Cumartesi, Kasım 22, 2008

"EGEMENLİK PAYLAŞILIR MI?"

Bize demokrasi diye dayatılan, yutturulmaya çalışılan şeyle boşuna kavga etmiyormuşum!
Erzurum'da yerel gazetede yazdığım günlerde; "Memleketin bir Türk partisine ihtiyacı var." mealinde bir yazı yazmış ve uyarılmıştım. Yasalara saygımızdan ve büyüklerimize karşı edebimizden ısrarcı olamamıştım.
Aksakallarımızdan, varlığıyla müftehır olduğum kanaat önderlerimizden, ağabeylerimden, Sayın Sadi Somuncuoğlu'nun; "Hemen soralım, demokrasilerde etnik parti olur mu? Kesin cevabı hayır." vurucu cümlesiyle başlayan makalesini, içercesine okudum.
"Ayrıca ırk, etnisite, din, felsefi gibi kümeler, sosyal kurumları oluşmadığından, yani milletleşemedikleri için, sen-ben zıtlaşmasına, kışkırtmaya ve çatışmaya kolayca düşerler."
"Bundan dolayı, milli devletlerde ve demokrasilerde, etnik parti, küme partisi olamaz. Millete ait olan egemenliğin paylaşılmasından söz edilemez. Mesela; 72.5 milletten oluşan ABD’de etnik parti yoktur. İngiltere, Fransa, Almanya, Yunanistan, İspanya vb ülkelerde etnik parti yoktur, kurulamaz. Egemenlik paylaşılamaz." tesbitini; hem kendimi teselli, hem birilerine uyarı olsun diye kopyalarken hem de hafızama kaydedeyim diye defalarca okudum.
72,5 milletten oluşan ABD'de etnik parti yok ama bizde var! Çünkü bizde demokrasi var! Dünya demokrasisinin savunuculuğuna soyunmuş ve Irak'a demokrasi getiren(!) ABD'de idam var. ABD'nin demokrasi getirdiği Irak'ta da idam var ama bizde yok! Çünkü bizde demokrasi var!...
Çarıklı erkân-ı harple, ak sakallarımızla yaptığım sohbetlerimizdeki tesbitimle: Devletler arası çekişmelerde gücü yetmeyenin yaptığının adı diplomasi; bağımsızlığını layıkıyla yaşayamayan hükümetlerce, emperyalist devletlere karşı ifâde vermenin adı da demokrasi her halde!...
Eğer arkanda emperyalist Haçlı varsa, bağımsız bir dünya devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde, bölücülüğü meşrû kılmak için etnik parti kurmak demokratlık! Ama milliyetçilik yapmak, bölünmez devlet inancını savunmak, etnik-şövenist partilere itiraz etmek, demokrasi dışı!...
Her bölücülüğe, her ihânete, her şövenizme-faşizme bu demokrasi denen acziyette yer var ama Türk Milliyetçiliğine, "Ne mutlu Türk'üm diyene." demeğe cevâz yok!...
Bilge Ağabeyim Sadi Somuncuoğlu; "Evet tekrarlayalım, çağdaş hukukta millete ait olan egemenlik paylaşılamaz, etnisite, ırk gibi topluluklar parti kuramaz. Bütün haklar, ödevler ve sorumluluklar, kökenleri ne olursa olsun eşit birey esasına göre düzenlenmiştir." şeklinde demokrasiyi tarif ederken elbette nerelere ders verdiğinin de farkında...
"..... Neticede, aynı dinin, aynı devletin, aynı tarihin, aynı kültürün mensupları, aynı kazanda kaynayarak bütünleştiler, aynı milletten oldular. Bunun değerini bilmeyenler var. İşte PKK vahşeti. ... Bir benzeri de Irak’ta kukla yönetimin başında. O da zalim, halka zulmediyor. İkisinin efendisi de aynı. Şu kadere bakın, dün Bizans’ın zulmü vardı, bugün Haçlıların. Hem de kendi çocuklarının eliyle. Hainlik daima olmuş da işleri bitinceye kadar. Kendi milletine ihanet edene, kim inanır ve hayat hakkı tanır ki?" tesbitinin üzerine söz söylenebilir mi?
Vay demokrasiymiş, yok insan haklarıymış, devletler arası diplomasiymiş, falanmış, fismekânmış!... Kurban olsunlar; "Bağımsızlık karakterimdir." diye milletliği inşa ederek gidene...
"Bana yol gösteren benden olmalı/ Olamaz Türk'e baş, 'Türk'üm' demeyen" diye şerh düşen Ziya Gökalp'e de bir daha rahmet, bin daha şükran...
Şükürler olsun ki varsın Sadi Ağabey...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

HAKK'IN HUKUKU...

Adımımca fersâha, "Küçüktür!" derken
Bir baktım, bir santim gitmemişim ben!
Çıkmazlar önümde açık beklerken
Nasıl olmuş ise yitmemişim ben!...

Felekler kavrayıp ânında beni
Ömrümün ellili donunda beni
İkbâlli kucaklar beklerken beni
Üşümüş, titremiş gitmemişim ben!...

Umutlar kurmuşum Ülküm üstüne
Bilerek gülmüşüm ömrüm kastine
Hayaller yükleyip gönlüm destine
Umana hiç küfür etmemişim ben!...

Yakmışım gönlümü alevli korda
Ateş yüreğimde, rüzgârım nerde?
Kolayı arayıp müşkülde zorda
Yolda yoldaşımı satmamışım ben... (27 Mayıs 1996-İzmir)

Kaf Dağı'ndan kar gelmiş, fener ışığında ihsân olarak dağıtılmış mış!...
Cumhurbaşkanı'na, Başbakan'a, Genel Kurmay Başkanı'na, millî değerlerimize, kimliğimize, millî karakterimize, dinimize, Peygamberimiz(s.a.v.)'e, Kelime-i tevhîdimize olmadık saldırılar, olmadık iftirâlar yapılabiliniyor ve bunun adı demokratlık oluyor da; isim benzerliğinden çok fazla alâkalı olduğunu demokrat(!) basından öğrendiğim bir derneğe dilimiz dokununca, hukuk şahlanıyor!
Yasama savunmasız, Ordu'm savunmasız, Atatürkümüz'e her şey demek, devletimizin-milletimizin aleyhinde her şeyi yapmak demokratlık ve serbest ama bir derneğe dilimiz değdi mi yasalar ayakta! Olmadı! Olamaz da!...
Beğler; bir hukukun hakkı, bir de Hakk'ın hukuku vardır! Hukuk adamı, Hakk'ın hukukunu aklından çıkarmazsa adâlete yakın olur. Yoksa; avukata neden ihtiyaç duyduğunu anlamakta sıkıntı çektiğim, kendi deyimleriyle bir "Hayır Kurumu"ndan alınan ücretle yapılan, isnâtsız savunma adındaki saldırılarla hukuk adamlığı olmaz!
Bahse konu "Deniz Feneri Derneği" ile Almanya'daki derneğin sadece isim benzerliğini hadi kabul edelim. Hukûken öyle tarifli çünkü! Yıllardır, yöneticilerinin Türkiye'de olduğu söylenen Almanya'daki derneğe, isminizi kullandıkları için niye itiraz etmediniz? Hukukun bu konuda yaptırımı yok mu?. Bu sükûtu ikrârdan kabul eden ben mi suçluyum şimdi?
Birileri; "Millet, aslanlar gibi yardım etmeğe devam edecektir." ; "Kendim ısırır, köpeklere yalatmam!" diye ölümüne sahiplenirken, ben de; "Deniz Feneri Derneği'nin Ankara Pursaklar'daki hizmet binâsının ihtişamından rahatsız oldum." demeğe devam edeceğim!Hayırsever insanlar gibi, hayır kurumlarının da mütevâziliği şarttır! Sağ elin verdiğini sol elin bilmemesidir doğru olan. Yardımın reklâmı olmaz! Bu, ahlâki ve imâni bir ölçüdür. Adı ne olursa olsun, hayır amaçlı kurumlardaki isrâftan, lüksten, rahatsızım. Her kesin de rahatsız olduğundan da eminim.
Yazıma itiraz eden Hukukçu Kardeşim'den ricam; lütfen derneğin kayıtlarına bakarak kaç kere arandığıma bakarlar mı? Hakk'ın hukukuna inanan bir hukukçu olarak kaç kere arandığımı lûtfedip bana da bildirirler mi? Lâzım olacağına ihtimâl vermediğim için kaydetmedim de...
"VE TEVEKKEL A'LALLAH"
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Cuma, Kasım 21, 2008

BİR BELÂLI BAŞ!...

21.yy.da Türk kadınına Cumhuriyetin kazandırdığı, Mahzuni'nin; "Bir belâlı baştan gayrı nem kaldı?" türküsü oldu!...
Bu ne belâlı bir başmış? Örtsen irticacı-mürteci, örtmesen dinsiz eder insanı!
Bu ne müthiş bir belâ veya ne güçlü bir kurtarıcıymış ki; dünya ekonomik krizle boğuşuyor, ilk defa Başbakanımız, bir tefeci kuruluş olan IMF ile görüşmek üzere ayaklarına gidiyor; her gün şehidimiz var, hemen her gün bir vatandaşımız işsizlik veya borçları yüzünden intihar ediyor, şehirlerimizde dağ kanunları geçerli; namuslu-münevver vatandaşlar sokak zorbalarına emânet ama, kimsenin umurunda değil!...
Varsa yoksa; kadınlarımızın başı, başlarının örtüsü!...
Bu ne ulaşılmaz bir güç, ne bulaşılmaz bir illetmiş! Siyâsiler tarafından zorla türbanlaştırılan baş örtüsü, artık siyâsetin istikbâli! Türbanlıları partine kaydedersen, onların da seçme-seçilme haklarının olduğunu hiç yüksünmeden kabullenerek rozet takarsan, "Cumhuriyet'e takıyye" yaptırırsın; "AKP'ye, MHP'ye, DYP'ye, ANAP'a oy verince oluyor da CHP'ye oy verince neden olmuyor?" diye sorarsan laikliğe ihânet etmiş sayılırsın!...
Dert te kadınlarımızın başı, çare de!...
Bu ne kimliksiz, maskeli, görünmez bir eşkiyaymış! Bu ne yenilmez, bu ne güç yetmez bir teröristmiş! PKK'yı da unutturdu, DTP'yi de! Anayasa mahkemesi Başkanı'nın sözlerini de bastırdı krizi de, açlığı da, yokluğu da!...
Allah aşkına bu traji komik davranışlar bitsin artık! Bu kadar, Aziz Nesin tarifine gönüllülük olamaz!
Anadolu'da, "Klâsik Paşacı" tarifli CHP'li aileler bilirim. İçlerinden, çok samimi arkadaşlarım, hatta dostlarım var. Daha da ileri giderek gençlik yıllarımızda ben ve arkadaşlarım, milliyetçi kimliğimizle sabahlara kadar rakı içerken; beş vakit namazlı, CHP'li emsallerimi hatırlarım! Çok gariptir ve müthiş bir yanlıştır ki; ben ve beraber alkol aldığım arkadaşlarım müslüman, beş vakit namaz kılmalarına rağmen sadece CHP'li oldukları için o insanlar, komunistti! Kulakları çınlasın!...
Bir sûni girdapta çırpınıp duruyoruz! Bir kısım ülkücü kanaat önderi, yıllarca emek verdiği, bir ömür hasrettiği ve ikballerin hibe edildiği partisine ve ocaklarına giremezken, partinin Genel Başkanı'na muhalefetin adı, en yumuşak haliyle hain!
CHP'nin kurmay kanaat önderlerinden sayılabilecek yazar-çizerler; yapılanın doğru olduğunu ama yapana yani Baykal'a inanmadıklarını söyleyerek muhalefete devam ettiklerini zannediyorlar! Belki de zamanlama yanlış seçildiği için Baykal'ın yaptığı inandırıcı değil ama, asla yanlış ta değil! Hatta çok geç kalmış bir doğru iş! Lâkin, CHP'li solcu kanaat önderlerine göre Baykal takıyyeci!...
Altmışa yakın parti var, ortada parti yok! Sağcılık, solculuk, ülkücülük, devrimcilik, ümmetçilik, liberallik, ortacılık, merkezcilik, karma karışık! Seçmen renksiz! Kimsenin adresi ve yeri sabit değil!...
Beğler! Bu memleketin mütedeyyin inançlılarıyla; devletine-milletine sadık işsiz, aç, evlerine mahkûm nüfus ile artık her kesin farkında olduğu ve sevdiği, devlete-millete sadık, yasalara uyan Kürt vatandaşlarımızla barışamayan; bu üç çok önemli, yoğun nüfusla kucaklaşamayan hiç bir siyâsetin ve siyâsinin geleceği yoktur!...
Suçluları, adalete-yasalara; dış saldırıları engellemeyi, sınırların korunmasını Türk Silâhlı Kuvvetlerine; asayişi ve teröristi güvenlik güçlerine havale ederek toplumun her kademesiyle aynı muhabbetle, kucaklayıcılıkla ve caydırıcılıkla buluşamayan hiç bir hükümetin inandırıcılığı yoktur! Sandıklardan kerhen çıkacak sonuçlarla da korkarım felâketimize bir adım daha yaklaşırız!...
Artık hangi partinin kazanıp, hangi partinin kaybedeceği çok ta umurumuzda değil! Her halûkârda kaybeden millet, yaralanan devlet otoritesi olacak olduktan sonra, neyimize lâzım önümüze gelecek olan sandık? "Sevsinler" böyle demokratlığı da, böyle sandığı da!
Nasılsa siyâsetin bittiği yerde, türban var! Nasılsa her sıkıştığımızda, her kıyamet koptuğunda; analarımızın, bacılarımızın, eşlerimizin başını önümüze alıp erkekleşiyoruz ya din adına, millet adına; halk adına, halkçılık adına!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Çarşamba, Kasım 19, 2008

VATAN SAĞ OLSUN ELBETTE!...

