımız tatilde, haberimiz yok!...
Allah sonumuzu hayretsin! Ne olacağından da, ne olacağımızdan da haberimiz yok!...
Tedbir de kazayı bozarmış güya!...
Bir haberimiz olsa!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
MÜSTEMLEKE MİYİM KARDEŞİİİİİM?...
Dağda PKK!...
Kırsalda PKK!...
Büyük şehirlerimizde PKK!...
Başkentimizde PKK!...
Yetmemiş, yetmediiii!
Meclisimizde, PKK'nın açık desteği ile bağımsız olarak seçimlere girip, sonra partileşenlerden birisi; "Üniter yapıya saygılıyız, ancak tek millete asla, asla... Bizi kimsenin farklı alana itmeye hakkı yok. Cumhurbaşkanı'nın dediği farklılıklar, kravat veya elbise değil, kültür ve dildir. Başbakan, 75 Kürt milletvekili olduğunu söylüyor. Uçakta aklına Kürtler geliyor. Burada siz niye hatırlamıyorsunuz? Kürt milletvekilleri niye konuşmuyor? PKK, bu ülkenin bir gerçeği; hayır mı diyelim?" diye nara atıyor!
Yani PKK'lılığı asla asla ayıp saymayan, PKK'yı terör örgütü görmeyen, PKK'nın siyasallaşmışları mecliste!...
Onların tarif ettikleri şekilde saysak ve -haşa- hepsini PKK'lı saysak toplam nüfusları 6-7 milyon. Bu memleketin nüfusu 75 milyon beğleeer!...
Heeeyyyy!
Neler oluyor? diye sorasım geldi ama cevabım da hazır: Günaydın!...
Bu işlere; laik-antilaik münakaşalarının kutuplaşmaya gitmesine izin vererek geldik! Muhteşem Türk Atatürk'ümüzü, solculara; dinimizi, siyasi malzeme olarak kullanan 'Milli Görüş'çülere; Cumhuriyet ve demokrasiyi onlarca yıl "halklar, halklara eşitlik, halklara özgürlük, halkların kardeşliği" teraneleriyle inkâra hazırlanan sinsi demokrasi havarilerine teslim ederek bu günlere geldik!...
Kimsenin cenâbetlikten sonraki gusül suyunu, kimsenin üstüne serpmeğe hakkı yok!...
"Sen 'Ne mutlu Türk'üm diyene' dersen birileri de ne mutlu bilmem neyim der." dediler, sessizce seyrettik! Kendilerine oy vermeyen samimi müslümanları "Patates dinliler" diye tarif ettiler, seyrettik! Muhteşem Türk Atatürk'ü dinsizlikle itham ettiler, sustuk seyrettik! Dünyanın en imanlı ordusunu nerdeyse "Allahsız!" tarifli ettiler seyrettik! Asker; devletin korunma refleksi olarak tepki verdi, "Cunta" dedik, "dikta" dedik!
Şimdi demokrasi gereği olsa zoruma gitmeyecek ama AB'nin zorlama ve dayatmalarıyla ordumuz nerdeyse erk olma tarifini kaybetmek üzere ve birileri, "Ordu nerede?" diye feverana başladı! Onu bunu bilmem artık! Birilerinin; inisiyatif kullanma zamanı, eğer bu gün değilse ne zaman? Demokrasi sekteye uğrarmış! Seçme seçilme hakkına saygısızlık olurmuş!
Kürsü dokunulmazlığı muhafaza edilmeseymiş, meclisten DEP'li vekiller tevkif edilerek götürülürken Meclis Başkanı'nın istediği imzayı atsalarmış, şimdi Cumhurbaşkanı'da, Başbakan'da siyaset yapamıyor olacaklarmış!
Gördünüz mü Meclisimizdeki PKK uzantılarının demokrasi kahramanlıklarını!...
Eğer dedikleri gibi idiyse, bahsettikleri kişiler siyaset yapmasalardı Bayrağım yarıya mı inerdi?Bu kadar yıl kandırılmayı hak edecek ne günahımız var? Bu kadar yıl, gözlerimizin içine baka baka kandırılmayı hak edecek kadar Aziz Nesin tarifli miyiz? Devlete, millete, vatana sadakat, ne zamandan beri bu kadar affedilmez bir suç sayıldı?
Bize bu uygulamaları reva ve mubah görenler, bu milletin öfkesinden hiç korkmazlar mı? Şimdi benim bu yazdıklarım, birilerini tahrik mi sayılacak? Mecliste "Tek millet asla asla..." diye haykırış beni tahrik etmesin mi? Tahrik olur ve itiraz edersem, suç mu işlerim?
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır/ Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır."diye feveran edersem, bu sessizliğe baş kaldırırsam suç mu işlerim?...
Toprağım, vatan; bayrağım bayrak; devletim, devlet kalsın diye Türkçe ölüyorum, inancıma göre ve Kur'an tarifine göre de şehitleşiyorum zaten, kör müsünüz?!
Üniter Devletimi, bölünmez vatanımı, tek milletliğimi ölümüne savunacağım. Savunuyorum. Bunu suç sayan, suç saydıran AB'nin de, ABD'nin de, yerli işbirlikçilerin de Allah belâlarını versin!...
Müstemleke miyim Kardeşiiiiiim?...
Ve Türklüğümle kimi, kimleri rahatsız ediyorsam onların inadına Türk'üm Türk...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Kırsalda PKK!...
Büyük şehirlerimizde PKK!...
Başkentimizde PKK!...
Yetmemiş, yetmediiii!
Meclisimizde, PKK'nın açık desteği ile bağımsız olarak seçimlere girip, sonra partileşenlerden birisi; "Üniter yapıya saygılıyız, ancak tek millete asla, asla... Bizi kimsenin farklı alana itmeye hakkı yok. Cumhurbaşkanı'nın dediği farklılıklar, kravat veya elbise değil, kültür ve dildir. Başbakan, 75 Kürt milletvekili olduğunu söylüyor. Uçakta aklına Kürtler geliyor. Burada siz niye hatırlamıyorsunuz? Kürt milletvekilleri niye konuşmuyor? PKK, bu ülkenin bir gerçeği; hayır mı diyelim?" diye nara atıyor!
Yani PKK'lılığı asla asla ayıp saymayan, PKK'yı terör örgütü görmeyen, PKK'nın siyasallaşmışları mecliste!...
Onların tarif ettikleri şekilde saysak ve -haşa- hepsini PKK'lı saysak toplam nüfusları 6-7 milyon. Bu memleketin nüfusu 75 milyon beğleeer!...
Heeeyyyy!
Neler oluyor? diye sorasım geldi ama cevabım da hazır: Günaydın!...
Bu işlere; laik-antilaik münakaşalarının kutuplaşmaya gitmesine izin vererek geldik! Muhteşem Türk Atatürk'ümüzü, solculara; dinimizi, siyasi malzeme olarak kullanan 'Milli Görüş'çülere; Cumhuriyet ve demokrasiyi onlarca yıl "halklar, halklara eşitlik, halklara özgürlük, halkların kardeşliği" teraneleriyle inkâra hazırlanan sinsi demokrasi havarilerine teslim ederek bu günlere geldik!...
Kimsenin cenâbetlikten sonraki gusül suyunu, kimsenin üstüne serpmeğe hakkı yok!...
"Sen 'Ne mutlu Türk'üm diyene' dersen birileri de ne mutlu bilmem neyim der." dediler, sessizce seyrettik! Kendilerine oy vermeyen samimi müslümanları "Patates dinliler" diye tarif ettiler, seyrettik! Muhteşem Türk Atatürk'ü dinsizlikle itham ettiler, sustuk seyrettik! Dünyanın en imanlı ordusunu nerdeyse "Allahsız!" tarifli ettiler seyrettik! Asker; devletin korunma refleksi olarak tepki verdi, "Cunta" dedik, "dikta" dedik!
Şimdi demokrasi gereği olsa zoruma gitmeyecek ama AB'nin zorlama ve dayatmalarıyla ordumuz nerdeyse erk olma tarifini kaybetmek üzere ve birileri, "Ordu nerede?" diye feverana başladı! Onu bunu bilmem artık! Birilerinin; inisiyatif kullanma zamanı, eğer bu gün değilse ne zaman? Demokrasi sekteye uğrarmış! Seçme seçilme hakkına saygısızlık olurmuş!
Kürsü dokunulmazlığı muhafaza edilmeseymiş, meclisten DEP'li vekiller tevkif edilerek götürülürken Meclis Başkanı'nın istediği imzayı atsalarmış, şimdi Cumhurbaşkanı'da, Başbakan'da siyaset yapamıyor olacaklarmış!
Gördünüz mü Meclisimizdeki PKK uzantılarının demokrasi kahramanlıklarını!...
Eğer dedikleri gibi idiyse, bahsettikleri kişiler siyaset yapmasalardı Bayrağım yarıya mı inerdi?Bu kadar yıl kandırılmayı hak edecek ne günahımız var? Bu kadar yıl, gözlerimizin içine baka baka kandırılmayı hak edecek kadar Aziz Nesin tarifli miyiz? Devlete, millete, vatana sadakat, ne zamandan beri bu kadar affedilmez bir suç sayıldı?
Bize bu uygulamaları reva ve mubah görenler, bu milletin öfkesinden hiç korkmazlar mı? Şimdi benim bu yazdıklarım, birilerini tahrik mi sayılacak? Mecliste "Tek millet asla asla..." diye haykırış beni tahrik etmesin mi? Tahrik olur ve itiraz edersem, suç mu işlerim?
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır/ Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır."diye feveran edersem, bu sessizliğe baş kaldırırsam suç mu işlerim?...
Toprağım, vatan; bayrağım bayrak; devletim, devlet kalsın diye Türkçe ölüyorum, inancıma göre ve Kur'an tarifine göre de şehitleşiyorum zaten, kör müsünüz?!
Üniter Devletimi, bölünmez vatanımı, tek milletliğimi ölümüne savunacağım. Savunuyorum. Bunu suç sayan, suç saydıran AB'nin de, ABD'nin de, yerli işbirlikçilerin de Allah belâlarını versin!...
Müstemleke miyim Kardeşiiiiiim?...
Ve Türklüğümle kimi, kimleri rahatsız ediyorsam onların inadına Türk'üm Türk...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Cuma, Ağustos 15, 2008
TÜRK BUDUN; ERTİN, ÖKÜN...
"Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tâbi kılmış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş."
...................
"Görür gözüm görmez gibi, bilir aklım bilmez gibi oldu. Kendim düşünceye daldım. Zamanı Tanrı yaşar. İnsan oğlu hep ölmek için türemiş. Öyle düşünceye daldım. Gözden yaş gelse mani olarak, gönülden ağlamak gelse geri çevirerek düşünceye daldım. Müthiş düşünceye daldım."
....................
"Bilgisiz kağan oturmuştur, kötü kağan oturmuştur. Buyruku da bilgisizmiş tabiî, kötü imiş tabiî. Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedi vermiş."
.................
"Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini töreni kim boza bilecekti? Türk milleti, vaz geç, pişman ol! Disiplinsizliğinden dolayı; beslemiş olan bilgili kağanınla, hür ve müstakil iyi iline karşı kendin hata ettin, kötü hâle soktun."
.....................
Orhun Kitabeleri'nin doğu ve güney yüzünden, bazı cümleleri aynen aldım...
Orhun Kitabelerini okurken; sadece Çinli'nin yerine AB ve ABD'yi, özetle Haçlı'yı koyarak okursak, sanki günümüzü, bizi tarif ettiğini zannetmez miyiz?
Tarihte halkları toplayarak milletleştirebilen tek millet olarak, milletliğimizin hedef alındığının farkına bir an önce varmazsak; artık boşaltılan şuuraltımız ve içi boşaltılmış kavramlarımızın farkında olmayarak en milliyetçi bilinen ağızlardan "Türk Halkı" dersek, korkarım ki halklaşırız ve yumuşak dilli, yumuşak hediyeli düşmanın tuzağına düşerek yem oluruz!
Dört taraftaki halkları kendimize tabi kılmazsak; başlıya baş eğdirip dizliye diz çöktürmezsek yeniden, devletliliğimiz nasıl belli olur ki?
Başkaları düzenimizi bozmasın endişesi ile, başkalarının sunduğu yumuşak dille sunulan yumuşak hediyelerin etkisinde kalarak kendimiz yumuşarsak, yüzlerce yıllık düşmanlarımıza yem olmaktan nasıl korunuruz ki?
Kendimiz, kendi töremiz ve kendi türemizle yeniden ayağa kalkmazsak; "Yedi Düvel" adıyla daha dün üzerimize saldıran ve bütün imkânsızlıklara rağmen inancımız-îmânımız ve Türk karakterimizle denize döktüğümüz düşmanın tatlı diline kanmaktan vaz geçmezsek; düşmanlarımıza baş eğdirip, diz çöktürüp, hainlerimizin dillerini kesmezsek; yeniden halkları milletleştirip, yoksulu bay etmezsek, daha ne kadar dayanabiliriz ki?
İslâmla teşerrüf ettikten sonra ki; "Size yapılan kötülüğe misliyle mukabele ediniz." Allah iznini, "Ama affederseniz sizin için daha hayırlıdır." Allah tavsiyesini de unutmayarak; savaşın eşit kuvvetler arasında yani sadece ordular arasında yapılacağını, savaşların sivil insanların huzurunu temin için yapılan bir ciddi ve erkek devlet işi olduğunu, bütün dünyaya bir daha hatırlatmazsak, diğerlerinden farkımız ne ola ki?
Bütün dünya insanlığının ve bütün dünya milletlerinin Türk Ordusu'nun muhteşem caydırıcılığını ve onun olduğu yerlerdeki Türk Düzeni'ni, huzuru özlediğini ve bu özlenen 'Düzen Kuruculuğun' sadece bizde, Türk Milleti'nde olduğunu ne zaman hatırlayacağız?
"TÜRK OĞUZ BEĞLERİ,TÜRK BUDUN EŞİDİN! ÜZE TENGRİ BASMASAR, ASRA YİR TELİNMESER, TÜRK BUDUN, İLİNGİN TÖRİNGİN KİM ARTATI [udaçı erti]? TÜRK BUDUN; ERTİN, ÖKÜN!"
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
...................
"Görür gözüm görmez gibi, bilir aklım bilmez gibi oldu. Kendim düşünceye daldım. Zamanı Tanrı yaşar. İnsan oğlu hep ölmek için türemiş. Öyle düşünceye daldım. Gözden yaş gelse mani olarak, gönülden ağlamak gelse geri çevirerek düşünceye daldım. Müthiş düşünceye daldım."
....................
"Bilgisiz kağan oturmuştur, kötü kağan oturmuştur. Buyruku da bilgisizmiş tabiî, kötü imiş tabiî. Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedi vermiş."
.................
"Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini töreni kim boza bilecekti? Türk milleti, vaz geç, pişman ol! Disiplinsizliğinden dolayı; beslemiş olan bilgili kağanınla, hür ve müstakil iyi iline karşı kendin hata ettin, kötü hâle soktun."
.....................
Orhun Kitabeleri'nin doğu ve güney yüzünden, bazı cümleleri aynen aldım...
Orhun Kitabelerini okurken; sadece Çinli'nin yerine AB ve ABD'yi, özetle Haçlı'yı koyarak okursak, sanki günümüzü, bizi tarif ettiğini zannetmez miyiz?
Tarihte halkları toplayarak milletleştirebilen tek millet olarak, milletliğimizin hedef alındığının farkına bir an önce varmazsak; artık boşaltılan şuuraltımız ve içi boşaltılmış kavramlarımızın farkında olmayarak en milliyetçi bilinen ağızlardan "Türk Halkı" dersek, korkarım ki halklaşırız ve yumuşak dilli, yumuşak hediyeli düşmanın tuzağına düşerek yem oluruz!
Dört taraftaki halkları kendimize tabi kılmazsak; başlıya baş eğdirip dizliye diz çöktürmezsek yeniden, devletliliğimiz nasıl belli olur ki?
Başkaları düzenimizi bozmasın endişesi ile, başkalarının sunduğu yumuşak dille sunulan yumuşak hediyelerin etkisinde kalarak kendimiz yumuşarsak, yüzlerce yıllık düşmanlarımıza yem olmaktan nasıl korunuruz ki?
Kendimiz, kendi töremiz ve kendi türemizle yeniden ayağa kalkmazsak; "Yedi Düvel" adıyla daha dün üzerimize saldıran ve bütün imkânsızlıklara rağmen inancımız-îmânımız ve Türk karakterimizle denize döktüğümüz düşmanın tatlı diline kanmaktan vaz geçmezsek; düşmanlarımıza baş eğdirip, diz çöktürüp, hainlerimizin dillerini kesmezsek; yeniden halkları milletleştirip, yoksulu bay etmezsek, daha ne kadar dayanabiliriz ki?
İslâmla teşerrüf ettikten sonra ki; "Size yapılan kötülüğe misliyle mukabele ediniz." Allah iznini, "Ama affederseniz sizin için daha hayırlıdır." Allah tavsiyesini de unutmayarak; savaşın eşit kuvvetler arasında yani sadece ordular arasında yapılacağını, savaşların sivil insanların huzurunu temin için yapılan bir ciddi ve erkek devlet işi olduğunu, bütün dünyaya bir daha hatırlatmazsak, diğerlerinden farkımız ne ola ki?
Bütün dünya insanlığının ve bütün dünya milletlerinin Türk Ordusu'nun muhteşem caydırıcılığını ve onun olduğu yerlerdeki Türk Düzeni'ni, huzuru özlediğini ve bu özlenen 'Düzen Kuruculuğun' sadece bizde, Türk Milleti'nde olduğunu ne zaman hatırlayacağız?
"TÜRK OĞUZ BEĞLERİ,TÜRK BUDUN EŞİDİN! ÜZE TENGRİ BASMASAR, ASRA YİR TELİNMESER, TÜRK BUDUN, İLİNGİN TÖRİNGİN KİM ARTATI [udaçı erti]? TÜRK BUDUN; ERTİN, ÖKÜN!"
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Çarşamba, Ağustos 13, 2008
HAK, HİÇ HAKLININ OLMAMIŞ Kİ !...
Balkanların ateşler içinde yandığı, Sırpların Müslüman, Boşnak ve Türk katliamları yaptığı dönemlerdi. Meclis Başkanımız Mustafa Kalemli, olayları yerinde incelemek için oradaydı. Kendisine tercümanlık eden bir Boşnak kızın söyledikleri, haberlere düşünce hemen hemen herkesi ağlatmıştı. "Biz burada ölürken, İstanbul'u korumak için öldüğümüzün farkında değil misiniz?" diye sormuştu Kalemli'ye Boşnak Kız!...
O yıllarda, oralardaki dindaşlarımıza ve soydaşlarımıza ne kadar sahiplenebildiğimiz sohbet götürür. Zaten yırtınıp durduk yıllarca!
Onlarca yıldır Kıbrıs'la ilgili yapılanları, dökülen kanları inkâr ederek neler yaptık!... "Çözümsüzlük çözüm değildir." tarifiyle, millî kahramanlarımızı, başta Rauf Denktaş olmak kaydıyla ne hallere soktuk!
Irak'ın bütünlüğü konusunda, Irak'ın kuzeyinde kurulması düşünülen Kürt devleti veya federasyonu konusunda savaş nedeni saydığımız ve duyurduğumuz kırmızı çizgilerimiz vardı. Kırmızı çizgilerimizi, görmezden gelerek neler yapıldı! Görmedik, görmezden geldik ve istikrar uğruna sustuk!
Teskerelerde AKP'nin kızdırdığı ABD'nin gönlünü alabilmek için; Rusya ile yaptığımız ikili ticari anlaşmaları atlayarak, ABD'nin hoşuna gidecek şekilde Gürcistan'ın Soros Pembe Devrimi ile iş başına getirilmiş yönetimine, açıkça silahlar verdik! Nerdeyse Bosna-Hersek gibi, Kıbrıs gibi, Karabağ gibi, Kerkük gibi bizim himâyemizdeymiş tarifi-görüntüsü verdik!
ABD ve bizden aldığı desteğe güvenen Saakaşvili, başından büyük bir işe kalkıştı! Afganistan'daki Talibanları, Üsame bin Ladin'i, Saddam'ı; geçmişlerindeki ABD ile ilişkilerini de unutarak, bir maceraya atıldı. Sonu elbette Kuveyt'i feth(!)e yeltenen Irak gibi olacaktı!... Tek farkla ki onu cezalandıran ABD değil; ABD ve Türkiye'ye de aynı anda cevap veren Rusya oldu!...
Savaşların haklısı haksızı olmuyor elbette! Savaşları kazanan haklı, kaybeden ise hem milleti hem de dünya gözünde haksız ve hain!...
Şu anda savaşanlar pek fazla ilgi alanımda değil!
Bir insan olarak vurulan sivillere üzülüyor, eşit güç kullanmayanlara kızıyorum elbette! Ama beni ilgilendiren; devletimin dış politikası, hatta iç politikası ve hâlâ istikrar adıyla kamufle edilen bir asayişsizliğe kurban verdiğimiz son "Dokuz Şehidimiz"...
Kırmızı çizgilerine sahip çıkamayan, sahiplenmesi gereken yerlere ve insanlara zamanında sahip çıkmayan-çıkamayan, müttefiklik maskesiyle yıllardır bize arkadan vuranlara tepki veremeyen, başımıza geçirilen çuvalın hesabını soramayan ama bütün bunlara rağmen ABD'nin hoşuna gitsin diye Gürcistan'a silah desteği veren bir Türkiye'nin; şu anda Rusya'nın kime vurduğunu fark edememesi beni ilgilendiren!...