Milletim, Devletim, Ordum; başımız sağ olsun! Ağrı'da ve hemen peşine Diyarbakır'da şehit düşen Mehmetçiklerimiz'in ailelerine sabır ve metânet dilerim.
Türk Milleti olarak sıkıldık artık! "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyenler olarak sıkıldık artık!
Bu insan hakları havariliğinden de, hatta bu namert insan haklarından da, bu insan hakları maskesi arkasına saklanan sahte, demokrasi haini canilerden de sıkıldık, bıktık, iğrendik!
Dağdaki düşman değil suçluymuş! Ne suçlusu Kardeşim? Düşmanın dik alası! Sen İmralı'ya hapsettiğini söyleyerek milleti kandırdığın, terörist başı alçağı kontrol ettin mi, edebildin mi ki suçlu-düşman târifi yapar oldun!...
Sen; koca bir adayı emrine tahsis ettiğin bebek katili psikopatın, oradan kitap yazıp bastırmasını kontrol ettin mi, edebildin mi ki suçlu-düşman tefrîkindesin!...
Yanan yürekler, Türk'üm diyenlerin yürekleri!
Sönen ocaklar, "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyenlerin ocağı!...
Hiç birinin çocuğunun okyanus ötesinde mal-mülkleri, hiç birinin çocuğunun çocuk yaşta gemicikleri yok! Ve hiç bir şehidin ana-babası; "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir." diye ahkâm keserken çocuğuna çürük raporu almamıştır! Alsa tabut omuzlamaz, "Vatan sağ olsun." deyip içine ağlamaz! Sarasını saklayarak askere giden ve geçirdiği sara nöbetinde şehadete ulaşan çocuklarımızın yaraları taptaze daha!...
Yeter artık! Yetsin artık!
Dünyanın sayılı ordularından olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz'in prestiji ile bu kadar oynatmaya hiç kimsenin hakkı olmamalı!...
Yasaysa yasa! Çıkarın artık! Sınır ötesi oyalamalarıyla çocuklarımızı sınır ötesine gönderirken, sınır içindeki bu baş kaldırıyı bitirttirin artık! Sıkı Yönetimse sıkı yönetim, olağanüstü halse olağanüstü hal! Çıkarın yetkiyi! Verin kontrolü Türk Silahlı Kuvvetlerine ve bakın bakalım bitiyor mu bitmiyor mu?
Uzaktan, nokta atışla, kanas denen suikast silahıyla, subaylarımız hedef alınıyor artık! Bu size hâlâ bir şey söylemiyor mu?
Elbette Mehmetçik öldürmeyle bitmez! Elbette sadece Çanakkale'de 253.000 kişi olarak ölmeği ve böylece devleti-milleti yaşatmayı başarmış bu Şanlı Ordu, bir kaç şehitle demoralize olmaz! Çocukları şehid oluyor diye hiç bir ana-baba çocuğuna çürük raporu almaya tenezzül ve tevessül etmez! Ama yeter artık! Yetsin artık!...
Güvenlik güçlerinin, ordu mensuplarının bile sınırları içinde yaşama haklarına kast edilen bir ülkede, insan hakları arkasına saklanamazsınız! Canımıza kast eden böyle kahpe bir hakka ihtiyacımız yok!
Bir kilometreden, kahpece subaylarımızı hedef alan, yollara kurdukları kahpece mayınlı tuzaklarla çocuklarımıza kast eden ve asıl amaçları Türk Silâhlı Kuvvetlerine, dolayısıyla devletimize prestij kaybı tarifi yaptırmak olan bu alçak oyuna artık erkekçe-Türkçe-Atatürkçe cevap verin!...
Öyle "Dolma Kalemler"in, uzaktan kumandalı rüzgâr güllerinin, ipleri başkalarında olan siyâsi topaçların senaryo rollerine; Mehmetçiğimizi, evlâtlarımızı, subaylarımızı kurban vermeyin, verdirmeyin!
Ordumuza; milletin size verdiği yetkiyi hakkıyla kullanarak meseleyi bitirme görevini verin ve kenara çekilin! Bakalım Başbakan'a "Gelme!" tehdidinde bulunacak kimse kalacak mı? Bakalım; gündüz korucu, gece PKK'lı terörist kalacak mı? Bakalım; bir daha Diyarbakır'da bir alçak hacker'da gizli bilgiler bulunabilecek mi?
Milleti, milletin vekillerini, bürokratları, vatanseverleri dinlemekten-dinletmekten-tele kulakçılıktan vaz geçin! Asıl işinizi yapın! Yapacağınız çok zor bir iş te değil! Sadece milletten aldığınız yetkiyle Ordumuzu, bu lânet saldırıları ve mel'un saldırganları bitirmekle görevlendireceksiniz!
Yok; İnsan haklarıymış, yok; "Kan uykusundan uyanmak"mış, yok; "Kan kanla yıkanmaz"mış!...
Kana kan! Cana can beeeee!
Ve bizim istediğimiz; diğer namertlerin, sahte demokratik kalleş katillerin yaptığı gibi silaha sarılmak, dağa çıkmak falan da değil! Meşrû güçlerimizin, meşrû savunmamızı yapmak üzere, sınırlarımız içinde ve dışında huzûru tesis etmeleri için kesin yetki ile görevlendirilmesi!
Allah korusun Ordumuz'un gücü yetmezse, iş başa düşmüştür demektir ki o zaman da; "Kan uykusundan" nasıl uyanılırmış "suçlu"lar da görür, düşmanlar da, insan hakları havarileri de!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Salı, Kasım 18, 2008

GÜCÜ YETEN YETENE!...

Balasagunlu Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig'inden fırsat buldukça istifadeye çalışırım. Edebiyat Öğretmeni Kürşat EFE'nin günümüz Türkçesine çevirdiği ve nesir olarak yayımladığı son halini ise elimden bırakmıyorum dersem yeridir.
Yazılarımda bir kaç kere kullandığım, sohbetlerimde dilimden düşürmediğim, Kutadgu Bilig'den olan misâlimi, bu kere de Kürşat EFE'nin hazırladığı kitaptan alıntılayacağım. Övülmüş(Ögdilmiş), Hükümdara öğüt vermektedir: "Sana bağlı olan halkın senin üzerinde üç hakkı vardır; bu hakları öde ve onları zorluğa düşürme. Birincisi: Memleketinde gümüş temiz kalsın, onun ayarını koru. İkincisi: halkı âdil kanunlarla idare et; birinin diğerini zorlamaya kalkışmasına meydan verme, onları koru. Üçüncüsü: Bütün yolları emin tut. Yol kesici ve haydutların hepsini ortadan kaldır. Böylece halkın hakkını ödedikten sonra, sen de onlardan kendi hakkını isteyebilirsin. Böylece sen onlara karşı vazifeni yapmış olursun, onlar da senin hakkını ödemiş olurlar."
Gecikmiş adâletin adâlet olmadığını aksine zûlüm olduğunu da biliriz. Dağda ve kırsalda, -son zamanlarda maalesef- metropollerimizin sokaklarında teröriste teslim olmuş bir asayiş; teröristin ihmal ettiği yerlerde sokak eşkiyalarına, sokak zorbalarına teslim olmuş, yetkileri kısıtlı kolluk güçleriyle huzur sağlanamıyor!
Bizzat bana intikâl ettirilerek destek istenen bir olay var.
İzmir'de; İlyas KENİ adında İş Bankası'ndan emekli bir vatandaşımız, araba park etme münakaşasıyla başlayan bir olaya kurban gidiyor! Bir şehir zorbası tarafından tartaklanınca şikâyetçi olan İlyas KENİ, şikâyetçi olduğu için şehir zorbası tarafından çok ağır şekilde sopalarla dövülerek cezalandırılıyor! Aylarca hastanelerde, tedavi edilmesine rağmen bu vatandaşımız maalesef kurtarılamıyor ve hayatını kaybediyor!...
Hastahanelerde mevzuat ve sosyal devletin vatandaşına verdiği kıymetle düz orantılı yaşanan trajik olaylar, apayrı bir yara! Geride kalan; okumuş-yazmış, gerçek mânâda -aydın değil- münevver görünümlü, gözü yaşlı bir aile ve bu ailenin yasalara, adâlete olan güvensizliği!...
Bu zâlimce sahipsizlik ve sokak eşkiyalarının uygulaması sonucu hayatını kaybeden vatandaşımızın kızı Hülya KENİ, aynı zamanda gazeteci, yani meslektaşımız, yani meselelere kendi zaviyesinden bakan ve müdahele etmeye çalışan bir insanımız! Maalesef bu kadar duyarlı bir vatandaş aile, sokak eşkiyalarına karşı savunmasız, tek başına ve sahipsiz!...
Yönetim erkinin, -Kutadgu Bilig'deki tarifiyle- dostunun dost, düşmanının düşman bellenmesi için şart olan yasaların âdil olması gereği, burada da görülmüyor, yok! Hani vaz geçilmezimiz huzur?... Ve bu ailenin maalesef pompalısı da yok!...
Başbakan'ın, sınırlarımız içindeki şehirlere gitmesini tehditle engellemek isteyen siyâsiler Meclis'teyken; yasalarımızın yeterli veya yetersiz bir şekilde cezalandırarak hapsettiği bir mahkûm, cezaevinden örgütünü ve bölücü siyâsetini yönlendiriyorken; ehven-i şer düşüncesiyle de olsa AKP'ye karşı tek çâre olarak görülen CHP de, genel merkezi ve yakın illerdeki kongreleriyle seçim alma hayalleriyle uğraşıyorken; en milliyetçi tarifli parti yönetimi, bölücülerle tokalaşarak renk tamamlayıcılık ve "farklılıkların farkında olarak ülke yönetimi" söylemiyle İmralı mahkûmuyla söylem birliği sağlıyorken; KENİ Ailesi ve şehir zorbalarına, eşkiya baskılarına, terörist tehditlerine muhatap vatandaşımızın seçmenliği ne kadar inandırıcı olur?
İzmir'de; Sivil Toplum Örgütleri'nden, Cumhuriyet savunucularından, İnsan Hakları savunucularından, demokrasi havarilerinden hiç kimse yok mu? KENİ Ailesi'ni böylesine bir zorbalıkla baş başa bırakan; kimin, kimlerin demokratlığı, cesâreti veya samimiyeti inandırıcı olur?
KENİ Ailesi ile telefonla da görüştüm. Bir araya gelerek meselenin varsa resmi evraklarla, nerelere intikâl ettirildiğini ve nelerin yapıldığını veya yapılmadığını öğrenmeğe niyetliyim. Gazeteci olduğu söylenen Hülya KENİ'yi, meslektaşları olarak yalnız bırakmayacağımızı belli etmeyi düşünüyorum.
Gücü yeten yetene tarifli orman kanunlarının geçerli olduğu görünümlü bir ülkede; demokrasi desek ne olur, seçimleri çâre görsek ne olur?
Yerel ve Yaygın Basın'dan sesime ses bekleyeceğim! Benim bu dâvetim; Okyanus Ötesi'ndeki seçim sonuçları için anırmak iddiasına girmeğe de benzemez!
Bakalım gücü yeten yetene mi?
Ya bu gün, ya da hiç bir zaman!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN SÜTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Pazartesi, Kasım 17, 2008

BEĞ'DEN BUYRUK MU VAR?...

Tarifsiz heyecanlandım!
Bendenizin bir gün önce; "Yaşasın Yeniden Türk Milliyetçiliği", "Yaşasın Türk Milliyetçileri" diye seslenmemin hemen ferdâsında, www.y-tm.com sitesinde okuduğum bir haberle kalbim duracak gibi oldu!
Prof.Dr.Ümit ÖZDAĞ; "Ben ülkücüyüm, yol arkadaşı değil! Bu can bu tende durdukça, bu baş bu bedende durdukça, ben kendimi Türklük davasına ve Türk-İslam ülküsüne, Atatürk-Türkeş çizgisine adamış bir Türk milliyetçisi olarak mücadeleme devam edeceğim." diyordu!
Devam ediyordu; "Tarih Bozkurtları gömememiştir, yok edememiştir. Büyük bir direnç gücü gösteren Bozkurtlar, en ağır yenilgileri sonunda zafere çevirmişlerdir. Bozkurtların ölümünü hep Bozkurtların daha güçlü dirilişi izlemiştir. Diğer bir ifade ile Türklüğün en sıkıştığı noktada Kürşad'ın ihtilâlcileri değişik isimlerle tarih sahnesine dönmüşlerdir." Türklüğün sıkıştığı noktada, değişik isimlerle tarih sahnesine çıkmak tarifinde, müthiş heyecanlandım!...
"Gün, diriliş günüdür. Gün, direniş günüdür. Gün, Kürşad'ın 40 ihtilalcisinin ruhunun taşıdığı ateşi içimizde yeniden yakma günüdür. Gün, "Rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur, sırtına Sakarya'nın Türk tarihi vurulur" ifadesinde ortaya konulduğu gibi, Sakarya'da Türk tarihini sırtlayan kahramanların gösterdiği kararlılığı gösterme günüdür." Şeklinde tamamlanan haberi okuduğumdaki hâlimi ifâdede yetersizim!
Kaç kere okudum, kaç kere kafamda yorumladım, kaç kere tarifsiz heyecanlandım anlatamam! Beğ'den buyruk mu vardı?!... Kaçıncı olduğunu bilemem ama son okuyuşumda gördüğüm dip notta, eski bir haberden alıntı olduğunu okuyunca nasıl bozulduğumu da tarif edemem!
"Değişik isimlerle tarih sahnesine çıkmak" ve "bir seçimle bozkurtların tarihten silinememesi" tariflerinin altına yüreğimle imza koyarak, günümüze uyarladım. Öyle tıpa tıp uydu ki!... Gönlüm; ehil bir Türk Lider'in önderliğinde, yeniden Üç Hilalli Bayrağın altındaki mücâdele hayâli ve hevesiyle öyle coştu ki!
Olamaz mı? Olmasına mâni, aşılması mümkün olmayan engeller mi var?
Hep bir yerde, hep bir tarzda, hep beraber durarak seslensek te sesimizi bir yerlere duyuramaz mıyız? Karşıdakiler, bu kadar mı sağırlar? İçlerinde zerre kadar geçmişten, ülküdaşlık adlı, ahd'el vefâ adlı duygudan eser kalmamış mıdır?
Ahmer ER büyüğümüzün sözleriyle; "Biz de sizdeniz! Biz de sizdeniz!" diye yırtınan Türk Beği'nin sesini, Yeniden Türk Milliyetçiliği sevdalısı ülkücülerin seslerini hiç mi duymazlar? Duymazlarsa kabahatli kim?
Türkiye'nin değil, Avrupa'nın en önemli stratejistlerinden sayılan bir ehil Türk Beği'ni, bu kadar görmezden gelmeğe kimin hakkı var? Ve kimin haddinedir?
Alt-üst kimlik vehmindeki aşağılık kompleklilere veya art niyetlilere, bölücü borazanlarına, ekranlarda sadece kendi kimliği ve duruşuyla koyduğu tavırlarıyla, ülkücülerin gönüllerinde özel ve güzel bir yer edinmiş bu Türk Beği'ni görmezden gelmeye, hangi insaf izin verir?
Bu kadar aymazlığın, bu kadar gafletin, bu kadar dalâletin hatta bu kadar millete ihânetin hesabını soracak, sorduracak bir yasa, bir töre, bir erk yok mudur? Bu memleket ve memleketin çâre adresleri hep böyle işgalcilerin elinde yanlış mı kullanılacaktır? Yok mudur bu işin bir demokratik çâresi? Hani demokrasilerde çâreler tükenmezdi? Bu demokrasi denen illetin bütün çâresizliği ülkücülere-vatanseverlere gelince mi tutar?
Bölücüye, haine, teröriste çâre olan, çâre üretilen demokraside Ülkücü Harekete de bir çâre yok mudur? Demokrasiden bu meseleye bir çâre çıkmazsa, ben ve benim gibi Türk Milliyetçilerinin demokrasiye bakışı değişirse, kim ne diyebilir?
Yaşasın YENİDEN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ!...
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN...
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

"BE BEĞİM!" VE "BEBEĞİM."

Azerbaycanlı bir şair; "Söz, bir gönülden kopar, bin gönülü hizaya sokar." diye, müthiş bir tarif yapmış.
Herkeste olur mu bilmem ama beni bazen bir söz, sadece bir kelime, koptuğu gönülün lezzetiyle koparır dünyadan! Keser ayaklarımı yerden uçurur! Hele bir de sözle söyleyen uyumluysa, aklım başıma gelinceye kadar kelimenin tam anlamıyla meczûp olurum!
Yine bir söz ve söyleyenle çok uyumlu bir söz, günlerdir aklımı aldı götürdü!
Kendisini, "Türk kadını" olarak tanımlayan bir yürek, zaten duruşuyla Türklüğünü haykıran bir Türk, bir seslenişinde; en tabii haliyle bir hitapta bulunmuş: "Be Beğim!..."
Aklım uçtu! Gönlüm şahlandı! Yüreğim kabardı! Hem Türk Kadını, hem anne, hem evinin sahibi ve de sözlerine bu kadar Türkçe hakim bir söz ustası!
Günlerdir sayısız karalama yaptım sadece bu söz üzerine. Olmadı! Bir türlü gönlümü titretişini, ifâde edemedim!...
Kadınsam, anaysam ve sevdalıysam
Bir "Bebeğim." derim, bir de "Be Beğim!"
Zayıfsam, güçlüysem, hele yalnızsam
Bir "Bebeğim." derim, bir de "Be Beğim!"

Madalyamdır nâmus, iffet ve ârım
Doğrunun olduğu her yerde varım.
Milletime Mehmetçikler doğarım;
Bir "Bebeğim." derim, bir de "Be Beğim!"

Ben olmasam kahramanlar olur mu?
İntikam alacak yiğit kalır mı?
Bir selâm göndersem acep alır mı?
Bir "Bebeğim." desem, bir de "Be Beğim!"

Diye şiirleştirmeğe uğraştım. Olmadı!
Bir kelime, biz söz, söyleyen ağızda, koptuğu gönülde, yoğrulduğu yürekte ancak bu kadar muhteşem mânâlandırılarak özelleştirilebilir!
"Bebeğim" ve "Be Beğim"; aynı seslerle, aynı harflerle söylenen ve yazılan bir sözcük! Koptuğu yürekte nasıl bebekleştirilip, nasıl beğleştirildiğini, şimdiye kadar -ki kendimi söz erbâbından sayardım- nasıl hissedememişim? Hayret ki hayret!
Ve bu sözün sahibesi Türk kadını'na, Ecehan Dilek GÜRALP'e Selâm, saygı ...
Erkeklere; bebekliği ve beğliği ünvan olarak verebilen tek mercî olan analarımıza, bacılarımıza, eşlerimize, evdeşlerimize, tanıdığım-tanımadığım bütün Türk kadınları'na, sonsuz teşekkürler...
Bütün Türk kadınları adına; yüreğinde yoğurarak, gönlünden kopararak, dokunduğu binlerce gönülü hizaya sokabileceğine inandığım bu söz yorumcusuna da; Türklük adına, Dilimiz adına, Türkçe adına, binlerce, binlerce, milyonlarca şükrân...
Kendini Türk hisseden, kendini milletine-devletine, ecdâdına karşı sorumlu sayan bütün yüreklere; bir Türk Kadını'nın yüreğinden kopan ünvanları bir daha tekrarlamak isterim ve sözün sahîbesinin izniyle bir "Türk Baba" olarak: "Be Beğim!..."ve "Bebeğim."
Ünvanımla, adımla neden bu kadar övündüğümün de bir izâhı olsun söz sahîbesinin izniyle...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Cumartesi, Kasım 15, 2008

YENİDEN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

KALK YİĞİDİM!
Kalk yiğidim, yine dağ başını duman aldı...
Parçalandı bir kıtanın toprakları,
Aslan payını aslan olmayan aldı...
Kalk yiğidim, yine dağ başını duman aldı! (Arif Nihat ASYA)

Her kesin önce kapısının önünden başlatması gereken bir temizlik zamanı... Armudun sapıyla, elmanın çöpüyle uğraşarak geçirecek zamanımız yok! Haçlı; geçmiş bin yılın intikamıyla yanıp tutuşarak ve insafsızca açıktan saldırıyor! Başımızda çuvallar, omuzlarımızda şehit tabutlarımız!...
Tek bilek, tek yürek halindeki Türk Milleti'ne, en "Hasta Adam" zamanında galebe çalamayan Haçlı, 21. yy.da Muhteşem Türk Atatürk emâneti, Cumhuriyet kazanımlarımızı deforme ederek, bizi birbirimizden 'halklar' adıyla ayırarak; silahsız, mermisiz vatanımızı işgâl etmek üzere!...
Kurtuluş Savaşımız'ın son gazisi Albay Mustafa Şekip Birgöl'ü ebediyete uğurlarken hafızam durdu! Nâtıkam dondu! İmamın cemaate; "Hakkınızı helâl ediyor musunuz?" şeklinde üç kere tekrarladığı soruya ve "Helâl olsuuun!" cevabına takıldım! Utandım!...
Kim, kime hakkını helâl ediyor?!...
Bir milletin yüz yıllık aydınının yok olduğu, destanların yazıldığı, tarihlerin alt-üst edildiği kıyametlerden sağ çıkarak; koca imparatorluğun, koca bir kıtanın topraklarının paylaşıldığı ve aslan payını aslan olmayanın aldığı bir cihan harbinden sağ çıkarak, kendilerinden sonraki nesillere vatan emânet eden Son Gazi'ye, helâl edecek ne hakkımız vardı?
Muhteşem Mustafa Kemal'in Başkomutanlığında, bir dünyayı dize getirerek; Muhteşem Türk Atatürk'ün önderliğinde, imkânsızları başararak, ölü bir imparatorluktan dipdiri bir Türk Devleti çıkarmayı başaran bir nesle, bizim helâl edecek ne hakkımız vardı?
Siyâsilerin rol yapmaktaki başarılarını, Genel Kurmay Başkanımız'ın samîmiyetini ve son Kahraman'la övüncünü, bakışlardan yaklayarak kıvanç ve öfkeyi aynı anda yaşadım...
Albay Mustafa Şekip'in son yolculuğunda bile verdiği destansı dersten, hepimizin nasibimizi almamız gerek!
Artık, Muhteşem Türk'ün, 1919 Eylül'ünde Sivas'a gelerek kendisiyle görüşen general Harbord'a; "Biz; emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi tedrîci (yavaş yavaş), sefil bir ölüme mahkûm olmaktan ise, babalarımızın oğlu sıfatı ile vuruşa vuruşa ölmeği tercih ediyoruz." şeklindeki tarihî cevabını, vasiyet olarak algılayarak ve "Yeniden Türk Milliyetçiliği" şahlanışıyla ayağa kalkmayacak mıyız?...
Farkında değil miyiz dağ başını yeniden duman aldığının?
Farkında değil miyiz Haçlı'nın çakal iştah ve sabırsızlığı ile etrafımızda dönmeğe başladığının?
Farkında olmayacak mıyız; Atatürk'ün yakın mesai arkadaşı İnönü tarafından, Alparslan Türkeş'in yine yakın mesai arkadaşı Bahçeli tarafından ideallerinin sekteye uğratıldığının?
Farkında olamayacak mıyız "Yeniden Türk Milliyetçiliği" şahlanışı ile Milletin ma'kûs talihine müdahelenin namus borcu olduğunun?
Her ebediyete uğurladığımız kahramanımızın, ülküdaşımızın, arkadaşımızın arkasından sadece ağlayacak mıyız?
Elinden en sevdiği oyuncağı alınmış haşarı çocuk gibi, olduğumuz yerde tepinecek miyiz hep? Farkında değil miyiz; "Yeniden Türk Milliyetçiliği" naralarıyla kıyam eden Türk Beği'nin, Türk Beğlerinin?
http://www.y-tm.com/ diye bir siteden kaç kişinin haberi var? "Yeniden Türk Milliyetçiliği" sancağının, her yere çok yakışan Türk vakarıyla dalgalandırıldığının kaç ülkücü, kaç milliyetperver, kaç vatanperver, kaç kişi farkında?
Yoksa her kes farkında da ben mi bu farkındalığın farkında değilim?!...
Devlet kurumlarımızın büyük bir kısmı 'Kinci İkinci Cumhuriyetçiler' tarafından dolduruldu! Siyâsetimiz ve siyâsilerimiz emperyalist güçlerle iş birliği paylaşımı yarışındalar!
Partimiz doğru yönetilmiyor! Teşkilatlarımıza yabancılaştırılıyoruz! PKK'lıya, bölücüye, iş birlikçiye, bölücülerin siyasi temsilcilerine "renk tamamlamak, çiçek bahçesi çapalamak", "farklılıkların farkında olmak" adına gülücükler,tokalaşmalarla tavizler verilirken bize çok insafsızca saldırılıyor! Düşünen, üreten, çare sunan stratejist kanaat önderlerimiz; kılıfına uydurulan yasalarla, sahte-düzmece evraklarla teşkilatlarımızdan uzaklaştırılıyor!
Bunlar oldu, oluyor ve daha da şiddetlenerek olacak!
Görünürdeki her şey aleyhimize diye susacak mıyız?
Nerde bizim Ülkücülüğümüz?
Nerde bizim mücadeleciliğimiz?
Nerde bizim; "Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için." andımız?
Dönenlerin, terk edenlerin, gidenlerin arkasından üzülerek, kahrederek ve tevekkülle mi geçireceğiz kalan, çok kıymetli(!) ömrümüzü?
Ölenlerimizin niye ölerek ölümsüzleştiklerini unutacak mıyız? "Ve dirildik ölümü öldüren bir ölüşle." vedâsıyla uğurladığımız şehitlerimize verilmiş hiç bir sözümüz yok mu?
Dünyanın inadına, Haçlı'nın inadına, yerli iş birlikçilerin inadına; hainin, döneğin, kahpenin inadına; "Önümüzdeki bin yılda da Anadolu'dayız." diye seslice nara atmanın zamanı gelmedi mi?
"Yeniden Türk Milliyetçiliği" meş'alesinin şavkına koşarak; Ülkü Ocakları tedrisli, Ülkü Ocakları ve parti gençlik kollarının , tüzüğünü ve teşkilatlanmasını üstlenmiş bir Baba'nın oğlu olarak yetişmiş bir kanaat önderine, Prof.Dr. Ümit ÖZDAĞ'a, artık açıkça destek ve yürek olmanın zamanı değil mi?
"Öldün mü ey gençlik? Eğer öldünse haber ver: Onlara hicviye yazan kalemim sana da mersiye yazsın! Yahut ölmediğini ispat et ki, sana olan büyük imanım sarsılmasın ve sana olan destanım boşa gitmesin.'' diye seslenen Arif Nihatlar, kime sesleniyor dersiniz?
"Kalk yiğidim, yine dağ başını duman almış!"
"Öldün mü ey gençlik?"
Yaşasın YENİDEN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ, yaşasın TÜRK MİLLİYETÇİLERİ...
DÜNYA DURDUKÇA TÜRK DURSUN, TANRI TÜRK'Ü KORUSUN...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Cuma, Kasım 14, 2008

YA SEV, YA DA SEV!...

Günlerdir; "Ya sev, ya terk et!" sloganı dillerde. Başbakan, böyle söylemedi bundan pek farklı bir şey de söylemedi ama, günlerdir bu sloganı tekrarlamayan kalmadı! DTP'liler de, AKP'liler de, CHP'liler de, MHP'liler de tekrâren söyledi!... Kimi karşı çıkarak,kimi tasvip ederek, kimi istemem yan cebime koy edâlarıyla!... Ben de tekrarlayacağım bu sloganı ama Türkçe düzeltme yaparak; "Ya sev, ya da sev! Yok başka çâren!"
Rahmetli Murat Çobanoğlu, bir şiirinde; "Kız onunda kapı kapı gezerse/ On birinde doğmuş kusur mu etmiş." diye sormuştu! Birbirine benzeyen, aynı anlama gelen ata sözlerini toparlamış, ozanca özetlemişti...
Biz devlet olarak bu ata sözlerimize rağmen; millete kulak vermeden, ahlâkımıza-törelerimize, kültürümüze ters olan her şeyin yapılmasına göz yumduk yıllarca!
Katillerden kahramanlar çıkardık! Hortumculardan kurnaz-başarılı, iş adamları! Siyâseti ve politikayı "Zübük Ağa"lara teslim ettik! Bütün yapanların yaptıkları, yanlarına kâr kaldı, hesap sormadık, soramadık!
"Sizdenim." diyen hiç kimseye itibâr etmeyip, "Bendensiniz! Ben sizin babanızım! Ben ne dersem o olur!" diye ahkâm kesen zübüklere boyun eğdik, oylarımızla!...
Cumhurbaşkanlığına, Meclis Başkanlığına, Genel Kurmay Başkanlığına, bakanlıklara, millet vekilliklerine, müsteşarlıklara, genel müdürlüklere, sanatta zirvelere, vergi rekortmenliklerine yükselen ve hiç garipsenmeyen Kürt asıllı vatandaşlarımız ortadayken; etle tırnak arasına girmek isteyen art niyetliler yüzünden, AB ve ABD adlı Haçlı'nın destekleriyle BOP adıyla dayatılan projelere katkı verenler yüzünden, her gün körüklenen terörizm gerçeğinde, yanlış adreslerle münakaşa ettik!
Art niyetliler de, bölücüler de, AB de, ABD'de demokrasi dedi; demokrasi maskesiyle oynanmadık değerimiz kalmadı! Biz de; "Aman bize demokrat değilsin!" demesinler diye, bu maskeli art niyetlilere göz yumduk! En milliyetçi olarak tokalaştık bile bu murdarlarla!...
Terörist başını -öyle veya böyle- derdest ederek yargıladık! Cezasını da verdik! Asılmalıydı asamadık ama mer'i yasalara göre cezalandırdık! Mesele kapanmalı değil miydi? Aksine açıldı! Aksine yayıldı! Dağdayken, Irakta'yken, Suriyede'yken korkudan ödü patlayan bir zavallıyı; hapsettiğimiz cezaevinde kontrol edilemez hâle getirdik!
Siyâsetin, ticâretin, sanatın, bürokrasinin zirvelerine gelmiş ve hâlâ zirvelerde olan Kürt vatandaşlarımıza; "Neden susuyorsunuz?" sorusunu sorup sorgulamak yerine, hapsettiğimiz bir mahkûmun dillerde dolaştırılmasına izin verdik! Cezaevindeki örgüt başını ve yandaşlarını şımarttığımızı müsrîf baba edâlarımızla nedense görmedik! Göremedik!
Müttefik(!)imiz ABD'de, okyanus ötesinde seçim kazanan bir zenci için onlarca kurban kesebilen insanlardan, demokrasiye katkı bekledik! Şeyh zekeri öpmeyi, ağa ayağı yalamayı sadakat diye bilen zavallılardan demokrasiye, seçme-seçilme adıyla katkı bekledik!
Kocaman kocaman prof.ların; "Kürt meselesi" adını koydukları, bölücülüğün demokrasi arkasına saklanmasına izin verirken; "Bu kadar cehâlet, ancak tahsille mümkün olur!" gerçeğini hep göz ardı ettik!...
Ya sevecekler, ya da sevecekler Kardeşim! Tahsille cehâlete terfi eden aydıncıklarımız da bu vatandaşlarımızın sevmelerine yardımcı olacaklar! Hiç bir yere gitmek falan yok! Halkları toparlayıp milletleştirebilmiş bir erk olarak, Türk Milleti olarak; sevenlere de, sevmeyenlere de; "Ya bu deveyi güdecek, ya da bu deveyi güdeceksiniz!" deyip başka bir şey demeyeceğiz!... Ya akıllarını başlarına toplayacaklar, ya da akıllarını başlarından alacağız! Ne bir tek çakıl taşımızdan, nede bir tek Kürdümüzden vaz geçmeyiz, geçemeyiz! Çünkü biz, Türk Milleti'yiz; çünkü biz, Türk Devleti'yiz...
Kem hayal sahipleri de kış uykularında avuçlarını yalayacaklar yalayabildikleri kadar!...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Perşembe, Kasım 13, 2008

HAR'LI, SEMERLİ, ŞAMARLI GAZETE/ci/LER...