İçeride, dışarıda; vatandaşları ve dünya milletleri nazarında kimliksizliği ile övünerek ne yaptığının anlaşılmaması yüzünden sürekli irtifa kaybeden bir muktedir olmayan iktidarın, Devletimizin başına açtığı gaileler beni ilgilendiren!...
Dört tarafımızdan kaynayan, kaynatılan bir cadılar kazanına dönüştürüldü bu cennet Anadolu!...
Dostluğunu ispatyamadığı için düşmanlığı artık önemsenmeyen bir konuma düşürüldük!
İletişimi ve bankaları milli olmayan milletlerin bağımsızlığının söz konusu olamayacağını, hepimiz biliriz ama hoyratça satılan KİT'lerimizi unutarak; PTT'nin ve bankalarımızın ne halde olduğunu unutarak mevcut hükümetten, milli dış politika bekleriz!...
Çok bekleriz ve korkarım ki düşeceğimiz halleri de çok hak ederiz!...
Alarak haklı olamazsak, vererek haksız ve suçlu oluruz sonunda korkarım!...
Okyanus ötesi ile müttefik ama sınır komşularımızın tamamıyla düşmanız! Var mı tarihimizde bu kadar yalnızlığımız veya dünyanın her hangi bir yerinde bizim kadar coğrafyasında yalnızlaştırılabilmiş ikinci bir devlet-millet varmı? Sanki işgal sırasını bekleyen bir görüntümüz yok mu? Bana mı öyle geliyor?
Adamlar; "Anam bana kör dedi. Gelene gidene vur dedi." mantığıyla vuruyor da vuruyor, biz de seyrederek tarfatarlık yaptığımızı zannediyoruz!
Ve bütün bunlar, istikrarımız uğruna mı? İstikrar buysa neye yarar Allah aşkına?...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
O yıllarda, oralardaki dindaşlarımıza ve soydaşlarımıza ne kadar sahiplenebildiğimiz sohbet götürür. Zaten yırtınıp durduk yıllarca!
Onlarca yıldır Kıbrıs'la ilgili yapılanları, dökülen kanları inkâr ederek neler yaptık!... "Çözümsüzlük çözüm değildir." tarifiyle, millî kahramanlarımızı, başta Rauf Denktaş olmak kaydıyla ne hallere soktuk!
Irak'ın bütünlüğü konusunda, Irak'ın kuzeyinde kurulması düşünülen Kürt devleti veya federasyonu konusunda savaş nedeni saydığımız ve duyurduğumuz kırmızı çizgilerimiz vardı. Kırmızı çizgilerimizi, görmezden gelerek neler yapıldı! Görmedik, görmezden geldik ve istikrar uğruna sustuk!
Teskerelerde AKP'nin kızdırdığı ABD'nin gönlünü alabilmek için; Rusya ile yaptığımız ikili ticari anlaşmaları atlayarak, ABD'nin hoşuna gidecek şekilde Gürcistan'ın Soros Pembe Devrimi ile iş başına getirilmiş yönetimine, açıkça silahlar verdik! Nerdeyse Bosna-Hersek gibi, Kıbrıs gibi, Karabağ gibi, Kerkük gibi bizim himâyemizdeymiş tarifi-görüntüsü verdik!
ABD ve bizden aldığı desteğe güvenen Saakaşvili, başından büyük bir işe kalkıştı! Afganistan'daki Talibanları, Üsame bin Ladin'i, Saddam'ı; geçmişlerindeki ABD ile ilişkilerini de unutarak, bir maceraya atıldı. Sonu elbette Kuveyt'i feth(!)e yeltenen Irak gibi olacaktı!... Tek farkla ki onu cezalandıran ABD değil; ABD ve Türkiye'ye de aynı anda cevap veren Rusya oldu!...
Savaşların haklısı haksızı olmuyor elbette! Savaşları kazanan haklı, kaybeden ise hem milleti hem de dünya gözünde haksız ve hain!...
Şu anda savaşanlar pek fazla ilgi alanımda değil!
Bir insan olarak vurulan sivillere üzülüyor, eşit güç kullanmayanlara kızıyorum elbette! Ama beni ilgilendiren; devletimin dış politikası, hatta iç politikası ve hâlâ istikrar adıyla kamufle edilen bir asayişsizliğe kurban verdiğimiz son "Dokuz Şehidimiz"...
Kırmızı çizgilerine sahip çıkamayan, sahiplenmesi gereken yerlere ve insanlara zamanında sahip çıkmayan-çıkamayan, müttefiklik maskesiyle yıllardır bize arkadan vuranlara tepki veremeyen, başımıza geçirilen çuvalın hesabını soramayan ama bütün bunlara rağmen ABD'nin hoşuna gitsin diye Gürcistan'a silah desteği veren bir Türkiye'nin; şu anda Rusya'nın kime vurduğunu fark edememesi beni ilgilendiren!...
İçeride, dışarıda; vatandaşları ve dünya milletleri nazarında kimliksizliği ile övünerek ne yaptığının anlaşılmaması yüzünden sürekli irtifa kaybeden bir muktedir olmayan iktidarın, Devletimizin başına açtığı gaileler beni ilgilendiren!...
Dört tarafımızdan kaynayan, kaynatılan bir cadılar kazanına dönüştürüldü bu cennet Anadolu!...
Dostluğunu ispatyamadığı için düşmanlığı artık önemsenmeyen bir konuma düşürüldük!
İletişimi ve bankaları milli olmayan milletlerin bağımsızlığının söz konusu olamayacağını, hepimiz biliriz ama hoyratça satılan KİT'lerimizi unutarak; PTT'nin ve bankalarımızın ne halde olduğunu unutarak mevcut hükümetten, milli dış politika bekleriz!...
Çok bekleriz ve korkarım ki düşeceğimiz halleri de çok hak ederiz!...
Alarak haklı olamazsak, vererek haksız ve suçlu oluruz sonunda korkarım!...
Okyanus ötesi ile müttefik ama sınır komşularımızın tamamıyla düşmanız! Var mı tarihimizde bu kadar yalnızlığımız veya dünyanın her hangi bir yerinde bizim kadar coğrafyasında yalnızlaştırılabilmiş ikinci bir devlet-millet varmı? Sanki işgal sırasını bekleyen bir görüntümüz yok mu? Bana mı öyle geliyor?
Adamlar; "Anam bana kör dedi. Gelene gidene vur dedi." mantığıyla vuruyor da vuruyor, biz de seyrederek tarfatarlık yaptığımızı zannediyoruz!
Ve bütün bunlar, istikrarımız uğruna mı? İstikrar buysa neye yarar Allah aşkına?...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
AKILLARIN BAŞLAYAN SAVAŞI...
Bizlerin, kalem erbabı kişilerin kuvvet ve moral kaynağımız okurlarımızdır. Okurlarımızdan aldığımız iltifatlarla yüreklenir, tenkitleriyle de kendimize çeki-düzen veririz.
Okurlarımdan aldığım iletileri, köşeme taşımayı pek tercih etmem. Özelim sayar ve özel olarak saklarım. Gücüm yettiğince de her okuruma mutlaka cevap veririm. Bazen, herkesle paylaşılması gereken iletiler de oluyor.
Şimdi sizlerle paylaşacağım iletinin sahibinin adını, bilerek vermeyeceğim! Zaten ülkücüye tahammülü olmayan "Bahçe MHP'nin Bahçelisi" nin bir de kendisine muhalif olduğunu bildiği MHP'liye asla tahammülü yoktur diye düşünerek, bana gönlünce yüklenen ülküdaşımı, korumak adına adını saklayacağım.
Bir ülküdaşım; "Bence MHP'nin en büyük talihsizliği Devlet Bahçeli ile ondan beterler arasında sıkışmış kalmış olmasıdır." demiş ve devam etmiş; "Evet Devlet Bahçeli yetersizdir ve liderlik yapabilecek kapasitede değildir. Ama ona karşı çıkanlara bakıyoruz onlar bin beter. Bir gün Devlet Bahçelici olup daha sonra ver elini Ramis abi, yetmeyince ver elini Yaşar Nuri, o da olmayınca ver elini Muhsin Bey o da olmazsa abi ara!!! Kimse yemiyor bunları artık. Elimde olsa Devlet Bahçeliyi orada bir dakika oturtmam. Ama onun kirli emelleri için ülkücü hareketten taşeron devşirmeye çalışanlara karşı partiyi korumasını da saygıyla karşılıyorum."
Satır arasında bir kaç cümlesini koymadım. Çünkü sansüre uğrayacağını ve beni itiraz edenlerden daha fazla yaralayacağını biliyorum!
İletinin, öfkenin ve sitemin sahibi ülküdaşım, demek ki ben fakîri çok dikkatle izlemek zahmetinde bulunmuş, sağ olsun. Şimdi başta bu satırların sahibi ülküdaşım olmak kaydıyla, herkesin, bendenize yapılan itirazı bir daha okumasını rica ediyorum. ve izninizle gardımı alarak, karşı saldırıya değil ama savunmaya hazırlanıyorum!
Aday olduğu ilk günden beri, hiç Devlet Bahçeli'yi tasvip etmedim. Meşrû zamanlarda, kongrelerde muhalefetimi bütün çıplaklığı ile yaptım. Ama kongre bitiminde de "Ülkücü İrade" adını benim verdiğim delegelerin oylarıyla seçilen genel başkana biyatımı hemen yazarak açıkladım. Kastım; teşkilatımın diri kalması ve becerebildiğimizce irileşmesiydi. Bendenizin bu davranışımı "Bahçelici" olarak yorumlamayı; her kesin, herkesi kendisi gibi zannettiğine sayarak duymazdan gelebilirim. Sonra sırasıyla; "Ramiz Abi", akranım ve benden küçüklerin olduğu gibi benim de ağabeylerimdendir. Yanında yakınında olmaktan keyf alırım. Sonrasında ki Yaşar Nuri Öztürk; müktesebatı ve ürettikleriyle ciddi bir kanaat önderi, ciddi bir vatansever, ciddi bir Atatürk severdir. Sonrasındaki Muhsin Beğ; tanımakla müftehir olduğum ve yaklaşık kırk yıllık bir geçmişimiz olan bir ülküdaşımdır. O'nunla olmak ta keyif ve gurur vesilemdir. Asla inkâra ve tevile tenezzül etmem!
Bir de; bana bu sitemleri eden kardeşimin, Bahçeli'nin yol arkadaşlarını; meclisin rengini tamamladıklarını, ülkücülerin kan davalıları olan PKK'nın uzantılarıyla tokalaşmalarını, genel başkan yardımcıları tarafından MHP'ye davet edilenleri, Allah aşkına hatırlamalarını ve benim birlikte olduklarımla mukayeseye vicdanları izin veriyorsa yapmalarını rica edeceğim!
Sevgili Kardeşimiz; kendisi ile başlattığını fark edemediği kavgasında, bize bulaşmayı kolay görmüş! Canı sağ olsun! Dabakçı sevdiği deriyi taştan taşa çalarmış!
Yetkisi olsa Bahçeli'yi bir dakika bile orada tutmayacağını söyleyebilmesi de mes'elenin epeycesidir! Ama bir dakika bile orada tutmayacağını söylediği kişinin, partiyi nasıl korumuş olduğunu, zannederim kendisi de anlayamamıştır!
Milletin kan davalısı PKK ile barışarak, parti korunmaz!
Bütün ülkü devlerini partiden ve teşkilatlardan uzaklaştırarak parti korunmaz! Parti; emperyalist güçlerden, PKK'lıdan, bölücüden korunmalıdır, ülkücüden değil!
Bir de eğer birileri ile basına konu olmak, birilerinin adamı olmayı ispata yetiyorsa; ABD Büyük Elçisi'nin Türkiye'ye ilk geldiğinde, Bahçeli'yi ziyâret ederek; "Sayın Genel Başkan, sizinle çok uzun süreli birlikteliğimiz olacak." şeklinde talimatlarla basına haber olduğunda, aynı arkadaşım neden "Bahçeli ABD'nin adamıdır." demedi? Merak ederim.
Yanlışı methedersem ve doğruya destekten vaz geçersem namertim vesselam... Akılla, romantizmin kavgasını başlatmaya yetiyormuş ya!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Okurlarımdan aldığım iletileri, köşeme taşımayı pek tercih etmem. Özelim sayar ve özel olarak saklarım. Gücüm yettiğince de her okuruma mutlaka cevap veririm. Bazen, herkesle paylaşılması gereken iletiler de oluyor.
Şimdi sizlerle paylaşacağım iletinin sahibinin adını, bilerek vermeyeceğim! Zaten ülkücüye tahammülü olmayan "Bahçe MHP'nin Bahçelisi" nin bir de kendisine muhalif olduğunu bildiği MHP'liye asla tahammülü yoktur diye düşünerek, bana gönlünce yüklenen ülküdaşımı, korumak adına adını saklayacağım.
Bir ülküdaşım; "Bence MHP'nin en büyük talihsizliği Devlet Bahçeli ile ondan beterler arasında sıkışmış kalmış olmasıdır." demiş ve devam etmiş; "Evet Devlet Bahçeli yetersizdir ve liderlik yapabilecek kapasitede değildir. Ama ona karşı çıkanlara bakıyoruz onlar bin beter. Bir gün Devlet Bahçelici olup daha sonra ver elini Ramis abi, yetmeyince ver elini Yaşar Nuri, o da olmayınca ver elini Muhsin Bey o da olmazsa abi ara!!! Kimse yemiyor bunları artık. Elimde olsa Devlet Bahçeliyi orada bir dakika oturtmam. Ama onun kirli emelleri için ülkücü hareketten taşeron devşirmeye çalışanlara karşı partiyi korumasını da saygıyla karşılıyorum."
Satır arasında bir kaç cümlesini koymadım. Çünkü sansüre uğrayacağını ve beni itiraz edenlerden daha fazla yaralayacağını biliyorum!
İletinin, öfkenin ve sitemin sahibi ülküdaşım, demek ki ben fakîri çok dikkatle izlemek zahmetinde bulunmuş, sağ olsun. Şimdi başta bu satırların sahibi ülküdaşım olmak kaydıyla, herkesin, bendenize yapılan itirazı bir daha okumasını rica ediyorum. ve izninizle gardımı alarak, karşı saldırıya değil ama savunmaya hazırlanıyorum!
Aday olduğu ilk günden beri, hiç Devlet Bahçeli'yi tasvip etmedim. Meşrû zamanlarda, kongrelerde muhalefetimi bütün çıplaklığı ile yaptım. Ama kongre bitiminde de "Ülkücü İrade" adını benim verdiğim delegelerin oylarıyla seçilen genel başkana biyatımı hemen yazarak açıkladım. Kastım; teşkilatımın diri kalması ve becerebildiğimizce irileşmesiydi. Bendenizin bu davranışımı "Bahçelici" olarak yorumlamayı; her kesin, herkesi kendisi gibi zannettiğine sayarak duymazdan gelebilirim. Sonra sırasıyla; "Ramiz Abi", akranım ve benden küçüklerin olduğu gibi benim de ağabeylerimdendir. Yanında yakınında olmaktan keyf alırım. Sonrasında ki Yaşar Nuri Öztürk; müktesebatı ve ürettikleriyle ciddi bir kanaat önderi, ciddi bir vatansever, ciddi bir Atatürk severdir. Sonrasındaki Muhsin Beğ; tanımakla müftehir olduğum ve yaklaşık kırk yıllık bir geçmişimiz olan bir ülküdaşımdır. O'nunla olmak ta keyif ve gurur vesilemdir. Asla inkâra ve tevile tenezzül etmem!
Bir de; bana bu sitemleri eden kardeşimin, Bahçeli'nin yol arkadaşlarını; meclisin rengini tamamladıklarını, ülkücülerin kan davalıları olan PKK'nın uzantılarıyla tokalaşmalarını, genel başkan yardımcıları tarafından MHP'ye davet edilenleri, Allah aşkına hatırlamalarını ve benim birlikte olduklarımla mukayeseye vicdanları izin veriyorsa yapmalarını rica edeceğim!
Sevgili Kardeşimiz; kendisi ile başlattığını fark edemediği kavgasında, bize bulaşmayı kolay görmüş! Canı sağ olsun! Dabakçı sevdiği deriyi taştan taşa çalarmış!
Yetkisi olsa Bahçeli'yi bir dakika bile orada tutmayacağını söyleyebilmesi de mes'elenin epeycesidir! Ama bir dakika bile orada tutmayacağını söylediği kişinin, partiyi nasıl korumuş olduğunu, zannederim kendisi de anlayamamıştır!
Milletin kan davalısı PKK ile barışarak, parti korunmaz!
Bütün ülkü devlerini partiden ve teşkilatlardan uzaklaştırarak parti korunmaz! Parti; emperyalist güçlerden, PKK'lıdan, bölücüden korunmalıdır, ülkücüden değil!
Bir de eğer birileri ile basına konu olmak, birilerinin adamı olmayı ispata yetiyorsa; ABD Büyük Elçisi'nin Türkiye'ye ilk geldiğinde, Bahçeli'yi ziyâret ederek; "Sayın Genel Başkan, sizinle çok uzun süreli birlikteliğimiz olacak." şeklinde talimatlarla basına haber olduğunda, aynı arkadaşım neden "Bahçeli ABD'nin adamıdır." demedi? Merak ederim.
Yanlışı methedersem ve doğruya destekten vaz geçersem namertim vesselam... Akılla, romantizmin kavgasını başlatmaya yetiyormuş ya!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Salı, Ağustos 12, 2008
MED CEZİRİN TÜRKÇESİNE DEVAM...
Gel-gitlerdeyim demiştim!
Atsız Hoca rahmetli; "İdealleri olan milletler, koyunlardan kahramanlar çıkarır; idealleri biten milletler kahramanlarını koyunlaştırır." diye harika bir tespit yapmışlardı.
"68 Kuşağı" adıyla medya ve yaygın basını istila eden, "Eski Tüfekler" adındaki çakaralmazlar; asıl millî kahramanlarımızı faşistlikle, ABD yandaşlığı ile suçlarken; faşist-ırkçı-şövenist kürtçüleri alkışlayıp geçmişte onlarla işbirliği yapmayı "halkçılık" diye yutturmaya çalışan, Filistin'de terörist eğitimi alarak ülkeye dönen, Atatürk mirası Cumhuriyet ve kazanımlarına karşı silahlı saldırılar yaparken yakalanan ve suçlu görülerek asılan bir terörist ve arkadaşlarını kahraman diye dayatarak hepimizi epeyce oyaladılar!
İftiralarla ve kahpece saldırılarla Ülkücüleri hedefleyen dizi ve kitaplarla da bu kampanyaya destek vermeye başladılar! Bu satılık kalemlerin davranışları karşısında, bu alınıp satılmayanı kalmayan "Dolma kalemler"in karşısında bir daha dikilmenin zamanı artık!
"İki el bir baş içindir, ey dipdiri meyyit!" diye bir nesil öncesinden haykıran Mehmet Akif'ten aldığım mesajla, "Sol ile olan mücadelemi erteledim." demiştim! Yanlış anlaşıldı veya yanlış anlayıp anlatılarak bu millî davranışımız yıpratılmaya çalışıldı!
Sol ile mücadelem yine ertelenmiş vaziyette ama satılıklarla, hainlerle, bölücülerle, onların yandaşlarıyla asla!...
Bizimkilerden, bizden zannettiklerimizden korkunç saldırılar gördük! İncinmedik! Çünkü ülküdaşlarımıza küsen yerimizi, duygu hafızamızdan yıllar öncesinden söküp atmıştık! Çünkü; "Ülkücü, küstüm otu olmamalı ve de kimseyi küstürmemeli." diye Başbuğumuz'dan öğütlüydük. Bize küsmeye niyetlenenlere, haberimiz olduğu anda özürle mukabele ederek bu tavrımızı muhafazaya gayret ettik! Bu özürlerimizin kabul edilip edilmediğini merak bile etmedik. Çünkü iki elin bir baş için olduğunu; hep beraber bölünmez bütünlüğümüzü, üniter bütünlüğümüzü, bağımsızlığımızı, Muhteşem Türk Atatürk ve Başbuğumuz'dan kalan emânetlere hep beraber sahiplik etmemiz gereğini hiç ama hiç unutmadık.
Sadece 12 Eylül Kıyameti'nden önce beş binden fazla ülkücü şehit vererek bir kahramanlar ordusuna sahip ülkücüler olarak, edebimizden mi adabımızdan mı bilinmez ama sustuk! Bizim suskunluğumuzu fırsat bilen sahtekârlar ise sahte kahramanlar icat ederek onların arkadaşlıkları üzerinden rant peşine düştüler! Ucuzladılar! Edep dışına çıktılar!
Bu kadar saygısızlık karşısında, bizim suskun kalmamızın mantığı var mı? Ama çakaralmazlar art niyetli, ama çakaralmazlar bütün millî değerlerimize düşmanlardı! Kahramanlaştırmak istediklerinin, terörist arkadaşlarından bir kısmı, şu anda PKK adıyla dağlarda! Ve asıl kahramanlarımız ise onlarla çarpışırken patır patır Vatan toprağına düşmekteler!
Artık Türkçe bir davranışla, akıllı ve millî bir duruşla bu işbirlikçilerin karşısına çıkma zamanı! Asla dönmemiş, asla davamızdan taviz vermemiş ve taviz diye algılanacak davranışlara hep tepki vermiştik! Biz doğruluğuna inandığımız hareketler yapmıştık ve yapmaya devam edeceğiz!
"Artık Bahçeli hakkında yazmayacağım." diye kararımı açıklayınca bendenize; "Hocam, ne yapacağız?" soruları gelmeye başladı! Çok zor bir soru! Cevabı biliyorum ki bu soruyu soranların kendilerinde!