Yıllardır, gazeteci olmadığımı ve olamayacağımı söyler, arada bir de; "Ben, muharririm." derim, edebimden utanarak-kızararak...
Gazetecinin haber yapması, muharririn haberleri yorumlaması yani taraf tutması gereğini bilirim ben. Ama yıllardır; gazetecilik adına, Özal'la başlayan ve yanlışlığı bilinerek sürdürülen bir uygulamayla, köşelerden haber yapılır ve manşetlerden köşeler yorumlanır!...
Dolayısıyla da; kimin atına binerse onun düdüğünü çalanlar, eyyamcılar, takıyyeciler, 'Dolma Kalemler" çoğalırlar...
Başbakan'ı Obamalaştırmaya çalıştığı için AKP'lilere sevilmek üzere havale edilen, köşe habercisi -ki ben bunlara gammazlar derim-, müstear ismiyle gûya cevap verdi! "Bekledikleri, benim bu kavgayı sürdürmem... Sürdürmem, neden sürdüreyim... Mesleğe ilk adım attığım günlerde, bir büyüğüm, 'Gazetecinin muteberi yanağında dudak izi değil, tokat izi bulunanıdır.' demişti. Benim yanağımda o izlerden çok var; bazıları benim sevdiğim ve bazıları da beni sevdiğini bildiğim kişiler..." diye yazmış!
Sadece bu kadarla yetinse, yaklaşımım acımak olacaktı! Ama devam etmiş Taha Kıvanç müstear ismiyle; "Geçmişe baktığımızda bu alanda pek çok ilki gerçekleştirdiği için Tayyip Erdoğan'ı Bush politikalarıyla özdeş saymamız mümkün değil. 'Kürt sorunu' adını çekinmeden kullandı, bu konuyu dert edinen aydınlarla görüş alış-verişinde bulundu, bölgeye her gidişinde önemli mesajlar verdi... Anayasa ve yasalarda gerekli değişiklikleri yapıp Kürtçe kurs ve Kürtçe TV kolaylığı getiren de Tayyip Bey... Sorun şu son birkaç hafta içerisinde benimsediği söylemden kaynaklanıyor... Tank ve tüfekle 'Kürt sorunu'na çözüm getireceğini sanıyorsa, bu sanısı onu ABD'de George W. Bush ile ortak çizgide buluşturur... Ne kadar aksini iddia etse de..." diye devam edince kızdım bir daha şamar üstâdına!...
"Beraber yürüdük biz bu yollarda." şarkısının iki yolcusunun, yolları mı ayrılıyor veya ayrıldı mı? Ne dersiniz?
Büyük bir ihtimalle Başbakan; bu gelişmeden, Obama'yla ilk veya Bush'la son görüşmeye doğru seyir halindeyken haberdar olacak! Bir daha "Sevsinler seniii!" diyecek midir? Sevileceği, kimlerin sevmesi gerektiğini belirtecek midir? Bilemem! Suratında dudak izi değil, şamar izleriyle yıllar geçiren bu "Şamar"yazarını, kimlere havale edeceğini ise çok merak ediyorum!
Asıl kavganın Başbakan'la Koru arasında olmadığını, zannederim her kes anlıyor! Kavganın, çekişmenin tarafları belli de, sebebini yorumlamaktan ürküyorum! El atına binen çabuk iner bilinir. Bilinir bilinmesine de; bu sık sık binicisi değiştirilmeye hazırlanılan atın, asıl sahibi artık neden binmez atına? Usta jokeyin at seçmeyeceğini de biliriz bilmesine de; yarış kulvarlarında jokeyine göre yarış kazanan veya kaybeden atlarla uğraşmaktansa, atının belindeki millî süvariyi sizler de benim kadar özlemediniz mi?
Bu arada açıklıkla; bu attan kastım "kırat", süvariden de kastım asla "6 kere düşüp 7 kere binen" ve ustalaşamayan değildir!
Allah rızası ödüllü, Turan'la sonlanacak, Devlet-i ebed müddet inançlı süvariden ve atından bahsediyorum. Attan düşmeyen biniciyi, binicisini atmayan atı bekliyorum. Tarihiyle barışık, milletiyle yüz yüze, Ordusuyla ve bütün devlet kurumlarıyla el ele; Vatanın vatan kalabilmesi , devletin ve devletliliğin devâmı için olmazsa olmaz bedelin can olduğunun farkında olan ve "Varlığım Türk varlığına armağan olsun." diyen süvâriyi, seferde hayal ediyorum...
Suratında tokat izleriyle büyüdüğünü ve yerini muhafaza edebilmek için diğer suratını da bir başka şamarcıya hazırlamış eyyamcılarla, çok oyalanmadık mı?
Bir yanda kendini şamar oğlanı diye tarif eden, diğer yanda anıracağını vaad ederek eşek amblemli Okyanus ötesi partinin seçimleri hakkında ahkâm kesen, Şeyhi'nin Harnâmesi'ni güncellemeyi başaran bir tevâfuk göstergesi ve günümüz gazeteciliği!...
Ve de bendeniz; "Ben gazeteci olamadım! Muharrir kalmaya kesin kararlıyım." diye yerimde sabit kalmaya, bir daha karar kıldım...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Çarşamba, Kasım 12, 2008

"SEVSİNLER SENİİİİ" !...

Kim ne derse desin, hoşuma gitti şu; "Sevsinler seniii!" iltifâtı!...
Kimin, kimi, nasıl seveceği de umurumda değil sözü söyleyen ve muhatabı belliyken!... Başbakan'ın kendine has Kasımpaşalı üslûbuyla, sevileceklerden olduğunu târif ettiği bu aklı evvel, dünyanın merkeziydi ya!
Senaristin baş karakter aktörlerine yakın olduğu için değişmez figûran olduğunun bile farkında olamayan bu sevilecek olmasa, gök kubbe çökerdi ya!...
Senaristin vaz geçmediği baş aktör sayesinde bir kaç oyunda aynı rolü oynayınca kendini oynadığı roldeki zanneden var ya! Ağlanacak halimize güldürdü!... Hem de, muharrir ve resmî kanaat önderlerinden bu sevilecek figûran!... "Ne günlere kaldık ey gâzi hünkâr!..."
Bir şey daha söylemeden edemeyeceğim; Başbakan'ın bu tavrını, sevdim ben! Kendine dil uzatıldığında Kasımpaşalılaşmasını çok sevdim hemde. Bir de, şu; "Tek Vatan, Tek Bayrak " sloganını... Hele bir de; "Tek Dil" i eklese var ya!...
Senarist, baş aktör, figûran derken aklıma Sakallı Celâl geldi.
Bir tanıdığı, karşılaştıklarında Sakallı Celal'e; "Sizi halâ huzursuz görüyorum. Halbu ki sizin düşündüklerinizin, hatta düşünemediklerinizin çoğu gerçekleştirildi. Neden hâlâ memnûn değil ve muhâlifsiniz?" diye sitemle karışık sorar. Sakallı, soruya soruyla cevap verir; "Sen hiç tiyatroya gittin mi?" Devâm eder; "Perde açılır. Yatan bir hasta, başında ilaçlarını veren, nabzını ölçen bir hemşire vardır. Biraz sonra gözlükleriyle, kulaklığıyla ve beyaz önlüğü ile doktor da gelir. Hastanın nabzına bakar, kalbini dinler ve reçetesini yazar. Aslında ortada ne hasta, ne hemşire, ne de doktor vardır. Ortaya koyulan bir oyundur sadece. İşte şimdi bizim rolümüz de; 'Yaşasın Cumhuriyet!' seyirciliğinden ibâret..." diye tamamlar.
Başbakan'ın seçimler öncesi, -büyük bir beceri ile- geliştirdiği söylem değişikliklerine, şüpheyle bakmama rağmen itirazım yok! Seçim başladı! Ya evde oturarak kendini teröristten, şehir magandalarından, eşkiyalardan koruyacaksın, ya da kapı kapı dolaşmaya başlayacaksın. Kovulsan da, buyur edilsen de, iltifat ta görsen, hakaret te görsen dolaşacaksın seçmeni... Başbakan'ın yaptığı bu!... "Ana Muhalefet ve Yavru Muhalefet" ise, aile toplantılarında zor bir slogan ezberliyorlar, "Yaşasın Atatürk! Yaşasın Cumhuriyet!"
Aslında öyle güzel seçim malzemeleri oluşuyor ve oluşturuluyor ki! Erzurum'da, attan düşen Başbakan'a, at hediye ediliyor! Sözün tamamı, kime söylenir? Çarıklı erkân-ı harbin uyarıları hep böyle, kinâyeli-istihzâlı yapılmaz mı?... Yerel Basın'la Çarıklı Erkân-ı harpte üslûp birliği de var üstelik!...
Bu arada, Anadolu'da; "Allah adamı şaşırttı mı düğünde yellendirirmiş." derler ya!... Başbakan'ı Obama'laştıran "sevilesi", bu kere de Başbakan'ın; "Bir arkadaşımızı Köşk'e taşıyacak kadar makam hırsından uzağız." tarifindeki, Cumhurbaşkanı'nı Obamalaştırdı değil mi galiba!...Bakalım Köşk'ten de; "Sevsinler seniii!" veya benzer bir iltifât çıkar mı?
Hani bu aralar Başbakan; "Tek Devlet, Tek Vatan, Tek Bayrak." söylemine bir de "Tek Dil"i eklese var ya, senaristle aktör arasında çekişme var veya BOP Eş Başkanlığı'ndan veya el atına binmekten vaz geçildi diyesim gelir!...
Tek Milletliği, Tek Devletliliği, Tek Vatanlılığı, Tek Bayraklılığı kabul etmeyenler, işte o zaman canlarının istediği yere def olup gitsinler!... Ana Muhalefet te ne kadar kızarsa kızsın aile toplantılarında!
Böyle heyecan verici, hamasî söylemleri o kadar özledim ki!...
Tek Milletin, inadına gösterdiği ihtiramın karşılığı da bunu söylemeyi gerektirir zannederim... Obama da seçim kazanmış(!)ken tam zamanı!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Pazartesi, Kasım 10, 2008

SİZ DE BİZDEN MİSİNİZ?...

Izdırap çek, inleme! ses çıkarmadan aşın.
Bir damlacık aksa da, bir âcizdir göz yaşın;
Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın
Tek başına dileğe doğru at salmalısın... H. Nihâl ATSIZ- 1931

Sadece sese, ses verebilmek; ayrıldıkları, birbirinden koparıldıkları zannedilen "ülkü devleri"nin inadına kenetlendiğini ispata katkı verebilmek; azaldıkça çoğaldığımızı, çoğaldıkça Türkçe mütevâzileştiğimizi; hayatta en iyi bildiğimiz savaşa tenezzül etmediğimizden suskunlaştığımızı; savaşa icbâr edilirsek hasım gördüklerimizi ezip geçmeye, seller gibi önümüze katıp sürüklemeğe gücümüzün var olduğunu hatırlatmaya çalışacağım...
Kalabalıklar içinde, yalakalar arasında, saray soytarıları içindeki yalnızlıklarının farkında olarak ve bu yalnızlığa korkuları yüzünden mahkûm olduklarını bilenlere inat; yalnız kaldıkça Türkleşen, Türkleştikçe devleşen, devleştikçe-güçlendikçe affeden Ülkücülerin; hâlâ var olduklarını, dünya durup Türk durdukça var olacaklarını, var oldukları sürece hainlere korku salmaya devam edeceklerini hatırlatmaya uğraşacağım!...
"Ülkü Devleri"ni, "Dâvânın Aysbergleri"ni dışladıklarını zannederek kendilerini toplumdan, milletten kopardıklarının-uzaklaştırdıklarının farkında olamayan bizim özürlülerimize sesleneceğim!...
Muhteşem Türk Atatürk tarafından idealizmden Ülkücülük'e Türkçeleştirilerek tercüme edilen; yüzyılımızın İkinci Başbuğu Alparslan Türkeş tarafından siyâset meydanına mücâdeleye indirilen Ülkücü Hareketin; 'Türk Milleti'nin 21. Yüzyıl Felsefesi' olduğunun farkında olamayan, Ülkücünün '21. yüz yıl Türk Milleti'nin Temsilcisi' olduğunu göremeyen bizim ferâset özürlülerimize sesleneceğim!...
Gazetemiz Yeniçağ'da "Yusufiyeli Bozkurtlar" başlığıyla tefrîkine başlanan yazı üzerine; ilk bölümünü okuduğumda burkulmayıp inadına coşan ülkücü yüreğimle; "Biz de sizdeniz!" diye topluca ve; "Safımdayım! Yerimdeyim ve yerimi aslâ terk etmeyeceğim. Nöbetteyim!" diye münferîden haykırmak istedim.
Biliyorum ki, 'Balgat Cenâhı' ndan itirazlar yükselecektir! Biliyorum ki; PKK karşısında, işbirlikçiler karşısında, memleketi pazarlayanlar karşısında, dünümüzü inkâr edenler karşısında, dönen-değişenler karşısında, "halkçılık" maskesiyle milleti bölmeğe uğraşan sahte demokratlar, mozaikçiler karşısında, 'Kinci İkinci Cumhuriyetçiler' karşısınsa; Atatürk'ten ve Din'den geçinen tâcirler karşısında susmayı siyâset olarak geliştiren cenâh, bu 'Bozkurt Ses'e itiraz edecektir!...
"Tam da seçim zamanıyken ........ !" diyecekler!... Biz de; "Bekâra karı boşamak, kolay!" atasözümüzle ve istihzâ ile bakmakla yetineceğiz belki! Konuşulacak zamanda susan, susulması gereken yerde mangalda toz bırakmayan; AKP'nin bütün zorlarını kolaylaştıran ve hâlâ "Bizim(!)" tarifli cenâha, artık yüksek sesle seslenmemizin zamanı!
Yaptıklarınızı unutmaya hazırız! Biz ülkücülere küsmeği yasaklayan Başbuğumuz'a, kavlimizin ilk günü kadar sadığız. Siyâseti yine hevesli olan sizler yapın! "12 Eylül Kıyâmeti ile istiklâl mücâdelesinden istikbal yarışı" şekline sokulan milletvekilliği ve ikbâl çekişmelerini yine siz yapın! Hiç birinizin yerinde ve görevinde gözümüz yok! Sizin mevki-mâkam zannettiğiniz yerlerdir aslında sizi tarifsizleştiren!...
Yeniden ülkücüleşin! "Yeniden Türk Milliyetçiliği" inancıyla ayağa kalkın! Ayağımızın altından çekilmeye çalışılan vatan topraklarına sahiplik etmemizde bize siyâseten destek verin!
Vallahi, "Biz de sizdeniz!"...
Bir kere bile olsa, vicdânınızla başbaşa muhakeme ederek kendinize sorun Allah aşkına; Siz de bizden misiniz?
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

"ÂVÂZIN EY ÂVÂZ DA...."

Başbakan; taraflı tarafsız her kesi şaşırtan seçim vaadini patlattı: 100 YTL taksitle ev!...
Her ağladığında istediği verilen çocuğun istekleri, giderek büyür. Çocuk büyüdükçe istekleri büyüdüğü gibi, gittikçe de şımarır çocuk ve kontrolü zorlaşır. Çok bilinmesine rağmen; kolay kazanıp kolay harcayan, babalığı sadece evdekilerin isteklerini para olarak algılayan, hayatında en az uğradığı yer ev olan, sonradan görmüşlerin çocukları da, kontrol edilemez şımarıklardan olur!
Tabiat ve siyâsetin boşluk kabul etmeyeceği, çok bilinen bir gerçektir. Günümüzde bu gerçeği, bir daha yaşıyoruz! Dağlarda; "Ananızın babanızın yanına dönün!" diye her saldırı sonrasında, ödüllendirilerek şımartılan alçak teröristler; şehirlerde ise DTP il ve ilçe yöneticilerinin parayla araba yaktırdıkları, parayla polis taşlattıkları, parayla molotof attırdıkları çocuklar şımartıldıkça şımartılınca, manzaramız ortada!...
Metropollerde; nerdeyse güvenlik güçlerimizin giremediği kurtarılmış mahalleler var!Güneydoğu'da yıllardır önlenemeyen elektrik kaçakçılığı! Ve bu elektriği kaçak kullanan, ahırlarını bile elektrikle ısıtan, yeşil kartlı, sözde vatandaşların büyük çoğunluğu da, şıhlar ve toprak ağaları! Irgatlar, ağaların ve PKK'nın baskısından kaçarak şehirlerdeler ve geldikleri yerde gördüklerini, aynen uyguluyorlar!
Bütün bu karmaşanın içinde Başbakan; hazineden dağıtılıp AKP yardımı diye gösterilen makarna, pirinç, yağ, un, kömür vs. ile yetinememiş ki, metropollerde 100 YTL taksitle evler yapılacağı vaadini patlattı! Yakın geçmişimizdeki "Her kese iki anahtar." vaadine dönmezse kimlerin nasıl çekişeceğini, nasıl kavgalar edileceğini, eminim ki biliyorlar!
Bu yapılanların adı da, demokrasi ve Terörle Mücadele! Her dağa çıkanın, her sokağa inenin istekleri karşılanarak, baş kaldıran şımartılarak terör bitirilecek gûya!...
Oysa, terörle mücadele konusunda çok ciddî çalışmalar var. Çalışmanın sahibi kesinlikle AKP'li değil. Ana Muhalefetten de değil! "Yavru Muhalefet MHP" ise O'ndan kurtulabilmek için olmadık işler yapmıştı! Yâni; bu düşünen memleket sevdâlısının, raporundan faydalanmak, kesinlikle millete yarar ve zannederim akıllı siyâsilere de, benden söylemesi! Tabi bu raporu incelemek ve uygulamak için; samimi milletperver, samimi vatanperver, samimi cumhuriyetperver olmak şart!...
21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ; "PKK TERÖRÜ NEDEN BİTMEDİ, NASIL BİTER?" başlıklı raporunda, bu ciddî meseleyi;
* Diyarbakır’daki Dicle Üniversitesi’nin adı Selahattin Eyyûbi Üniversitesi olarak değiştirilmeli.
* Terörle mücadelede bir Eşgüdüm Bakanlığı kurulmalı.
* Terörle mücadele görevi Jandarma ve Emniyet’e verilmeli.
* Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı birlikler, mümkün olduğu ölçüde terörle mücadelenin dışına çekilmelidir. Bu birliklerin Jandarma Genel Komutanlığı emrine verilmesi sağlanmalıdır.
* Terörle mücadele için jandarma bünyesindeki 'Asayiş Kolordusu' güçlendirilerek, yeniden yapılandırılmalıdır.
* Genelkurmay Başkanlığına bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı güçlerinin Türkiye içinde çatışmalarda kullanılmasından vazgeçilmelidir.
* Jandarma Genel Komutanlığı’na bağlı ve özel kuvvetlerin savaş yeteneklerine sahip Jandarma Anti-Terör Komutanlığı kurulmalıdır.
* PKK ile mücadelede Genelkurmay Başkanlığı muhatap olmamalı. İnternet sitesinden herhangi bir açıklama yapmamalı. Tamamıyla Jandarma Genel Komutanlığı muhatap olmalıdır." Diye ana başlıklarda toplamış ve;
" Türkiye demokratikleşirse bile sorun ortadan kalkmaz. Halk terörü desteklemez ise PKK biter iddiası da doğru değildir. PKK, 1978-1988 yılları arasında, 10 yıl içinde hiçbir ciddî kitle desteği olmamasına rağmen, arkasındaki dış dinamiklere dayanarak varlığını sürdürmüştür. Ancak Türkiye, uluslararası çevreleri bile şaşırtacak bir direnç göstererek, 1992-1997 yılları arasında PKK’yı askerî olarak mağlûp etmiştir. TSK’nın bu başarısına rağmen ne yazık ki siyasî irâde, nice fedakârlıklar sonucu ulaşılan bu sonucu değerlendirme konusunda gereken hassasiyeti göstermemiştir." şeklinde de kanaatini belirterek devâm etmiş!
Hükümet edenlerin, çok ciddiye alarak incelemeleri, faydalanmaları gereken gerçekler bunlar. Bu teklifler ciddiye alınmazsa, Anadolu'nun Çarıklı Erkân-ı harbi, Başbakan'a; "Âvâzın ey âvâz da okuduğun Kur'an olsa!" deyip geçmez mi?...
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Pazar, Kasım 09, 2008

NE MUTLU BİZE...

Öğretmen gibi eğiticilerimiz, öğretmenlerimiz sayesinde; "Atatürk ölmedi, yüreğimde yaşıyor." inanç ve muhabbetiyle büyüdük.
Çocukla yetişkin arasındaki en belirgin fark; akıl, kemâle ermek yani aklı kullanabilmektir. Çocuk, kalbinin durmasıyla; yetişkin aklının sona ermesiyle, beyin fonksiyonlarının bitmesiyle ölür. Dolayısıyla çocuğun kalbinde yaşattığını, yetişkin aklında yaşatır.
Bu gün, 10 KASIM...
Muhteşem Türk Atatürk'ün; beden olarak aramızdan ayrılıp, fikirleriyle ölümsüzleşerek aklımıza yerleştiği günün, 70. (yetmişinci) yılı...
Yani; Atatürk ölmedi. Akıllarımızda, beyinlerimizde fikirleriyle yaşıyor. Yaşayacak...
Ölümsüzlüğe terfi edişinin yetmişinci yılında, bir zamanlama alâmet-i farîkası olarak seyre sunulan, seyretmediğim ve inadına seyretmeyeceğim "Mustafa" isimli sunumdan bahsedeceğim. Gıyabında olacak demeyeceğim. Çünkü o kadar şey yazıldı-çizildi, söylendi ki... Anılan gösterimde, kaynak gösterilen Ahmet Emin'in; 10 Ocak 1922'de Atatürk'le yaptığı ve devrin Vakit Gazetesi'nde yayımlanan mülâkatından-söyleşisinden bir iki paragraf aktaracağım sadece... Alıntıları; Varlık Yayınları'nca ilk baskısı Temmuz-1960'ta yapılan, Mustafa Baydar'ın derlemesi ve Falih Rıfkı Atay'ın ön-sözüyle yayımlanan "Atatürk'le Konuşmalar" kitabının 42-43. sayfalarından yapıyorum.
Sahte Atatürkçüler ve "Dolma Kalemler"ce 'Diktatör' diye tanıtılmak istenen, fedâkâr Türk Evlâdı'nın; en güçlü olduğu dönemlerde, tek adam olduğu dönemlerdeki düşüncelerini, göstermesi bakımından, bu sözlerini çok önemsedim.
10 Ocak 1922'de Atatürk, Ahmet Emin'e diyor ki:
"Teşkilât baştan sona kadar halk teşkilâtı olacaktır. Genel idareyi, milletin eline vereceğiz. Bu sosyal heyette hak sahibi olmak, çalışmayla mümkün olacak; Millet, hak sahibi olmak için çalışacaktır.
Düzeltilecek şeyler ekonomi ve eğitimdir. Bu sayede memleket îmar edilecek, millet refâh sahibi olacaktır.
Hiç bir millet ve memlekete karşı tecâvüz fikri beslemeyiz. Fakat varlığımızı ve bağımsızlığımızı koruyabilmek için, bir de milletimizin dediğimiz sahada tam bir güvenle çalışarak müreffeh ve mutlu olmasını sağlamak için her zaman memleket ve milletimizi korumaya gücü yeter, güçlü bir orduya sahip olmak ta en kutsal emelimizdir.
..........
Benim bütün düzenleme ve yapılan işlerde hareket kuralı kabul ettiğim bir şey vardır. O da meydana getirilen teşkilât ve kuruluşların kişiyle değil gerçekle sürekliliğinin mümkün olduğudur.
Binaenaleyh(bundan dolayı) her hangi bir program; filanın programı olarak değil, fakat millet ve memleket ihtiyacına cevap verecek fikirleri ve tedbirleri içermesi şartıyla kıymetli ve geçerli olabilir. Şahsî emeller, istinatgâh (sığınacak yer) bulamaz.
Misak-ı millî dairesinde(milli hudutlarımız içinde), varlığımız sağlandıktan sonra; gürültü çıkarıp fesâtçılık edecek ve tevsii arazi (toprak genişletmesi) fikrinde bulunacak adamlar ortaya çıkamaz. Bence buna imkân yoktur."
Günün sözünü de; ölümsüzleşerek akıllarımıza, millî vicdânımıza yerleşen bu Muhteşem Türk; 1919 Eylül'ünde Sivas'a gelerek kendisiyle görüşen general Harbord'a verdiği cevapla söylesin: "Biz; emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi tedrîci (yavaş yavaş), sefil bir ölüme mahkûm olmaktan ise, babalarımızın oğlu sıfatı ile vuruşa vuruşa ölmeği tercih ediyoruz."
Ve bütün dolma kalemlerin inadına, bütün aşağılık kompleksli en-tellek-tüellerimizin inadına, bütün kahpe bölücülerin ve en önemlisi Haçlı'nın inadına; ölümü öldürerek ölümsüzleşen Atatürk, Türk Milletinin vicdanında sonsuza kadar yaşamaya devam edecektir.
"Ne mutlu Türk'üm diyene." Ne mutlu, Atatürk'le ülküdaşlığın keyif ve onurunun farkında olabilen Türk Milletçileri'ne... Ne mutlu bize...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Cumartesi, Kasım 08, 2008

AKILLA VİCDAN MUHASEBESİ...

Dünümüzle bu günümüzü, elbette kıyaslamak gerek.Dünümüz nasıl bizimse;nasıl bu günümüzü dünümüzün tecrübesi ile yaşıyorsak, yarınımızı da bu günümüzün üzerine kurmak durumundayız!...
Değerlerimize; yetişmiş kardeşlerimize, yıllar yılı yoldaşlık ettiğimiz, ülküdaşlık ettiğimiz gönül dostlarımıza, her zaman kıymet vermeye devam etmezsek, görevde oldukları zamandan daha fazla ihtirama ihtiyaçları olan Ülküdaşlarımıza gereken sevgiyi gösteremezsek, korkarım yarın hepimiz yalnızlığa mahkûm oluruz!...
Hiç bir ortamda, hiç bir kulvarda fikrî kimliğimi saklamaya tevessül etmemiş birisi olarak; yaşadığımız bu günlerde bile Türkiye'nin neresinde olursa olsun, kendi evimiz gibi girebileceğimiz adresler oluşmuşsa; bunu, aklımız kesti keseli sergilediğimiz, değişmez duruşumuza borçluyuz. Ezildiğimiz, üzüldüğümüz, sıkıntılar çektiğimiz dönemler elbette oldu! Bu çektiklerimizin karşılığı olarak Yüce Rabb'im bize, sarsılmaz temellere oturmuş bir "Muhabbet Dünyası" bahşetti. Bunu reddetmenin adı, en hafifi ile inkarcılıktır!...
Bizler; değişemeyiz! Bizler; dönemeyiz! Bizler; ancak ve ancak çağa uyum sağlamak adına, daha doğrusu çağı yorumlamak adına, tekâmül edebiliriz. Tekâmül etmeliyiz... Tekâmül ettikçe ve düz orantılı büyüdükçe, tevâzumuzu da netleştirmeliyiz... Kimse elbette bulunmaz değildir. Elbette her işi yapanın daha iyisi, her zaman bulunur. Ama Ülkücü'nün alternatifi yoktur, olmamlıdır. Ülkücü; Müslüman Türk Milleti'nin, 21. yüzyıl temsilcisidir...
Teknoloji ile barışıktır. Kopyalayan değil icat edendir... Yabancı veya gayr-ı millî düşünürlerin fikirlerini ezberleyerek taşıyan değil, 21.yüzyılın Türk'ü olarak düşünendir. Sadece düşünmekle kalmayıp, düşündüğünü de uygulayandır! Allah'tan korkan yüreğinde, başka bir korkuya yer vermeyendir.
Günümüz, dünümüzün aynısı olmamalıdır! Günümüz, dünümüzün aynısı ise, zarardayız. Bu gün dünümüzü, yarın bu günümüzü geçmekle mükellefiz! Dünümüzdeki canlarımızı, nasıl hürmet ve rahmetlerle anıyorsak; hedefimiz, yarın aynı şekilde muhabbetle hatırlanmak olmalıdır. Bu işler, kolay değil, ama zor da değil!...
Hatırlanmanın bir tek yolu vardır: sadakat... Nankör, unutmayanı unutanın adıdır! Dönek, dününden utananın adıdır!... Döneklik; törede, ahlâkta hor görülen bir davranıştır. Dönenin, terk edenin başarılı olması, başarısının sürekliliği mümkün değildir, olmamıştır...
Her kulvara, her ortama, her platforma hatırlatırım ki; tek eden terk edilir, unutan unutulur!Mahkeme kadıya mülk değildir, unutulmamalı. Görevde olan her kes bilmelidir ki, bu bir nöbettir. Bu nöbette, millet yararına hizmetler yapılmaktadır ve bu hizmetler iman ile, ahlâk ile yapıldığında ibâdettir. Hem de makbûl ibadettir. Münferîden yapılan ibadetin faydası, ibâdet sahibinedir. Oysa millet yararına yapılan hizmetler, topluma şâmil olduğu için daha makbuldür. Bu hizmetlerin tek mükafatı da, Allah(c.c.)'ın rızasıdır...
Allah rızası için hizmet etmiş ülküdaşlarımızı; dışlamak, unutmak gibi bir lüksümüz, asla olmamalıydı, -maalesef- oldu!...
Türk'ün Ülkücüsü, zor ve nâdir yetişir. Yetişmiş ülkücülere sahip çıkmak ta yine ülkücünün görevidir... Ülkücü hareketin her döneminde görev yapmış ülküdaşlarıma, bütün yüreğimle sadığım. Bu ben fakîrin hayat tarzımdır... Terk edenler, bu tavrımdan muaftır. Giden gitsin, kalan bizimdir der geçerim... Gidip gelenlere de elbette eyvallah ama onlar, gidip gelenlerdir... Sabit duran Ülkü Devleri ile onlar arasında elbette fark olacaktır. Ama bu fark, gönüllerimizde saklıdır...
Şahıslar, eski ünvanı alabilirler ama Teşkilat asla eskimeyendir. Her görev yapan, günü geldiğinde görev anlamında eski ünvanı alacaktır ama "Ülkücü" asla eskimeyendir, eskitmeyendir. Asla eskimeyenlere, eskitmeyenlere, eskimekten korkanlara, selamlar olsun!... Bu gönül bağını bizlere miras bırakan Başbuğum'a da rahmetler, rahmetler, rahmetler olsun...
"YARINLAR BİZİMDİR, ELBET BİZİMDİR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Cuma, Kasım 07, 2008

SENARYOYA DİKKAT MİLLETİM!...

İki üç gündür, hatta 15 gündür, ABD seçimleri var gündemde. Gündemde derken vatandaşın ilgi alanında değil! Zorla, can çekişen vatandaşın ilgisi, buraya çekilmeğe çalışılıyor. ABD; tarihiyle yüzleşmiş miş, yüzlerce yıldır zulmettiği, dışladığı, ötekileştirdiği, otobüslere ayrı bindirdiği siyâhîlerden birini başkan seçmiş miş! Bir sonraki seçimlerde de soy kırıma tabi tuttukları kızılderililerden birini seçebilirlermiş! ABD'de ki değişim, bütün dünyaya sirâyet edermiş, etmeliymiş miş!...
Yâni; bu değişimi biz de yaşamalıymışız demeğe geldikten sonra; logosunda "Türkiye Türklerindir." sloganını taşıyan uzaktan kumandalı Doğan Medya'nın kaptanı Özkök, sorusunu patlatmış; "Bizim ülkede bir Kürt’e Cumhurbaşkanı seçilmesi için oy verir misiniz?" ve devam etmiş; "Tabii Kürt kimliğini öne çıkaran bir Kürt’e..."
"Hadi ordan! Hadi ordan! Sizi garsonlar siziii!"
Daha dün, patronlarının danışıklı döğüşler yapıp, karşılıklı menfaatlerde anlaşınca sustukları, Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk seçildiği zamanlardaki yayınlarını zannederim her kes hatırlar! Yasaklı Recep Tayyip Erdoğan'ın; Abdullah Gül başkanlığında hükümet kurulduktan sonra, ABD'ye giderek Bush'la görüşmelerini, döndükten sonra Deniz Baykal'ın müthiş demokrat yardımıyla yasağının kaldırılarak Siirt'ten seçildiği dönemleri de hatırlardadır!...
Recep Tayyip Erdoğan'ın, bir kere bile "Türk'üm. "dediğini duyan var mı? Dahası, kaç kere; "Gürcü asıllıyım." dediğini, sayan var mı?...
Soyuna-sopuna bakmak kaç kişinin aklına geldi? Yoksa bu memlekette, kendi deyim ve vehimleriyle bütün alt kimliklilere haklar var da sadece Kürtlere mi yok demeğe getiriliyor? "Musa'nın Çocukları" ve "Musa'nın Gül'ü" kitaplarına ve bir sürü yayına rağmen, Abdullah Gül'ün Köşk'e çıkışına mani, yasalarımızda bir şey var mıydı?
Var idiyse, bu adamlar zorla mı o makamları işgâl ettiler? Yok idiyse -ki yok-, her kesin, her makama seçilme-seçme hakkının olduğu, Muhteşem Türk Atatürk Kazanımları'yla donanmış bir insan hakları cennetini, cehenneme çevirenlere mi zemin hazırlıyorsunuz siz?!!!
Bari adayınız da belli mi?
40.000 Kürdümün katili, insanlık suçlusu, insanlığın yüz karası biri için mi böyle düşün/dürül/üyorsunuz? Yoksa size; idamı engellenmiş, adına bir ada tahsis edilmiş, 40.000 kişinin katilinin ve yasalarımızın boşluğundan istifade ile seçilmiş yemin dönekleri, kimliksizlerin; onun için sokak kargaşaları yaşattıkları, caninin zeminini hazırlama görevi mi verildi?!!
Bu aralar, nerdeyse Başbakan dahi ona yapılmamış işlerden dolayı özür dileyecek gibi olduydu zaten! Dahası geçmişi ile yüzleştiği söylenen ABD'nin, -içinin rengi yüzüne vurmuş- Siyahi Yeni Başkanı; "Irak'ın kuzeyinde Kürt devletini Türkiye'ye kurduracağım." diye seçim vaatlerinde bulunmadı mı?...
Bize ne kardeşim ABD'nin yeni veya eski Başkanından? Bize ne, ABD'nin değişen veya değişmeyen politikalarından? Biz, ABD'nin bir eyâleti miyiz?
Bizim önümüzde de, yerel de olsa seçimlerimiz yok mu? Yaşadığımız son yedi yılımızla yüzleşerek; "İnadına Tayyip!" sloganınızla başımıza belâ ettiğimiz AKP'den kurtulabileceğimizin işaretini, bu seçimlerde veremez miyiz?
Değişmenin fazîlet, dönekliğin ferâset sayıldığı ülkemizde; dönenlerden, değişenlerden, kimlik fukaralarından, milliyetsiz milliyetçilerden, kapitalist sosyalistlerden yakamızı kurtararak değişemez miyiz? Değişir ve yönetimimizi değitiremez miyiz?
Özkök ve benzerlerine ben de; "BOP Eş Başkanlığını sizin de methettiğiniz, millî olmayan bir zihniyetin temsilcilerinden kurtulabilmek için, ehven-i şerr diyerek bile olsa, bir yerde toplanmamıza katkı verir misiniz?" diye sorsak mı?
Ama dediklerinin hep tersinin olduğunu hatırlayınca da; "Amaaan boş ver! Yel kayadan ne götürür?" mü desek?!...
Milletim; Allah aşkına dikkat!...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN SÜTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Çarşamba, Kasım 05, 2008

ŞAHİNLEŞEN AKP...