Hayatımızda hiç bir ülküdaşımızı terk etmediğimiz için şükürler olsun terk edilmedik! Hiç yalnız bırakılmadık! Ama ısrarla bizi parçalamaya çalıştılar! Ülkücü hareketin meşrû zeminlerdeki, meşrû iç hesaplaşmalarındaki tavırlarımızı, taraftarlık heyecanları ile yanlış yorumladılar, yanlış isimlendirdiler!
Ülkücüden hain, hainden asla ülkücü olamaz gerçeğini nedense unutanlar ve ülküdaşlarına insafsızca hain diyenler çıktılar! Ne onlar dedi diye kimse hain oldu, ne de hainlikleri bilinmesine rağmen bir yerlere getirilenler ülkücüleşebildiler!
"Acaba?" demeğe başladım bir daha! "Acaba, Zararın neresinden dönülürse kârdır." öğretisinden hareketle, asla eskitmediğimiz eskimelerine asla izin vermediğimiz ülküdaşlarımıza; "Biz de sizdeniz! Biz de sizdeniz!" diye, bir daha sesleniversek duyarlar mı?
"Sizi hiç bizden başka saymadık! Siz asla ötekileştirmedik!" diye seslensek duyulur mu sesimiz? Ülkücünün ülküdaşından yakın kimi var? Ülkücü ülkücünün öz kardeşi değil midir?Başbuğumuz, böyle tarif etmemiş midir ülkücüleri?
Kuzeyden-güneyden, doğudan-batıdan ablukaya alınmış, parçalamak için fırsat kollayan insan görünümlü leş kargaları ve demokrat görünümlü insanlıktan bî-nasip Haçlı'nın iştahına hedef olmuş ülkemde, bizim uğraştığımız işlere bakar mısınız Allah aşkına?!!!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Atsız Hoca rahmetli; "İdealleri olan milletler, koyunlardan kahramanlar çıkarır; idealleri biten milletler kahramanlarını koyunlaştırır." diye harika bir tespit yapmışlardı.
"68 Kuşağı" adıyla medya ve yaygın basını istila eden, "Eski Tüfekler" adındaki çakaralmazlar; asıl millî kahramanlarımızı faşistlikle, ABD yandaşlığı ile suçlarken; faşist-ırkçı-şövenist kürtçüleri alkışlayıp geçmişte onlarla işbirliği yapmayı "halkçılık" diye yutturmaya çalışan, Filistin'de terörist eğitimi alarak ülkeye dönen, Atatürk mirası Cumhuriyet ve kazanımlarına karşı silahlı saldırılar yaparken yakalanan ve suçlu görülerek asılan bir terörist ve arkadaşlarını kahraman diye dayatarak hepimizi epeyce oyaladılar!
İftiralarla ve kahpece saldırılarla Ülkücüleri hedefleyen dizi ve kitaplarla da bu kampanyaya destek vermeye başladılar! Bu satılık kalemlerin davranışları karşısında, bu alınıp satılmayanı kalmayan "Dolma kalemler"in karşısında bir daha dikilmenin zamanı artık!
"İki el bir baş içindir, ey dipdiri meyyit!" diye bir nesil öncesinden haykıran Mehmet Akif'ten aldığım mesajla, "Sol ile olan mücadelemi erteledim." demiştim! Yanlış anlaşıldı veya yanlış anlayıp anlatılarak bu millî davranışımız yıpratılmaya çalışıldı!
Sol ile mücadelem yine ertelenmiş vaziyette ama satılıklarla, hainlerle, bölücülerle, onların yandaşlarıyla asla!...
Bizimkilerden, bizden zannettiklerimizden korkunç saldırılar gördük! İncinmedik! Çünkü ülküdaşlarımıza küsen yerimizi, duygu hafızamızdan yıllar öncesinden söküp atmıştık! Çünkü; "Ülkücü, küstüm otu olmamalı ve de kimseyi küstürmemeli." diye Başbuğumuz'dan öğütlüydük. Bize küsmeye niyetlenenlere, haberimiz olduğu anda özürle mukabele ederek bu tavrımızı muhafazaya gayret ettik! Bu özürlerimizin kabul edilip edilmediğini merak bile etmedik. Çünkü iki elin bir baş için olduğunu; hep beraber bölünmez bütünlüğümüzü, üniter bütünlüğümüzü, bağımsızlığımızı, Muhteşem Türk Atatürk ve Başbuğumuz'dan kalan emânetlere hep beraber sahiplik etmemiz gereğini hiç ama hiç unutmadık.
Sadece 12 Eylül Kıyameti'nden önce beş binden fazla ülkücü şehit vererek bir kahramanlar ordusuna sahip ülkücüler olarak, edebimizden mi adabımızdan mı bilinmez ama sustuk! Bizim suskunluğumuzu fırsat bilen sahtekârlar ise sahte kahramanlar icat ederek onların arkadaşlıkları üzerinden rant peşine düştüler! Ucuzladılar! Edep dışına çıktılar!
Bu kadar saygısızlık karşısında, bizim suskun kalmamızın mantığı var mı? Ama çakaralmazlar art niyetli, ama çakaralmazlar bütün millî değerlerimize düşmanlardı! Kahramanlaştırmak istediklerinin, terörist arkadaşlarından bir kısmı, şu anda PKK adıyla dağlarda! Ve asıl kahramanlarımız ise onlarla çarpışırken patır patır Vatan toprağına düşmekteler!
Artık Türkçe bir davranışla, akıllı ve millî bir duruşla bu işbirlikçilerin karşısına çıkma zamanı! Asla dönmemiş, asla davamızdan taviz vermemiş ve taviz diye algılanacak davranışlara hep tepki vermiştik! Biz doğruluğuna inandığımız hareketler yapmıştık ve yapmaya devam edeceğiz!
"Artık Bahçeli hakkında yazmayacağım." diye kararımı açıklayınca bendenize; "Hocam, ne yapacağız?" soruları gelmeye başladı! Çok zor bir soru! Cevabı biliyorum ki bu soruyu soranların kendilerinde!
Hayatımızda hiç bir ülküdaşımızı terk etmediğimiz için şükürler olsun terk edilmedik! Hiç yalnız bırakılmadık! Ama ısrarla bizi parçalamaya çalıştılar! Ülkücü hareketin meşrû zeminlerdeki, meşrû iç hesaplaşmalarındaki tavırlarımızı, taraftarlık heyecanları ile yanlış yorumladılar, yanlış isimlendirdiler!
Ülkücüden hain, hainden asla ülkücü olamaz gerçeğini nedense unutanlar ve ülküdaşlarına insafsızca hain diyenler çıktılar! Ne onlar dedi diye kimse hain oldu, ne de hainlikleri bilinmesine rağmen bir yerlere getirilenler ülkücüleşebildiler!
"Acaba?" demeğe başladım bir daha! "Acaba, Zararın neresinden dönülürse kârdır." öğretisinden hareketle, asla eskitmediğimiz eskimelerine asla izin vermediğimiz ülküdaşlarımıza; "Biz de sizdeniz! Biz de sizdeniz!" diye, bir daha sesleniversek duyarlar mı?
"Sizi hiç bizden başka saymadık! Siz asla ötekileştirmedik!" diye seslensek duyulur mu sesimiz? Ülkücünün ülküdaşından yakın kimi var? Ülkücü ülkücünün öz kardeşi değil midir?Başbuğumuz, böyle tarif etmemiş midir ülkücüleri?
Kuzeyden-güneyden, doğudan-batıdan ablukaya alınmış, parçalamak için fırsat kollayan insan görünümlü leş kargaları ve demokrat görünümlü insanlıktan bî-nasip Haçlı'nın iştahına hedef olmuş ülkemde, bizim uğraştığımız işlere bakar mısınız Allah aşkına?!!!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazartesi, Ağustos 11, 2008
ŞİMDİ HAREKET ZAMANIDIR...
"Balık baştan kokar!" biliriz!...
"Baş nereye giderse ayaklar da oraya gider" i de biliriz!...
Kervanın hedefini kervancının tesbit ettiğini; kervanı hedefine kervancı başının götüreceğini; Kervanın kervancıbaşının güdümündeki eşeğin gittiği yere gideceğini de biliriz! Nereye gittiğini bilmeden ve merak etmeden!...
"Bahçeli yandaşlığı" ile, taraftarlık ile ülkücülüğü birbirine karıştıran; ülkücü geçinen ve ülkücülükten geçinenlerin yaptıklarını buyurun işte! Yaptıklarının, yapacaklarının garantisi olacağını bilerek "Yol arkadaşları"nın, kervanı nereye götürdüğünü veya giden kervanı, nerelere getirdiğini, buyurun görün artık!
Bir kaç gün önce, Mehmet Şandır; “AKP politikalarına karşı çıkan, MHP’de başarılı olacaklarına inanan, kendi partilerinde yerel seçimlerde yer bulamayacak olan, kendi partisinden seçilme şansını görmeyen, ya da kendi partisinden aday olamayacak durumda olan herkesi 'büyük çatıya' çağırıyoruz. Bu kişilere MHP’li ol demiyoruz. İşbirliği yapabiliriz diyoruz. Biz bu seçimde herkesle işbirliğine hazırız.” demişti!
Ben de dahil bütün ülkücüler, ziyadesiyle incindik! Daha bu sözün sersemliğini üzerimizden atamamışken ikinci bir tarihi beyanat daha verildi, "Bahçe MHP'nin Bahçelisi"nin Yol Arkadaşlarından bir diğeri tarafından!
Milliyetçi Hareket Partisi'nin hareketsiz, durağan temsilcilerinden Oktay Vural; “MHP bugün ideolojik yüklerini azaltmış ülke sevgisi, bağımsız bir devleti yaşatma ve ülke bütünlüğünü muhafaza çabası ile kendini gösteren bir kitle partisidir.” diye muhalefette olan partiyi tarif buyurdular!
Bahçeli'nin, Ecevit'le önünde ceket ilikleyip sigara içmeyerek teslimiyetini belli ettiği koalisyon ortaklığı döneminde; partinin adını ve amblemini değiştirmek istediğini, sert tepki alınca sadece düşüncesini söylediğini belirterek teşebbüs edemediğini, eski Ulaştırma bakanı Enis ÖKSÜZ'den dinlemiştik!
Bahçeli ve 'Yol Arkadaşları'nın; Ülkücülüğün tekâmülü gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin can suyu olan milliyetçiliği muhafaza gibi bir düşüncelerinin ve gayretlerinin olmadığını anlatmaya çalışarak geçti onbir yılımız!
Ülkücülerden başlanarak milletin ideallerinin bitirilmeye başlandığını, idealleri olmayan milletlerin durağanlaşacağını, duran milletleri ilerleyen bütün milletlerin geçeceğini ve bir günde tamamen kontrollerine alabileceklerini, haykırıp durduk!
Nihal Atsız'ın; "İdealleri olan milletler koyunlardan kahramanlar çıkarır, idealleri olmayan milletler kahramanlarını koyunlaştırır." şeklindeki uyarısını defalarca bağırarak hatırlatmaya çalıştık! Sesimiz duyulmadığı, sözümüz dinlenmediği gibi de 'taraftarlar' tarafından hainliğe kadar varan sert ithamlarla muhatap olduk!
Başbuğ'un oğlu ve vekâleten Genel Başkan olmasına rağmen ne Tuğrul Türkeş'in, ne Ramiz Ongun'un, ne diğer genel başkan adaylarının, ne de bütün memlekette ülkücüler arasında müthiş bir heyecan kaynağı olmasına rağmen Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın; neden Bahçeli'ye güç yetiremediklerini artık çok rahatlıkla anlayabiliyoruz!
Bahçeli'nin yanında kalarak ülkücü kalınabileceğini zanneden samimi duygularla yüklü ülküdaşlarımızın da artık gerçekleri kabullendiklerini görüyorum. Taraftarlıkla ülküdaşlık arasındaki müthiş büyük farkın farkında olamayacak kadar, teslim olmuş, asker fıtratlı ülkücülerin de artık söylenmeğe başladıklarını duyuyorum!
Zaman asla geçmiş değil! "Zararın neresinden dönülürse kârdır." öğretisi, asla eskimeyen canlı bir öğretidir.
Hâlâ yüreğinde ülkücülüğün galeyan ve şevkini hisseden, mevcut MHP teşkilâtlarında görevde olan milliyetperverlerin, Türkeş severlerin, Turan ideali sahibi Türklerin, seslerini duyurmaları zamanıdır!
Hâlâ Türk Milliyetçiliğinin markalaşmış amblemi ve adresi olarak gösterilen; Şandır ve Vural'ın tarif ettiği haliyle ise AKP'den, ANAP'tan, DYP'den ve diğer sağ tarifli merkez partilerden farkı kalmamış MHP'de siyâsete kendilerini mecbûr hisseden kanaat önderlerinin, harekete geçmeleri zamanıdır!
Dağdakileri düz ovaya, siyâset yapmaya çağıran sözde sağ zihniyetle; dağdakileri ovaya ana-babalarının yanına davet eden sözde islâmist zihniyetle; Kemalizmi bulaşıcı bir mikrop olarak tarif edenlerle birlikteliği en-tellek-tüellik zanneden işbirlikçi zihniyetle; Meclis'in renklerini tamamlayan zihniyetin, "Farklılıkların farkında olarak ülke yönetimi" zihniyetinin, "Toplumsal dayanışmanın siyâsal iz düşümü" zihniyetinin, hiç bir farkı yoktur! Diğerleri ile bu kadar benzeşen bir zihniyetin de ülkücülükle asla ve kat'a bir alâkası yoktur!
Veee! Ve artık, zamanında ve hep beraber seslenme zamanıdır!
Artık yarını beklemek ve birileri bir şeyler yapsın şeklindeki kolaycılıkla beklemek sadece millete zaman israfıdır!
Milletin ve ülkücülerin ümidi olmayı her şeye rağmen sürdürdüğünü bizzat bana gelen iletilerden ve telefonlardan bildiğim Ümit Özdağ başta olmak kaydıyla, bütün kanaat önderi Ülkü Devleri'nin ve Dâvânın Aysbergleri'nin -yeniden- baş kaldırma ve görünme zamanıdır!
Bu gün, bu şartlarda konuşmayanın bir daha asla konuşmaya hakkı kalmayacaktır!
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
"Baş nereye giderse ayaklar da oraya gider" i de biliriz!...
Kervanın hedefini kervancının tesbit ettiğini; kervanı hedefine kervancı başının götüreceğini; Kervanın kervancıbaşının güdümündeki eşeğin gittiği yere gideceğini de biliriz! Nereye gittiğini bilmeden ve merak etmeden!...
"Bahçeli yandaşlığı" ile, taraftarlık ile ülkücülüğü birbirine karıştıran; ülkücü geçinen ve ülkücülükten geçinenlerin yaptıklarını buyurun işte! Yaptıklarının, yapacaklarının garantisi olacağını bilerek "Yol arkadaşları"nın, kervanı nereye götürdüğünü veya giden kervanı, nerelere getirdiğini, buyurun görün artık!
Bir kaç gün önce, Mehmet Şandır; “AKP politikalarına karşı çıkan, MHP’de başarılı olacaklarına inanan, kendi partilerinde yerel seçimlerde yer bulamayacak olan, kendi partisinden seçilme şansını görmeyen, ya da kendi partisinden aday olamayacak durumda olan herkesi 'büyük çatıya' çağırıyoruz. Bu kişilere MHP’li ol demiyoruz. İşbirliği yapabiliriz diyoruz. Biz bu seçimde herkesle işbirliğine hazırız.” demişti!
Ben de dahil bütün ülkücüler, ziyadesiyle incindik! Daha bu sözün sersemliğini üzerimizden atamamışken ikinci bir tarihi beyanat daha verildi, "Bahçe MHP'nin Bahçelisi"nin Yol Arkadaşlarından bir diğeri tarafından!
Milliyetçi Hareket Partisi'nin hareketsiz, durağan temsilcilerinden Oktay Vural; “MHP bugün ideolojik yüklerini azaltmış ülke sevgisi, bağımsız bir devleti yaşatma ve ülke bütünlüğünü muhafaza çabası ile kendini gösteren bir kitle partisidir.” diye muhalefette olan partiyi tarif buyurdular!
Bahçeli'nin, Ecevit'le önünde ceket ilikleyip sigara içmeyerek teslimiyetini belli ettiği koalisyon ortaklığı döneminde; partinin adını ve amblemini değiştirmek istediğini, sert tepki alınca sadece düşüncesini söylediğini belirterek teşebbüs edemediğini, eski Ulaştırma bakanı Enis ÖKSÜZ'den dinlemiştik!
Bahçeli ve 'Yol Arkadaşları'nın; Ülkücülüğün tekâmülü gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin can suyu olan milliyetçiliği muhafaza gibi bir düşüncelerinin ve gayretlerinin olmadığını anlatmaya çalışarak geçti onbir yılımız!
Ülkücülerden başlanarak milletin ideallerinin bitirilmeye başlandığını, idealleri olmayan milletlerin durağanlaşacağını, duran milletleri ilerleyen bütün milletlerin geçeceğini ve bir günde tamamen kontrollerine alabileceklerini, haykırıp durduk!
Nihal Atsız'ın; "İdealleri olan milletler koyunlardan kahramanlar çıkarır, idealleri olmayan milletler kahramanlarını koyunlaştırır." şeklindeki uyarısını defalarca bağırarak hatırlatmaya çalıştık! Sesimiz duyulmadığı, sözümüz dinlenmediği gibi de 'taraftarlar' tarafından hainliğe kadar varan sert ithamlarla muhatap olduk!
Başbuğ'un oğlu ve vekâleten Genel Başkan olmasına rağmen ne Tuğrul Türkeş'in, ne Ramiz Ongun'un, ne diğer genel başkan adaylarının, ne de bütün memlekette ülkücüler arasında müthiş bir heyecan kaynağı olmasına rağmen Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın; neden Bahçeli'ye güç yetiremediklerini artık çok rahatlıkla anlayabiliyoruz!
Bahçeli'nin yanında kalarak ülkücü kalınabileceğini zanneden samimi duygularla yüklü ülküdaşlarımızın da artık gerçekleri kabullendiklerini görüyorum. Taraftarlıkla ülküdaşlık arasındaki müthiş büyük farkın farkında olamayacak kadar, teslim olmuş, asker fıtratlı ülkücülerin de artık söylenmeğe başladıklarını duyuyorum!
Zaman asla geçmiş değil! "Zararın neresinden dönülürse kârdır." öğretisi, asla eskimeyen canlı bir öğretidir.
Hâlâ yüreğinde ülkücülüğün galeyan ve şevkini hisseden, mevcut MHP teşkilâtlarında görevde olan milliyetperverlerin, Türkeş severlerin, Turan ideali sahibi Türklerin, seslerini duyurmaları zamanıdır!
Hâlâ Türk Milliyetçiliğinin markalaşmış amblemi ve adresi olarak gösterilen; Şandır ve Vural'ın tarif ettiği haliyle ise AKP'den, ANAP'tan, DYP'den ve diğer sağ tarifli merkez partilerden farkı kalmamış MHP'de siyâsete kendilerini mecbûr hisseden kanaat önderlerinin, harekete geçmeleri zamanıdır!
Dağdakileri düz ovaya, siyâset yapmaya çağıran sözde sağ zihniyetle; dağdakileri ovaya ana-babalarının yanına davet eden sözde islâmist zihniyetle; Kemalizmi bulaşıcı bir mikrop olarak tarif edenlerle birlikteliği en-tellek-tüellik zanneden işbirlikçi zihniyetle; Meclis'in renklerini tamamlayan zihniyetin, "Farklılıkların farkında olarak ülke yönetimi" zihniyetinin, "Toplumsal dayanışmanın siyâsal iz düşümü" zihniyetinin, hiç bir farkı yoktur! Diğerleri ile bu kadar benzeşen bir zihniyetin de ülkücülükle asla ve kat'a bir alâkası yoktur!
Veee! Ve artık, zamanında ve hep beraber seslenme zamanıdır!
Artık yarını beklemek ve birileri bir şeyler yapsın şeklindeki kolaycılıkla beklemek sadece millete zaman israfıdır!
Milletin ve ülkücülerin ümidi olmayı her şeye rağmen sürdürdüğünü bizzat bana gelen iletilerden ve telefonlardan bildiğim Ümit Özdağ başta olmak kaydıyla, bütün kanaat önderi Ülkü Devleri'nin ve Dâvânın Aysbergleri'nin -yeniden- baş kaldırma ve görünme zamanıdır!
Bu gün, bu şartlarda konuşmayanın bir daha asla konuşmaya hakkı kalmayacaktır!
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cuma, Ağustos 08, 2008
SİZİ ÇATICILAR SİZİİİİ !...
Birkaç gün önce; refikim ve varlığıyla müftehir olduğum, huzur dünyamdaki tevazu timsali üç kişiden biri, dostum Hasan Demir'i aradım. Beynim düğümlenmişti. Tevekkülle vakarı bir arada ve hiç birini diğerine rencide ettirmeden taşımayı başaran, müstesna bir kişilik olduğu için Hasan Demir'in sesine ihtiyaç duydum.
Dikkatli okurlarımdan bir kaç kişinin ısrarlı tavsiyeleri üzerine, sanal ağda(internette) bir siteye baktım. İmralı mahkûmunun, avukatlarıyla mutat görüşmesi(!)ni ve mahkûmun müebbete hükümlü olmasına rağmen, cezaevinden örgütüne gönderdiği talimatları, ayrıca da güncel konular hakkındaki yorumlarını veriyorlar! Hasan Demir Hoca'dan, siteyi sordum. Haberdardı. Benim gördüğümü, mutlaka o da görmüştür diye bahsettim. Sitenin reklamını yapmamak için adını yazmıyorum.