İktidarları; yağcılar, yalakalar, soytarılar, sadece yanıltırlar! Ne kadar yanıltabilirlerse yerlerinin o kadar sağlam kaldığının bilincindedir bu soytarı yağcılar!...
Milletle buluşan, milletin bağrından çıkan bir kanaat önderinin hayatında, yakınında ve düşünce dünyasında yağcıların, yalakaların, soytarıların yeri yoktur. Bu yüzden de bu soytarıların en birinci düşmanları, millî duruşlu kanaat önderleridir.
Yağcıların, yalakaların, yandaş medyanın seslerini sakladığı kanaat önderlerinin duyulmaması yüzünden Başbakan; on beş gün önce söylediklerine hiç uymayan bir şekilde, Kasımpaşalılaştı birden bire! "Ya sev, ya terk et!" dedi nerdeyse! Hoşuma gitmedi dersem yalan söylerim! Ama çok geç kalmadı mı? Bu sözü söylebilmek için zemin mi hazırlandı yoksa yıllarca? Böyleyse de şaşırmayız! Çünkü zemin oluşsun, millet itiraz etmesin diye, 11 Eylül'e kadar günde 20-25 insanın ölümünü seyredenler, 12 Eylül sabahı, anarşiyi bıçakla keser gibi bitirmişlerdi!... Başbakan da yakın geçmişimizden aldığı bu örnekle zeminin oluşmasını mı bekledi yoksa?
Korumaların ve ordumuzun; oluşturduğu etten kalkanlar içinde, havadan-karadan olağanüstü korunmalarla kürsüde konuşurken, bir sokak ötede güvenlik güçlerimiz, ve haberciler, taş ve molotof kokteyli yağmuru altında can pazarındaydılar! Başbakan da kürsüden; "Terörle demokrasi, bir arada olmaz." diyordu! Ve yemin ederim doğru söylüyordu!...
Elbette demokrasi ile terör bir arada olamaz. Elbette demokrasilerde de, diktatörlüklerde de teröre yer yoktur! Teröriste dünyanın hiç bir sisteminde, insan hakkı yoktur! Masum vatandaşların yaşama haklarına, can ve mal güvenliklerine tecâvüz eden teröristler, her sistemde cezalandırılırlar. Teröristin sıkacağı her mermiye en az bin mermiyle cevap verir muktedîr iktidarlar. Muktedîr iktidarlar, iç işleri ile ilgili de kimseye hesap vererek demokratlaşmaz! Güney Osetya'da iki Rus askerinin öldürülmesi üzerine, Rusya'nın hemen, 2000'den fazla Gürcüyü öldürdüğünü dünyayla birlikte seyretmedik mi? Rusya'nın katlettiği 2000 sivilin içinde, Rus askerlerini öldürenlerin olması mümkün müydü? En yakın komşu olarak biz de dahil, kimse bu soruyu sorabildi mi Rusya'ya?...
Devlet kurmak kolay değil elbette! Ve elbette bizim gibi "devlet-i ebed-müddet"i muhafaza, hiç kolay değil! İlk yapılan hatayı affetmek, büyüklüğün şânındandır. Ama hatayı ikinci kere tekrarlamanın suç olduğunu ve suçun da mutlaka cezalandırılması gereğini bilmeyen bir erk, muktedir olabilir mi? Teröriste; "Düşman değil, suçludur." tarifi yaparak cesaret veren bir erk, otorite sağlayabilir mi? Dağda; bit-pirenin, pisliğin içinde açlıkla boğuşarak yaşamaya çalışmak yerine; demokrasi sâyesinde, 24 saat sıcak sulu, televizyon izlenebilen, beceri kurslarının olduğu, yatak yorganlı ve kışın kaloriferlerin çalıştığı ceza evlerinde suçlu olarak yatmayı, hangi terörist istemez? "Düşman değil suçlu." görülen hangi terörist, bu şartlarda silah bırakır?
Daha önce mermi sıkan teröristleri, mukabil mermilerle ve Silahlı Kuvvetlerimizin üstün gayretleriyle sıfırlama noktasına çekmemiş miydik? Teröristi, anladıkları dilden itlâf ederek bitirmeye yaklaşmış Kahraman Görevlilerimizi, "Devlet Yanlısı Çete" kurmakla ithâm ederek yargılayan ve buna da demokrasi diyen hangi siyâsi erk, terörizmi kontrol edebilir?
"Keçi can derdinde, kasap yağ peşinde!"mantığıyla; sistem can çekişirken, "Kinci İkinci Cumhuriyetçiler", "Tarihimizle yüzleşme" adıyla; özelliklerimizi, güzelliklerimizi, tarihimizi demokrasi maskesiyle yargılamaya soyunmuşken; hükümeti, yapılan zamlarla ve sadece Ankara'da basın toplantılarıyla tenkît ederek yapılan muhalefetle mi bu gidiş, durdurulabilir?
Ooooof! Canımız burnumuzda zaten! Allah aşkına makamlarınızdan çıkın ve milletin içine inin! Şırnak'a falan gitmenize de gerek yok! Resmi korumalarınızın arasında da olsa, sokağa inin birazcık! Geçen zamanın, size zarar vereceğinden rahatsız değilim! Milletin sabrederek geçirdiği zamanını ziyan ediyorsunuz ona yanarım!...
Sizin yokluğunuzdan AKP, seçim üstü şahinleşti farkında mısınız?
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Salı, Kasım 04, 2008

CEVABIM. "HER KESE GİDER."

Büyük Milletim;
Alperenler, Dostlar;
Bendeniz fakîre ihtiram gösteren ve yazılarımı okuyup yorum göndermek zahmetinde bulunan her kese çoktan da öte ehemmiyet veririm. Bu yorum sahipleri içerisinde, çok istifâde ettiğim kanaat önderleri de vardır. Şimdi bahse konu iletinin sahibi Nurcan Hayriye Yazıcı Kardeşim de bu kanaat önderlerinden biri... İletisini, çok edebî bir üslûpla tevdî ettikleri sorularını, O'na ve şahsında bana bu soruyu yöneleten bütün Dostlara, cevabımı arz ediyorum. İleti aynen şu; "Mustafa Bey, nasılsınız, Coşarak, taşarak yazılarınızı yazıyor, bizlerede aynı duyguları yaşatıyorsunuz. ELLERİNİZE SAĞLIK. Her zamanki saygım ve dost yüzümle soruyorum... "Ya hep beraber Büyük Birliğin inşa edilmesi, Büyük Birliğin sağlanması için; tek vücut, tek yürek, tek bilek olarak birlik adresinde toplanacak, adreste sabit duracağız; .."DİYORSUNUZ, BUNU "Büyük Birliği kuramazsak milletin talihi ve tarihiyle oynarız ki büyük vebâldir, bu vebâlden kaçma- kurtulma şansımız da yoktur!..."OLARAKMI, YOKSA "milletin mâkus talihine müdahale edebilmemiz için tek çaredir BBP" olarak mı anlamalıyız. Kendinize iyi bakın. Sağlıcakla kalın."
Sayın Nurcan Hayriye YAZICI Hanfendi;
Çok sevgili Gönül Dostlarım;
Terecilere tere satmak gibi bir ukalâlığım aslâ olmadı olmazda hâşâ...
Çaresizliklerin çare diye dayatıldığı ve adının da demokrasi koyulduğu bu despot zihniyete, bu faşîzan yönetime; bir türlü cevap vermek, bir türlü karşı koymak zorunda hissediyorum kendimi sadece...
Orta yaş veya orta yaş üstü bir kuşak mensubu olarak, Türkiye'nin şu anki halinden kendimi de sorumlu tutanlardanım! Çok fazla olmasada bazı "keşke"lerim var ki, bu keşkelerim canımı çok acıtıyor!...
Bu memlekette hala ülkücüyüm diyenler, devrimciyim diyenler, milli görüşçüyüm-akıncıyım diyenler, sosyal demokratım-demokratik solcuyum diyenler, cemaat mensubuyum diyenler, laikim-Kemalistim diyenler, İkinci cumhuriyetçiyim diyenler, liberalistim diyenler; kapitalistim, komünistim, ırkçıyım, halkçıyım, demokratım diyenler varsa; bunlar içerisinde en sinsileri ve başarılıları "Kinci İkinci Cumhuriyetçiler"se; ve bu kendilerini türlü-türlü tarif eden insanlarımızın, gençliğimizin bir araya gelmeleri, bir arada durmaları mümkün görünmüyorsa; bu manzarada 35 yıllık öfkemizden, geçmeyen can acılarımızdan, çıkamadığımız yaslarımızdan, ve asla denemediğimiz affetmememizden dolayı, sorumluyum!...
Can yanmazsa gözden yaş gelmezmiş. En az bir devrimci kadar, en az bir Kemalist kadar, en az bir Atatürkçü kadar, en az bir milli görüşçü kadar ülkemi ve milletimi seven biriyim. Korkarım ki; kırk gruba ayrılmış ve ayrılma nedenlerimizi de vatan-millet sevgisi olarak tariflemiş bizlerin, bu perâkendeliğimiz yüzünden AKP denen belâ, giderek yerini sağlamlaştırıyor, giderek kalıcılaşıyor!...
Ne geçim sıkıntısı, ne günlük zamlar artık zerre kadar ilgimi çekmiyor! Zamlar yapılmasaydı, geçim sıkıntıları olmasaydı, bu memlekette terör adıyla maskelenen bölücülük olmayacak mıydı?
Memleketin Başbakanı, bir şehrine gidemez halde! Güvenlik güçlerimizin AB zorlama ve dayatmalarıyla elleri-kolları bağlı! Anlı şanlı Paşalarımız cezaevlerinde hayati tehlikeler atlatıyorlar ses yok ama 40.000 insanımızın katiline işkence yapılıyor bahanesiyle, ülke parsellendi!
Yaklaşık 15 yıl önce; "Birinci Deprem Çadırı" adını koymuş olduğum ANAP iktidarı döneminde, bir hava yolculuğumuzda devrin ve günümüzün sermaye patronlarından birinin üst düzey bir yetkilisi ile yolculuk yapıyorduk. Bu üst düzey patron temsilcisi Türk asıllı olmayan vatandaşlarımızdan... Sohbet heyecanlandı, hamaset boyu aştı. Bizim hamasetimiz karşısında bocalayan, patron temsilcisi üst düzey yönetici; "Amaaaaan! Vatan sizin, toprak bizim! Gidin çarpışın." demişti. Elektrik çarpmıştı beni! İlk "Keşke!"mi yaşamıştım...
Şimdi "İkinci Deprem Çadırı" döneminde; BOP Eş Başkanlığını övünerek telaffuz edebilen bir zihniyetin Başbakanlığında bir hükümetle yönetil/m/iyoruz!...
İki kere ezici çoğunlukla seçim kazanan bu Deprem Çadırı'nın programlarına bakarsak, yerel yönetimlere vermeyi hayal ettikleri yetkiler adıyla ülkeyi federasyonlara bölmeğe hazırlandıklarını hemen görürüz. Ama; muhalefet yokluğundan, ehven-i şerr düşüncesiyle vatandaşımızın Deprem Çadırı'na sığınmasına mani olamıyoruz!...
"Debisi Düşük İki DB" yüzünden; Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli'nin yanlış veya bilerek yaptıkları zorla ötekileştirmeler yüzünden milleti çaresizlikten AKP'li ederiz! Ve bu iki debisi düşük DB'ye rağmen hala, tarifsiz ve mantıksız bağnazlığımızla inadına, Devlet Bahçeli yanında durmayı ülkücülük; Deniz Baykal'a destek vermeyi sosyalistlik diye tanımlarız!
Bağımsızlık düşüncesi olmayan; memleketinde asla gidemeyecekleri yerler olan ve oralara gitmektense aday göstermemeyi demokratlık olarak savunan zihniyetlerle siyasete devam ederek AKP'ye dur demek mümkün değil!...
Bana kıymeli okurlarımın, aynen siz kıymetli dostumun da sorduğunuz gibi; "Hocam, ne yapacağız?" sorusu çok sıklıkla sorulmaya başlandı...
Bendeniz de acizane, şahsen tanımakla müftehir olduğum, birlikte büyümem hasebiyle karakterine kefâlet vereceğim Muhsin Yazıcıoğlu Bey'le siyasete devam etmenin bir çare olduğunu açıkladım.
Yalan konuşmaz. Asla hangi şartlarda olursa olsun bir dostunu yalnız bırakmaz. Müktesebatını, millet diliyle konuşarak asla gösteriş malzemesi yapmaz. Köylüyü bilir, köylü; şehirliyi tanır, şehirli; açlığı bilir çünkü yaşamış; tokluğu bilir ve sofrasında asla tek yemez; ata biner düşmez; üç yılda beşe yakın hayati derecede tarfik kazası yaşar, korkmaz; hepsinden önemlisi, çok Türkçe bir duruşla ve çok Türkçe bir ifadeyle; "Diyarbakır'da yargılar, Habur'da asarım." diye terörist alçaklara karşı tavrını açıklar.
Öyle inanarak; "Varlığım Türk varlığına armağan olsun." derki, her dinlediğimde cana gelir ve her yorulduğumda dinleyerek dinçleşirim.
Son söz olarak, sizin ;"milletin mâkus talihine müdahale edebilmemiz için tek çaredir BBP" yorumunuzu aynen almakla yetineceğim...
Önümüzdeki günlerde Büyük Birlik Partisi'nin, Büyük Kurultayı var. İnşallah katılabilirsem orada olacağım bütün varlığımla. Katılamazsam, bana; "Hocam, ne yapacağız?" sorusunu soran bütün gönüldaşlarımı kurultaya davet edeceğim vesselam...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

YİNE DAĞ BAŞINI DUMAN ALDI...

Büyük Türk Milleti;
Sevgili Alperenler;
Sevgili Kardeşlerim;
Acizane yazılarıma gösterdiğiniz İlgi ve iltifatlarınıza teşekkür ederek başlayıp hemen peşine de; keşke bu can yakıcı, onur kırıcı halleri yaşamasak ve bendeniz de bu satırları karalamasam diyesim var, itiraz edesim var!...
Talihsizliği kader olarak dayadıkları bu asîl milleti, tarihsizliğe mahkûm etmek isteyenlerle mücâdelemiz! Bu yüzden bu mücâdele çok zor, bu yüzden bu mücâdele mukaddes... Hasım belli olsa, düşman belli olsa iş kolay elbette. Bilinir ki düşmandır, hasımdır ve karşı cephededir. Bilinir ki kendine yakışır şekilde hasımlık, düşmanlık edecektir ve biz de kendimize yakışan edâmızla mukabelede bulunuruz...
Ama maalesef, belki de tarihte ilk defa dostla düşman karmakarışık! Müttefik düşmanlarımız, düşman müttefiklerimiz, dost düşmanlarımız var! Kime, ne zaman, nerede, nasıl davranacağımızı bilemez haldeyiz!
Gelenin de, gidenin de ensesine bir şaplak patlattığı şamar oğlanı tarifindeyiz! Bu hâle; demokratlaşma, AB'ye girme hayalleri ile düştük, düşürüldük!...
İç politikada korkaklığın adı, sağ duyu; dış politikada korkaklığın adı, diplomasi koyuldu!Konuşulması gereken zamanlarda ısrarla susanlar, konuşulmaması gereken zamanlarda susmamacasına konuştular ve bu davranışın adına "bilgelik" dediler! Yapılmaması gereken hareketleri; âlenî düşmanla tokalaşmaları, demokratlık olarak tarif ettirdiler, renk tamamladılar, milliliği renksizleştirdiler; siyâseten önlerini açtıkları AKP tarafından düşmana "Düşman değil suçlu" tarifinin yapılmasına zemin hazırladılar!
"Diyarbakır'da yargılar, Habur'da asarım." diye çareyi net söyleyen; "Varlığım Türk varlığına armağan olsun." diye kükreyen; "Ben Türk'üm, Türk Bayraksız olmaaaaz!" diye hançeresini yırtan Anadolu Türkmen Yiğidine; edepsizce, hayasızca, namertçe; "Bölen, terk eden." diye iftiralar ettiler!...
Demokrasi adıyla, AB'ye uyum dayatmaları adıyla, yasalarımızla oynadılar! Yasalarımızı kevgire çevirdiler! ABD Büyük Elçisinin göreve başlamadan yaptığı ziyâretinde; "Sayın Genel Başkan, sizinle çok üzün süreli birlikteliğimiz olacak." tavsiye tâlimatıyla, AKP'nin bütün sıkıştığı anlarda önünü açtılar, bunu bölünme sebebi saymadılar!
AKP'li olup geçmişe küfretmeyi, mümtazlaşmayı, türk/d/öneleşmeyi bölme saymadılar! Geçmişin işkencecilerini meclise taşımayı bölünme saymadılar, "İdeolojik ağırlıkları atarak" siyâseti bölme saydırmadılar; korkaklığın değilse iş birlikçiliğin adını demokratlık ve merkezcilik koydular, bölünme sebebi saymadılar!...
"Bu memleket tarihte Türk'tü. Bu gün de Türk'tür ve ebediyyen Türk olarak yaşayacaktır." inancıyla kükremeyi, bölmek diye isimlendirdiler!... Bizler de; bu kadar milliliğe ters, bu kadar bağımsızlığı tahrip edici, bu kadar teslimiyetçi davranışlara katkı vererek, demokratlık maskesiyle korkaklığımızı saklamaya çalıştık!...
Şimdi şikâyetleniyoruz!
Ya hep beraber Büyük Birliğin inşa edilmesi, Büyük Birliğin sağlanması için; tek vücut, tek yürek, tek bilek olarak birlik adresinde toplanacak, adreste sabit duracağız; ya da bileceğiz ki dost-düşman hiç kimse tarafından kaale alınmayacağız!...
Dünyanın en güçlü, en doğru insanının dahi yanlış safta durursa yanlış tarifi alacağının farkında olarak; sür'atle doğru adreste toplanmaya mecburuz. Aksi halde gelenin-gidenin ensemize şaplak vurduğu, "şamar oğlanı" tarifinden kurtulmamız mümkün değil! Belki şamar oğlanlığı da alışkanlık haline gelebilir ama biz tavrımızı değiştirmezsek; bir olmazsak, birlik olmazsak, Büyük Birliği kuramazsak milletin talihi ve tarihiyle oynarız ki büyük vebâldir, bu vebâlden kaçma- kurtulma şansımız da yoktur!...
Çocuklarımıza, torunlarımıza; bize emânet edilen bağımsız bir ülkeyi teslim edemezsek, tarih bizi çok acımasızca yargılayacaktır!... Hep beraber, tarihten önce kendimizi yargılamaya başlar; aklımızı başımıza toplayarak Büyük Birliğimizi sağlarsak, Mehmet Akif'in; "Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'kın/ Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın." müjdesini hak ederiz...
İçerde demokratlık, dışarda diplomasi adındaki korkak uygulamalara siyâseten kafa tutabilmemiz, milletin mâkus talihine müdahele edebilmemiz için tek çaredir birlik, tek çaredir Büyük Birlik...
Şikâyetlenmeden, kimseyi kimseye şikâyet etmeden, önce kendimizi yargılamaya-sorgulamaya başlayarak; kaldığımız yerden sefere devam edebilmek hayal ve ümidiyle Büyük Birlik'in Büyük Kurultay'ını şimdiden tebrik ediyor Milletimize hayırlara vesîle olmasını niyâz ediyorum...
"Kalk Yiğidim!
Yine dağ başını duman aldı.
Parçalandı bir kıt'anın toprakları
Aslan payını aslan olmayan aldı....
Kalk Yiğidim!
Kalk Yiğidim!
Yine dağ başını duman aldı..."
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Pazartesi, Kasım 03, 2008

KÖPEĞİMİZ KUDURDU...

Yönetim erkinin zirvesi, hükümetin başı, yetmiş milyonluk dev bir ülkenin Başbakanı; sınırlarımız içinde, devleti temsil eden Valilerin olduğu, bütün devlet kurumları ve güvenlik güçlerinin yer aldığı, şehirlerimize gitti. Bölücü hainlerin; dış destekli demokrasi düşükleri, demokrasinin gayr-ı meşrû, veled-i zinâlarının gelmesin diye açıkça tehditlerine rağmen gitti.
Gitmeliydi!
Kapı köpeğimizin kudurduğunu ve artık itlâf edilmesi gerektiğini görmesi, AB'nin ve bütün dünyanın sahte demokratlarına göstermesi ve kuduran itimize ne yapılması gereğini söylemek için gitmeliydi! Gidip temelleri atmalı, gidip açılışları yapmalıydı! "Ne mutlu Türk'üm diyene." diye, bütün dünyanın gözlerinin içine baka baka haykırmalı ve ;"Bu da böyle biline!" diye devlet tavrını, Kasımpaşalıca sergilemeliydi!
Haçlı'nın destek ve beslemesiyle, yemek yediği tasa pisleyen nankörlerin, ekmekleri dizlerinde ekmeksizlerin, akıllarını başlarına toplamak için gitmeliydi! Muhteşem Türk Atatürk'ün; bu yedikleri kabı pisleyenleri, ağaların, şıhların kulluğundan cumhurluğa terfi ettirdiğini, Atatürk'ün bize bıraktığı demokrasi ile Haçlı'nın dayatmasıyla kullanıldığı söylenen demokratik haklar arasındaki farkı, belli etmek ve açıkça söylemek için gitmeliydi!... Kapı köpeği, el kapısından sıcak yal yerse nasıl kudururmuş görmek ve göstermek için gitmeliydi!...
Veterinerlerin varlığından habersiz kuduz itler, fıtratlarının gereğini yapacaklardı ki yaptılar! Bunlara şaşırmadım. Başbakan'ın, geçmişte demokrasiye verdiği zararları, demokrasiyi araç olarak kullandığını söylediğini, bölücülerle aynı sözleri, aynı sahte demokrasi sloganlarını attığını, bir an için unutmaya hazırlanıyordum ki, kürsüden; "İmralıdakine işkence falan yok!" dedi! Deyince de kafamı duvara vurasım geldi! Gerçi bu kere sayın denmemiş, hatta adı bile ağza alınmamıştı ama tehdit edenlere ifâde verilmişti!...
Ömrünü teröristlerle mücadele ile geçirmiş, kuvvet komutanlıklarına kadar terfi etmiş, anlı-şanlı Paşalarımız ceza evinde hayati tehlikeler atlatırken; samimi Türk Münevverleri, vatanperver gazeteciler ceza evinde ve işkenceye muhatapken rahatsız olan, feryâd eden kimse çıkmazken; 40.000 insanımızı, çoluk-çocuk demeden, kürt-Türk demeden, görevli sivil demeden, yaşlı demeden katleden bir câninin, bir devlet düşmanının, bir millet haininin, emrine bir ada tahsiz edilmiş ve günlük saat başı sağlık kontrolü yapılıyor olmasına bizler itiraz etmezken onlar işkenceyi bahaneyle baş kaldırdılar; Başbakanımız da bu tehditlere aldanarak işkence yok diye günah çıkardı!...
Bu anlamakta ve anlatmakta sıkıntı çektiğim son zamanların sözde demokrasisi, bu kadar mı alçak bir sistem? Bu kadar mı haktan, hakkaniyetten, adaletten yoksun bir sistem? Bu kadar mı haklıya zulmeden, haksızı kayıran bir sistem? Bu kadar mı dışarının yönlendirmesine müsait, lânet bir sistem? Yoksa bağımsızlıkla demokrasi,bir arada olmuyor mu? Eğer demokrasi buysa, içine tükürmem mi böyle sistemin?
Devlet erkini zafiyete uğratacaksa, güvenlik güçlerimizin hayatlarını korumalarına mani olacaksa, gazetecileri linç edilmekten koruyamayacaksa, vatan bütünlüğüne sahip çıkamayacaksa, idamdan dönmüş bir cânîyi ceza evinde bile kontrole gücü yetmeyecekse, neye yarar bu demokrasi denen acziyet?
Ana Muhalefet ve Yavru Muhalefet'i; Ankara'dan dışarı çıkamayacak halde genel merkezlerine tıkan, hapseden bu sistemin neresi millet menfaatine?
Günün, haftanın moral kaynağı, zannederim bütün Türkiye'nin sevgisini kazanmayı başaran Hacıhüsrev Mahallelileri, kurbanınız olurum sizin! Kapıya böyle sahip çıkılır, kudurmuş sokak köpeklerine tavır ancak böyle koyulur! İyi ki varsınız! Her kese, hatta dünyaya inat, öyle yürekten bir; "Ne mutlu Türk'üm diyene." dediniz ki dilinize de kurban, elinize de, gönlünüze de, Türkçe edânıza da ... Köpeğimizin ağzından salyaları akıyor artık, kuduz besbelli...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Pazar, Kasım 02, 2008

MİLLÎ UTANMAZLAR...

Demir tavında dövülmezse ve bu iş yapılırken usta ile çırak, aynı yere çekiç vurmazsa demir çürür. Zannederim demir, bir daha tavda...
Her seçim sürecinde; her siyâsi partinin, program anlatmaya, vaatlerini sunmaya, milletin oylarına talip olmaya hakkı vardır. Gene önümüzde seçim var. Ama seçim ortamı maalesef yok!Genel Başkanlar Cuntasına dönüştürülmüş bir sistemle, dayatma adaylarla, bir seçim oyunu daha oynayacağız! Bu sandıktan da; "Keklik mi çıkacak, kuş mu çıkacak?" bellisiz! Çaresizliğin çare olarak sunulduğu, ehven-i şerri seçmeğe mecbur edileceğimiz listelerle karşılaşacağız...
Doğu DERİNÇEK'ten, hiç hazzetmedim. Tarihin şahitliğinde hesaplaşmamız gereğine de inananlardanım. Mantığımın ve millî ruhumun asla kabullenemeyeceği bir uygulamayla; Kahraman Vatan Evlâtları, Doğu DERİNÇEK, ucuz mafya külhanları, hortumcular, hırsızlar, kiralık katiller, sahte evrakçılar, kalpazanlar, PKK itirafçıları, şahsiyet fukaraları, sisiler-pisiler bir araya getirilerek bir mahkeme yapılıyor! Yapılsın! Bu işin bir tarafı!...
Diğer tarafta, Doğu DERİNÇEK'e; yıllarca dergi ve gazetelerinde işaret edilen Milletçi, Vatanperver Türk Münevverlerine karşı yapılan saldırılar; DERİNÇK'in apo hakkında, apo alçağının Derinçek hakkında yazılı olarak yaptıkları tarifler çıkarılarak haklı bir hesaplaşma başladı! Buna da itirazım yok!
DERİNÇEK'i savunmak gibi bir gaflete aslâ düşmedim, düşmem...
Ama; "MHP'den çeşitli sebeplerle dışlanan yanar dönerler ve kendi ideolojilerinin çöktüğünü görünce milliyetçilik mefkuresini iyice sulandırıp yumuşatılmış sol ile sentezlemek suretiyle icad ettikleri "ulusal solculuk" fikrini piyasaya sürerek ...." şeklinde ve benzeri söylemlerle saldırıları görünce; "Orada duuuur! O kadar uzun boylu değiiiil!" demesem, ölürüm!...
Bu tarifte olanlar var mıdır? Vardır. Yaptıkları doğru mudur? Bence, aslâ-kat'a değil...
Ama bu yanlışların yanında; Mecliste PKK'nın siyasal uzantılarıyla tokalaşmak ta doğru değil! "Gel Hasip, Meclis'in rengini tamamlayalım!" diye hainleri meşrûlaştırmak ta doğru değil! Meşrûlaştırılmış hainlerin şimdi Diyarbakır'da başlattıkları oturarak kalkışmaya seyirci kalmak ta doğru değil! Türk Milliyetçiliğini siyasi sahneye taşıyan, Ülkücülüğün siyâseten bânîsi Alparslan Türkeş'in; "Ne mozaiği ulaaan!" narasına rağmen, "Çiçek bahçesi" de doğru değil! "Farklılıkların farkında olarak", "MHP ideolojik ağırlıklarını atarak", Kürtçe oy toplatılmasına izin verip dilde birliğimizin zedelenmesine katkı verilerek; hükümet ortağıyken çıkarılan yasalara karşı çıkmayarak, apo alçağını ipten kurtarıp sonra seçim meydanlarında ip atıp Ülkücüleri millet yüzüne bakamaz hale getirerek tahrîp etmek te doğru değil!...
Demokrat maskeliler olarak; top yekûn elele verilerek, halklara ayrıştırılan ve birbirine düşürülen halklar oluşmasına önce katkı verip sonra Meclis'te küfretmek te doğru değil!
Diyarbakır'da miting yapmadan; Şırnak'a, Kars'a, Hakkari'ye, Tunceli'ye, Mersin'e gidip; "Gidemediğimiz yer bizim değildir." diye kükremeden, genel merkez binalarındaki beyanatlarla komik hallere düşmek ve kendisiyle birlikte ülkücülere irtifa kaybettirmek te doğru değil!...
İşinize bakın Kardeşim!
Bırakın Türk Milleti; millî ferâsetiyle, sizlerin yüzünden kaybettiği zamanını telâfi için hesap sorsun ve kendine çare üretsin! Bu üretilecek çare de asla sizin olmayacağınızı da artık anlayın! Artık; ya susun, ya da susun! Çünkü konuştukça komikleşiyorsunuz! Milletin de komedyene değil, karakterli millî kişilere ihtiyâcı var... Ve maalesef, millî utanmazlarımız da var! Allah, kimseyi utanır yüzden etmesin!...
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

HEDEFTEKİ MİLLÎLİK!...