Devletimin istihbarat birimleri; başlarındaki amirlerinin emriyle, kurumlar arası istihbaratla görevli olduklarından ve hiç bir teferruatı kaçırmamak titizliklerinden olsa gerek ki ne bu siteden, ne de İmralı Mahkûmunun direktiflerinden haberleri olmamış! Aksi olsa sitenin yayınına mutlaka müdahele edilmeli değil mi?
"Çatı Partisi"ni ilk önce orada, İmralı Mahkûmunun örgütüne ve mevcut örgüt temsilcisi parti yöneticilerine, ısrarla tavsiyesi-emri olarak okudum. "Ümraniye Bombaları" diye başlayıp sonradan "Ergenekon"laştırılan davaya; İmralı Mahkûmu'da katılmak isteniyormuş ve bu mahkûma göre; "Adının kirletilmesi"ymiş! Hay senin adına da, adının en temiz yerine de .....!
Canları pahasına; sınır ötesinde veya sınırlarımız içinde PKK ile mücadele etmiş kahramanlarımızı düşürdüğümüz hâlin farkında mıyız Allah aşkına!... İmralı Mahkûmunu sorgulattıracak kadar Devletin güvenine mazhar Albayımız'ı, şimdi bu mahkûmun terörist adamlarının yatırıldığı yere koyduk biliyor musunuz?
Bir taksirleri varsa neden Askeri mahkemelerde yargılanmaz ve neden Askeri Cezaevlerinde tutulmazlar bu Kahramanlarımız? Mani bir hal mi var?
Neyse! Bu gün değineceğim konu bu değil! Bu konuda daha çok söylenecek, çok söyleyeceğim!
Asıl; aklımı uçuran "Çatı Partisi"nden ve Türkiye'nin en milliyetçi partisi tarifli, MHP'den Mehmet Şandır'ın; "Büyük Çatı"sından bahsetmek istiyorum!...
Şandır; “AKP politikalarına karşı çıkan, MHP’de başarılı olacaklarına inanan, kendi partilerinde yerel seçimlerde yer bulamayacak olan, kendi partisinden seçilme şansını görmeyen, ya da kendi partisinden aday olamayacak durumda olan herkesi 'büyük çatıya' çağırıyoruz. Bu kişilere MHP’li ol demiyoruz. İşbirliği yapabiliriz diyoruz. Biz bu seçimde herkesle işbirliğine hazırız.” buyurmuşlar!
Ülkücülükten vaz geçtim. Milliyetçilikten de vaz geçtim. Bu sözler, sağcı bir siyasi partinin demesi mümkün bir söz müdür? İmralı Mahkûmu'nun iki-üç gün önce örgütüne gönderdiği; "Çatı partisi"nin yapacakları da harfiyyen Şandır'ın söyledikleri gibi! O da kimseye PKK'lı olun demiyor!
Çatı'nın kalıpları; "Çiçek Bahçesi" tarifiyle, MHP Diyarbakır İl Başkanı'na; "Git Kürtçe oy topla!" buyruğu ile ve "Gel Hasip gel! Meclis'in renklerini tamamlayalım." demokratlığı ile mi çatıldı acep?
Bu davranışlar üzerine değil midir ki Cazim Gürbüz Ağabeyim de; "Şart olsun MHP'yi boşadım!" diye isyan etmiştir!
AKP'den daha renksiz, CHP'den daha eyyamcı, Yalçın Küçük'ten daha ulusalcı ve en az onun kadar PKK'lılara hoş görülü, Mustafa Balbay'dan daha korkak bir partiyi, ben de, Cazim Ağabeyim ve Ülkü Devleri gibi boşamam mı?!...
Gök Kubbeyi çadır gören bir ırkın ahfadının, çatıcılarla olan tesadüfi(!) benzeşmesine sizler de şaşırmadınız mı?
Recep Tayyip Erdoğan, elbette; "Durmak yok! Yola devam!" diyecek! Muhalefetsiz ve tek başına bir seçim meydanı var önünde!
Bu günlerde; Türkçe, Atatürkçe duran bir Türk Milletçisi çıkmazsa işimiz zorda!
Her yan çatıcı doldu!
(Gazetem'de bu son sloganımı koymuyorlar ama ısrarla yazacağım!)
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Dikkatli okurlarımdan bir kaç kişinin ısrarlı tavsiyeleri üzerine, sanal ağda(internette) bir siteye baktım. İmralı mahkûmunun, avukatlarıyla mutat görüşmesi(!)ni ve mahkûmun müebbete hükümlü olmasına rağmen, cezaevinden örgütüne gönderdiği talimatları, ayrıca da güncel konular hakkındaki yorumlarını veriyorlar! Hasan Demir Hoca'dan, siteyi sordum. Haberdardı. Benim gördüğümü, mutlaka o da görmüştür diye bahsettim. Sitenin reklamını yapmamak için adını yazmıyorum.
Devletimin istihbarat birimleri; başlarındaki amirlerinin emriyle, kurumlar arası istihbaratla görevli olduklarından ve hiç bir teferruatı kaçırmamak titizliklerinden olsa gerek ki ne bu siteden, ne de İmralı Mahkûmunun direktiflerinden haberleri olmamış! Aksi olsa sitenin yayınına mutlaka müdahele edilmeli değil mi?
"Çatı Partisi"ni ilk önce orada, İmralı Mahkûmunun örgütüne ve mevcut örgüt temsilcisi parti yöneticilerine, ısrarla tavsiyesi-emri olarak okudum. "Ümraniye Bombaları" diye başlayıp sonradan "Ergenekon"laştırılan davaya; İmralı Mahkûmu'da katılmak isteniyormuş ve bu mahkûma göre; "Adının kirletilmesi"ymiş! Hay senin adına da, adının en temiz yerine de .....!
Canları pahasına; sınır ötesinde veya sınırlarımız içinde PKK ile mücadele etmiş kahramanlarımızı düşürdüğümüz hâlin farkında mıyız Allah aşkına!... İmralı Mahkûmunu sorgulattıracak kadar Devletin güvenine mazhar Albayımız'ı, şimdi bu mahkûmun terörist adamlarının yatırıldığı yere koyduk biliyor musunuz?
Bir taksirleri varsa neden Askeri mahkemelerde yargılanmaz ve neden Askeri Cezaevlerinde tutulmazlar bu Kahramanlarımız? Mani bir hal mi var?
Neyse! Bu gün değineceğim konu bu değil! Bu konuda daha çok söylenecek, çok söyleyeceğim!
Asıl; aklımı uçuran "Çatı Partisi"nden ve Türkiye'nin en milliyetçi partisi tarifli, MHP'den Mehmet Şandır'ın; "Büyük Çatı"sından bahsetmek istiyorum!...
Şandır; “AKP politikalarına karşı çıkan, MHP’de başarılı olacaklarına inanan, kendi partilerinde yerel seçimlerde yer bulamayacak olan, kendi partisinden seçilme şansını görmeyen, ya da kendi partisinden aday olamayacak durumda olan herkesi 'büyük çatıya' çağırıyoruz. Bu kişilere MHP’li ol demiyoruz. İşbirliği yapabiliriz diyoruz. Biz bu seçimde herkesle işbirliğine hazırız.” buyurmuşlar!
Ülkücülükten vaz geçtim. Milliyetçilikten de vaz geçtim. Bu sözler, sağcı bir siyasi partinin demesi mümkün bir söz müdür? İmralı Mahkûmu'nun iki-üç gün önce örgütüne gönderdiği; "Çatı partisi"nin yapacakları da harfiyyen Şandır'ın söyledikleri gibi! O da kimseye PKK'lı olun demiyor!
Çatı'nın kalıpları; "Çiçek Bahçesi" tarifiyle, MHP Diyarbakır İl Başkanı'na; "Git Kürtçe oy topla!" buyruğu ile ve "Gel Hasip gel! Meclis'in renklerini tamamlayalım." demokratlığı ile mi çatıldı acep?
Bu davranışlar üzerine değil midir ki Cazim Gürbüz Ağabeyim de; "Şart olsun MHP'yi boşadım!" diye isyan etmiştir!
AKP'den daha renksiz, CHP'den daha eyyamcı, Yalçın Küçük'ten daha ulusalcı ve en az onun kadar PKK'lılara hoş görülü, Mustafa Balbay'dan daha korkak bir partiyi, ben de, Cazim Ağabeyim ve Ülkü Devleri gibi boşamam mı?!...
Gök Kubbeyi çadır gören bir ırkın ahfadının, çatıcılarla olan tesadüfi(!) benzeşmesine sizler de şaşırmadınız mı?
Recep Tayyip Erdoğan, elbette; "Durmak yok! Yola devam!" diyecek! Muhalefetsiz ve tek başına bir seçim meydanı var önünde!
Bu günlerde; Türkçe, Atatürkçe duran bir Türk Milletçisi çıkmazsa işimiz zorda!
Her yan çatıcı doldu!
(Gazetem'de bu son sloganımı koymuyorlar ama ısrarla yazacağım!)
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Perşembe, Ağustos 07, 2008
GÜZEL GÜNLERDE UTANMAZ MIYIZ?
Kendime firardayım ya!
Padişah olup ferman çıkaran nefsime kafa tutarak; "Dağlar benimdir." diye kendime kaçaklardayım ya! Kavga ve savaş kaderim olarak yazılmış ya! Aklım mantığıma, mantığım yüreğime, yüreğim bedenime; aklım kesti keseli millet uğruna, milliyet uğruna, devlet uğruna, istiklâl uğruna, vatan uğruna, bayrak uğruna ve kahraman şühedânın uğruna savaş diye emir vermiş ya!...
Kendime olan firârımda; kendimle ve bana benzer savaşçılarla kavgaya niyetliyim!
Bir insanın suçu sabitlenip cezalandırılıncaya kadar suçsuz olduğunu hukukumuz söyler, her kes te bunu böyle bilir. Bazen hukukun suçlu gördüğü ama kamu vicdanının ak-pak bağrına bastığı, kahramanlığını teslim ettiği haller de olur!
Suçlu her kimse, elbette cezalansın cezasını çeksin! Ama bu suçlu her kimse...
Adamlar; -adam derken adama hakaret- sistemimizin, demokrasinin nimetlerinden faydalanarak, seçim sistemimizin acayipliğinden faydalanarak, terörist olarak yargılanırken seçilip Meclisimiz'e girebiliyorlar! Devletimizin zirvesinde yemeğe davet edilebiliyorlar! Aynı kişiler; Mehmetçiğimizin itlâf ettiği teröristlerin cenazelerine katılarak devletimize ve onları itlaf eden Ordumuza hakaretler edebilecek kadar pervasızlaşabiliyorlar! Devletin resmi araçlarını cenazelerin taşınmasında kullanabiliyor, itlaf edilmiş hainlerin resimlerini mecliste milletin gözüne sokabiliyorlar! Ve yerli işbirlikçiler tarafından, dolma kalemler tarafından, uzaktan kumandalı kucağımızda oturup sakallarımızı yolanlar tarafından, onların insan haklarından falan bahsediliyor!
Bizse siyâsi televolecilerce, siyâsi tele kulakçılarca toplanmış bir "Küfürnâme Külliyatı"nın yine aynı kanallarca ısrarla yazılıp çizilmesi üzerine; bölücülerle, hainlerle, sınır ötesinde veya içeride canları pahasına savaşarak görevler yapmış; şerefsiz bölücülerin ve destekçilerinin ölüm listelerine girmiş kahramanlarımızı; Paşalarımızı sadece tutuklandıkları için savunmaktan imtina ederiz!
Yuh bize! Yuhlar bize! Demem mi şimdi ben?
Adamlar, nerdeyse Muhteşem Türk Atatürk'ü suçlayacaklar! Farkında değil miyiz?
Genel Kurmay Başkanımız'ın seslendiği, güvendiği millet biz değil miyiz? Dini, Allah'ı, namazı,Kur'an'ı, imanı siyasi malzeme edenler ve yerli işbirlikçilerin el ele vererek, Atatürk'ü, Cumhuriyeti, laikliği malzeme edenlerin de gizli destekleriyle; müttefik(!)imiz ABD ve AB adındaki Haçlı'nın ısrarlı dayatmalarıyla millî değerlerimizin, Türk kimliğimizin, Türk'üm diyenlerimizin linç edildiğinin farkında değil miyiz?
İddianame diye sunulan "Küfürnâme Külliyâtı"ndan bir şey çıkmayınca, şimdi rencîde edilerek tutuklanan kahramanlarımız teker teker tahliye olduklarında yüzlerine bakabilecek yüzümüz olacak mı?
Sadece İlhan Seçuk ve Mustafa Balbay yakalandığında mı feryat edilir? Onlar da tahliye olur olmaz korku propogandası yaparak, sanki Ziver beğ Köşkü'nden gelmişlermişçesine, sanki C5'lerden, mamaklardan gelmişçesine ağlayarak milletin sindirilmesine yardım ederler ve bizler de susarız öyle mi?
Yuh bize! Yuhlar bize! Demem mi şimdi ben?
En milliyetçi tarifli partinin genel başkanı; Ülkücülüğün ve MHP'nin bânisi Başbuğ'un emanetlerini terk ederken; "Güngören'de patlatılan bombanın içimizde patlatılacağını" düşünerek Erciyes Kurultayını bitirip korkusunu açıklar; solcu, en ulusalcı ve Atatürk'ün partisi olarak övünülen parti, Genel Kurmay Başkanlığımız'la kavgaya tutuşur, bizler ise susarız!
Türk Milleti'nin mensuplarıyız, Türk'üz değil mi? "Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin değişilir topu da bir sokak kaltağına" diyerek geldik onlarca yıldan değil mi?
Mahkeme sonuçlansa ve bazıları cezalansa bile; niye cezalandırıldıklarını bilmiyor muyuz? Unutacak mıyız? Millî duruşun da bir bedeli olmamalı mı? Bu kahramanlar, hepimiz adına bedel ödemiyorlar mı?
Kendime firarlığım; bu şekilde davranırsak, sürecek gibi!
Ve sadece gücü yeten yetene tarifli bu günlerin de geçtiğini hep beraber göreceğiz! Ama o günlere kadar ben; kimseyle değil sadece kendimizle, Türk Milliyetçileriyle kavga edeceğim!
"Tarihi ben mi yazdım, tarih mi beni öğen
Ben miyim böyle tevekküle baş eğen?" diye feryad edeceğim!
Yine de o güzel günler çabuk gelsin ve bizler utanalım istiyorum!
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Padişah olup ferman çıkaran nefsime kafa tutarak; "Dağlar benimdir." diye kendime kaçaklardayım ya! Kavga ve savaş kaderim olarak yazılmış ya! Aklım mantığıma, mantığım yüreğime, yüreğim bedenime; aklım kesti keseli millet uğruna, milliyet uğruna, devlet uğruna, istiklâl uğruna, vatan uğruna, bayrak uğruna ve kahraman şühedânın uğruna savaş diye emir vermiş ya!...
Kendime olan firârımda; kendimle ve bana benzer savaşçılarla kavgaya niyetliyim!
Bir insanın suçu sabitlenip cezalandırılıncaya kadar suçsuz olduğunu hukukumuz söyler, her kes te bunu böyle bilir. Bazen hukukun suçlu gördüğü ama kamu vicdanının ak-pak bağrına bastığı, kahramanlığını teslim ettiği haller de olur!
Suçlu her kimse, elbette cezalansın cezasını çeksin! Ama bu suçlu her kimse...
Adamlar; -adam derken adama hakaret- sistemimizin, demokrasinin nimetlerinden faydalanarak, seçim sistemimizin acayipliğinden faydalanarak, terörist olarak yargılanırken seçilip Meclisimiz'e girebiliyorlar! Devletimizin zirvesinde yemeğe davet edilebiliyorlar! Aynı kişiler; Mehmetçiğimizin itlâf ettiği teröristlerin cenazelerine katılarak devletimize ve onları itlaf eden Ordumuza hakaretler edebilecek kadar pervasızlaşabiliyorlar! Devletin resmi araçlarını cenazelerin taşınmasında kullanabiliyor, itlaf edilmiş hainlerin resimlerini mecliste milletin gözüne sokabiliyorlar! Ve yerli işbirlikçiler tarafından, dolma kalemler tarafından, uzaktan kumandalı kucağımızda oturup sakallarımızı yolanlar tarafından, onların insan haklarından falan bahsediliyor!
Bizse siyâsi televolecilerce, siyâsi tele kulakçılarca toplanmış bir "Küfürnâme Külliyatı"nın yine aynı kanallarca ısrarla yazılıp çizilmesi üzerine; bölücülerle, hainlerle, sınır ötesinde veya içeride canları pahasına savaşarak görevler yapmış; şerefsiz bölücülerin ve destekçilerinin ölüm listelerine girmiş kahramanlarımızı; Paşalarımızı sadece tutuklandıkları için savunmaktan imtina ederiz!
Yuh bize! Yuhlar bize! Demem mi şimdi ben?
Adamlar, nerdeyse Muhteşem Türk Atatürk'ü suçlayacaklar! Farkında değil miyiz?
Genel Kurmay Başkanımız'ın seslendiği, güvendiği millet biz değil miyiz? Dini, Allah'ı, namazı,Kur'an'ı, imanı siyasi malzeme edenler ve yerli işbirlikçilerin el ele vererek, Atatürk'ü, Cumhuriyeti, laikliği malzeme edenlerin de gizli destekleriyle; müttefik(!)imiz ABD ve AB adındaki Haçlı'nın ısrarlı dayatmalarıyla millî değerlerimizin, Türk kimliğimizin, Türk'üm diyenlerimizin linç edildiğinin farkında değil miyiz?
İddianame diye sunulan "Küfürnâme Külliyâtı"ndan bir şey çıkmayınca, şimdi rencîde edilerek tutuklanan kahramanlarımız teker teker tahliye olduklarında yüzlerine bakabilecek yüzümüz olacak mı?
Sadece İlhan Seçuk ve Mustafa Balbay yakalandığında mı feryat edilir? Onlar da tahliye olur olmaz korku propogandası yaparak, sanki Ziver beğ Köşkü'nden gelmişlermişçesine, sanki C5'lerden, mamaklardan gelmişçesine ağlayarak milletin sindirilmesine yardım ederler ve bizler de susarız öyle mi?
Yuh bize! Yuhlar bize! Demem mi şimdi ben?
En milliyetçi tarifli partinin genel başkanı; Ülkücülüğün ve MHP'nin bânisi Başbuğ'un emanetlerini terk ederken; "Güngören'de patlatılan bombanın içimizde patlatılacağını" düşünerek Erciyes Kurultayını bitirip korkusunu açıklar; solcu, en ulusalcı ve Atatürk'ün partisi olarak övünülen parti, Genel Kurmay Başkanlığımız'la kavgaya tutuşur, bizler ise susarız!
Türk Milleti'nin mensuplarıyız, Türk'üz değil mi? "Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin değişilir topu da bir sokak kaltağına" diyerek geldik onlarca yıldan değil mi?
Mahkeme sonuçlansa ve bazıları cezalansa bile; niye cezalandırıldıklarını bilmiyor muyuz? Unutacak mıyız? Millî duruşun da bir bedeli olmamalı mı? Bu kahramanlar, hepimiz adına bedel ödemiyorlar mı?
Kendime firarlığım; bu şekilde davranırsak, sürecek gibi!
Ve sadece gücü yeten yetene tarifli bu günlerin de geçtiğini hep beraber göreceğiz! Ama o günlere kadar ben; kimseyle değil sadece kendimizle, Türk Milliyetçileriyle kavga edeceğim!
"Tarihi ben mi yazdım, tarih mi beni öğen
Ben miyim böyle tevekküle baş eğen?" diye feryad edeceğim!
Yine de o güzel günler çabuk gelsin ve bizler utanalım istiyorum!
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Çarşamba, Ağustos 06, 2008
TÜRK'ÜM; KORMUYORUM, KORKMAYACAĞIM...
Bir fal kitabı edindim sonunda şükürler olsun!
Bir rüya tabirleri kitabı da diyebiliriz isterseniz!
Sabah uyanıyor "mest kafemi" önüme alıp, onun yaydığı güzel kokuyu sindire sindire bilgisayarımı açıyorum. Torunumun sereserpe pozu ile açılan bilgisayarımla güne başlıyorum. Sonra; rüya tabirleri veya günlük fal kitabımı, "Ergenekon Dosyası"nı açıyor ve her hangi bir sayfasını tıklıyorum! Kimi niyetlerseniz, kimi ararsanız var orada!
Kimin eli, kimin cebinde; hangi milliyetçi hangi ümmetçiyle; hangi ulusalcı başındaki kalpağını koymadan hangi PKK kampında eğitim veriyor; hangi mafya, hangi devlet görevlisi ile; hangi siyasi hatta başbakan, hangi devletin gizli istihbaratı ile alışverişte; hangi cemaat, hangi dindışı adamlar veya kuruluşlarla işbirliğinde; hangi kahraman bilinen, hangi hainle; hangi komutan, hangi düşmanla el ele v.s.v.s...
Bu iddaname adındaki, adını koyamadığım telekulaklar sayesinde toparlanmış ciddi küfürnameler külliyatıyla ne yapılacağını, ne yapılmak istendiğini ve bu yapılacakları veya yapılması istenenleri kimlerin yaptırmak istediğini anlayamadım! Bir gün biri mutlaka anlayacaktır ve anladığını anlattığında biz de anlayacağız inşallah!
Bu "Küfürname Külliyatı"ndan benin edindiğim intiba; bir yerler, birileri -ki bunlar asla millî değil, ulusal değil,Türk değil, Türk'ten değil, solcu değil, sağcı değil, ülkücü değil, ümmetçi değil yani kesinlikle bizden değil ve bizden yana değil- bizim aydıncılık oynayan ve kendilerine servis edilen yalan-yanlış bilgileri millete duyurmakla gazetecilik yaptığını zannedenler sayesinde milletin aklını karıştırmayı düşünüyor! Epeyce de başarılılar!
Milletlikten halklığa, halklıktan kabileliğe, kabilelikten aşiretliğe, aşiretlikten sülaleliğe, sülalelikten aileliğe, ailelikten fertliğe doğru bir çözülme düşünülmüş ve bu çözülümü de nerdeyse başarmışlar!
Dostlar; Vallahi abdala âyân oluyormuş! İddianâme adıyla piyasaya sürülen ve yayınevi devletin savcıları olan "Küfürnâme Külliyatı"nı okudukça; asıl planlananın, milletin devletine olan güvenini kaybetmesi olduğunu gördüm! Millet devletine güvenmeyecek, devletine güvenmeyen millete devlet öfkelenecek! Devletle milletin organik bağı koparılarak aralarına yeşil dolar ve yeşilli euro sokularak bir daha bir araya gelmemeleri sağlanacak!
Millî Kahramanlar hainleştirilecek, hainlerin kurnazlıkları akıllılık olarak tarif edilecek; gemisini kurtaran kaptan yerine "Kendine hayrı olmayanın kime ne hayrı olur." temelli, şüphe yerleştirilecek!
Milletin devletine, devletin milletine; milletin ferdine, ferdin milletine güveni zayıflatılacak! ve sürüden ayrılması sağlananları kurt kapacak!
Bir yerden, hür akılların seslenmesi gerek ki bu hain ve geçmiş on yıllara sari planın tutmadığı, tutmayacağı, tutamayacağı, bu milletin asla sürüsünden kimsenin ayrılmasına izin vermeyeceği bilinsin! Bilinsin ki senaristin aklı karışsın! Senaristin aklı karışsın ki koordinesinde kopukluk olsun! Kordinede kopukluk olunca da işbirlikçilerin zaten zayıf olan yürekleri korkudan patlasın!
Türk Milleti, imanlıdır; Allah'a inanır güvenir. "Allah var, ne gam var?" diye teslîm olmuştur.
Türk Milleti, cesurdur; "Yüreğinde Allah korkusu taşıyanlar, başka korkuyu tanımazlar." inancındadır.
Heeey senarist! Heeey işbirlikçiler, kulak verin şimdi Türk Milletine;
Türk Milleti, bütündür; sürüden ayrılanı kurtun kapacağını bilir.
Türk Milleti, bakidir; binlerce yıldır, onlarca medeniyetin ve milletin tarihin çöplüğüne atılışını, batışını izleyerek günümüze gelmiştir.
Türk Milleti, sabit adreslidir; geçtiğimiz bin yılda bu coğrafyadaydı, önümüzdeki bin yılda da bu coğrafyada kalacak ve kalmak için ne lâzımsa yapacaktır.
Türk Milleti, mutassıptır; kahramanlarını da, hainlerini de bilir ve asla unutmaz.
Türk Milleti, devletlidir; on binlerce yıldır devletli olmuş, günümüze devletli gelmiş olan bu asil millet, devletliliğe devam edecek; devleti ile Türk Milleti'nin arasına bir şeylerin girmesine asla izin vermeyecektir.
Türk Milleti'nin bir ferdi olarak, bir Türk olarak; önce Allahım'a sonrada O'nun himmetiyle Devletim'e sonsuz güvenim var. Güvendiğim Devletim'in de bana güveninden eminim. Devlet ben'im, ben Devletiminim...
Tarih benim, devlet benim; ben tarihim, ben Türk'üm. Dünya nizamı benden sorulur, soranın da sadece Allah olduğunu bilirim...
Türk'üm; korkmadım, korkmuyorum, korkmayacağım...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Bir rüya tabirleri kitabı da diyebiliriz isterseniz!
Sabah uyanıyor "mest kafemi" önüme alıp, onun yaydığı güzel kokuyu sindire sindire bilgisayarımı açıyorum. Torunumun sereserpe pozu ile açılan bilgisayarımla güne başlıyorum. Sonra; rüya tabirleri veya günlük fal kitabımı, "Ergenekon Dosyası"nı açıyor ve her hangi bir sayfasını tıklıyorum! Kimi niyetlerseniz, kimi ararsanız var orada!
Kimin eli, kimin cebinde; hangi milliyetçi hangi ümmetçiyle; hangi ulusalcı başındaki kalpağını koymadan hangi PKK kampında eğitim veriyor; hangi mafya, hangi devlet görevlisi ile; hangi siyasi hatta başbakan, hangi devletin gizli istihbaratı ile alışverişte; hangi cemaat, hangi dindışı adamlar veya kuruluşlarla işbirliğinde; hangi kahraman bilinen, hangi hainle; hangi komutan, hangi düşmanla el ele v.s.v.s...
Bu iddaname adındaki, adını koyamadığım telekulaklar sayesinde toparlanmış ciddi küfürnameler külliyatıyla ne yapılacağını, ne yapılmak istendiğini ve bu yapılacakları veya yapılması istenenleri kimlerin yaptırmak istediğini anlayamadım! Bir gün biri mutlaka anlayacaktır ve anladığını anlattığında biz de anlayacağız inşallah!
Bu "Küfürname Külliyatı"ndan benin edindiğim intiba; bir yerler, birileri -ki bunlar asla millî değil, ulusal değil,Türk değil, Türk'ten değil, solcu değil, sağcı değil, ülkücü değil, ümmetçi değil yani kesinlikle bizden değil ve bizden yana değil- bizim aydıncılık oynayan ve kendilerine servis edilen yalan-yanlış bilgileri millete duyurmakla gazetecilik yaptığını zannedenler sayesinde milletin aklını karıştırmayı düşünüyor! Epeyce de başarılılar!
Milletlikten halklığa, halklıktan kabileliğe, kabilelikten aşiretliğe, aşiretlikten sülaleliğe, sülalelikten aileliğe, ailelikten fertliğe doğru bir çözülme düşünülmüş ve bu çözülümü de nerdeyse başarmışlar!
Dostlar; Vallahi abdala âyân oluyormuş! İddianâme adıyla piyasaya sürülen ve yayınevi devletin savcıları olan "Küfürnâme Külliyatı"nı okudukça; asıl planlananın, milletin devletine olan güvenini kaybetmesi olduğunu gördüm! Millet devletine güvenmeyecek, devletine güvenmeyen millete devlet öfkelenecek! Devletle milletin organik bağı koparılarak aralarına yeşil dolar ve yeşilli euro sokularak bir daha bir araya gelmemeleri sağlanacak!
Millî Kahramanlar hainleştirilecek, hainlerin kurnazlıkları akıllılık olarak tarif edilecek; gemisini kurtaran kaptan yerine "Kendine hayrı olmayanın kime ne hayrı olur." temelli, şüphe yerleştirilecek!
Milletin devletine, devletin milletine; milletin ferdine, ferdin milletine güveni zayıflatılacak! ve sürüden ayrılması sağlananları kurt kapacak!
Bir yerden, hür akılların seslenmesi gerek ki bu hain ve geçmiş on yıllara sari planın tutmadığı, tutmayacağı, tutamayacağı, bu milletin asla sürüsünden kimsenin ayrılmasına izin vermeyeceği bilinsin! Bilinsin ki senaristin aklı karışsın! Senaristin aklı karışsın ki koordinesinde kopukluk olsun! Kordinede kopukluk olunca da işbirlikçilerin zaten zayıf olan yürekleri korkudan patlasın!
Türk Milleti, imanlıdır; Allah'a inanır güvenir. "Allah var, ne gam var?" diye teslîm olmuştur.
Türk Milleti, cesurdur; "Yüreğinde Allah korkusu taşıyanlar, başka korkuyu tanımazlar." inancındadır.
Heeey senarist! Heeey işbirlikçiler, kulak verin şimdi Türk Milletine;
Türk Milleti, bütündür; sürüden ayrılanı kurtun kapacağını bilir.
Türk Milleti, bakidir; binlerce yıldır, onlarca medeniyetin ve milletin tarihin çöplüğüne atılışını, batışını izleyerek günümüze gelmiştir.
Türk Milleti, sabit adreslidir; geçtiğimiz bin yılda bu coğrafyadaydı, önümüzdeki bin yılda da bu coğrafyada kalacak ve kalmak için ne lâzımsa yapacaktır.
Türk Milleti, mutassıptır; kahramanlarını da, hainlerini de bilir ve asla unutmaz.
Türk Milleti, devletlidir; on binlerce yıldır devletli olmuş, günümüze devletli gelmiş olan bu asil millet, devletliliğe devam edecek; devleti ile Türk Milleti'nin arasına bir şeylerin girmesine asla izin vermeyecektir.
Türk Milleti'nin bir ferdi olarak, bir Türk olarak; önce Allahım'a sonrada O'nun himmetiyle Devletim'e sonsuz güvenim var. Güvendiğim Devletim'in de bana güveninden eminim. Devlet ben'im, ben Devletiminim...
Tarih benim, devlet benim; ben tarihim, ben Türk'üm. Dünya nizamı benden sorulur, soranın da sadece Allah olduğunu bilirim...
Türk'üm; korkmadım, korkmuyorum, korkmayacağım...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Salı, Ağustos 05, 2008
KORKAĞIN YALANDAN UMUDU!...
Nasıl başlamalıyım? Bilemiyorum!
Kaç kere yazdığımı hatırlayamıyorum; "Bu vatanı, emekli olduktan sonra kurtarmaya soyunan vatan kurtarıcılardan kurtaramadığımız sürece, iki yakamız bir araya gelmez." diye yazdığımı, söyleyerek başlamalıyım galiba!...
Artık anlatmam, şart oldu! Önce anlatıp sonra da debisi düşük "Milliyetçi DB" cenâhının nasıl yalanlara sığınarak siyâsete soyunduklarını tesbitle Ümit ÖZDAĞ'ın, "Ümraniye bombaları" adlı uyduruk dosyaya sokulmaya çalışılmasının mantıksızlığını da anlatmalıyım.
Ümit Özdağ Beyfendi'ye destek vermeye başlamamdan bir kaç ay evveldi. Ülkücü ve Türk Milliyetçisi yazılarımla ilgilerini çektiğim, devlet ricâlinden emekli birilerinin dâveti üzerine bir yerde oldum. Görgü şahitleri de, hemen hatırlayacaklardır. Devleti kurtarmak üzere kurulmuş bir Sivil Toplum Örgütündeydik. Eski bakanlar, emekli bir Genel Kurmay Başkanı ve derneğin yöneticisi olan emekli bir üst bürokrat, bir aradaydık. Davetin sahibi ve derneğin yöneticisi zevât, tanıştırma faslına başlayarak bendenizi orada bulunanlara takdim etti. Sonra da sırasıyla hâzirûnu bana tanıtmaya başladı. İlk tanıtıldığım ve bana tanıtılan emekli Genel Kurmay Başkanımızdı. Sonra sıra eski bakanlara geldiğinde, dernek yöneticisi; "Hocam, bu arkadaşlar da eski devlet yönetenler." diye takdim edince, itiraz ettim. "Hayır! Bunlar eski devlet yönetemeyenler!" tarifime, hâzirûndan tanışlardan itirazlar geldi. Sitem edenler çıktı. Ben de; "Eğer sizler devleti yönetebilseydiniz, emekli olduktan sonra bu zevât, devleti kurtarmak için teşkilatlanmazlardı!" diye itirazımda ısrarcı oldum, toplantı dağıldı! Beni çağıran da pişman olmuştu! Çünkü toplantı sabote edilmişti sanki!
Küsenler gittikten sonra, kalanlarla sohbete başladık. Ben, özellikle Emekli Genel Kurmay Başkanımızı izliyordum. Mutlaka onunla konuşmak ve bir kaç kere yazdıklarımı, bizzat söylemek istiyordum. İsteğim, fazla sürmeden oldu. Özetleyerek nakletmek istiyorum ki Ümit Özdağ'ı savunmaya da yerim kalsın!
"Paşam! Sizinle aynı havayı teneffüs bile bendenize şereftir. Ama izninizle sizden bir iki soru sormak isterim." dedim. Soru sormama izin verilince de; "Paşam! Yetmiş küsur milyon nüfuslu dev bir devlette, her kula nasib olmayacak bir makamda bulundunuz. Türkiye'nin silahlı kuvvetleri sizin emrinizdeydi. Bir işaretinizle istediğiniz yere sevk yetkisine sahiptiniz. İstediğinizde Sincan'da tankları yürütebiliyordunuz değil mi?" diye sordum. Aldığım; "Evet! Şükürler olsun." cevabı üzerine; "Devleti ve vatanı o zaman niye kurtarmadınız Paşam? Siz Genel Kurmay Başkanı iken de bendeniz bu sıkletimle aynı millî duygularımla yazıp çizmeğe devam ediyordum. O zaman görevinizden dolayı olsa gerek, bizi görmüyor veya bize tenezzül buyurmuyordunuz! Şimdi ise emeklisiniz ve yetki olarak hemen hemen müsaviyiz! İkimiz de sivil vatandaşlarız. Kusura bakmazsanız şimdi de, sizi Türk Milleti adına ben kabul etmiyorum!..." demiştim.
Şimdi gelelim haber yakaladık diye sevinen acemi "Milliyetçi DB" taraftarlarına!
Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın genel başkan adayı olabilme sürecinde yakınındaydım. Çok heves ve heyecanla uğraşıyordum. Kiralık, "dolma kalemler"le aynı ağızla, aynı ismi kullanarak "Ergenekon Çetesi" diye tarif edilen her yerden, her telden devşirme ve grup olması mümkün olmayan grup, Ümit Özdağ'a destek verseydi veya desteği düşünseydi yazılarımdan ve bu anlattığım olaydan dolayı benden kurtulmalı değiller miydi? O kadar etki ettikleri Ümit Özdağ'a beni uzaklaştırmasını söylemezler miydi?
"Milliyetçi DB"ye taraftar sitelerin, flaş haber olarak duyurduğuna göre, yapılması planlanan işlerden birincisi; "Mümkün ise MHP Kongresinde kavga ve kargaşa çıkarmak," mış!...
Ayıptır! Günahtır!...
MHP delegelerinden en az 700 kişi ile defalarca telefon görüşmeleri yapmıştım. Ümit Özdağ'ın salona sokulmayacağı kararını aldıklarını bana söylediklerinde; "Hocam, mutlaka salona girelim. Çünkü Bingöl'de söz verdiniz!" diye ısrarımda; "Ülkücüler arasında, sert bir çekişmeye sebebiyet vererek tarih önünde sorumlu ve veballi kalamam!" diye itiraz ederek, beni ve benim gibi düşünenleri üzen, Ümit Özdağ'dı!
Başbuğ'un el yazısı ile "Milliyetçi DB"nin MİT mensubu olduğunu bildiren mektubunu çoğaltarak salonda dağıtalım teklifime de; "Çok zor bir süreçte, belden aşağı vurmak gibi olur ki bu da bize yakışmaz!" diye kabul etmeyen de, yine Ümit Özdağ'dı!...
Şimdi; her geçen gün, oturduğu yerde irtifa kaybeden, Anayasa mahkemesi kararına göre de; "Durmak yok! Yola devam!" diye emrini açıklayan Başbakan ve AKP'ye verdiği desteklerin hesabını, millete vermekte sıkıntıya düşen "Milliyetçi DB", yeniden Ümit Özdağ ve ülkücülere saldırarak, meşguliyet aramaktadır!
Eğer bu uyduruk senaryoların, haber olarak "Milliyetçi DB" cenahınca kullanıldığından haberi var da müdahele etmiyorsa, çok ayıp ediyor! Ya da üstlendiği, ülkücüleri siyasetten silmek görevine kaldığı yerden devam ediyor veya korkağın yalandan medet umması derim de başka bir şey demem vesselâm...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Kaç kere yazdığımı hatırlayamıyorum; "Bu vatanı, emekli olduktan sonra kurtarmaya soyunan vatan kurtarıcılardan kurtaramadığımız sürece, iki yakamız bir araya gelmez." diye yazdığımı, söyleyerek başlamalıyım galiba!...
Artık anlatmam, şart oldu! Önce anlatıp sonra da debisi düşük "Milliyetçi DB" cenâhının nasıl yalanlara sığınarak siyâsete soyunduklarını tesbitle Ümit ÖZDAĞ'ın, "Ümraniye bombaları" adlı uyduruk dosyaya sokulmaya çalışılmasının mantıksızlığını da anlatmalıyım.
Ümit Özdağ Beyfendi'ye destek vermeye başlamamdan bir kaç ay evveldi. Ülkücü ve Türk Milliyetçisi yazılarımla ilgilerini çektiğim, devlet ricâlinden emekli birilerinin dâveti üzerine bir yerde oldum. Görgü şahitleri de, hemen hatırlayacaklardır. Devleti kurtarmak üzere kurulmuş bir Sivil Toplum Örgütündeydik. Eski bakanlar, emekli bir Genel Kurmay Başkanı ve derneğin yöneticisi olan emekli bir üst bürokrat, bir aradaydık. Davetin sahibi ve derneğin yöneticisi zevât, tanıştırma faslına başlayarak bendenizi orada bulunanlara takdim etti. Sonra da sırasıyla hâzirûnu bana tanıtmaya başladı. İlk tanıtıldığım ve bana tanıtılan emekli Genel Kurmay Başkanımızdı. Sonra sıra eski bakanlara geldiğinde, dernek yöneticisi; "Hocam, bu arkadaşlar da eski devlet yönetenler." diye takdim edince, itiraz ettim. "Hayır! Bunlar eski devlet yönetemeyenler!" tarifime, hâzirûndan tanışlardan itirazlar geldi. Sitem edenler çıktı. Ben de; "Eğer sizler devleti yönetebilseydiniz, emekli olduktan sonra bu zevât, devleti kurtarmak için teşkilatlanmazlardı!" diye itirazımda ısrarcı oldum, toplantı dağıldı! Beni çağıran da pişman olmuştu! Çünkü toplantı sabote edilmişti sanki!
Küsenler gittikten sonra, kalanlarla sohbete başladık. Ben, özellikle Emekli Genel Kurmay Başkanımızı izliyordum. Mutlaka onunla konuşmak ve bir kaç kere yazdıklarımı, bizzat söylemek istiyordum. İsteğim, fazla sürmeden oldu. Özetleyerek nakletmek istiyorum ki Ümit Özdağ'ı savunmaya da yerim kalsın!
"Paşam! Sizinle aynı havayı teneffüs bile bendenize şereftir. Ama izninizle sizden bir iki soru sormak isterim." dedim. Soru sormama izin verilince de; "Paşam! Yetmiş küsur milyon nüfuslu dev bir devlette, her kula nasib olmayacak bir makamda bulundunuz. Türkiye'nin silahlı kuvvetleri sizin emrinizdeydi. Bir işaretinizle istediğiniz yere sevk yetkisine sahiptiniz. İstediğinizde Sincan'da tankları yürütebiliyordunuz değil mi?" diye sordum. Aldığım; "Evet! Şükürler olsun." cevabı üzerine; "Devleti ve vatanı o zaman niye kurtarmadınız Paşam? Siz Genel Kurmay Başkanı iken de bendeniz bu sıkletimle aynı millî duygularımla yazıp çizmeğe devam ediyordum. O zaman görevinizden dolayı olsa gerek, bizi görmüyor veya bize tenezzül buyurmuyordunuz! Şimdi ise emeklisiniz ve yetki olarak hemen hemen müsaviyiz! İkimiz de sivil vatandaşlarız. Kusura bakmazsanız şimdi de, sizi Türk Milleti adına ben kabul etmiyorum!..." demiştim.
Şimdi gelelim haber yakaladık diye sevinen acemi "Milliyetçi DB" taraftarlarına!
Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın genel başkan adayı olabilme sürecinde yakınındaydım. Çok heves ve heyecanla uğraşıyordum. Kiralık, "dolma kalemler"le aynı ağızla, aynı ismi kullanarak "Ergenekon Çetesi" diye tarif edilen her yerden, her telden devşirme ve grup olması mümkün olmayan grup, Ümit Özdağ'a destek verseydi veya desteği düşünseydi yazılarımdan ve bu anlattığım olaydan dolayı benden kurtulmalı değiller miydi? O kadar etki ettikleri Ümit Özdağ'a beni uzaklaştırmasını söylemezler miydi?
"Milliyetçi DB"ye taraftar sitelerin, flaş haber olarak duyurduğuna göre, yapılması planlanan işlerden birincisi; "Mümkün ise MHP Kongresinde kavga ve kargaşa çıkarmak," mış!...
Ayıptır! Günahtır!...
MHP delegelerinden en az 700 kişi ile defalarca telefon görüşmeleri yapmıştım. Ümit Özdağ'ın salona sokulmayacağı kararını aldıklarını bana söylediklerinde; "Hocam, mutlaka salona girelim. Çünkü Bingöl'de söz verdiniz!" diye ısrarımda; "Ülkücüler arasında, sert bir çekişmeye sebebiyet vererek tarih önünde sorumlu ve veballi kalamam!" diye itiraz ederek, beni ve benim gibi düşünenleri üzen, Ümit Özdağ'dı!
Başbuğ'un el yazısı ile "Milliyetçi DB"nin MİT mensubu olduğunu bildiren mektubunu çoğaltarak salonda dağıtalım teklifime de; "Çok zor bir süreçte, belden aşağı vurmak gibi olur ki bu da bize yakışmaz!" diye kabul etmeyen de, yine Ümit Özdağ'dı!...
Şimdi; her geçen gün, oturduğu yerde irtifa kaybeden, Anayasa mahkemesi kararına göre de; "Durmak yok! Yola devam!" diye emrini açıklayan Başbakan ve AKP'ye verdiği desteklerin hesabını, millete vermekte sıkıntıya düşen "Milliyetçi DB", yeniden Ümit Özdağ ve ülkücülere saldırarak, meşguliyet aramaktadır!
Eğer bu uyduruk senaryoların, haber olarak "Milliyetçi DB" cenahınca kullanıldığından haberi var da müdahele etmiyorsa, çok ayıp ediyor! Ya da üstlendiği, ülkücüleri siyasetten silmek görevine kaldığı yerden devam ediyor veya korkağın yalandan medet umması derim de başka bir şey demem vesselâm...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazartesi, Ağustos 04, 2008
AL BİRİNİ, VUR ÖBÜRÜNE!...
Kendi paramla milletime ve kendime zarar vermemek için "yaygın basın"dan gazete almayalı yıllar oldu. Paramla aldığım iki gazeteden, -biri gazetemiz- ve internetten okuduğum satır arası birkaç haberden yola çıkarak; haberciliği, haber kirliliğini, insanlarımıza nasıl düşüncelerini bulandırarak hükmedildiğini anlatmayı deneyeceğim.
Fatih Altaylı, deneyimli bir gazeteci ve öylesine deneyimli ki yıllarca milyon dolarlara transferler yaşayan "dolma kalemler"le içiçe olmanın verdiği gözlem destekli bilgilerle dolu. SKY Türk'te Serdar Akinan'ın programına telefonla bağlanarak; "Hitler de seçimle gelmişti. Daha sonra kendisine muhalif 1 milyon ismi sindirdi, hapsetti... Bugünkü gözaltılar da öyle. Artık damara basıyorlar. Hurşit Tolon gibi sevilen bir paşayı almak damara basmak demektir. Dahası sırada medya patronları da var." diyor ve Altaylı'nın bu îmâsı üzerine Serdar Akinan devam ediyor; "Ben açıkça söyleyeyim. Sabahtan beri Aydın Doğan ve Ertuğrul Özkök'ün de gözaltına alınacağı yolunda ciddi söylentiler var." Şimdi iş satır aralarında. Uyduruk, boş ve hayâlî senaryolarla olduğuna inandığım, yapılan son gözaltılardan bahsediliyor. "Artık damara basıyorlar. Hurşit Tolon gibi sevilen bir paşayı almak damara basmak demektir." diyen Fatih Altaylı, diğer göz altına alınanların sevilmediğini mi söylüyor veya kendi sevdiklerinin haricinde kimseleri, kimsenin sevemeyeceğini mi zannediyor?
Milyonlarca vatandaşın ilgisini ve güvenini kazanmayı başarmış Sivil Toplum Örgütü liderlerinin göz altına alınması, nasıl kazandığı şaibeli bir patronun göz altına alınabileceği kuşkusu kadar önemli değil mi? Bir para babası olarak Aydın Doğan'ın; Başbakan Mesut Yılmaz ve Eşi'nin arasındaki saygısız, ukalâ oturuşuyla ve beceremediği alkış çalışıyla hafızalara kazındığının farkında mıdır?
Bir başka yılların gazetecisi Aykut Işıklar; "Bir politikacı “Bu memlekette bu medya düzelmeden, bu ülke düzelmez.” demişti. Çok doğru. Bu gazeteler, bu televizyonlar düzelmediği sürece olmaz. Eğer düzelirse medya beş sene içerisinde toplum da düzelir. Ruhat Mengi benim muhabirimdi. O Türkiye hakkında yorum yapıyorsa Türkiye bitmiştir. Bunların yazdığı yazıdan ne olur ki?" diyerek, açıkça isim vererek, "dolma kalemler"den bir kesimi, kadın yazarları ve kanaat önderliğine soyunmuşları tarif ediyor! Cümleyi her okuduğumda; hem Işıklar'ın kendisini ve gençliğini anlatan cümlelerinden, hem de kendi gençliğimizi hatırladığımda neler düşünüyorum neler! Benim aklımı bu kadar karıştırmayı beceren bu söylentiler, millette neler yapmaz ki?...
Bir başka ve epeyce katılımı olan bir münakaşa; 9 sene önceki asrın felâketi sayılan Gölcük Depremi'nde hayatını kaybedenlerle, Konya'da ki kaçak inşaatta hayatlarını kaybeden sabiler mukayese ediliyor! Konya'da hayatlarını kaybeden çocuklar, namazda hayatlarını kaybettikleri için şehit, Gölcük'te hayatını kaybedenler barlarda-pavyonlarda ve sarhoş olarak öldükleri için cehennemlikmiş!...
Aklımı başımdan alan, insanlığımdan hayâ etmeme vesîle olan; bu dar, çukur, câhîlane ve insanlık dışı münâkaşa hakkında bir şey söyleyebilecek çıkarsa helâl olsun!
Basına sansür uygulansa feryâd ederiz! Sansür uygulanmasa veya kontrol edilmezse kimin elinin kimin cebinde olduğuyla asla ilgilenmeden; sistemimize, cumhuriyetimize kast düşüncesiyle saldıranların işbirlikçiliklerini önemsemeden; eli tüfeklinin yanında duran av köpeği tavırlarıyla, paralı patronların yanında duran veya durma yarışına girenlerin söyledikleriyle avunur dururuz!...
Bu avunmaların, bu abesle iştigallerin adına da basın deriz! Habercilik deriz! Gazeteciliğin şerefiyle oynayarak Hasan Tahsin'lerin kemiklerini sızlatırız!...
Bu haber ve habercilerle donanmış siyasilerimize de bir iki lafım olmalı! 55 yaş ile 70 yaş arasındaki delikanlı(!)ların genel başkanlıklarındaki partilerimiz var! Hiç bir delikanlı genel başkanın yakınına 40 yaş veya civarındaki yaşlardan kimse sokulamaz bile! Hepsi darlandığında Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ve Bursa Nutku ile gençlere seslenir ama asla gençlere bir çalışma masası gösteren çıkmaz! Gençlerin adresi sokaktır, gençlerin işi sadece anarşiye ortaklıktır!...
Üçünün de rahatsız olduğunu bildiğimiz; Başbakan'a da, "İki DB" ye de geçmişler olsun! Hayırlı uzuuun ömürler!...
Al birini vur öbürüne!... Bir körler savaşıdır, bir körler yarışıdır organize edilmiş ve milyonlarca kör taraftarın alkışlar çaldığı bir siyâsi arenâdayız vesselâm!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Fatih Altaylı, deneyimli bir gazeteci ve öylesine deneyimli ki yıllarca milyon dolarlara transferler yaşayan "dolma kalemler"le içiçe olmanın verdiği gözlem destekli bilgilerle dolu. SKY Türk'te Serdar Akinan'ın programına telefonla bağlanarak; "Hitler de seçimle gelmişti. Daha sonra kendisine muhalif 1 milyon ismi sindirdi, hapsetti... Bugünkü gözaltılar da öyle. Artık damara basıyorlar. Hurşit Tolon gibi sevilen bir paşayı almak damara basmak demektir. Dahası sırada medya patronları da var." diyor ve Altaylı'nın bu îmâsı üzerine Serdar Akinan devam ediyor; "Ben açıkça söyleyeyim. Sabahtan beri Aydın Doğan ve Ertuğrul Özkök'ün de gözaltına alınacağı yolunda ciddi söylentiler var." Şimdi iş satır aralarında. Uyduruk, boş ve hayâlî senaryolarla olduğuna inandığım, yapılan son gözaltılardan bahsediliyor. "Artık damara basıyorlar. Hurşit Tolon gibi sevilen bir paşayı almak damara basmak demektir." diyen Fatih Altaylı, diğer göz altına alınanların sevilmediğini mi söylüyor veya kendi sevdiklerinin haricinde kimseleri, kimsenin sevemeyeceğini mi zannediyor?
Milyonlarca vatandaşın ilgisini ve güvenini kazanmayı başarmış Sivil Toplum Örgütü liderlerinin göz altına alınması, nasıl kazandığı şaibeli bir patronun göz altına alınabileceği kuşkusu kadar önemli değil mi? Bir para babası olarak Aydın Doğan'ın; Başbakan Mesut Yılmaz ve Eşi'nin arasındaki saygısız, ukalâ oturuşuyla ve beceremediği alkış çalışıyla hafızalara kazındığının farkında mıdır?
Bir başka yılların gazetecisi Aykut Işıklar; "Bir politikacı “Bu memlekette bu medya düzelmeden, bu ülke düzelmez.” demişti. Çok doğru. Bu gazeteler, bu televizyonlar düzelmediği sürece olmaz. Eğer düzelirse medya beş sene içerisinde toplum da düzelir. Ruhat Mengi benim muhabirimdi. O Türkiye hakkında yorum yapıyorsa Türkiye bitmiştir. Bunların yazdığı yazıdan ne olur ki?" diyerek, açıkça isim vererek, "dolma kalemler"den bir kesimi, kadın yazarları ve kanaat önderliğine soyunmuşları tarif ediyor! Cümleyi her okuduğumda; hem Işıklar'ın kendisini ve gençliğini anlatan cümlelerinden, hem de kendi gençliğimizi hatırladığımda neler düşünüyorum neler! Benim aklımı bu kadar karıştırmayı beceren bu söylentiler, millette neler yapmaz ki?...
Bir başka ve epeyce katılımı olan bir münakaşa; 9 sene önceki asrın felâketi sayılan Gölcük Depremi'nde hayatını kaybedenlerle, Konya'da ki kaçak inşaatta hayatlarını kaybeden sabiler mukayese ediliyor! Konya'da hayatlarını kaybeden çocuklar, namazda hayatlarını kaybettikleri için şehit, Gölcük'te hayatını kaybedenler barlarda-pavyonlarda ve sarhoş olarak öldükleri için cehennemlikmiş!...
Aklımı başımdan alan, insanlığımdan hayâ etmeme vesîle olan; bu dar, çukur, câhîlane ve insanlık dışı münâkaşa hakkında bir şey söyleyebilecek çıkarsa helâl olsun!
Basına sansür uygulansa feryâd ederiz! Sansür uygulanmasa veya kontrol edilmezse kimin elinin kimin cebinde olduğuyla asla ilgilenmeden; sistemimize, cumhuriyetimize kast düşüncesiyle saldıranların işbirlikçiliklerini önemsemeden; eli tüfeklinin yanında duran av köpeği tavırlarıyla, paralı patronların yanında duran veya durma yarışına girenlerin söyledikleriyle avunur dururuz!...
Bu avunmaların, bu abesle iştigallerin adına da basın deriz! Habercilik deriz! Gazeteciliğin şerefiyle oynayarak Hasan Tahsin'lerin kemiklerini sızlatırız!...
Bu haber ve habercilerle donanmış siyasilerimize de bir iki lafım olmalı! 55 yaş ile 70 yaş arasındaki delikanlı(!)ların genel başkanlıklarındaki partilerimiz var! Hiç bir delikanlı genel başkanın yakınına 40 yaş veya civarındaki yaşlardan kimse sokulamaz bile! Hepsi darlandığında Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ve Bursa Nutku ile gençlere seslenir ama asla gençlere bir çalışma masası gösteren çıkmaz! Gençlerin adresi sokaktır, gençlerin işi sadece anarşiye ortaklıktır!...
Üçünün de rahatsız olduğunu bildiğimiz; Başbakan'a da, "İki DB" ye de geçmişler olsun! Hayırlı uzuuun ömürler!...
Al birini vur öbürüne!... Bir körler savaşıdır, bir körler yarışıdır organize edilmiş ve milyonlarca kör taraftarın alkışlar çaldığı bir siyâsi arenâdayız vesselâm!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazar, Ağustos 03, 2008
ÇARESİZLİK ÇARE Mİ?
Çaresizliği biliriz Dostlar! Hem de çok iyi biliriz!
Türk milletine; çaresizliği çare olarak sunanların yüzünden çaresiziz! Sistemsizliği, kargaşayı, kaosu, anarşiyi, terörü; istikrar adına dayatanlar yüzünden, bu dayatmacılara karşıymış edalarıyla destek verenler yüzünden çaresiziz!
"Lider; çarelerin tükendiği yerde, çare olabilen, çare bulabilen kişiye denir." diye bir de tarif biliriz. Bu tarifi bile bile, liderin çarelerin bittiği yerde çare üretmesi gereğini bile bile; çaresizliği çare diye dayatanlara destek verenlere "lider" deriz, çaresiziz!
Çaresiz kalacağız elbet! CHP'yi şikâyet edebileceğimiz Atatürk'ten başka adres mi var?
Elbet çarelerimizi kendimiz tükettiğimizin farkında olamayız! MHP'yi Alparslan Türkeş'ten başka şikâyet edebileceğimiz yer biliyor muyuz? Görevlerini bihakkın yaparak dünyalarını değişenlere yapılan şikâyetin sonucu ne olabilir ki?
Çarelerimizi kendimiz yedik bitirdik! Partileri, particiliği atlama tahtası yapan kurnazların peşinden gitmeyi akıllılık zannedenler biz değil miyiz?
Birilerini tenkit ederek, birilerine kızarak çare aramamızın da boş olduğunu görünce; son çare olarak -dul kadın misali- bedduaya başlayıp Allah'a şikâyete dururuz! Duanın rahmanî, bedduanın şeytanî olduğunu bile bile; "Allah ile aldatanları" tanıyıp bile bile, hem peşlerinden gider, hem de şeytanî beddua ile imanımızı kendimiz paymâl ederiz!
Elbette çaresiz kalacağız! Çaresizliği üreten insanlara "lider" diyen biz değil miyiz?
Son bir kaç yıldır, ısrarla son aylarda; "İki DB"nin debi düşüklüğünden, siyâsetimiz çarelikten çıktı." deyip duruyorum!
Bu memlekette iki DB'den kurtulamadığımız sürece AKP'den kurtulabilmemiz rüya bile değil! Hayatında bir kere "Türk'üm." dememiş; millî kavramını, "Allah" adıyla kandırarak ümmetleştirmiş; ümmetçiliği, "Ilımlı İslam" adındaki ABD patentli "yeni islâm" şekline sokarak dine de ters düşmüş; BOP Eş Başkanlığı'nı gururla taşıyan ve söyleyen bir zihniyete; en olmadık zamanlarda çare olarak, bizi çaresiz bırakan bir "Milliyetçi DB'miz" var!
Muhteşem Türk Atatürk'ün; Haçlı işgalinden kurtardığı, Ezan-ı Muhammediyi bir daha okuttuğu, imanın gereklerinden olan bağımsızlığı hayata geçirdiği ve milletin dinini yeniden yaşamasına vesile olduğunu tam millete anlatıp, milleti ikna etmişken; Genel Başkan Yardımcısı tarafından İslam'a, dine, Peygamberimiz(s.a.v)'e hakaretler ederek milleti çaresizliğe iteleyen; solcuyum deyip en sağcıdan daha sağcı söylemlerle ortada arz-ı endam eden bir "Solcu DB'miz" var!
Sağdan destekli, soldan destekli; Haçlı'nın yüzlerce yıllık planlarının uygulanmasında yardımcılık eden işbirlikçilerden destekli; bir kilo makarnaya muhtaç bırakılıp sonra yanında eşantiyon olarak bir torba da kömüre mecbur zavallı vatandaştan destekli bir AKP'den kurtulabilir miyiz?
Çaresiziz, çaresiz kalacağız elbette!
Laiklik karşısında odak olduğu on kişi tarafından karara bağlanan ama yine o on kişi tarafından laikliği biraz daha tepe tepe kullansın diye kendisine teslim eden bir Yüksek Mahkememiz var!
Vay ihtarmış ta! Vay para cezası verilmişmiş te! Vay devam ederse partisi kapatılırmışmış ta; mııış... mış!...
Hükümetin ekonomik yanlışlarına kurban olan, bir tane çeki karşılıksız çıktığı için bankalarca kara listeye alınan ve korkunç ticari itibar kaybına uğradığı yetmezmiş gibi bir de sabıkalanan esnaflar varken; on bir kişiden müteşekkil "Yüce Divan" sıfatlı yüksek mahkememizin on kişisinin "laikliğe karşı odak" olduğunda hemfikir olduğu bir partiye; suçlu olduğu biline biline, "Durmak yok! Yola devam!" programı için izin veliyor!...
Bu kadar çaresizliğin içinden, bir çare üretenin çıkma zamanıdır!
Çarelerin tükendiği yerde çare üreten bir lider çıkaramadığımız sürece; "İki DB"ye taraftarlığı; demokratlık, ülkücülük, solculuk zannetmeye devam ettiğimiz sürece, herkese şimdiden çoook geçmiş olsun!
Birilerine malzeme ve araç olarak çok işe yarayan demokrasi; bu millete yaramadı, bu millet demokrasiden faydalanamadı vesselam!
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Türk milletine; çaresizliği çare olarak sunanların yüzünden çaresiziz! Sistemsizliği, kargaşayı, kaosu, anarşiyi, terörü; istikrar adına dayatanlar yüzünden, bu dayatmacılara karşıymış edalarıyla destek verenler yüzünden çaresiziz!
"Lider; çarelerin tükendiği yerde, çare olabilen, çare bulabilen kişiye denir." diye bir de tarif biliriz. Bu tarifi bile bile, liderin çarelerin bittiği yerde çare üretmesi gereğini bile bile; çaresizliği çare diye dayatanlara destek verenlere "lider" deriz, çaresiziz!
Çaresiz kalacağız elbet! CHP'yi şikâyet edebileceğimiz Atatürk'ten başka adres mi var?
Elbet çarelerimizi kendimiz tükettiğimizin farkında olamayız! MHP'yi Alparslan Türkeş'ten başka şikâyet edebileceğimiz yer biliyor muyuz? Görevlerini bihakkın yaparak dünyalarını değişenlere yapılan şikâyetin sonucu ne olabilir ki?
Çarelerimizi kendimiz yedik bitirdik! Partileri, particiliği atlama tahtası yapan kurnazların peşinden gitmeyi akıllılık zannedenler biz değil miyiz?
Birilerini tenkit ederek, birilerine kızarak çare aramamızın da boş olduğunu görünce; son çare olarak -dul kadın misali- bedduaya başlayıp Allah'a şikâyete dururuz! Duanın rahmanî, bedduanın şeytanî olduğunu bile bile; "Allah ile aldatanları" tanıyıp bile bile, hem peşlerinden gider, hem de şeytanî beddua ile imanımızı kendimiz paymâl ederiz!
Elbette çaresiz kalacağız! Çaresizliği üreten insanlara "lider" diyen biz değil miyiz?
Son bir kaç yıldır, ısrarla son aylarda; "İki DB"nin debi düşüklüğünden, siyâsetimiz çarelikten çıktı." deyip duruyorum!
Bu memlekette iki DB'den kurtulamadığımız sürece AKP'den kurtulabilmemiz rüya bile değil! Hayatında bir kere "Türk'üm." dememiş; millî kavramını, "Allah" adıyla kandırarak ümmetleştirmiş; ümmetçiliği, "Ilımlı İslam" adındaki ABD patentli "yeni islâm" şekline sokarak dine de ters düşmüş; BOP Eş Başkanlığı'nı gururla taşıyan ve söyleyen bir zihniyete; en olmadık zamanlarda çare olarak, bizi çaresiz bırakan bir "Milliyetçi DB'miz" var!
Muhteşem Türk Atatürk'ün; Haçlı işgalinden kurtardığı, Ezan-ı Muhammediyi bir daha okuttuğu, imanın gereklerinden olan bağımsızlığı hayata geçirdiği ve milletin dinini yeniden yaşamasına vesile olduğunu tam millete anlatıp, milleti ikna etmişken; Genel Başkan Yardımcısı tarafından İslam'a, dine, Peygamberimiz(s.a.v)'e hakaretler ederek milleti çaresizliğe iteleyen; solcuyum deyip en sağcıdan daha sağcı söylemlerle ortada arz-ı endam eden bir "Solcu DB'miz" var!
Sağdan destekli, soldan destekli; Haçlı'nın yüzlerce yıllık planlarının uygulanmasında yardımcılık eden işbirlikçilerden destekli; bir kilo makarnaya muhtaç bırakılıp sonra yanında eşantiyon olarak bir torba da kömüre mecbur zavallı vatandaştan destekli bir AKP'den kurtulabilir miyiz?
Çaresiziz, çaresiz kalacağız elbette!
Laiklik karşısında odak olduğu on kişi tarafından karara bağlanan ama yine o on kişi tarafından laikliği biraz daha tepe tepe kullansın diye kendisine teslim eden bir Yüksek Mahkememiz var!
Vay ihtarmış ta! Vay para cezası verilmişmiş te! Vay devam ederse partisi kapatılırmışmış ta; mııış... mış!...
Hükümetin ekonomik yanlışlarına kurban olan, bir tane çeki karşılıksız çıktığı için bankalarca kara listeye alınan ve korkunç ticari itibar kaybına uğradığı yetmezmiş gibi bir de sabıkalanan esnaflar varken; on bir kişiden müteşekkil "Yüce Divan" sıfatlı yüksek mahkememizin on kişisinin "laikliğe karşı odak" olduğunda hemfikir olduğu bir partiye; suçlu olduğu biline biline, "Durmak yok! Yola devam!" programı için izin veliyor!...
Bu kadar çaresizliğin içinden, bir çare üretenin çıkma zamanıdır!
Çarelerin tükendiği yerde çare üreten bir lider çıkaramadığımız sürece; "İki DB"ye taraftarlığı; demokratlık, ülkücülük, solculuk zannetmeye devam ettiğimiz sürece, herkese şimdiden çoook geçmiş olsun!
Birilerine malzeme ve araç olarak çok işe yarayan demokrasi; bu millete yaramadı, bu millet demokrasiden faydalanamadı vesselam!
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
İNSANSAN, İNSAN SAN!...
Alttan, üstten; sağdan, soldan, velhasıl her yerden, her yandan saldırılara muhatap olduğumuzda, paniklemesem de böylesine "kendime firarlarım" olur!
Katır gibi huysuzlanarak önümde duranı kapıp, arkamda duranı tepmeye başladığımda; ferman veren padişah konumlu nefsime; dağlar benimdir diye mukabele ederek içime, bana, kendime kaçarım!...
Önümde de, arkamda da, sağımda da, solumda da ben olunca; kavga edecek benden başka kimse bulamayınca, benim benle kavgam başlar! O firarlarımdan, o kavgalarımdan biri...
"Savaş!" demişti geçliğimde genç mantığım, genç aklıma ve cesâretime... "Savaş! hem de sonuna, en sonuna kadar!" diye de sıkı sıkı tembihlemişti! "Ya savaşacak kimse kalmayıncaya, ya da savaşacak kimseleri öldüremeyinceye, ölene kadar!..." diye de süre vermişti tavsiye ettiği savaşa!...
Öldürmekle öldürülmesi gerekenler bitmedi! "Onlara ölüler demeyiniz. Diridirler." târifli şehitler de bitmedi ölerek! Ölerek çoğaldılar nasıl olduysa...
Habil-Kabil kardeşlerle başlayan ölüp öldürmeler, hasım bilinen öldürülenleri kargalara yem etmeler bitmedi insan, insan olalı!... Demek ki doğanlar, doğulanlar; ölenlerden de, öldürülenlerden de çok!...
Öldürülerek ölenler, hastalanarak ölenler, kazalarda ölenler, afetlerde ölenler, kıranlarda ölenler, yaşlanarak ölenler, doğarken ölenler, doğmadan ana rahminde ölenler, ölenler, ö-len-leeeer!...
Ölenlerin; ölmek için, öldürülmek için akla geldik-gelmedik, o kadar çok yolu ve yöntemi varki...
Oysa doğmanın, doğulmanın yolu ve taktiği tek: Doğmak-doğurmak...
Doğan; doğarken veya doğmamışken ölmemişse yaşamak için doğuyor, doğduğunu-doğurulduğunu bilmeden... yaşamak için, yaşayabilmek için yaşatmamanın, yok etmenin şart koşulduğu; bu şartı kimin koyduğunun bilinmediği, mechûl bir yöneticinin gözetimindeki hayat denen sürece; bütün doğanlar, diğer doğanları yok etmek içgüdüsüyle giriyorlar sanki!...
İnsan; doğan, doğuran, doğurtan...
İnsanlık; insanların insanlıklarını ispat için yok etmeğe çalıştığı insanlık için olmazsa olmaz değerdeki kurallar silsilesi...
Savaş; insanın korumak, korunmak ve yok etmek için, insanla yapılan bitmez, bitirilemez bir kör döngü!...
Barış; yorulan savaşçı insanların, insanlık maskesi arkasına saklanarak verdikleri dinlenme molası!...
Her barışın, her dinlenme molasının arkasında bir öncekinden daha sert bir savaş; her savaşın sonrasında, bir sonraki kuşağa aktarılacak öfke, nefret, kin!...
Bu döngüye kavuşmamanın, bu döngüye katkı vermemenin imkânı yok!...
Var mı yoksa?!...
Sevgi denen, saygı denen, aşk denen mükemmel insânî duygularla; kin denen, nefret denen, öfke denen insânî duygulara güç yetirilebilir mi?
Denen/me/miş mi?
Denenip; aşkın, sevginin, muhabbetin öfkeye deflarca yenik düştüğü görülerek; "Öfke ile kalkan, zarar ile oturur." diye formüle edilmemiş mi?
Sağ yanağına vurulduğunda, sol yanağını çevirerek, saldırgan insanı utandırıp savaşa son vermeği hedefleyen öğreti; mazlûmu zâlime köleleştirmemiş mi?
Yüzlerce yıl sonradan da, dini öğretisiyle mazlumlaşan insan; yüzyıllarca süren mazlumluğunun intikamına soyunmamış mı?
Yüzlerce yıl hristiyanlarca ezilen yahudinin İsrail adıyla Filistin'de; yüzlerce yıl ekonomik olarak yahudiye ezilen hristiyanın ABD adıyla Irak'ta, Afganistan'da yaptıklarına ne demeli?
Yahudi ve hristiyanlık öğretisi savunmasıyla insanlığa zulmedenlere; aslında insanlık iç güdüsüyle karşı mukabelede bulunan insana ne demeli?
Kahraman, insan; korkak, insan!
İyi, güzel insan; kötü, çirkin insan!
Merhametli, adil insan; merhametsiz, zalim insan!
Anlaşılmaz, anlatılamaz bir şey bu insan! Yine de, ama yine de, her şeye rağmen; "İnsansan, insan san!"
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Katır gibi huysuzlanarak önümde duranı kapıp, arkamda duranı tepmeye başladığımda; ferman veren padişah konumlu nefsime; dağlar benimdir diye mukabele ederek içime, bana, kendime kaçarım!...
Önümde de, arkamda da, sağımda da, solumda da ben olunca; kavga edecek benden başka kimse bulamayınca, benim benle kavgam başlar! O firarlarımdan, o kavgalarımdan biri...
"Savaş!" demişti geçliğimde genç mantığım, genç aklıma ve cesâretime... "Savaş! hem de sonuna, en sonuna kadar!" diye de sıkı sıkı tembihlemişti! "Ya savaşacak kimse kalmayıncaya, ya da savaşacak kimseleri öldüremeyinceye, ölene kadar!..." diye de süre vermişti tavsiye ettiği savaşa!...
Öldürmekle öldürülmesi gerekenler bitmedi! "Onlara ölüler demeyiniz. Diridirler." târifli şehitler de bitmedi ölerek! Ölerek çoğaldılar nasıl olduysa...
Habil-Kabil kardeşlerle başlayan ölüp öldürmeler, hasım bilinen öldürülenleri kargalara yem etmeler bitmedi insan, insan olalı!... Demek ki doğanlar, doğulanlar; ölenlerden de, öldürülenlerden de çok!...
Öldürülerek ölenler, hastalanarak ölenler, kazalarda ölenler, afetlerde ölenler, kıranlarda ölenler, yaşlanarak ölenler, doğarken ölenler, doğmadan ana rahminde ölenler, ölenler, ö-len-leeeer!...
Ölenlerin; ölmek için, öldürülmek için akla geldik-gelmedik, o kadar çok yolu ve yöntemi varki...
Oysa doğmanın, doğulmanın yolu ve taktiği tek: Doğmak-doğurmak...
Doğan; doğarken veya doğmamışken ölmemişse yaşamak için doğuyor, doğduğunu-doğurulduğunu bilmeden... yaşamak için, yaşayabilmek için yaşatmamanın, yok etmenin şart koşulduğu; bu şartı kimin koyduğunun bilinmediği, mechûl bir yöneticinin gözetimindeki hayat denen sürece; bütün doğanlar, diğer doğanları yok etmek içgüdüsüyle giriyorlar sanki!...
İnsan; doğan, doğuran, doğurtan...
İnsanlık; insanların insanlıklarını ispat için yok etmeğe çalıştığı insanlık için olmazsa olmaz değerdeki kurallar silsilesi...
Savaş; insanın korumak, korunmak ve yok etmek için, insanla yapılan bitmez, bitirilemez bir kör döngü!...
Barış; yorulan savaşçı insanların, insanlık maskesi arkasına saklanarak verdikleri dinlenme molası!...
Her barışın, her dinlenme molasının arkasında bir öncekinden daha sert bir savaş; her savaşın sonrasında, bir sonraki kuşağa aktarılacak öfke, nefret, kin!...
Bu döngüye kavuşmamanın, bu döngüye katkı vermemenin imkânı yok!...
Var mı yoksa?!...
Sevgi denen, saygı denen, aşk denen mükemmel insânî duygularla; kin denen, nefret denen, öfke denen insânî duygulara güç yetirilebilir mi?
Denen/me/miş mi?
Denenip; aşkın, sevginin, muhabbetin öfkeye deflarca yenik düştüğü görülerek; "Öfke ile kalkan, zarar ile oturur." diye formüle edilmemiş mi?
Sağ yanağına vurulduğunda, sol yanağını çevirerek, saldırgan insanı utandırıp savaşa son vermeği hedefleyen öğreti; mazlûmu zâlime köleleştirmemiş mi?
Yüzlerce yıl sonradan da, dini öğretisiyle mazlumlaşan insan; yüzyıllarca süren mazlumluğunun intikamına soyunmamış mı?
Yüzlerce yıl hristiyanlarca ezilen yahudinin İsrail adıyla Filistin'de; yüzlerce yıl ekonomik olarak yahudiye ezilen hristiyanın ABD adıyla Irak'ta, Afganistan'da yaptıklarına ne demeli?
Yahudi ve hristiyanlık öğretisi savunmasıyla insanlığa zulmedenlere; aslında insanlık iç güdüsüyle karşı mukabelede bulunan insana ne demeli?
Kahraman, insan; korkak, insan!
İyi, güzel insan; kötü, çirkin insan!
Merhametli, adil insan; merhametsiz, zalim insan!
Anlaşılmaz, anlatılamaz bir şey bu insan! Yine de, ama yine de, her şeye rağmen; "İnsansan, insan san!"
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cumartesi, Ağustos 02, 2008
HAKİM GÜÇ KILICI DEMOKRASİ...
Demokrasinin, bilinen sözlük karşılığını alarak başlamak istiyorum.
Demokrasi; "Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki, demokratlık" diye tarif edilmiş Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde...
Sözlükten ve ilk okuldan başlayarak okuduğumuz okullarda nazarî olarak, hayatımız boyunca da tatbikatında görerek tanıdığımız, tanımaya çalıştığımız demokrasiyi anlayamadığımı itirafla da devam edeyim!
Bu demokrasi denen şey nasıl bir şeyse; hep hâkim güçlerin çıkarlarına kafa tutan, hâkim güçlerin sözlerini dinlemeyen milliyetçi yönetimleri olan ülkelere lâzım! Nasıl bir halk egemenliği ise, nasıl bir egemenlik ise, okyanus ötesinden gelen hâkim güç kuvvetlerinin işgâlinden sonra gerçekleşir! Bu gerçekleştirilen egemenlikte, demokraside namus dahil hiç bir şeyin sahibi milli değildir!
Ya demokrasi ile milliyetçilik birbirine çok zıt; ya da hâkim güç, işine gelmeyen milliyetçiliği demokrasi ile cezalandırıyor!
Gelişmekte olan ülkeler diye adlandırılan, hâkim sermâyenin istediği kadar kontrolüne girmemiş olan, kendi millî değerleri ve millî ekonomisi olan ülkelere, kesinlikle hâkim güçler kontrolündeki demokrasi lâzım nasıl işse! İstedikleri demokrasiyi, istedikleri ülkede, istedikleri şekilde uyguluyor veya uygulatıyorlar!
Bu anlamakta zorlandığım demokrasiyi; Türkiye Cumhuriyeti için tehlike önceliği yarışında olan iki grup, çok başarılı ve iyi bir şekilde kullandı! Atatürk'e, Türk Milliyetçiliğine, Cumhuriyet ve cumhuriyet kazanımlarına eş zamanlı saldırıya geçen bu iki grup, mürteciler ve bölücüler; demokrasinin kullandırılan nimetlerinden faydalanarak iktidara kadar çıktılar ve Meclis'e taşındılar!
Sistemin kendini savunmak amaçlı koyduğu seçim sistemi, seçim barajı yine demokrasi kılıcıyla delik deşik edildi! Barajı aşması mümkün olmayan bölücüler, bağımsız katıldıkları seçimler sonucunda Mecli'e girdi, grup kurdu ve partileştiler!...
Cumhuriyet, laiklik ve Atatürk kazanımlarından intikama soyunan bu iki demokrasi katili düşünce; devletin en güvenilir iki kurumunun güvenilirliğini rencide ettiler!
Hortumcudan, rüşvetçiden, irtikapçıdan, sahte evrakçıdan, zimmetçiden vaz geçtik; bölücüler ve laiklik karşıtları meclis kürsüsünden, demokrat maskeleriyle, dokunulmazlık zırhının sağladığı serbesti ile, cumhuriyet değerlerimize saldırdılar!
Teröristler; artık sınır ötesinde değil, kırsalda değil yerleşim merkezlerimizde hatta metropollerimizde, milleti öldürüp güvenlik güçlerimize saldırmaya başladılar! Çatışmalarda kahraman Mehmetçiğimizin itlaf ettiği terörislerin resimleri, Meclis kürsüsünden Türk Milleti'nin gözüne sokuldu! Bölücüler için dağdan ve kırsaldan çok emin bir yer olarak belirlenen Meclis, böylece daha önceki akçeli dedikodularla birleşen olumsuzluklar yüzünden en güvenilmez adres oldu!
Siyasi erkin desteğini almakta zorlanarak, terör ve terörist karşısında yalnız bırakılan Türk Silahlı Kuvvetlerimizin canları-kanları pahasına görev yapan kahramanları, emekli olduktan sonra itildikleri yalnızlık yüzünden cezaevlerine koyuldular! Demokrat maskeli mürteci ve bölücüler; görevlerini kahramanca yapan güvenlik güçleri mensuplarımızı ve Ordu mensuplarımızı, başarıyla yaptıkları görevleri yüzünden çetecilikle itham edebilecek kadar pervasızlaştılar!
Bu demokratik memlekette yasalar; sadece yasalara ve devlete saygılı olanlara karşı işletilmeye başlandı! Bölücü hainleri, teröristleri, bölücü mürtecileri savunan insan hakları denilen ucûbe yasalar, kahramanlarımızı yalnız ve savunmasız bıraktı!
"Analarınızın, babalarınızın yanına dönün!" "Düz ovaya inerek siyâset yapın!" diye teşvik edilerek pişmanlık yasalarından faydalandırılan teröristlere karşılık; kahramanlarımız, cinsel sapkınlığı tescilli bir dini bellisiz psikopatın muhbirliği ile rencide edildi!
Çok büyük ve şaşırtıcı bir tesadüfle bu rencide edilen kahramanlarımızın tamamına yakını; bağımsızlık taraftarı, milliyetçi-ulusalcı ve hâkim güçlere yani Haçlı'ya karşılar!
Uyduruk ve tamamına yakınının boşa çıkacağını emin olarak beklediğim ifadeler ve sanal belgelerle, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin güvenilirliği rencide edilmeğe çalışılıyor!
Tabi bazı aklı uçuk duyarlı insanlarımız da, yine konu mankenliğine gönüllü olarak, dolma kalemlerle birlikte Silahlı Kuvvetlerimize yapılan salvo atışlara ortak oldular!
Allahınızı severseniz şu demokrasi denilen illeti, bi bilen anlatıverse de başta bendeniz olmak kaydıyla öğreniversek! Hâkim güçlere işgal, işkence ve ırza tecavüz dahil her hakkı tanıyan ama milliyetçilik yapan hiç bir sisteme, hiç bir şeye izin vermeyen bu demokrasiyi, bir anlatan çıkmaz mı Allah rızası için!...
Bu demokrasi; galiba Demoklesin falan değil sadece hâkim güçlerin ve Haçlı'nın çok keskin kılıcı!... Bakalım bize daha nerelerimizden yara verecek bu kılıç!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Demokrasi; "Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki, demokratlık" diye tarif edilmiş Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde...
Sözlükten ve ilk okuldan başlayarak okuduğumuz okullarda nazarî olarak, hayatımız boyunca da tatbikatında görerek tanıdığımız, tanımaya çalıştığımız demokrasiyi anlayamadığımı itirafla da devam edeyim!
Bu demokrasi denen şey nasıl bir şeyse; hep hâkim güçlerin çıkarlarına kafa tutan, hâkim güçlerin sözlerini dinlemeyen milliyetçi yönetimleri olan ülkelere lâzım! Nasıl bir halk egemenliği ise, nasıl bir egemenlik ise, okyanus ötesinden gelen hâkim güç kuvvetlerinin işgâlinden sonra gerçekleşir! Bu gerçekleştirilen egemenlikte, demokraside namus dahil hiç bir şeyin sahibi milli değildir!
Ya demokrasi ile milliyetçilik birbirine çok zıt; ya da hâkim güç, işine gelmeyen milliyetçiliği demokrasi ile cezalandırıyor!
Gelişmekte olan ülkeler diye adlandırılan, hâkim sermâyenin istediği kadar kontrolüne girmemiş olan, kendi millî değerleri ve millî ekonomisi olan ülkelere, kesinlikle hâkim güçler kontrolündeki demokrasi lâzım nasıl işse! İstedikleri demokrasiyi, istedikleri ülkede, istedikleri şekilde uyguluyor veya uygulatıyorlar!
Bu anlamakta zorlandığım demokrasiyi; Türkiye Cumhuriyeti için tehlike önceliği yarışında olan iki grup, çok başarılı ve iyi bir şekilde kullandı! Atatürk'e, Türk Milliyetçiliğine, Cumhuriyet ve cumhuriyet kazanımlarına eş zamanlı saldırıya geçen bu iki grup, mürteciler ve bölücüler; demokrasinin kullandırılan nimetlerinden faydalanarak iktidara kadar çıktılar ve Meclis'e taşındılar!
Sistemin kendini savunmak amaçlı koyduğu seçim sistemi, seçim barajı yine demokrasi kılıcıyla delik deşik edildi! Barajı aşması mümkün olmayan bölücüler, bağımsız katıldıkları seçimler sonucunda Mecli'e girdi, grup kurdu ve partileştiler!...
Cumhuriyet, laiklik ve Atatürk kazanımlarından intikama soyunan bu iki demokrasi katili düşünce; devletin en güvenilir iki kurumunun güvenilirliğini rencide ettiler!
Hortumcudan, rüşvetçiden, irtikapçıdan, sahte evrakçıdan, zimmetçiden vaz geçtik; bölücüler ve laiklik karşıtları meclis kürsüsünden, demokrat maskeleriyle, dokunulmazlık zırhının sağladığı serbesti ile, cumhuriyet değerlerimize saldırdılar!
Teröristler; artık sınır ötesinde değil, kırsalda değil yerleşim merkezlerimizde hatta metropollerimizde, milleti öldürüp güvenlik güçlerimize saldırmaya başladılar! Çatışmalarda kahraman Mehmetçiğimizin itlaf ettiği terörislerin resimleri, Meclis kürsüsünden Türk Milleti'nin gözüne sokuldu! Bölücüler için dağdan ve kırsaldan çok emin bir yer olarak belirlenen Meclis, böylece daha önceki akçeli dedikodularla birleşen olumsuzluklar yüzünden en güvenilmez adres oldu!
Siyasi erkin desteğini almakta zorlanarak, terör ve terörist karşısında yalnız bırakılan Türk Silahlı Kuvvetlerimizin canları-kanları pahasına görev yapan kahramanları, emekli olduktan sonra itildikleri yalnızlık yüzünden cezaevlerine koyuldular! Demokrat maskeli mürteci ve bölücüler; görevlerini kahramanca yapan güvenlik güçleri mensuplarımızı ve Ordu mensuplarımızı, başarıyla yaptıkları görevleri yüzünden çetecilikle itham edebilecek kadar pervasızlaştılar!
Bu demokratik memlekette yasalar; sadece yasalara ve devlete saygılı olanlara karşı işletilmeye başlandı! Bölücü hainleri, teröristleri, bölücü mürtecileri savunan insan hakları denilen ucûbe yasalar, kahramanlarımızı yalnız ve savunmasız bıraktı!
"Analarınızın, babalarınızın yanına dönün!" "Düz ovaya inerek siyâset yapın!" diye teşvik edilerek pişmanlık yasalarından faydalandırılan teröristlere karşılık; kahramanlarımız, cinsel sapkınlığı tescilli bir dini bellisiz psikopatın muhbirliği ile rencide edildi!
Çok büyük ve şaşırtıcı bir tesadüfle bu rencide edilen kahramanlarımızın tamamına yakını; bağımsızlık taraftarı, milliyetçi-ulusalcı ve hâkim güçlere yani Haçlı'ya karşılar!
Uyduruk ve tamamına yakınının boşa çıkacağını emin olarak beklediğim ifadeler ve sanal belgelerle, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin güvenilirliği rencide edilmeğe çalışılıyor!
Tabi bazı aklı uçuk duyarlı insanlarımız da, yine konu mankenliğine gönüllü olarak, dolma kalemlerle birlikte Silahlı Kuvvetlerimize yapılan salvo atışlara ortak oldular!
Allahınızı severseniz şu demokrasi denilen illeti, bi bilen anlatıverse de başta bendeniz olmak kaydıyla öğreniversek! Hâkim güçlere işgal, işkence ve ırza tecavüz dahil her hakkı tanıyan ama milliyetçilik yapan hiç bir sisteme, hiç bir şeye izin vermeyen bu demokrasiyi, bir anlatan çıkmaz mı Allah rızası için!...
Bu demokrasi; galiba Demoklesin falan değil sadece hâkim güçlerin ve Haçlı'nın çok keskin kılıcı!... Bakalım bize daha nerelerimizden yara verecek bu kılıç!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cuma, Ağustos 01, 2008
VİCDAN-MAKARNA YARIŞI !...
"Silâh korkaklarda, para cimrilerde, iş ehîl olmayanlarda olursa düzen bozulur."Hz.Ebubekir(r.a.)
Korkak, zâlim olur! Korkuyla vurduğu hasmının, kalktığında kendisine yapacağını hesaplayarak kalkmaması için ne lâzımsa yapar! Yaptıklarında da kendince haklıdır! Korkmaktadır ama cesur rolündedir! Rolünün hakkını verebilmek için yazılmış senaryonun hakkını vermek, habersizce, kalleşçe vurduğunu asla kaldırmamak zorundadır! Çünkü bilir ki kalleşçe vurdurulan kesinlikle kendisinden güçlüdür ve her güçlü irade gibi kalleşliği cezalandırır!...
Korkak, cimri olur! Cimrilik korkaklığı, korkaklık cimriliği besler! Cimrilikle korkaklık bir arada, birbirini besleye besleye ortaya; neme lâzımcı, "Bana lâzım olan başkasına haramdır."diyen; saklamayı kurnazlık, kurnazlığı akıllılık ve başarı sayan; başarısı ve akıllılığı devam etsin diye gözünün önünde açlıktan can çekiştirene el atmayan; ihtiyaçlıya taa can verinceye kendi başarılarını anlatarak tatmin olan bir insanlık dışı insan çıkarır ortaya...
"Yarı hekim candan, yarı imam imandan eder." derler. Atalar; hiç bir sözü, yaşamadan, izlemeden, gözlemeden söylemezler. Yaşananları izler, gözler ve geleceğe öğüt olsun diye söylerler. "Emâneti ehline veriniz." ilâhi buyruğunun tefsiri, tercümesidir bu sözler. Terziye demir, nalbanta kumaş vererek ürün beklemek abesle iştigâl değilse nedir?
Doktorun, veterinerin, ziraat mühendisinin, elektrik mühendisinin, makine mühendisinin, dişçinin, şarkıcının, tiyatro sanatçısının, ekonomistin, ilâhiyatçının, sporcunun, futbolcunun; yapacakları, yapmaları gereken işler bellidir değil mi? ve bunların hiç birinin işlerinin içinde ne siyâset ne de politika yoktur. İlm-i siyâset belki ikili ilişkilerini yönlendirmeleri bakımından lâzım olabilir ama bu meslek sahiplerinin, mesleklerini yapmaları topluma fayda anlamında gerekli değil midir?
Maalesef günümüzde üretmekle, ürettiklerini veya üretilenleri geliştirmekle meşgûl olması gerekenlerin nerdeyse tamamına yakını siyâsetle meşguller! Asla siyâsetle alakası olmaması gerekenlerin yapmaya çalıştıkları veya yapmakla görevlendirildikleri günümüzde; siyâseti beceremeyenlerin politika kabızlıkları yüzünden sıkıntılardayız!
Ehil olmayan insanlara tevdi edilen işler, sahipsiz! Sahipsiz işler yapılamamakta, yürütülememekte ve işsizlik, aşsızlık; başsızlık yüzünden had safhada!
"Başa gelen çekilirmiş çekemem diyemem." şeklindeki arabesk teslimiyetle; namus belâsı diye adlandırılan zoraki adalet uygulamaları yüzünden kanuna, yasaya, adalete güvensizlik had safhada!
Korkaklığı, cimriliği, kurnazlığı bir arada kendilerinde barındırarak ortaya çıkan haris tiplemelere tevdi edilen ekonomi yüzünden; üretim sıfır, üreticinin feryâdı arşa ulaşmakta; ama mercimekten, ama mısırdan, ama pirinçten, ama yumurtadan, ama beyt-ül mâlden araklamanın başarı sayıldığı zihniyetle dünya zenginleri arasına katılan aptallarımızın sayısı artmakta!...
Ve bütün bu; göreni, duyanı rahatsız eden görüntüler ve gerçekler dünyanın bilinen en güzel sisteminden çıkarılmakta! Demokrasiyi araç olarak kullanabilmekteki başarıları ile demokrat maskeli demokrasi katilleri; bu toplum dışı manzaraların tamamını demokrasi sayesinde yapabilmekteler!
Demokrasiyi de denetlemesi şart olan adalet mekanizması da; "Namus Belâsı" adındaki töresel davranışı sergileyince; bana düşen de sadece "Kendi düşen ağlamaz." demek oluyor!
Hem söyleyip hem de hemen kendime kızmak gibi bir de mecbûriyetim var! Toplumların, milletin, halkın mazur olduğunu; kuvvetlinin yanında toplandıklarını bilirim! Kuvvet tarifini silahtan uzaklaştırabilmek için ne yapabiliriz diye beyin patlatmaya başlar ve en yakınım zannettiğim uzağımdakilerle kavgaya başlarım!
Silahlı korkağın dağlarda terörist, şehirde kalleş bombacı; cimri-hâris paralıların daha fazla paralanmak için ekonominin başında yetkili ve ehil olmayan kişilere tevdi edilmiş işlerimizin de sahipsizliğini görüp feryâda başlarım!
Bilirim ki işimiz kolay değil! Ama yine bilirim ki işimiz vallahi çok zor da değil!...
Demir tavında elbette! Sandıklar önümüze geldiğinde; bir elimize vicdanımızı, diğer elimize kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyen kurnazların verecekleri makarnaları alarak tarttığımız gün, işimizi kendimiz çözeriz evel Allah!...
Mesele; vicdanımızla makarnayı, yarışa sokabilmek kadar zor ve kolay!...
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Korkak, zâlim olur! Korkuyla vurduğu hasmının, kalktığında kendisine yapacağını hesaplayarak kalkmaması için ne lâzımsa yapar! Yaptıklarında da kendince haklıdır! Korkmaktadır ama cesur rolündedir! Rolünün hakkını verebilmek için yazılmış senaryonun hakkını vermek, habersizce, kalleşçe vurduğunu asla kaldırmamak zorundadır! Çünkü bilir ki kalleşçe vurdurulan kesinlikle kendisinden güçlüdür ve her güçlü irade gibi kalleşliği cezalandırır!...
Korkak, cimri olur! Cimrilik korkaklığı, korkaklık cimriliği besler! Cimrilikle korkaklık bir arada, birbirini besleye besleye ortaya; neme lâzımcı, "Bana lâzım olan başkasına haramdır."diyen; saklamayı kurnazlık, kurnazlığı akıllılık ve başarı sayan; başarısı ve akıllılığı devam etsin diye gözünün önünde açlıktan can çekiştirene el atmayan; ihtiyaçlıya taa can verinceye kendi başarılarını anlatarak tatmin olan bir insanlık dışı insan çıkarır ortaya...
"Yarı hekim candan, yarı imam imandan eder." derler. Atalar; hiç bir sözü, yaşamadan, izlemeden, gözlemeden söylemezler. Yaşananları izler, gözler ve geleceğe öğüt olsun diye söylerler. "Emâneti ehline veriniz." ilâhi buyruğunun tefsiri, tercümesidir bu sözler. Terziye demir, nalbanta kumaş vererek ürün beklemek abesle iştigâl değilse nedir?
Doktorun, veterinerin, ziraat mühendisinin, elektrik mühendisinin, makine mühendisinin, dişçinin, şarkıcının, tiyatro sanatçısının, ekonomistin, ilâhiyatçının, sporcunun, futbolcunun; yapacakları, yapmaları gereken işler bellidir değil mi? ve bunların hiç birinin işlerinin içinde ne siyâset ne de politika yoktur. İlm-i siyâset belki ikili ilişkilerini yönlendirmeleri bakımından lâzım olabilir ama bu meslek sahiplerinin, mesleklerini yapmaları topluma fayda anlamında gerekli değil midir?
Maalesef günümüzde üretmekle, ürettiklerini veya üretilenleri geliştirmekle meşgûl olması gerekenlerin nerdeyse tamamına yakını siyâsetle meşguller! Asla siyâsetle alakası olmaması gerekenlerin yapmaya çalıştıkları veya yapmakla görevlendirildikleri günümüzde; siyâseti beceremeyenlerin politika kabızlıkları yüzünden sıkıntılardayız!
Ehil olmayan insanlara tevdi edilen işler, sahipsiz! Sahipsiz işler yapılamamakta, yürütülememekte ve işsizlik, aşsızlık; başsızlık yüzünden had safhada!
"Başa gelen çekilirmiş çekemem diyemem." şeklindeki arabesk teslimiyetle; namus belâsı diye adlandırılan zoraki adalet uygulamaları yüzünden kanuna, yasaya, adalete güvensizlik had safhada!
Korkaklığı, cimriliği, kurnazlığı bir arada kendilerinde barındırarak ortaya çıkan haris tiplemelere tevdi edilen ekonomi yüzünden; üretim sıfır, üreticinin feryâdı arşa ulaşmakta; ama mercimekten, ama mısırdan, ama pirinçten, ama yumurtadan, ama beyt-ül mâlden araklamanın başarı sayıldığı zihniyetle dünya zenginleri arasına katılan aptallarımızın sayısı artmakta!...
Ve bütün bu; göreni, duyanı rahatsız eden görüntüler ve gerçekler dünyanın bilinen en güzel sisteminden çıkarılmakta! Demokrasiyi araç olarak kullanabilmekteki başarıları ile demokrat maskeli demokrasi katilleri; bu toplum dışı manzaraların tamamını demokrasi sayesinde yapabilmekteler!
Demokrasiyi de denetlemesi şart olan adalet mekanizması da; "Namus Belâsı" adındaki töresel davranışı sergileyince; bana düşen de sadece "Kendi düşen ağlamaz." demek oluyor!
Hem söyleyip hem de hemen kendime kızmak gibi bir de mecbûriyetim var! Toplumların, milletin, halkın mazur olduğunu; kuvvetlinin yanında toplandıklarını bilirim! Kuvvet tarifini silahtan uzaklaştırabilmek için ne yapabiliriz diye beyin patlatmaya başlar ve en yakınım zannettiğim uzağımdakilerle kavgaya başlarım!
Silahlı korkağın dağlarda terörist, şehirde kalleş bombacı; cimri-hâris paralıların daha fazla paralanmak için ekonominin başında yetkili ve ehil olmayan kişilere tevdi edilmiş işlerimizin de sahipsizliğini görüp feryâda başlarım!
Bilirim ki işimiz kolay değil! Ama yine bilirim ki işimiz vallahi çok zor da değil!...
Demir tavında elbette! Sandıklar önümüze geldiğinde; bir elimize vicdanımızı, diğer elimize kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyen kurnazların verecekleri makarnaları alarak tarttığımız gün, işimizi kendimiz çözeriz evel Allah!...
Mesele; vicdanımızla makarnayı, yarışa sokabilmek kadar zor ve kolay!...
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
NAMUS BELÂSINA KARDAAAAŞ!...
Bir yandan avrupa, bir yandan müttefik(!)imiz ABD, diğer yandan komşumuz ve 40 yıllık kadîm(!) dostumuz terörist İsrail; ne kadar parçalamaya uğraşırsa uğraşsın; bir yandan kadîm müttefik(!)lerimiz, bir yandan yerli işbirlikçilerimiz, bir yandan kimliksiz katır fıtratlı-tîynetli bölücülerimiz ne kadar inkâr etmeye çalışırlarsa çalışsınlar; bu vatan parçalanmayacağı gibi kesinlikle ve katiyetle Türk toprağı... Töresi de Türkçe, türesi de...
Anayasa mahkemesi'nin son kararında; türesi de geleneklerinin etkisinde kalarak namus belâsına düştü Türkiye!
Kimilerine göre demokrasisinin namusunu kurtardı denilse de, tekrarlıyorum; yasaları da etki altında kalarak Türkiye "Nâmus Belâsı"na düştü!...
Anadolu'nun her bölgesinde, hemen her yerinde; çeşme başına su almak için giden genç kızın, baş örtüsüne, yemenisine el atılırsa namusuna el atılmış sayılır ve o genç kızın adı o el atanla çıkar. Çaresi de namusu kurtarmak için o kızcağızı; istemese de, ağlaya ağlaya o, el atana vermektir!...
Daha ilerisi işler de olur Anadolu'da, Türkiye'de. İstenen, istemediği için verilmeyen ve bu yüzden de zorla kaçırılan kızlar olur! Zorla kaçırılmış ta olsa; "Kaçan kızın peşine gidilmez." şeklinde sessiz ama çok geçerli bir töre hükmü vardır. Kaçırılmış ve zorla bekâreti alınmış kızın turşusu kurulmaz ya!... Yapılacak tek şey; araya iki tarafında müşterek tanıdıkları girecek, namus temizlenecektir. Kızın namusuna tasallut eden zorba, kızın dolayısıyla da namusunun da sahibi olacaktır. Yüzde doksan dokuz da bu işler hep böyle olur, böyle sonlanır! Hukuka intikal etse dahi, eğer kızın yaşı çok küçük değilse aileler arası anlaşmayla mahkemeler de bilinerek aldatılacak ve namusa el atan, namus sahibi olacaktır!...
11. Eylül. 1980 tarihinden bu güne kadar; hem 12 Eylülcülere, hem 12 Eylülcülerin getirdikleri Anayasa'ya ve yaptırımlarına itiraz ede ede geldim! Bu memleketin "zeki ve çalışkan"larının sayısını da, 1982 Anayası ve "Netekim Paşa"ya "Evet" demeyen insan sayısı kadar belirledim! 1982 Anayasası'na ve ABD'nin "Bizim Çocuklar"ına %98 "Evet" diyen bir toplumun zekâsından olmasa da cesâretinden hep endişeli oldum! 1982 Anayası ve o anayasanın getirdiği hiç bir şeyle barışık değilim, barışamam da! O anayasanın getirdiği kurumlardan biri de Anayasa Mahkemesi!
Yine çok merak ettiğim, çok garibime giden ve defalarca haykırdığım bir konu da; sağcı-solcu, ümmetçi-laik, ülkücü-devrimci ayırımı yapmadan, tamamen ABD'nin isteği ile ve gûya denge politikasıyla bütün millete ve milletin düşünen kafalarının tamamına ayırım yapmadan zulmeden; bu zulümlerini de 1982 Anayasası ile koruma altına alan darbecilerle hesaplaşmaya soyunan aydınımızın olmayışı!
Hesaplaşmaktan vaz geçtim; 1982 Anayası'nı savunan solun "çakaralmazları"na, sağın kanaat önderlerine, ümmetçilerin imamlarına ve abilerine, yazıyla küfretmeme, yıllarca edebim mani oldu!
Sağcı-solcu maske/sıfatlı aydıncılık oynayan, uzaktan kumandalı "dolma kalemler"in savunduğu, 1982 Anayasası; yine ABD'nin "bizim çocuklar"ına istediğini yaptırdı!
On bir üyenin, onu; "Laiklik karşıtı davranışların odak noktası" olduğunda hemfikir oldular, odak noktası olduğuna itiraz etmediler ama cezalandıramadılar! Namus belâsını; kadasız-kazasız töreye göre hallettiler! Laikliğe, dolayısıyla Cumhuriyet'in olmazsa olmazına el atanı, el uzatanı güya cezalandırarak iri nasihatlerle laikliği onlara teslim ettiler!
Mahkeme süresince; uyduruk "Ümraniye Bombaları" mahkemesini, Ergenekon diye adlandırarak kiralık ağızlara sakız ettiler, ettirdiler ve asıl üzerinde konuşulması gereken davayı, ikinci plâna attırdılar! Ceza yasalarımıza göre, gûya zanlı olarak göz altına alınan kişileri; dolma kalemlere ve bizden de epey kişiye savundurarak meşgul ettiler; devletin, sistemin temeliyle oynayanların, unutulmasını sağladılar!
Her şeye rağmen hukuka saygılıyım demek istiyorum ama "12 Eylül uzaktan kumandalı darbesi"nin yaptığı hiç bir şeyden memnun değildim ki; şimdi de o darbecilerin, kendilerini korumak üzere kurdukları mahkemenin verdiği kararı kabul edeyim!
Öncelikle; verilmiş adil bir karar, yok! Bundan önceki partileri neden kapattılar? "Şerbakan Hoca"nın kabahati, bunlardan fazla mıydı? Onları kapattılarsa AKP'yi neden kapatmadılar? Veya AKP'ye yapılan tavsiyeleri, "Şerbakan Hoca"ya neden yapmadılar?
Namus Belâsına düştüler vesselâm! Ve namus meselesine Anadolu törelerine göre baktılar!
Hayırlı olsun, hayırlara vesile olsun inşallah!...
"Namus belâsına kardaaaaaş, yatarız zindan bizim."
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Anayasa mahkemesi'nin son kararında; türesi de geleneklerinin etkisinde kalarak namus belâsına düştü Türkiye!
Kimilerine göre demokrasisinin namusunu kurtardı denilse de, tekrarlıyorum; yasaları da etki altında kalarak Türkiye "Nâmus Belâsı"na düştü!...
Anadolu'nun her bölgesinde, hemen her yerinde; çeşme başına su almak için giden genç kızın, baş örtüsüne, yemenisine el atılırsa namusuna el atılmış sayılır ve o genç kızın adı o el atanla çıkar. Çaresi de namusu kurtarmak için o kızcağızı; istemese de, ağlaya ağlaya o, el atana vermektir!...
Daha ilerisi işler de olur Anadolu'da, Türkiye'de. İstenen, istemediği için verilmeyen ve bu yüzden de zorla kaçırılan kızlar olur! Zorla kaçırılmış ta olsa; "Kaçan kızın peşine gidilmez." şeklinde sessiz ama çok geçerli bir töre hükmü vardır. Kaçırılmış ve zorla bekâreti alınmış kızın turşusu kurulmaz ya!... Yapılacak tek şey; araya iki tarafında müşterek tanıdıkları girecek, namus temizlenecektir. Kızın namusuna tasallut eden zorba, kızın dolayısıyla da namusunun da sahibi olacaktır. Yüzde doksan dokuz da bu işler hep böyle olur, böyle sonlanır! Hukuka intikal etse dahi, eğer kızın yaşı çok küçük değilse aileler arası anlaşmayla mahkemeler de bilinerek aldatılacak ve namusa el atan, namus sahibi olacaktır!...
11. Eylül. 1980 tarihinden bu güne kadar; hem 12 Eylülcülere, hem 12 Eylülcülerin getirdikleri Anayasa'ya ve yaptırımlarına itiraz ede ede geldim! Bu memleketin "zeki ve çalışkan"larının sayısını da, 1982 Anayası ve "Netekim Paşa"ya "Evet" demeyen insan sayısı kadar belirledim! 1982 Anayasası'na ve ABD'nin "Bizim Çocuklar"ına %98 "Evet" diyen bir toplumun zekâsından olmasa da cesâretinden hep endişeli oldum! 1982 Anayası ve o anayasanın getirdiği hiç bir şeyle barışık değilim, barışamam da! O anayasanın getirdiği kurumlardan biri de Anayasa Mahkemesi!
Yine çok merak ettiğim, çok garibime giden ve defalarca haykırdığım bir konu da; sağcı-solcu, ümmetçi-laik, ülkücü-devrimci ayırımı yapmadan, tamamen ABD'nin isteği ile ve gûya denge politikasıyla bütün millete ve milletin düşünen kafalarının tamamına ayırım yapmadan zulmeden; bu zulümlerini de 1982 Anayasası ile koruma altına alan darbecilerle hesaplaşmaya soyunan aydınımızın olmayışı!
Hesaplaşmaktan vaz geçtim; 1982 Anayası'nı savunan solun "çakaralmazları"na, sağın kanaat önderlerine, ümmetçilerin imamlarına ve abilerine, yazıyla küfretmeme, yıllarca edebim mani oldu!
Sağcı-solcu maske/sıfatlı aydıncılık oynayan, uzaktan kumandalı "dolma kalemler"in savunduğu, 1982 Anayasası; yine ABD'nin "bizim çocuklar"ına istediğini yaptırdı!
On bir üyenin, onu; "Laiklik karşıtı davranışların odak noktası" olduğunda hemfikir oldular, odak noktası olduğuna itiraz etmediler ama cezalandıramadılar! Namus belâsını; kadasız-kazasız töreye göre hallettiler! Laikliğe, dolayısıyla Cumhuriyet'in olmazsa olmazına el atanı, el uzatanı güya cezalandırarak iri nasihatlerle laikliği onlara teslim ettiler!
Mahkeme süresince; uyduruk "Ümraniye Bombaları" mahkemesini, Ergenekon diye adlandırarak kiralık ağızlara sakız ettiler, ettirdiler ve asıl üzerinde konuşulması gereken davayı, ikinci plâna attırdılar! Ceza yasalarımıza göre, gûya zanlı olarak göz altına alınan kişileri; dolma kalemlere ve bizden de epey kişiye savundurarak meşgul ettiler; devletin, sistemin temeliyle oynayanların, unutulmasını sağladılar!
Her şeye rağmen hukuka saygılıyım demek istiyorum ama "12 Eylül uzaktan kumandalı darbesi"nin yaptığı hiç bir şeyden memnun değildim ki; şimdi de o darbecilerin, kendilerini korumak üzere kurdukları mahkemenin verdiği kararı kabul edeyim!
Öncelikle; verilmiş adil bir karar, yok! Bundan önceki partileri neden kapattılar? "Şerbakan Hoca"nın kabahati, bunlardan fazla mıydı? Onları kapattılarsa AKP'yi neden kapatmadılar? Veya AKP'ye yapılan tavsiyeleri, "Şerbakan Hoca"ya neden yapmadılar?
Namus Belâsına düştüler vesselâm! Ve namus meselesine Anadolu törelerine göre baktılar!
Hayırlı olsun, hayırlara vesile olsun inşallah!...
"Namus belâsına kardaaaaaş, yatarız zindan bizim."
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)