85 yaşındaki Cumhuriyetin ilk okullarında; okuma yazmaya önce alfabe ile başlanır, sonra heceye, sonra kelimeye, sonra da cümleye geçilirdi.
Kinci İkinci Cumhuriyetçiler; sistemle oynamaya, çocuklarımızın dimağlarından başladılar. Okuma yazmaya; önce kısa cümle, sonra kelime, sonra hece, sonra harf öğretilerek başlatıldı.
Bu çocuklarımız, 25-30 yaşlarına gelince de bir daha geri dönüldü. Yine harften heceye, heceden kelimeye dönüldü!
Başında "milli" sıfatı olan Milli Eğitim Bakanlığımız'ın, millÎliği hedef alındı!
Eğitim ve Öğretimle, tevhîd-i tedrîsatla, eğitimin tekleştirilmesiyle, eğitim ve öğretimle oynadıkça oynadılar Kinci İkinci Cumhuriyetçiler!... Orta öğretimdeki tedrisatla kaç kere oynadıklarını, bir öğretmen olarak hatırlayamıyorum. Bizim öğrenciliğimizde ve öğretmenliğimizin ilk yıllarında tedrîsat; %60 eğitim, %40 öğretim şeklindeydi. Yani müfredatın %60' ında eğitim yapılırdı. Çocuklarımızın; toplum ahlâkına, örfe, ananeye, geleneklere, devlet kurallarına yani yasalara uygun insanlar olmalarına çalışılırdı. Toplumun hiç bir katmanından dışlanmayacak, toplumun hiç bir katmanıyla kavga etmeyecek insanlar yetiştirilmeğe çalışılırdı. Zamanın geri kalan %40' ında ise çocuklara bilgiler öğretilirdi.
Bu şekilde yetiştirilen çocuklardan; Cumhuriyetin ilk 35-40 yılını yöneten insanlar yetiştiler. Bu insanlar; "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyecek kadar milletçi; "Yerli malı, Türk'ün malı, her Türk onu kullanmalı." diyebilecek kadar milliyetçi; "Benim iman dolu göğsüm gibi bir serhaddim var." diyebilecek kadar imanlı; "Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın/Bu toprak,bir devrin battığı yerdir./Eğil de kulak ver bu sessiz yığın/Bir vatan kalbinin attığı yerdir." diyebilecek kadar vatanperver Türklerdi...
Sokaklarında ki halkı, köy halkını, belde halkını, ilçe halkını, il halkını, bölge halkını bilirlerdi. Bu halkın devleti kurarak Türk Milleti olduğunu kavramış kabullenmişlerdi. Cumhurbaşkanı'nın, başbakanın, bakanların, millet vekillerinin etnik soylarına bakmak akıllarına bile gelmezdi. Cemal Gürsel Paşa'nın; Genel Kurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı olmasına kürtlüğü asla mani değildi. Hikmet Çetin'in ve benzer nicelerinin; millet vekili, bakan, meclis başkanı, cumhurbaşkanlığına vekâletine kürt asıllı olması asla mani değildi, akıllara da gelmezdi. Kürt asıllı, ağa sıfatlı zenginlerin varlıklarından rahatsızlık, kimsenin aklına gelmezdi. Aynı sıralarda, aynı manga ve bölüklerde, aynı mahalle ve ilçelerde, aynı siyasi saflarda, aynı mecliste yan yana, omuz omuza memleket sevdaları paylaşılır, müreffeh memleket hayalleri kurulurdu...
Kinci İkinci Cumhuriyeçiler; önce bu tevhid-i tedrisatı hedef aldılar. Eğitim-öğretimdeki birleştiriciliği yok ettiler. Irkçılığı, şövenizmi halkçılık maskesiyle dayattılar milletleşmiş halklara! Halkçılık dediler ama bölmek için! Halklara eşitlik dediler ama milleti birbirine düşürebilmek için! Halklara özgürlük dediler; cumhurbaşkanlığına kadar, meclis başkanlığına kadar, bakanlığa kadar, vergi rekortmenliğine kadar yükselmiş insanları yerlerinden etmek, milleti birbirinden, tevhidden, birlikten uzaklaştırmak için!
Milletliğimizi hedef aldılar bu, "Kinci İkinci Cumhuriyeçiler"... Milletliğimizi tahrip ettikten sonra devletliliğimize saldırı başladı! Atatürk'e saldırıyla başladılar. Atatürkçülükle, Kemalizmle, Cumhuriyetle çekişmeğe başladılar! Ordumuza dil uzatmaya başladılar! Şehidimize kelle dediler! Askerlik, yan gelip yatma yeri değildir diye tarifler yaptılar...
Veeee; memleketi, Başbakan'ın bile zorla gidebildiği bölgeleri olan, acayip bir hale soktular!...
Daha devamı var eğer önlem almazsak! Art niyetli; "Halka da, halkların hakkına da ...." diyerek işe başlamazsak!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

Cumartesi, Kasım 01, 2008

TANRI, TÜRK'Ü KORUYACAK...

Kasım Ayı'ndayız!
Bir hafta sonra "Atatürk Haftası"nı başlatacağız!
Dünyasını değişerek ölümsüzleşen Muhteşem Türk Atatürk'ü; ölümsüzleştiğinin 70. yılında anacağız anabildiğimiz kadar!
10 Kasım 1938'de ölümsüzleştiğine inanarak tesellî olan ben; yeniden yasa gireceğim! Başsızlığımı, başbuğsuzluğumu, öndersizliğimi, yöneticisizliğimi bir daha hissederek; canımın her zerresi acıyarak, Türk Gururum yaralanmış olarak, "Bağımsızlık karakterimdir." diyen, kendisiyle beraber milletleştirdiği halklarada bağımsızlığı karakter olarak aşılayan Muhteşem Türk'ün yokluğunda yasa gireceğim yeniden!
En fazla müraîler Atatürk diyecekler. Sahte timsah göz yaşlarına seyircilik edeceğim! Her şeyin olduğu gibi timsah göz yaşlarının da sahtesini sunacaklar halklara böldükleri millete!
Bir kaç kere anlatmıştım... Yine lâzım oldu...
Öğretmenlik yıllarımda, en son çalıştığım okulda, tek sağcı öğretmen olarak ders boşluklarında, gruplar halinde solcu meslektaşlarımın sözlü saldırılarına muhatap olurdum. Sohbetler, münazaralar, münakaşalar yapardık zamanın izni kadar. Yine bir ders boşluğunda; sohbetimizin konusu güncel Türkiye meseleleri iken yeni bir arkadaşımız geldi sohbetimizin üzerine. Ve o da bana hitaben:
- Hocam! İki söz arasında bocaladım! Yardımcı olur musun? diye sordu. Ben sözleri merak edince:
- Atatürk; "Türk milleti zekidir." demiş. Aziz Nesin'se; "Türk milleti aptaldır." diyor! Bu sözlerden hangisi doğru? Şeklinde sıkıntısını söyledi. O anda, irticâlen, içime doğduğu gibi, düşünmeden:
- Anadolu'da; "Aynaya bakan, kendini görür." diye bir söz var. Demiştim...
Artık ne kimseye "Aynaya bakın!" diyebiliyor, ne de öfkemden aynaya bakabiliyorum!
Yedi Düvel adındaki Haçlı'yı; "Geldikleri gibi giderler." karar ve irâdesiyle kovarak bağımsızlığımızı kazanan, tebaayı cumhurlaştıran Muhteşem Türk'ün emânetlerine yapılan hiyânetlerle, incineceğim bir daha ve haykıracağım tabi: Dağda, kırsalda, şehirlerde, metropollerde; milletime, halka, devletime, güvenlik güçlerime saldıranların adı, "düşman değil suçlu"ysa; bu memleket, ne zamandan beri suçlu cenneti Kardeşim?...
Demokrasi adıyla, demokrat maskesiyle; bölünmez bütünlüğüme, milletleşmiş bütünlüğüme, Bayrağım'a, güvenlik güçlerime saldırılar yapılıyorken; Ülkemin başbakanı bile, ordu korumasında şehirlerimize giderek, zorla açılışlar yapabiliyorsa, zorla toplanan kalabalık korkudan konuşulanları dinleyemiyorsa; bölücülerin siyâsî temsilcileri, Meclisimizde terörist başı alçağın düşüncelerini kitaplaştırarak dağıtabiliyorsa; bu memleket, ne zamandan beri müstemleke, ne zamandan beri yeniden kapitülasyon Kardeşim?
Hainler, bölücüler, millet katilleri, cânîler, şâkîler; şehirlerimizde milleti gün batar batmaz evlerine mahkûm edebiliyorsa; artık panikleyen polisim şüphelendiği her kese kafasından kurşun sıkacak hale gelebiliyorsa; AB adındaki Haçlı'nın dayatmalarıyla çıkarılan yasalarla güvenlik güçlerimin elleri bağlanıp suçlulara, ırz düşmanı sapıklara özel Adli Tıp Raporları hazırlanabiliyorsa; teröristlerle canları pahasına savaşanlar cezaevlerindeyse, senin hainin benim hainim tefrikiyle, iktidar partisinin ikinci adamı, PKK'nın siyâsal temsilcileriyle gizlice görüşüp pazarlığa tenezzül edebiliyorsa; Türk Milleti olarak bizim tahrik olan yerlerimiz mi bozuldu Kardeşim?
Asayişi sağlayamadığın, cezaevinde bile suçluyu kontrol edemediğin, sınırların içindeki yerlere gidemediğin, vergi alamadığın, devlet-millet hainlerine bütçeden verilen maaşı müktesep hak diye kesemediğin, şehit cenâzelerine gösterilen millî hassasiyeti "Kan üzerinden siyâset" diye tariflediğin, AB adındaki Haçlı'nın istemediği hiç bir yasayı çıkaramadığın bir memleket, senin midir Kardeşim? Veya sen, bizden misin?
Bu vatanı da, bu cumhuriyeti de, bu bağımsızlığı da ucuz elde etmedik, böylesine kolaylıkla da vermeyiz Kardeşim!
Bilmez misiniz; "Bu vatan toprağın kara bağrında/ Sıra dağlar gibi yatanlarındır."
Bilmez misiniz; "Bir ölür, bin diriliriz."
Bilmiyorsanız, bilmezseniz; öğretiriz, öğrenirsiniz...
"Atatürk ölmedi/ Yüreğimde yaşıyor." Yaşatacağım, yaşatacağız, yaşayacak! O'nun nâçiz vücûdu, 70 yıl evvel toprak oldu ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacak...
Patlasanız da, çatlasanız da; Dünya durdukça Türk duracak ve Tanrı Türk'ü koruyacak...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."

Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN

TOPRAK, UĞRUNDA ÖLEN VARSA VATANDIR...

Acayiplikler ülkesi rekorumuzu, kimseye vermem!
Demokrasi; demokrasiyi araç kullanan, maskeli demokrat katillerin işine yarar! Din; mütedeyyin Müslümanları Allah ile aldatanların, dini kendilerine ve dünyalık işlerine araç olarak kullananların işine yarar! Gerçek ûlema, dinsizlikle ithâm edilir!
Siyâset; -tam lügât anlamıyla- at cambazlarının, kurnazların, kendilerine dünyalık hazırlamalarına yarar! Hayatında hiç bir şey başaramamış, başarısızların, sadece genel başkanlara yalakalıklarıyla göz dolduranların, mesleği haline dönüşür!...
Hülâsa; din, din tacirlerinin; milliyetçilik millet alıp-satanların, milleti halklara bölerek kolayca yönetmeyi hedef edinmiş kurnazların; millîlik, gayr-ı millî karakterlilerin; demokrasi; korkak, sinsi, kurnaz laf ebelerinin; cumhuriyet, aslâ cumhur olmayı hak etmemiş, şıh ve ağaların köleliğini Allah'a kulluğa bile tercih edebilen aciz ve acûzelerin ve onları demokrasi maskesiyle kullanan vicdan tacirlerinin; siyâset, eyyamcı, günübirlikçi, bencil, hırsız, yalancı, çok yemin eden, Allah'sız-Lillah'sız söz konuşmayan mürâilerin, korkak kurnazların işine yarar!...
Biz de bütün milletçiliğimizle, bütün savaşçılığımızla, bütün mücadeleciliğimizle, bütün idealistliğimizle, ülkücülüğümüzle, devrimciliğimizle, Atatürkçülüğümüzle, cumhuriyetçiliğimizle ve çok ama çok gariptir bütün halkçılığımızla, sadece seyrederiz!...
Bölücüler tarafından işgal edilmiş şehirlerimiz var! Nerdeyse, Başbakan'ı şehirlerimize sokmayacaklar! Başbakan'a hoş geldin demek için asılan pankartlar; bütçemizden, hazînemizden maaşlarını alan, hâin belediye başkanları tarafından indiriliyor! Şehirlerimizde arabalar yakılıyor! Türk bayrağı asılı evlere taşlar, el yapımı yangın bombaları atılıyor!...
AB Uyum Yasaları yüzünden; güvenlik güçlerimizin elleri-koları bağlı, can ve mal güvenlikleri yok!...
Meclise kadar, demokrasiyi yanlış tefsîr eden siyasilerimiz yüzünden acayipleştirilen seçim yasalarımızı kullanarak girebilen bölücüler; yine hazînemizden aldıkları maaşlarla ve meclisimizden aldıkları dokunulmazlık zırhıyla, resmî korumalarıyla, kurtarılmış saydıkları şehrimizde oturma eylemine hazırlanıyorlar! Meclis'te Apo alçağının önerilerini içeren kitap dağıtıyorlar!...
Onlarla; "Farklılıkların farkında olarak ülke yönetimi, çiçek bahçesi, renk tamamlayıcılık" söylemleriyle, demokratlığa soyunan en milliyetçi tarifli partinin Genel Başkanı, tokalaşabiliyor! Bu demokrat davranışlarından dolayı bütün uzaktan kumandalı "dolma kalemler"den methiyeler alabiliyor! Ve hâlâ; yalakalarca, yağcılarca "Milliyetçi Lider" diye tarif ediliyor!...
Başka bir yerde; bölücülere yıllarca verdiği desteği ile tanınan birini aday göstererek, Başkent belediyesini kazanma programları yapılıyor! Hayatında hiç kazanamamış bir siyâsi olmasına rağmen, ısrarla Atatürk'ün Partisi'ne Liderliğe devam ettiriliyor!,,
Doğdukları il- ilçe ile Ankara'daki makamları hâricinde hiç bir yere gitmeyerek, grup toplantılarında bağırarak, seçimlere hazırlanıyorlar!...
Diyarbakır'a gideceksiniz Kardeşim!
Teröristlere karşı ayaklanmış Şırnak'a gideceksiniz!
Van'a gideceksiniz! Hakkariye,Tunceli'ye, Mersin'e gideceksiniz! Türk Milliyetçiliğinin zirvesinin yaşandığı Kars'a gideceksiniz! Gidip oralarda ki kalkışanlara göysünüzü gereceksiniz! Gün batar batmaz teröriste teslim olan yerlerde, evlerine kapanmaktan başka çareleri olmayan, devlete sadakatten başka da günahları olmayan vatandaşlarla hiç değilse bir-iki geceyi birlikte yaşayacaksınız!
"Gidemediğin yer senin değildir." gerçeğinden hareketle; nerelerin bizim olduğunu ispata mecbursunuz! Çocuğunu hâlâ ellerini kınalayarak, davul-zurnayla askere gönderen ana-babaların yürekleri olmaya, çocuklarının nereleri korumak uğruna şehit olduklarını anlatmaya, ispatlamaya mecbursunuz!
Trilyonlar harcanarak yapılan sırça saray genel merkez binalarındaki makamlarınızda oturarak, Meclis'te grup toplantıları yaparak ne milliyetçilik, ne ulusalcılık, ne sosyal demokratlık, ne ülkücülük, ne devrimcilik, ne de vatanperverlik yapamazsınız! Veya yaptığınızı zannederek milleti kandıramazsınız!
Gerekirse; Başbakan'la birlikte, Genel Kurmay Başkanı ile birlikte, iktidarı-muhalefeti hep berâber o sizlere yasaklanmış Vatan Topraklarına gideceksiniz!
Gerekirse -ki çok gerekir- 25 yılda verdiğimiz 10.000'den fazla Devlet Görevlisi ve Mehmetçiğimiz gibi, 30.000 den fazla, suçsuz-günahsız, mâsum vatandaşımız gibi, siz de öleceksiniz! Sizin kanınız, kimseninkinden kırmızı değil!...
Öleceksiniz ki, ölmeyi göze alacaksınız ki; şımaran, edepsizleşen, pervasızlaşan kahpeler korksun; onlara karşı canları pahasına Vatan koruyan arslanlarımızın moralleri zirve yapsın!...
Dış politikada; devletler arası korkaklığın adı olan diplomasiyi, iç politikamızda da yapmaya niyetlenirseniz, kimse demese ben size adınızı söylerim!...
Hiç bir tehlikenin olmadığı, sağlam yerlerde bile onlarca korumanın arkasında dil kavgası yaparak, "Millet niye bize oy vermiyor?" diye soramazsınız! Bu diplomat davranışlarınızla da bizi AKP'ye, gömlek değiştirenlere, takıyyecilere mecbûriyetten kurtaramazsınız vesselâm...
"BAYRAKLARI BAYRAK YAPAN ÜSTÜNDEKİ KANDIR
TOPRAK, EĞER UĞRUNDA ÖLEN VARSA VATANDIR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN