Ülkücü yüreğimin özellerinden, müktesebatına ve karakterine çok güvendiğim İrfan TOPÇU'nun, internet sitelerine düşen bir yazısını, ülkücüyüm diyen herkesle paylaşmak şart diye düşündüm. İrfan TOPÇU'yu bilmeyenimiz çıkarsa ve nmerak eder de sorarlarsa çok keyifle anlatacağımın da bilinmesini isterim.
Kendisinden izin almadan ama yüreğine olan inancımla yazısını aynen, nokta-virgülüne dokunmadan alıyorum:
"TRAVMA GEÇİRENLERE
Köyümüz eski Sovyetlere sınır bir köydü; Posof ilçesinin yeni köyü… Etrafı ormanlarla çevrili sakin ve huzurlu bir köy… Köyümüzün karşısı Ahıska toprakları idi.
Zaten biz de altı göbek önce Ahıska'nın Cağımsan köyünden Posof'un Çançak (öncü asker) köyüne, oradan da yeni köye göçmüşüz.
Kadim dedem rahmetli molla idi. Dağıstan'da ve Ahıska'da medreselerde okumuş; aydın, milliyetçi, Kurtuluş Savaşı Gazisi, madalyalı bir vatan sever idi. Savaş anılarını fazla anlatmaz, gururlanmaz, bunun bir vatan borcu olduğunu söylerdi. Kibirsiz ve asil bir Türk'tü.
İnönü dönemi köyün çocuklarını okutuyor gerekçesiyle jandarmaya şikayet edilmiş ve ağır hakaretlerle birlikte jandarmanın şiddetine de maruz kalmıştı; çok üzülmüştü. Dedemin uğradığı bu hakareti köyümüzün sınır bölük komutanı (piyade) duymuş, dedemi yakinen tanıdığı için çok üzülmüş. Dedemin gönlünü almak için köye inmiş ve dedeme canı sıkılmamasını söylemeye başlamış; "Molla üzülme, jandarma cahillik yapmış, seni tanısalar yapmazlardı" gibi sözlerle dedemin gönlünü almaya çalışmış; dedem Molla Kadim (TOPÇU) "Yüzbaşım sende üzülme, ben bunu unuttum" demiş ve Sovyet topraklarında kalan Ahıska topraklarını göstererek devam etmiş: "Komutan, karşıdaki toprakları görüyor musun? Orada da bir zamanlar minareler yükselir, ezanlar okunurdu. Minberlerde Hutbeler, Kürsülerde Vaazlar devam ederdi. Ama şimdi yok, neden biliyor musun?" Yüzbaşının şaşkın bakışları arasında devam etmiş: "Çünkü orada Türk askeri yok. Allah ordumuza bir zeval vermesin, onun sayesinde ezanımız okunuyor, namusumuz güvende. Ben iki cahile kızıp da hiç ordumuza küser miyim? Sadece biraz üzüldüm o kadar" demiş.
Şimdi travma geçiren insanlar, Atatürk'e kızan insanlar, Türk Ordusu'na kızan insanlar Kurtuluş Gazisi Kadim TOPÇU'nun savaşarak kazandığı vatanda yaşıyorlar. Rahmetli molla dedem şükürcü; biz torunları da şükrediyoruz. Onlar isyankar… Keşke onlarla aynı ülkede yaşamak zorunda kalmasaydım. Bu mantık bize yeni bir Kurtuluş Savaşı yaşatacak. Biz de dedemizle aynı kaderi paylaşacağız, savaşacağız, hırpalanacağız; ama ordumuzu milletimizi yine seveceğiz.
Not: Kızdığınız Atatürk millete travma yaşattı; desteklediğiniz Amerika, Irak'a demokrasi getiriyor, aferin size. İrfan Topçu"
Başka bir şey eklemeye kıyılır mı? Hakkında sadece, saatler sürmesi gereken sohbetlerle soğutulabilecek yorumlara dönmeyelim mi?
Bu ülkücülerin olduğu, bu üretken insanların olduğu bir vatanda karamsarlığa yer ve hayat var mı?
Biz, ülkücüler olarak; "Ya bu deveyi güdeceğiz, ya da bu deveyi güdeceğiz." Yok başka bir yolu...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Çarşamba, Temmuz 09, 2008
Salı, Temmuz 08, 2008
YASALARA UYARIZ AMA ADİLSE...
Hasmın saldırısı, kavgada rakibin darbeleri can acıtır ama incitemez! Yakın bilinenin, kendinden bilinenin, dostun gülü, yakar insanın gönlünü, incitir delikanlı yüreği!...
Türk Milleti'ne; alttan-üstten, sağdan-soldan, önden-arkadan saldıran saldırana! Onlarca yüz yılların intikamları söz konusu! Su uyuyacak, düşman uyumayacaktı, biliyorduk! Bilmeliydik! Türk'ün Türk'ten başka dostunun olmadığını bilmeliydik! Öğretmişlerdi bize atalarımız-dedelerimiz ve okullarda öğretmenlerimiz!
Biz öğrendiklerimizi öğretmedik bizden sonrakilere! Bizim öğrendiklerimizi öğretmemizi engellediler dostça, müttefikçe!İlimdeki, fendeki, teknolojideki, medeniyetteki yarışımızı ertelediler, bizden sandığımız işbirlikçilere ertelettiler!
Biz durduk, onlar koştular! Biz üretmeye ara verdik, onlar sattılar! Paramız bitti borçlandırdılar! Borcumuzun günü geldi faiz işleterek ertelediler! Adlarını; önce müttefik, sonra IMF ve Dünya Bankası koydular, en mahremimize kadar girdiler bizim aymazlığımızdan!
Satılacak bir şeyimiz de kalmadı artık! Özelleştirme adıyla bütün özellerimizi, Haçlı'ya güzelleştirdiler işbirlikçilerimiz!
İşbirlikçilerimizi alkışlattılar millete!
Ekilmeyen tarlaların dönümüne para verdirttiler! Dönüm başına verilen paraların kat kat fazlasıyla borçlandırdılar çiftçiyi ve sonunda traktörünü aldılar, sabanını aldılar haczen! Ellerini patlatırcasına alkışladıkları, "İnadına!" diye destek verdikleri siyâsiye şikâyetlenmeye niyetlendiler; "Ananı da al git!" diye fırçalandılar!
Polisimizin elini-kolunu bağladılar aylarca! Suçluyu yakalayan polisimizi suçlu ilan ettiler! İşinden-aşından ettiler! Adaletin kolluk gücünü, suçludan korkar hale getirdiler! Bu güzelim memleketi, bu muhteşem cumhuriyeti, suçlular cennetine çevirdiler! Trilyoner mafyalar, vergi rekortmeni genelev patroniçeleri icat ettiler!
Onlarca yıl; "Halklar, halkların kardeşliği, halklara özgürlük" diye bağıra bağıra, "insan hakları"na getirdiler işi ve teröristin Meclis'e girmesini sağladılar!
Mehmetçiğimiz; dağlarda ölür öldürürken, Meclimizde askerimize hakaretler ettirdiler! Muhteşem Türk Atatürk'ün savaşlar kazandığı Mareşal üniformalı resminden rahatsız oldular ve söylediler! Gûya partileştiler demokrasiden faydalanarak ve kongre yapıyoruz diye Ankara'nın göbeğinde, gözlerimizin içine baka baka, yüreğimizi yerinden söke söke Bayrağımızı ayaklar altına aldılar!
Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi'nin verdiği yetkiyle, bu gibi hallere müdaheleye görevli olduğu bilinen Ordumuz'a olmadık saldırılar yaptılar! Sağcısı-solcusu, milliyetçisi-liberali, dinlisi-dinsizi, ümmetçisi-laiki, bu 35. Madde'den şikâyetlendi de şikâyetlendi!
Dünyanın en ehil savaşçılarından oluşan Türk Silâhlı Kuvvetlerini demokratlaşmaya soyundurdular! Parçaladık kendimizi! Paşalarımıza seslenmeğe gayret ettik! "Size ne Paşam? Siz vatanı ve devleti korumakla mükellefsiniz! Sınırlarımızdan yapılacak düşman saldırılarına karşı savaşmakla görevlisiniz? Size ne siyâsetten?" dedik durduk! "Sizler savaşın! Allah korusun ölürseniz şehitlerimiz, kalırsanız Gazilerimizsiniz! Siyaseti bize, millete bırakın. Deneme yanılma metoduyla doğruyu buluruz biz!" dedik.
"Ordu demokratlaşsın!" diyerek, kurnazca Ordumuzu siyaseten konuşturan işbirlikçiler, bu defa ağız birliği ile "Asker kışlaya!" diye feverana başladılar! Teröristle mücadele eden kahramanlarımızı yargılamaya, yargılatmaya çalıştılar! Mevcut Genel Kurmay Başkanımızı; bir teröristin, bir hainin ifadelerinden hareketle "Çete Üyesi" diye tarif etmeye yeltendiler!
"Neden paşam? Nedeeen?" diye yırtındık! Ama duyulmadık! Ya da duyulduk kaale alınmadık! Çünkü biz "dolma kalem" değildik! Çünkü biz, kelimenin tam anlamıyla milliydik, millettik, millettendik!
Şimdi; en milli yerimiz acıyor! Kahramanlıktan demokratlığa yeltenen Silahlı Kuvvetlerimiz'in kahraman paşalarını der-dest ettiriyorlar rencide etmek için!
Canımız yanıyor Milletim! Senin nerelerin acıyorsa, nerelerin inciniyorsa bizim de oralarımız acıyor!
Ama umuyoruz ve bekliyoruz ki, inanıyoruz ki; bu devletin Hukuku vardır! Bu devlet, dünyanın en yaşlı devleti olarak bu işbirlikçilerini de tasfiye edecek ve gereken cezayı, hukuken verecektir!
Vermezse ne mi olur?
Ne bileyim düşünmek bile istemem! Çünkü, "Türk'ün muhteşem öfkesinden, dünyanın korktuğunu bilirim." derim de başka bir şey demem, diyemem! Adaletle merhametin bir arada olamayacağını da bilirim! "Yasalara uyarız ama adilse."(Kutatdgu Bilig)
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Türk Milleti'ne; alttan-üstten, sağdan-soldan, önden-arkadan saldıran saldırana! Onlarca yüz yılların intikamları söz konusu! Su uyuyacak, düşman uyumayacaktı, biliyorduk! Bilmeliydik! Türk'ün Türk'ten başka dostunun olmadığını bilmeliydik! Öğretmişlerdi bize atalarımız-dedelerimiz ve okullarda öğretmenlerimiz!
Biz öğrendiklerimizi öğretmedik bizden sonrakilere! Bizim öğrendiklerimizi öğretmemizi engellediler dostça, müttefikçe!İlimdeki, fendeki, teknolojideki, medeniyetteki yarışımızı ertelediler, bizden sandığımız işbirlikçilere ertelettiler!
Biz durduk, onlar koştular! Biz üretmeye ara verdik, onlar sattılar! Paramız bitti borçlandırdılar! Borcumuzun günü geldi faiz işleterek ertelediler! Adlarını; önce müttefik, sonra IMF ve Dünya Bankası koydular, en mahremimize kadar girdiler bizim aymazlığımızdan!
Satılacak bir şeyimiz de kalmadı artık! Özelleştirme adıyla bütün özellerimizi, Haçlı'ya güzelleştirdiler işbirlikçilerimiz!
İşbirlikçilerimizi alkışlattılar millete!
Ekilmeyen tarlaların dönümüne para verdirttiler! Dönüm başına verilen paraların kat kat fazlasıyla borçlandırdılar çiftçiyi ve sonunda traktörünü aldılar, sabanını aldılar haczen! Ellerini patlatırcasına alkışladıkları, "İnadına!" diye destek verdikleri siyâsiye şikâyetlenmeye niyetlendiler; "Ananı da al git!" diye fırçalandılar!
Polisimizin elini-kolunu bağladılar aylarca! Suçluyu yakalayan polisimizi suçlu ilan ettiler! İşinden-aşından ettiler! Adaletin kolluk gücünü, suçludan korkar hale getirdiler! Bu güzelim memleketi, bu muhteşem cumhuriyeti, suçlular cennetine çevirdiler! Trilyoner mafyalar, vergi rekortmeni genelev patroniçeleri icat ettiler!
Onlarca yıl; "Halklar, halkların kardeşliği, halklara özgürlük" diye bağıra bağıra, "insan hakları"na getirdiler işi ve teröristin Meclis'e girmesini sağladılar!
Mehmetçiğimiz; dağlarda ölür öldürürken, Meclimizde askerimize hakaretler ettirdiler! Muhteşem Türk Atatürk'ün savaşlar kazandığı Mareşal üniformalı resminden rahatsız oldular ve söylediler! Gûya partileştiler demokrasiden faydalanarak ve kongre yapıyoruz diye Ankara'nın göbeğinde, gözlerimizin içine baka baka, yüreğimizi yerinden söke söke Bayrağımızı ayaklar altına aldılar!
Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi'nin verdiği yetkiyle, bu gibi hallere müdaheleye görevli olduğu bilinen Ordumuz'a olmadık saldırılar yaptılar! Sağcısı-solcusu, milliyetçisi-liberali, dinlisi-dinsizi, ümmetçisi-laiki, bu 35. Madde'den şikâyetlendi de şikâyetlendi!
Dünyanın en ehil savaşçılarından oluşan Türk Silâhlı Kuvvetlerini demokratlaşmaya soyundurdular! Parçaladık kendimizi! Paşalarımıza seslenmeğe gayret ettik! "Size ne Paşam? Siz vatanı ve devleti korumakla mükellefsiniz! Sınırlarımızdan yapılacak düşman saldırılarına karşı savaşmakla görevlisiniz? Size ne siyâsetten?" dedik durduk! "Sizler savaşın! Allah korusun ölürseniz şehitlerimiz, kalırsanız Gazilerimizsiniz! Siyaseti bize, millete bırakın. Deneme yanılma metoduyla doğruyu buluruz biz!" dedik.
"Ordu demokratlaşsın!" diyerek, kurnazca Ordumuzu siyaseten konuşturan işbirlikçiler, bu defa ağız birliği ile "Asker kışlaya!" diye feverana başladılar! Teröristle mücadele eden kahramanlarımızı yargılamaya, yargılatmaya çalıştılar! Mevcut Genel Kurmay Başkanımızı; bir teröristin, bir hainin ifadelerinden hareketle "Çete Üyesi" diye tarif etmeye yeltendiler!
"Neden paşam? Nedeeen?" diye yırtındık! Ama duyulmadık! Ya da duyulduk kaale alınmadık! Çünkü biz "dolma kalem" değildik! Çünkü biz, kelimenin tam anlamıyla milliydik, millettik, millettendik!
Şimdi; en milli yerimiz acıyor! Kahramanlıktan demokratlığa yeltenen Silahlı Kuvvetlerimiz'in kahraman paşalarını der-dest ettiriyorlar rencide etmek için!
Canımız yanıyor Milletim! Senin nerelerin acıyorsa, nerelerin inciniyorsa bizim de oralarımız acıyor!
Ama umuyoruz ve bekliyoruz ki, inanıyoruz ki; bu devletin Hukuku vardır! Bu devlet, dünyanın en yaşlı devleti olarak bu işbirlikçilerini de tasfiye edecek ve gereken cezayı, hukuken verecektir!
Vermezse ne mi olur?
Ne bileyim düşünmek bile istemem! Çünkü, "Türk'ün muhteşem öfkesinden, dünyanın korktuğunu bilirim." derim de başka bir şey demem, diyemem! Adaletle merhametin bir arada olamayacağını da bilirim! "Yasalara uyarız ama adilse."(Kutatdgu Bilig)
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazartesi, Temmuz 07, 2008
35.MADDE ENGELİ VE ORDU KORKUSU...
İkinci Dünya Savaşı dönemleri... Casusluk, devletlerin ayakta kalabilmeleri için olmazsa olmaz argümanlardan. İstihbaratı kuvvetli olan devlet, diğerlerine üstünlük sağlıyor. Bu dönemlerde Fransızlar, Almanların Paris'i bombalayacağı istihbaratını alıyorlar. Ve hemen tedbiren, bomboş bir arazide sahte bir Paris yapıyorlar. Almanların bombalayacağı istihbaratını aldıkları gün, bütün Parisi karartıyor ve sahte Parisi ışıklandırıyorlar. Almanlar'da sahte Paris yapımı istihbaratını alıyorlar tabi! Ve bilinen bombalama günü; sahte Paris'e, sahte paraşütçülerle yani kuklalarla, sahte bombalar atıyorlar!...
Biz, aynı sahteliklerle başbaşayız ve sahte çetelerle, sahte ve hâlâ oluşturulamamış iddanamelerle, sahte zamanlarda, sahte gündemlerle ve devlet adına sahte işlerle uğraşıyor, uğraştırılıyoruz!
Olay edilmek istenen bir sahte senaryoya göre; ilk haliyle "Ümraniye Bombaları" diye başlayan ve sonra nasıl becerildiyse; "Ergenekon" adına ve "DEVLET YANLISI ÇETE(!)" tarifine büründürülen bir sahte olayla karşı karşıyayız!
Hayatını Devlet-i Ebed-Müddet inancıyla, üniter bölünmez devlete sadakatle, laik-sosyal-hukuk devleti tarifli Muhteşem Türk Atatürk ve Cumhuriyet kazanımlarına sadakatle, son yüzyılın ikinci Başbuğu Alparslan Türkeş'in siyasi kulvarında, milletine ölesiye sadakatle geçiren birisi olarak, hemen , bu "DEVLET YANLISI ÇETE(!)"nin mensubu olmaktan gurur duyacağımı açıklamıştım!
Sağından da, solundan da, altından da, üstünden de bakıldığında; İkinci Cumhuriyetçilerin Atatürk'ten ve ideallerinden intikama soyunduklarını; yaklaşık seksen yıldır bu intikamlarını engelleyen tek güç olarak gördükleri Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef aldıklarını, körler gördü! Okyanus ötesinden ABD ve İngiltere, biraz beriden AB adındaki Haçlı, biraz daha burnumuzun dibinden İsrail adındaki terörist devletin desteklediği yerli işbirlikçiler; el birliği ile, ağız birliği ile, milletin bağrından çıkmış, tek kelimeyle kahramanlarımız olan Ordu mensuplarımızı deşifre ve rencide etmeye soyundular!
Muhteşem Türk Atatürk'ün, Başkomutan olarak bir sözüyle şekillenen; "Türkiye Cumhuriyeti ve Türklük camiasını korumakla görevlisin." emri ve Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi'ni değiştirmenin, ilk hedefleri olduğu, artık apaçık! Anayasa'nın, devletimizin aslî kurucuları olan Türk Silahlı Kuvvetlerine verdiği bu görevden, hemen herkes rahatsız! İktidarı-muhalefeti, nerdeyse bütün partiler, bu maddeden şikâyetçi!
"Nedir bu 35. madde?" diye merak ettim. Araştırmaya başlar başlamaz, gördüklerimle bir daha hayret ettim!...
Süleyman Demirel, 31 Ekim 2005'te; "Ülkemizde ordu müdahalesinin legal desteği, TSK İç Hizmet Kanunu'dur... Bunun 35. maddesi söyle diyor: Silahlı Kuvvetler'in vazifesi Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamaktır. Eğer bir ülkede Anayasa her 10 senede bir, her 20 senede bir kenara atılıyorsa... Yenisi geliyorsa... Ve Meclis 10 senede, 20 senede bir kapatılıyorsa... Halkın bir kısmı buna iyi, bir kısmı da kötü diyorsa... Halkı birlik ve beraberlik içinde tutmak fevkalade zordur." demiş!
Ana Muhalefet Lideri Deniz Baykal, 2004 yılında, Demirel'den bir sene evvel; ".....darbelere 'mazeret' diye yutturulan TSK İç Hizmet Kanunu'ndaki 35. Madde'nin TBMM'de değiştirilmesi için hükümete çağrı yaptı." diye haber olmuş!
Biz bunları atlamışız, unutmuşuz!
Her kes, yakalamaya kimsenin gücü yetmeyen sahte gündemlerle meşgul edilirken; İkinci Cumhuriyetçiler'in, önlerindeki tek ve aşılmaz engel Türk Silahlı Kuvvetlerini pasifize etmek, millet nazarındaki itibarını zedelemek için ne lâzımsa yapılıyor!
Tamamen sahte operasyonlarla, sahte ve iddianamesiz uygulamalarla, milleti korkutup sindirdikten sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki -kendileri ve Haçlı'nın talimatına göre- "Büyük-Balığa" ulaşmaya, ulaşamazlarsa da, onu da; "Bak! Haaaa!" tehdîde soyunuyorlar!
Çarıklı erkân-ı harp yani millet, bu sahte senaryoyu yemedi, ama maalesef en-tellek-tüellerimiz hem yediler, hem de korktular!
Ben de şimdi ve inadına Türk Silahlı Kuvvetleri'ne, şu meşhuuuur İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesini ve o maddenin yüklediği görevini hatırlatıyorum. Darbe yapsınlar demiyorum! Darbeye külliyen karşıyım ama "koruma ve kollama" görevlerini yapsınlar!
Ne AKP'den, ne İkinci Cumhuriyetçilerden, ne Haçlı'dan, ne de Haçlı'nın yerli işbirlikçilerinden zerre kadar pervalarının olmaması gerek! Çünkü milletin onlardan pervası yok!
Kim nasıl anlarsa anlasın, kim nasıl yorumlarsa yorumlasın ve kim ne yaparsa yapsın;
"MEVZU BAHİS VATANSA, GERİSİ TEFERRUATTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Biz, aynı sahteliklerle başbaşayız ve sahte çetelerle, sahte ve hâlâ oluşturulamamış iddanamelerle, sahte zamanlarda, sahte gündemlerle ve devlet adına sahte işlerle uğraşıyor, uğraştırılıyoruz!
Olay edilmek istenen bir sahte senaryoya göre; ilk haliyle "Ümraniye Bombaları" diye başlayan ve sonra nasıl becerildiyse; "Ergenekon" adına ve "DEVLET YANLISI ÇETE(!)" tarifine büründürülen bir sahte olayla karşı karşıyayız!
Hayatını Devlet-i Ebed-Müddet inancıyla, üniter bölünmez devlete sadakatle, laik-sosyal-hukuk devleti tarifli Muhteşem Türk Atatürk ve Cumhuriyet kazanımlarına sadakatle, son yüzyılın ikinci Başbuğu Alparslan Türkeş'in siyasi kulvarında, milletine ölesiye sadakatle geçiren birisi olarak, hemen , bu "DEVLET YANLISI ÇETE(!)"nin mensubu olmaktan gurur duyacağımı açıklamıştım!
Sağından da, solundan da, altından da, üstünden de bakıldığında; İkinci Cumhuriyetçilerin Atatürk'ten ve ideallerinden intikama soyunduklarını; yaklaşık seksen yıldır bu intikamlarını engelleyen tek güç olarak gördükleri Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef aldıklarını, körler gördü! Okyanus ötesinden ABD ve İngiltere, biraz beriden AB adındaki Haçlı, biraz daha burnumuzun dibinden İsrail adındaki terörist devletin desteklediği yerli işbirlikçiler; el birliği ile, ağız birliği ile, milletin bağrından çıkmış, tek kelimeyle kahramanlarımız olan Ordu mensuplarımızı deşifre ve rencide etmeye soyundular!
Muhteşem Türk Atatürk'ün, Başkomutan olarak bir sözüyle şekillenen; "Türkiye Cumhuriyeti ve Türklük camiasını korumakla görevlisin." emri ve Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi'ni değiştirmenin, ilk hedefleri olduğu, artık apaçık! Anayasa'nın, devletimizin aslî kurucuları olan Türk Silahlı Kuvvetlerine verdiği bu görevden, hemen herkes rahatsız! İktidarı-muhalefeti, nerdeyse bütün partiler, bu maddeden şikâyetçi!
"Nedir bu 35. madde?" diye merak ettim. Araştırmaya başlar başlamaz, gördüklerimle bir daha hayret ettim!...
Süleyman Demirel, 31 Ekim 2005'te; "Ülkemizde ordu müdahalesinin legal desteği, TSK İç Hizmet Kanunu'dur... Bunun 35. maddesi söyle diyor: Silahlı Kuvvetler'in vazifesi Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamaktır. Eğer bir ülkede Anayasa her 10 senede bir, her 20 senede bir kenara atılıyorsa... Yenisi geliyorsa... Ve Meclis 10 senede, 20 senede bir kapatılıyorsa... Halkın bir kısmı buna iyi, bir kısmı da kötü diyorsa... Halkı birlik ve beraberlik içinde tutmak fevkalade zordur." demiş!
Ana Muhalefet Lideri Deniz Baykal, 2004 yılında, Demirel'den bir sene evvel; ".....darbelere 'mazeret' diye yutturulan TSK İç Hizmet Kanunu'ndaki 35. Madde'nin TBMM'de değiştirilmesi için hükümete çağrı yaptı." diye haber olmuş!
Biz bunları atlamışız, unutmuşuz!
Her kes, yakalamaya kimsenin gücü yetmeyen sahte gündemlerle meşgul edilirken; İkinci Cumhuriyetçiler'in, önlerindeki tek ve aşılmaz engel Türk Silahlı Kuvvetlerini pasifize etmek, millet nazarındaki itibarını zedelemek için ne lâzımsa yapılıyor!
Tamamen sahte operasyonlarla, sahte ve iddianamesiz uygulamalarla, milleti korkutup sindirdikten sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki -kendileri ve Haçlı'nın talimatına göre- "Büyük-Balığa" ulaşmaya, ulaşamazlarsa da, onu da; "Bak! Haaaa!" tehdîde soyunuyorlar!
Çarıklı erkân-ı harp yani millet, bu sahte senaryoyu yemedi, ama maalesef en-tellek-tüellerimiz hem yediler, hem de korktular!
Ben de şimdi ve inadına Türk Silahlı Kuvvetleri'ne, şu meşhuuuur İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesini ve o maddenin yüklediği görevini hatırlatıyorum. Darbe yapsınlar demiyorum! Darbeye külliyen karşıyım ama "koruma ve kollama" görevlerini yapsınlar!
Ne AKP'den, ne İkinci Cumhuriyetçilerden, ne Haçlı'dan, ne de Haçlı'nın yerli işbirlikçilerinden zerre kadar pervalarının olmaması gerek! Çünkü milletin onlardan pervası yok!
Kim nasıl anlarsa anlasın, kim nasıl yorumlarsa yorumlasın ve kim ne yaparsa yapsın;
"MEVZU BAHİS VATANSA, GERİSİ TEFERRUATTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
BAŞBUĞUM'A BİR FATİHA DAHA...
Kaç gündür cevap versem mi, vermesem mi diye içim içimi yiyor! Devâsa meseleler var! İktidar savcılığa, ana muhalefet avukatlığa soyunuyor, Balgat Cenahı'ndan tık yok! İkinci cumhuriyetçilerle, Cumhuriyet ve Atatürk kazanımları taraftarları arasındaki müthiş savaşta, korkakların haricinde herkes saf tuttu, Balgat Cenahı'ndan tık yok!
Bir kaç gün önce "Konu mankeni miyiz?" diye, hem kendime hem de Balgat Cenahı'na tepki koymuştum! Ülke kaderini etkileyecek olaylar varken, ülkücü beyinler ve kanaat önderleri bir basit iç hesaplaşmayla meşgul edilmiştik! Öfkelenmiş ve öfkelendiğim kadar da incinmiştim.
Yine ortalık toz-duman! Göz gözü görmüyor! Cumhuriyet tarihinde olmamış şeyler oluyor! Yakalananın, sorgulananın, tehdit edilenin, telefonları dinlenenlerin haddi hesabı yok! İstiklâl Harbimiz'in ateşleme fitilinin 19 Mayıs 1919'da yakıldığı Samsun'da; Soros paralarıyla taşınan, bindirilmiş kıtalara, "Darbe'ye hayır!" mitingi yaptırılıyor! 'Savcı Başbakan'ın işine geliyor tabi. 'Avukat Baykal'dan şu ana kadar bir tepki yok! Balgat Cenahı ise; iptal ettiği, Erciyes Kurultayı'nın alternatifi olarak bir başka yaylada şenlik yapıyor!
Erciyes Kurultayı'nın iptaline tepki koyan Ülkü Devleri'ne de cevap veriliyor gûya; "Bu tepki verenler kaç kere Türkeş'in mezarında Fatiha okudular?" diye! Hayret ki hayret!
"Dinime küfreden bari müslüman olsa!" bu olsa gerek! Fatiha ikram etmek için ille de kabre gitmeye gerek yok! Fatiha, dünyanın neresinden olursa olsun ikram edildiğinde adresine ulaşır diye bilmezler mi? Bir de; "Her 10 Kasım'da sap gibi dikilmenin ne anlamı var?" diye söylene söylene Anıtkabire gidenlerin tavrıyla, her 4 Nisan'da göstermelik bir kabir ziyâreti yapılmasını, büyük bir özveri gibi gören Balgat Cenahı'nın; yıllardır günün ve gecenin her saatinde, yolu Beştepe'den geçen veya aklına estiği için çoluk çocuğu ile Kabre uğrayıp ağlayarak Yasin-Fatiha ikram eden ülkücülerden haberi var mı?
Gazetemizin ve bizim adımızı terennüm etmedikleri sürece artık ben de "Balgat Cenahı"ndan başka bir sıfat kullanmayacağım!
Bir de Kayseri'den gûya ülkücülere cevap veren bir Balgat Taraftarı'na bir şeyler söylemem gerek. Bu Balgat Taraftarı; "MHP'nin takip ettiği ince politikayı içine sindiremeyen, bedeni MHP'de gibi gözüküp gönülleri, beyinleri başka yerlerde olanların korktukları başlarına gelecek."Erciyes Kurultayı'na katılmıyoruz" diye kampanya açan yazar ve gazeteler, şimdi Erciyes Kurultayı Başbuğ'un mirasıdır diye ahkâm kesiyorlar. Bu konuda MHP teşkilatı kararını vermiştir. Kayseri'de bir söz vardır: "Oturduğu ahır sekisi, çağırdığı İstanbul türküsü." herkes işine baksın. MHP gideceği yolu iyi tahlil ediyor ve kararını veriyor. Onlar kendi bildikleri(!) davalarını kurtarsınlar. Biz de MHP'nin ülkücü hareketin gelecekteki zaferi için çalışalım. Gönül birliğini sağlayalım.Türkiye'nin, ülkücülerin gündeminde çok büyük meseleler var. Onları çözelim.Ülküdaşlarımızın geçimlerini, huzurlarını temin edelim. İşsizlerin işi, aşsızların aşı ne olacak?" diyor! Ölürüm duyarlılığınaaa!
Be ifâde ve anlama özürlü taraftar; "Bedeni MHP'de, gönlü ve beyni başka yerlerde olanlar"dan kastın, sen ve senin gibiler mi? Yoksa kızdığını zannettiğin bizler zaten Balgat Cenahı'nda değiliz ki! Be ifâde özürlü taraftar; ahır sekisinde İstanbul türküsü çağırmak, yüzlerce yıldır Anadolu'nun her yerinde yapılagelen bir iştir. Ama sırça köşklerde oturup ne İstanbul türküsü, ne de bir Kayseri türküsü, hatta Adana türküsü çığıramamak ancak Balgat Cenahı'nın becereceği zor bir iştir!
Doğru, sizin çok önemli işleriniz var! DTP'lilerle kucaklaşarak meclisin rengini tamamlamak gibi! Farklılıkların farkında olarak ülke yönetimi tarifinde Apo alçağıyla aynı söylemleri söylemek gibi! "Tek devlet, tek vatan, tek bayrak, tek dil" inancımızdan "tek dil" tarifini çıkararak, Kürtçe propoganda yaptırmak gibi! BOP Eş Başkanı'nın Savcılığında birer birer tevkif edilen emekli paşalarımızla, gününden aylarca evvel Balgat'ta kavga etmek gibi!
Sizin aklınıza aşsız, işsiz ülkücü gelir mi ki?
Üçbuçuk yıllık utanç senelerimizde, kaç kişiye iş-aş temin edildi biliyor musun? Daha önceki hükümetlerin atadığı ülkücülerden kaç kişi görevlerinden alındı, sürgünlere gönderildi biliyor musun? Elbette biliyorsunuz, biliyorsun da bizim bildiğimizden haberiniz mi yok?
Bu arada Erciyes Kurultayı'nı, kardeşleri tarafından kuyuya atılan "Türk Yusuf"un düzenleyeceğini duydum! Büyük Birlik Partisi, Erciyes Kurultayını yapıyor. Çok hoşuma gitti çoook!
Ülkücü teamüllerimizi inkar ede ede, ne kadar ayakta kalabileceğinizi gerçekten merak ediyorum. Başbuğumuz'un hayal gücünün bir ifadesi olan Genel Merkez Binası'nı, ne zaman satlığa veya kiraya çıkaracağınızı da artık gerçekten merak ediyorum! Öyle bir hazırlıklar da varmış hayırlı olsun!
"VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN."
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Bir kaç gün önce "Konu mankeni miyiz?" diye, hem kendime hem de Balgat Cenahı'na tepki koymuştum! Ülke kaderini etkileyecek olaylar varken, ülkücü beyinler ve kanaat önderleri bir basit iç hesaplaşmayla meşgul edilmiştik! Öfkelenmiş ve öfkelendiğim kadar da incinmiştim.
Yine ortalık toz-duman! Göz gözü görmüyor! Cumhuriyet tarihinde olmamış şeyler oluyor! Yakalananın, sorgulananın, tehdit edilenin, telefonları dinlenenlerin haddi hesabı yok! İstiklâl Harbimiz'in ateşleme fitilinin 19 Mayıs 1919'da yakıldığı Samsun'da; Soros paralarıyla taşınan, bindirilmiş kıtalara, "Darbe'ye hayır!" mitingi yaptırılıyor! 'Savcı Başbakan'ın işine geliyor tabi. 'Avukat Baykal'dan şu ana kadar bir tepki yok! Balgat Cenahı ise; iptal ettiği, Erciyes Kurultayı'nın alternatifi olarak bir başka yaylada şenlik yapıyor!
Erciyes Kurultayı'nın iptaline tepki koyan Ülkü Devleri'ne de cevap veriliyor gûya; "Bu tepki verenler kaç kere Türkeş'in mezarında Fatiha okudular?" diye! Hayret ki hayret!
"Dinime küfreden bari müslüman olsa!" bu olsa gerek! Fatiha ikram etmek için ille de kabre gitmeye gerek yok! Fatiha, dünyanın neresinden olursa olsun ikram edildiğinde adresine ulaşır diye bilmezler mi? Bir de; "Her 10 Kasım'da sap gibi dikilmenin ne anlamı var?" diye söylene söylene Anıtkabire gidenlerin tavrıyla, her 4 Nisan'da göstermelik bir kabir ziyâreti yapılmasını, büyük bir özveri gibi gören Balgat Cenahı'nın; yıllardır günün ve gecenin her saatinde, yolu Beştepe'den geçen veya aklına estiği için çoluk çocuğu ile Kabre uğrayıp ağlayarak Yasin-Fatiha ikram eden ülkücülerden haberi var mı?
Gazetemizin ve bizim adımızı terennüm etmedikleri sürece artık ben de "Balgat Cenahı"ndan başka bir sıfat kullanmayacağım!
Bir de Kayseri'den gûya ülkücülere cevap veren bir Balgat Taraftarı'na bir şeyler söylemem gerek. Bu Balgat Taraftarı; "MHP'nin takip ettiği ince politikayı içine sindiremeyen, bedeni MHP'de gibi gözüküp gönülleri, beyinleri başka yerlerde olanların korktukları başlarına gelecek."Erciyes Kurultayı'na katılmıyoruz" diye kampanya açan yazar ve gazeteler, şimdi Erciyes Kurultayı Başbuğ'un mirasıdır diye ahkâm kesiyorlar. Bu konuda MHP teşkilatı kararını vermiştir. Kayseri'de bir söz vardır: "Oturduğu ahır sekisi, çağırdığı İstanbul türküsü." herkes işine baksın. MHP gideceği yolu iyi tahlil ediyor ve kararını veriyor. Onlar kendi bildikleri(!) davalarını kurtarsınlar. Biz de MHP'nin ülkücü hareketin gelecekteki zaferi için çalışalım. Gönül birliğini sağlayalım.Türkiye'nin, ülkücülerin gündeminde çok büyük meseleler var. Onları çözelim.Ülküdaşlarımızın geçimlerini, huzurlarını temin edelim. İşsizlerin işi, aşsızların aşı ne olacak?" diyor! Ölürüm duyarlılığınaaa!
Be ifâde ve anlama özürlü taraftar; "Bedeni MHP'de, gönlü ve beyni başka yerlerde olanlar"dan kastın, sen ve senin gibiler mi? Yoksa kızdığını zannettiğin bizler zaten Balgat Cenahı'nda değiliz ki! Be ifâde özürlü taraftar; ahır sekisinde İstanbul türküsü çağırmak, yüzlerce yıldır Anadolu'nun her yerinde yapılagelen bir iştir. Ama sırça köşklerde oturup ne İstanbul türküsü, ne de bir Kayseri türküsü, hatta Adana türküsü çığıramamak ancak Balgat Cenahı'nın becereceği zor bir iştir!
Doğru, sizin çok önemli işleriniz var! DTP'lilerle kucaklaşarak meclisin rengini tamamlamak gibi! Farklılıkların farkında olarak ülke yönetimi tarifinde Apo alçağıyla aynı söylemleri söylemek gibi! "Tek devlet, tek vatan, tek bayrak, tek dil" inancımızdan "tek dil" tarifini çıkararak, Kürtçe propoganda yaptırmak gibi! BOP Eş Başkanı'nın Savcılığında birer birer tevkif edilen emekli paşalarımızla, gününden aylarca evvel Balgat'ta kavga etmek gibi!
Sizin aklınıza aşsız, işsiz ülkücü gelir mi ki?
Üçbuçuk yıllık utanç senelerimizde, kaç kişiye iş-aş temin edildi biliyor musun? Daha önceki hükümetlerin atadığı ülkücülerden kaç kişi görevlerinden alındı, sürgünlere gönderildi biliyor musun? Elbette biliyorsunuz, biliyorsun da bizim bildiğimizden haberiniz mi yok?
Bu arada Erciyes Kurultayı'nı, kardeşleri tarafından kuyuya atılan "Türk Yusuf"un düzenleyeceğini duydum! Büyük Birlik Partisi, Erciyes Kurultayını yapıyor. Çok hoşuma gitti çoook!
Ülkücü teamüllerimizi inkar ede ede, ne kadar ayakta kalabileceğinizi gerçekten merak ediyorum. Başbuğumuz'un hayal gücünün bir ifadesi olan Genel Merkez Binası'nı, ne zaman satlığa veya kiraya çıkaracağınızı da artık gerçekten merak ediyorum! Öyle bir hazırlıklar da varmış hayırlı olsun!
"VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN."
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazar, Temmuz 06, 2008
HUZURUM KALMADI...
İstikrar varmış! Huzur varmış! İstikrarımızı, huzurumuzu hedef alıyorlarmış! Öyle diyorlar. Her kes gibi benim de aklım, huzura takılıyor ve huzuru arıyorum, aynı zamanda da; "Nedir bu huzur?" diye ölesiye merak ediyorum! Bu huzuru bir kaç kere daha yazmıştım.
Beş ay önce, Mart ayında; "Kimsenin kimseden çekinmediği; çekinenin sığınabileceği güçler üstü bir gücün var olduğu, ortam mıdır? Herkesin üzerine düşeni en iyi şekilde yaptığı, yaptığı işin bedelini, en iyi şekilde aldığı yerde midir huzûr? Yoksa huzûr; kimsenin kimseyle ilgilenmediği, tokun açtan, sağlıklının hastadan, zenginin yoksuldan, kuvvetlinin zayıftan haberinin olmadığı; gün battımı herkesin evine kapandığı ve kapı üstüne kapıların kilitlendiği; gücü yetenin zayıfı ezdiği; çalanın kârlı, hortumcunun akıllı, helâl-haram tarifi yapanlarca beyt-ül mâl'ın talan edildiği; âsâyîşi sokak kabadayılarının sağladığı, dağdaki hainlerin şehirdeki temsilcilerinden polisin kaçmak zorunda bırakıldığı, her vilâyete göre farklı yönetimlerin görüldüğü, devletten alınan maaş ve dokunulmazlık zırhı ile Meclis'te devlete-millete hakaretlerin edildiği; siyâsilerle silahlı kuvvetlerin çok sert münakaşalar ettiği yerde midir huzûr?!... Yoksa, bu cennet târifli ülkede bir kez bile yaşayamadığımız, sadece büyüklerimizden dinlediğimiz erişilmez bir hayâl midir?..." diye sormuştum.
Beş ay sonra, bırakın huzurun tarifine yaklaşmayı merakım ve endîşem iyice arttı!
Cumhurbaşkanına güvenemediğimiz, Başbakan'ın kolluk güçlerinden oluşturduğu kişisel görevlillerinden çekindiğimiz, milletvekillerinin iktidarı-muhalefeti dahil olmak üzere genel başkanların vekili olduğunu bildiğimizden Meclisten umut kestiğimiz yerde midir huzur?
Askerin polise, polisin askere; hakimin savcıya, savcının hakime; Adalet Bakanlığının Anayasa Mahkemesi'ne-Yargıtay'a-Danıştay'a, hukuk kurumlarının adalet bakanlığına güvenmediği yerde midir?
Dostluğun bittiği, akrabalığın kuzenleştirilerek zayıflatıldığı, türbandan dolayı kadınların birbirine düşürüldüğü, seven-sevmeyen her kesin AB'cilik uğruna Atatürk'e saldırdığı; Atatürk'ü seven ve savunanların, Atatürkçü söylemlerle kürsüler işgal eden Başbakan'a yakın güçler tarafından tevkif edildiği, hukukun ağırlığından hatta işlemezliğinden adalete güvenin bittiği; Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa Mahkemesinin vereceği kararın tanınmayacağının gününden çok önce açıklandığı ve hukuksuzluğun meşrulaştırıldığı bir yerde midir huzur?
Ayakların baş, başların ayak olduğu, daha doğrusu kimin baş, kimin ayak olduğu belli olmayan; sıkışan vatandaşın baş vurabileceği bir adresin bilinmediği; hukukun işlemediği-işletilmediği; siyasilerce atanmış ve terfilerinin siyasilerce yapılacağı bilinen savcılara hala Cumhuriyet savcısı denilen, Anayasa mahkemesi denilen mahkemelerin en yükseği tarifli mahkemenin vereceği kararı tanımayacağını açıklayan bir Cumhurbaşkanının olduğu; partisine verilen oyların tamamının kendisine verildiğini zanneden -pek te haksız değil- bir Başbakan'ın olduğu; Devletin zirvesi olan Cumhurbaşkanı ile olan randevuyu sadece kendisini belli etmek için yarım saat erteleyebildiği ve devlet protokolünü de ezip geçen bir genel başkanın olduğu yerde midir huzur?
Nedir bu huzur Allah aşkına?
Üç beş tane siyasi parti genel başkanının saltanatları devam etsin diye; atla katırı tepiştirip arada eşeğin canını çıkartmak mıdır?
Huzurumuz yok beğler!
Hiç kimse evinde de rahat ve huzurlu değil!
Cehennem sıcaklarında kapı pencereyi hırsız girer endişesiyle açamıyor vatandaş! Artık vatandaşın evinde sigara içmesi de yasak! Sigara içmeye gücü yetmeyen evinde can güvenliğini nasıl sağlayacağını bilemiyor vatandaş!
Eğer buysa huzur, eğer buysa istikrar; "Huzurunuzu da, istikrarınızı da, ananızı da alın gidin!"
Yetti artık! Yeter oldunuz! Huzura hasret bıraktığınız milletten beter olacaksınız biliyoruz! Ezdiğiniz, bitirdiğiniz, yok saydığınız hukukun size de lâzım olacağı günlerin yakın olduğunu körler gördü, sağırlar duydu! Bir de siz görüp duysanız! Hadi biz sessiz söyleniyoruz! Çok sizden saydığınız Necip Fazıl'ı da mı artık okumuyorsunuz?
"Huzurum kalmadı! Kayna kayna Sakarya
Öz yurdumda garibim öz vatanımda parya..."
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Beş ay önce, Mart ayında; "Kimsenin kimseden çekinmediği; çekinenin sığınabileceği güçler üstü bir gücün var olduğu, ortam mıdır? Herkesin üzerine düşeni en iyi şekilde yaptığı, yaptığı işin bedelini, en iyi şekilde aldığı yerde midir huzûr? Yoksa huzûr; kimsenin kimseyle ilgilenmediği, tokun açtan, sağlıklının hastadan, zenginin yoksuldan, kuvvetlinin zayıftan haberinin olmadığı; gün battımı herkesin evine kapandığı ve kapı üstüne kapıların kilitlendiği; gücü yetenin zayıfı ezdiği; çalanın kârlı, hortumcunun akıllı, helâl-haram tarifi yapanlarca beyt-ül mâl'ın talan edildiği; âsâyîşi sokak kabadayılarının sağladığı, dağdaki hainlerin şehirdeki temsilcilerinden polisin kaçmak zorunda bırakıldığı, her vilâyete göre farklı yönetimlerin görüldüğü, devletten alınan maaş ve dokunulmazlık zırhı ile Meclis'te devlete-millete hakaretlerin edildiği; siyâsilerle silahlı kuvvetlerin çok sert münakaşalar ettiği yerde midir huzûr?!... Yoksa, bu cennet târifli ülkede bir kez bile yaşayamadığımız, sadece büyüklerimizden dinlediğimiz erişilmez bir hayâl midir?..." diye sormuştum.
Beş ay sonra, bırakın huzurun tarifine yaklaşmayı merakım ve endîşem iyice arttı!
Cumhurbaşkanına güvenemediğimiz, Başbakan'ın kolluk güçlerinden oluşturduğu kişisel görevlillerinden çekindiğimiz, milletvekillerinin iktidarı-muhalefeti dahil olmak üzere genel başkanların vekili olduğunu bildiğimizden Meclisten umut kestiğimiz yerde midir huzur?
Askerin polise, polisin askere; hakimin savcıya, savcının hakime; Adalet Bakanlığının Anayasa Mahkemesi'ne-Yargıtay'a-Danıştay'a, hukuk kurumlarının adalet bakanlığına güvenmediği yerde midir?
Dostluğun bittiği, akrabalığın kuzenleştirilerek zayıflatıldığı, türbandan dolayı kadınların birbirine düşürüldüğü, seven-sevmeyen her kesin AB'cilik uğruna Atatürk'e saldırdığı; Atatürk'ü seven ve savunanların, Atatürkçü söylemlerle kürsüler işgal eden Başbakan'a yakın güçler tarafından tevkif edildiği, hukukun ağırlığından hatta işlemezliğinden adalete güvenin bittiği; Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa Mahkemesinin vereceği kararın tanınmayacağının gününden çok önce açıklandığı ve hukuksuzluğun meşrulaştırıldığı bir yerde midir huzur?
Ayakların baş, başların ayak olduğu, daha doğrusu kimin baş, kimin ayak olduğu belli olmayan; sıkışan vatandaşın baş vurabileceği bir adresin bilinmediği; hukukun işlemediği-işletilmediği; siyasilerce atanmış ve terfilerinin siyasilerce yapılacağı bilinen savcılara hala Cumhuriyet savcısı denilen, Anayasa mahkemesi denilen mahkemelerin en yükseği tarifli mahkemenin vereceği kararı tanımayacağını açıklayan bir Cumhurbaşkanının olduğu; partisine verilen oyların tamamının kendisine verildiğini zanneden -pek te haksız değil- bir Başbakan'ın olduğu; Devletin zirvesi olan Cumhurbaşkanı ile olan randevuyu sadece kendisini belli etmek için yarım saat erteleyebildiği ve devlet protokolünü de ezip geçen bir genel başkanın olduğu yerde midir huzur?
Nedir bu huzur Allah aşkına?
Üç beş tane siyasi parti genel başkanının saltanatları devam etsin diye; atla katırı tepiştirip arada eşeğin canını çıkartmak mıdır?
Huzurumuz yok beğler!
Hiç kimse evinde de rahat ve huzurlu değil!
Cehennem sıcaklarında kapı pencereyi hırsız girer endişesiyle açamıyor vatandaş! Artık vatandaşın evinde sigara içmesi de yasak! Sigara içmeye gücü yetmeyen evinde can güvenliğini nasıl sağlayacağını bilemiyor vatandaş!
Eğer buysa huzur, eğer buysa istikrar; "Huzurunuzu da, istikrarınızı da, ananızı da alın gidin!"
Yetti artık! Yeter oldunuz! Huzura hasret bıraktığınız milletten beter olacaksınız biliyoruz! Ezdiğiniz, bitirdiğiniz, yok saydığınız hukukun size de lâzım olacağı günlerin yakın olduğunu körler gördü, sağırlar duydu! Bir de siz görüp duysanız! Hadi biz sessiz söyleniyoruz! Çok sizden saydığınız Necip Fazıl'ı da mı artık okumuyorsunuz?
"Huzurum kalmadı! Kayna kayna Sakarya
Öz yurdumda garibim öz vatanımda parya..."
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cumartesi, Temmuz 05, 2008
TRAVMA-KOLİK'LERE...
Sorduğumuz için olsa gerek bütün yasalar da, yasaklar da bize galiba!
Mahkemeye intikâl etmiş bir olay hakkında konuşulması yasak. Ama sadece bize! Başbakan; iddianamesi bile olmayan bir meseleye savcı edasıyla sahiplenip; "Gittiği yere kadar gider." diye ahkâm kesebilir!
Hadi o başbakandır icrânın başıdır söylesin!
Ya hükümet borazanı gazeteler? Ya Soros parasıyla basıldığı söylenen TSK'ya saldırma görevini üstlendiği belli olan 2000 tirajlı, kuş kafesi altlığı gazetenin "dolma kalemler"i?
Lagendijk adındaki haçlı sözcüsünün; "Önemli olan büyük balığa ulaşmak." temenni ve talimatından hemen sonra; işbirlikçi gazetelerden birinin manşeti; "Nihayet Bazı Büyük balıklar." diye çıkar! Büyük balıklar diye tarifini aldıkları gibi verdikleri emekli paşaların resimleri, üniformalıydı! Batının, okyanus ötesinin, Haçlı'nın kimleri hedef aldığı, kimleri kimlere hedef gösterttiği hâlâ belli değil mi?
Yasayı ihlâl etmek sayılmıyorsa bunlar; bu hakkı, ben de kullanmak istiyorum! Artık aklımdan geçenleri ben de söyleyeceğim!
Meselâ diyorum; YÖK Başkanı'nı atamayı başaran siyasi hakimiyet, yarın Anayasa Mahkemesi'ne de istedikleri kişileri atasa; Yargıtay'ı, Danıştay'ı aynı şekilde atamalarla doldursa, Meclisteki sayısal çoğunluğundan hareketle; "Seçime falan gerek yok! %45'in üzerinde oy alan parti milli iradeyi temsil ettiğinden, mevcut genel başkan hayatta olduğu sürece başbakan kalır." diye bir yasa çıkarsa, kim müdahele eder? Müdahele kimin anayasal görevidir?
Meselâ diyorum; Genel Kurmay Başkanlığı'na haber verildiği ve lojmanların askeri savcı ile arandığı belli olduktan sonra; kamu vicdanında "silah arkadaşlığı"na verilen kutsiyeti de hatırda tutarak, kırk yıllık silâh arkadaşlarına reva görülen bu uygulama; bir iki ay sonra mevcut Genel Kurmay Başkanı'na da uygulanırsa, onun da hakkını koruyacak kimse çıkmayacak mı? Cumhuriyetin ve Atatürk'ün "travma yaratan" ilke(!)leri değiştirilmeye kalkışılırsa, S. ÖNKİBAR'ın deyimiyle; "Cumhuriyet’i korumaya mecbûr ve korumaması durumunda ihânet etme durumuna düşecek olan kurum" ların hali ne olacak?
Şimdi beni de darbeci ilan edecekler! Zaten destanımdan dolayı Ergenekoncuyum da! Darbenin ne olduğunu, darbeyi yapan ekibin başı ne derse onun olduğunu, 12 Eylül ABD müdahelesinden dolayı yaşayarak bilenlerden biri olarak benim de darbe çığırtkanlığı yaptığımı söyleyecekler!
Söylesinler, listelesinler, fişlesinler ama gelirken mutlaka kelepçeli gelsinler! Başka türlü kendimi eksik hissederim!
Çünkü ben; Türk'ü, Muhteşem Türk Atatürk'ü, Türkiye'yi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, Bayrağımı, Ezânımı ölesiye ve karşılıksız sevenlerdenim! Ne emekli paşayım, ne de siyâseten başbakan veya bakan!
Dünki Jandarma Genel Komutanım'a;
Dünki Ordu Komutanım'a, dün Apo kahpesini-alçağını-çukurunu sorgulayan Kahraman Albayım'a;
Dağda-taşta PKK'lı köpeklerle ölesiye mücadele eden dünki kahramanlarıma; bu gün uygulanan bu siyâsi lince rağmen, çocuğunu Mehmetçik ederek, hainlerin üzerine gönderen ve her gün "Şehit" rütbesiyle bağrına basan Türk Baba'yım ben!...
Ellerini kınalayarak vatana kurban olarak gönderdiği evlâdının şehadet haberini aldığında; "Vatan sağ olsun! Devlet var olsun!" diyen Türk Baba'yım ben!...
Ne kendime, ne oğluma, ne de nasibolursa bir kaç yıl sonra torunuma "Allahçı-dinci" doktorlardan çürük raporu almaya tenezzül etmeyecek kadar samimi, Türk Baba'yım ben! Çürük raporlu oğluma belki gemicik alamam ama, şerefli bir ad bırakacak Türk Baba'yım ben!...
"Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen topluluklar millet olamaz." inancında, ha bire kahraman üreten Türk Baba'yım ben!...
Beni iletilerle, telefonlarla ve bizzatihi uyaran ve beni sevdiklerini zanneden Dostlara da cevabım olsun; "Mevzu bahis olan vatansa gerisi teferruattır." inanç ve cesaretiyle, "devlet-i ebed-müddet"diyebilen Türk Baba'yım ben!
Gelmek isteyen gelsin! Almak isteyen alsın! Belki paşalarımızın silâh arkadaşları demokratlık adına arkadaşlarından vaz geçerler ama biz; ne devletimizden, ne de Cumhuriyetimizden asla ve kat'a vaz geçemeyiz!
Muhteşem Türk Atatürk'e böyle söz vermedik biz!...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Mahkemeye intikâl etmiş bir olay hakkında konuşulması yasak. Ama sadece bize! Başbakan; iddianamesi bile olmayan bir meseleye savcı edasıyla sahiplenip; "Gittiği yere kadar gider." diye ahkâm kesebilir!
Hadi o başbakandır icrânın başıdır söylesin!
Ya hükümet borazanı gazeteler? Ya Soros parasıyla basıldığı söylenen TSK'ya saldırma görevini üstlendiği belli olan 2000 tirajlı, kuş kafesi altlığı gazetenin "dolma kalemler"i?
Lagendijk adındaki haçlı sözcüsünün; "Önemli olan büyük balığa ulaşmak." temenni ve talimatından hemen sonra; işbirlikçi gazetelerden birinin manşeti; "Nihayet Bazı Büyük balıklar." diye çıkar! Büyük balıklar diye tarifini aldıkları gibi verdikleri emekli paşaların resimleri, üniformalıydı! Batının, okyanus ötesinin, Haçlı'nın kimleri hedef aldığı, kimleri kimlere hedef gösterttiği hâlâ belli değil mi?
Yasayı ihlâl etmek sayılmıyorsa bunlar; bu hakkı, ben de kullanmak istiyorum! Artık aklımdan geçenleri ben de söyleyeceğim!
Meselâ diyorum; YÖK Başkanı'nı atamayı başaran siyasi hakimiyet, yarın Anayasa Mahkemesi'ne de istedikleri kişileri atasa; Yargıtay'ı, Danıştay'ı aynı şekilde atamalarla doldursa, Meclisteki sayısal çoğunluğundan hareketle; "Seçime falan gerek yok! %45'in üzerinde oy alan parti milli iradeyi temsil ettiğinden, mevcut genel başkan hayatta olduğu sürece başbakan kalır." diye bir yasa çıkarsa, kim müdahele eder? Müdahele kimin anayasal görevidir?
Meselâ diyorum; Genel Kurmay Başkanlığı'na haber verildiği ve lojmanların askeri savcı ile arandığı belli olduktan sonra; kamu vicdanında "silah arkadaşlığı"na verilen kutsiyeti de hatırda tutarak, kırk yıllık silâh arkadaşlarına reva görülen bu uygulama; bir iki ay sonra mevcut Genel Kurmay Başkanı'na da uygulanırsa, onun da hakkını koruyacak kimse çıkmayacak mı? Cumhuriyetin ve Atatürk'ün "travma yaratan" ilke(!)leri değiştirilmeye kalkışılırsa, S. ÖNKİBAR'ın deyimiyle; "Cumhuriyet’i korumaya mecbûr ve korumaması durumunda ihânet etme durumuna düşecek olan kurum" ların hali ne olacak?
Şimdi beni de darbeci ilan edecekler! Zaten destanımdan dolayı Ergenekoncuyum da! Darbenin ne olduğunu, darbeyi yapan ekibin başı ne derse onun olduğunu, 12 Eylül ABD müdahelesinden dolayı yaşayarak bilenlerden biri olarak benim de darbe çığırtkanlığı yaptığımı söyleyecekler!
Söylesinler, listelesinler, fişlesinler ama gelirken mutlaka kelepçeli gelsinler! Başka türlü kendimi eksik hissederim!
Çünkü ben; Türk'ü, Muhteşem Türk Atatürk'ü, Türkiye'yi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, Bayrağımı, Ezânımı ölesiye ve karşılıksız sevenlerdenim! Ne emekli paşayım, ne de siyâseten başbakan veya bakan!
Dünki Jandarma Genel Komutanım'a;
Dünki Ordu Komutanım'a, dün Apo kahpesini-alçağını-çukurunu sorgulayan Kahraman Albayım'a;
Dağda-taşta PKK'lı köpeklerle ölesiye mücadele eden dünki kahramanlarıma; bu gün uygulanan bu siyâsi lince rağmen, çocuğunu Mehmetçik ederek, hainlerin üzerine gönderen ve her gün "Şehit" rütbesiyle bağrına basan Türk Baba'yım ben!...
Ellerini kınalayarak vatana kurban olarak gönderdiği evlâdının şehadet haberini aldığında; "Vatan sağ olsun! Devlet var olsun!" diyen Türk Baba'yım ben!...
Ne kendime, ne oğluma, ne de nasibolursa bir kaç yıl sonra torunuma "Allahçı-dinci" doktorlardan çürük raporu almaya tenezzül etmeyecek kadar samimi, Türk Baba'yım ben! Çürük raporlu oğluma belki gemicik alamam ama, şerefli bir ad bırakacak Türk Baba'yım ben!...
"Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen topluluklar millet olamaz." inancında, ha bire kahraman üreten Türk Baba'yım ben!...
Beni iletilerle, telefonlarla ve bizzatihi uyaran ve beni sevdiklerini zanneden Dostlara da cevabım olsun; "Mevzu bahis olan vatansa gerisi teferruattır." inanç ve cesaretiyle, "devlet-i ebed-müddet"diyebilen Türk Baba'yım ben!
Gelmek isteyen gelsin! Almak isteyen alsın! Belki paşalarımızın silâh arkadaşları demokratlık adına arkadaşlarından vaz geçerler ama biz; ne devletimizden, ne de Cumhuriyetimizden asla ve kat'a vaz geçemeyiz!
Muhteşem Türk Atatürk'e böyle söz vermedik biz!...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cuma, Temmuz 04, 2008
BU DA GEÇER...
Kimlerin, ne kadar ilgilerini çekti bilemem. Ama ben, Sevgili Sebahattin ÖNKİBAR'ın bu günkü yazısını, -her halde- en az 15 kere okudum!
"Bizim oğlan bina okur, döner döner gene okur." misali; "Duymak istediklerimi mi yazmış, yanlış mı anladım, yanlış bir ifâde mi var?" diye döndüm-döndüm okudum!
Benim en fazla ilgimi çeken, çuvaldızca canımın millî yerini acıtan ve hiç kimsenin başka anlaması mümkün olmayan cümlelerini, herkesle bir daha paylaşmak gerek diye düşündüm.
İşte o çarpıcı cümleler ve tesbitler: "Bir tarafta rejimi, yani Cumhuriyet’i kuran fikir ve onun anayasal bekçileri, diğer tarafta ise onlarla hesaplaşan iktidardaki parti. Peki iç hizmet kanununa göre 'Cumhuriyet’i korumaya mecbur ve korumaması durumunda ihanet etme durumuna düşecek olan' kurumların bu mücadelede mağlup ve de tasfiye olması düşünülebilir mi? Böyle bir şey devletin yıkılması demek olacağından ........"
Devam ediyor ve şu cümlelerle son noktasını koyuyor: "Benim kanaatime göre AKP dava sonuçlanıncaya kadar fütursuzluğunu daha da artıracaktır.. Öyle, çünkü kapatılma davası ile tasfiyeye gireceğini görüyor. Bu itibarla 'AKP’ye kin kusan ve orduevlerinde toplandığı kaydedilenler'e sesleniyoruz, aman dikkat! AKP’nin oyununa gelmeyin... AKP’yi tankla, postalla, dipçikle değil, hukukla, adeletle uğurlamalıyız."
Bazen; keşke gazeteci olsam, beni gazetede istihdam etseler, mutfağına atsalar ve sadece haber peşinde koşsam ve asla yorum yapmasam diye heveslenirim! Bunu beceremeyeceğimi bildiğim için de gazeteci olmadığımı, olamayacağımı itiraf eder gezerim. İlgimi çeken gazeteciler, ilgimi çeken muhabirler ve ilgimi çeken muharrirler olur, var elbette! Kocaman kocaman "Şeyh'ül muharririn" ünvanlı kişilerin, "dolma kalem"liklerini, milyon dolar veya eurolarla alınıp satıldıklarını gördüğümde, moralim çok bozulmuştu! Şeytan; bana da bunları gör demişti! Aziz Nesin'in Türk tarifini bu adamların haklı çıkarmış olduklarına çok öfkelenmiştim!
Milyon dolar-euro transfer ücretli bu "dolma kalemler"in oğullarının da, köylü kurnazlığı mantığıyla fikir kulvarlarına serpiştirilmiş olduklarını görünce de öfkeleniyorum ama aradan Sebahattin ÖNKİBAR gibi profesyonel, sivri düşünceli, sivri dilli; gazeteciliği, televizyonculuğu, muhabirliği ve muharrirliği bir arada götürebilen duyarlı Türk kalemleri görünce moralim düzeliyor.
"Cumhuriyet’i korumaya mecbur ve korumaması durumunda ihanet etme durumuna düşecek olan kurumlar" tarifinin, çok bilinerek ve çok çarpıcı şekilde herkese hatırlatılmasındaki ustalığı kabullenmemek mümkün mü?
Yine; "AKP’ye kin kusan ve orduevlerinde toplandığı kaydedilenlere" tarifindeki ustalığa; kinâyeye, tenkîde ne dersiniz?
Son günlerde maalesef sapla saman karıştı, karıştırıldı! Yine de şükürler olsun ki saman, saptan meydana geldiği için ikinci bir harmanla tamamını saman etme şansımız var!
Meselelerin asıl sahipleriyle, meselelere sahiplenmeleri gerektiğinde sahiplenmeyip güçleri ellerinden gittikten sonra pişmanlıkla sahiplenmeye niyetlenenler arasındaki, gizli çekişmeyi de fark ettim ben bu yorumlardan hareketle!
Şimdi sadece bekleyeceğim! Hem devletimin tarifini tam kavrayabilmek için, hem sistemin kendisini koruma refleksinin olup olmadığını görmek için, hem de; "Devlet yanlısı Çete" diye adı çok bilinerek ve art niyetlice koyulmuş oluşumun içine adımın ne zaman yazılacağını merakla, hevesle, sabırsızlıkla bekleyeceğim!
Son söz olarak ta; Ufuk BÜYÜKÇELEBİ'ye geçmiş olsun derken hemen de tebrik edeceğim. Ve kendisine o, Atatürk'lü-Bozkurt'lu harika kolyesini tamamlamak üzere, üzerinde "Arap Kürt Partisi" yazan bir kelepçe asmayı düşünüp düşünmediğini soracağım!
Bu da geliiir, bu da geçeeer...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
"Bizim oğlan bina okur, döner döner gene okur." misali; "Duymak istediklerimi mi yazmış, yanlış mı anladım, yanlış bir ifâde mi var?" diye döndüm-döndüm okudum!
Benim en fazla ilgimi çeken, çuvaldızca canımın millî yerini acıtan ve hiç kimsenin başka anlaması mümkün olmayan cümlelerini, herkesle bir daha paylaşmak gerek diye düşündüm.
İşte o çarpıcı cümleler ve tesbitler: "Bir tarafta rejimi, yani Cumhuriyet’i kuran fikir ve onun anayasal bekçileri, diğer tarafta ise onlarla hesaplaşan iktidardaki parti. Peki iç hizmet kanununa göre 'Cumhuriyet’i korumaya mecbur ve korumaması durumunda ihanet etme durumuna düşecek olan' kurumların bu mücadelede mağlup ve de tasfiye olması düşünülebilir mi? Böyle bir şey devletin yıkılması demek olacağından ........"
Devam ediyor ve şu cümlelerle son noktasını koyuyor: "Benim kanaatime göre AKP dava sonuçlanıncaya kadar fütursuzluğunu daha da artıracaktır.. Öyle, çünkü kapatılma davası ile tasfiyeye gireceğini görüyor. Bu itibarla 'AKP’ye kin kusan ve orduevlerinde toplandığı kaydedilenler'e sesleniyoruz, aman dikkat! AKP’nin oyununa gelmeyin... AKP’yi tankla, postalla, dipçikle değil, hukukla, adeletle uğurlamalıyız."
Bazen; keşke gazeteci olsam, beni gazetede istihdam etseler, mutfağına atsalar ve sadece haber peşinde koşsam ve asla yorum yapmasam diye heveslenirim! Bunu beceremeyeceğimi bildiğim için de gazeteci olmadığımı, olamayacağımı itiraf eder gezerim. İlgimi çeken gazeteciler, ilgimi çeken muhabirler ve ilgimi çeken muharrirler olur, var elbette! Kocaman kocaman "Şeyh'ül muharririn" ünvanlı kişilerin, "dolma kalem"liklerini, milyon dolar veya eurolarla alınıp satıldıklarını gördüğümde, moralim çok bozulmuştu! Şeytan; bana da bunları gör demişti! Aziz Nesin'in Türk tarifini bu adamların haklı çıkarmış olduklarına çok öfkelenmiştim!
Milyon dolar-euro transfer ücretli bu "dolma kalemler"in oğullarının da, köylü kurnazlığı mantığıyla fikir kulvarlarına serpiştirilmiş olduklarını görünce de öfkeleniyorum ama aradan Sebahattin ÖNKİBAR gibi profesyonel, sivri düşünceli, sivri dilli; gazeteciliği, televizyonculuğu, muhabirliği ve muharrirliği bir arada götürebilen duyarlı Türk kalemleri görünce moralim düzeliyor.
"Cumhuriyet’i korumaya mecbur ve korumaması durumunda ihanet etme durumuna düşecek olan kurumlar" tarifinin, çok bilinerek ve çok çarpıcı şekilde herkese hatırlatılmasındaki ustalığı kabullenmemek mümkün mü?
Yine; "AKP’ye kin kusan ve orduevlerinde toplandığı kaydedilenlere" tarifindeki ustalığa; kinâyeye, tenkîde ne dersiniz?
Son günlerde maalesef sapla saman karıştı, karıştırıldı! Yine de şükürler olsun ki saman, saptan meydana geldiği için ikinci bir harmanla tamamını saman etme şansımız var!
Meselelerin asıl sahipleriyle, meselelere sahiplenmeleri gerektiğinde sahiplenmeyip güçleri ellerinden gittikten sonra pişmanlıkla sahiplenmeye niyetlenenler arasındaki, gizli çekişmeyi de fark ettim ben bu yorumlardan hareketle!
Şimdi sadece bekleyeceğim! Hem devletimin tarifini tam kavrayabilmek için, hem sistemin kendisini koruma refleksinin olup olmadığını görmek için, hem de; "Devlet yanlısı Çete" diye adı çok bilinerek ve art niyetlice koyulmuş oluşumun içine adımın ne zaman yazılacağını merakla, hevesle, sabırsızlıkla bekleyeceğim!
Son söz olarak ta; Ufuk BÜYÜKÇELEBİ'ye geçmiş olsun derken hemen de tebrik edeceğim. Ve kendisine o, Atatürk'lü-Bozkurt'lu harika kolyesini tamamlamak üzere, üzerinde "Arap Kürt Partisi" yazan bir kelepçe asmayı düşünüp düşünmediğini soracağım!
Bu da geliiir, bu da geçeeer...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Perşembe, Temmuz 03, 2008
GÜNÜMÜZ KEŞANLI ALİ'Sİ...
Günlerdir, hatta haftalardır aklımdan çıkmadığı için dilimden de düşüremediğim; "Av köpeği, tüfeklinin yanına gider!" şeklindeki avcı sözü!
AKP'ye oy vermiş ve "İnadına Tayyip!" sloganıyla bulunduğu çevrede tozu dumana katmış bir cami müdaviminden, samimi dindardan duydum!
İstanbul'da 1 mayıs dolayısıyla işçilerin coplatıldığı, panzerlerle kış günü ıslatılıp sonra da sürüklenerek toplatıldığı günlerin ferdâsındaydık! Benim itirazlarıma karşılık söylendi!
Önce bu teşbih, fazlaca amiyâne gelmiş ve bozulmaya niyetlenmiştim! Sonra kendimle iç hesaplaşmaya durduğumda, kurtla-kurt köpeği teşbihimi hatırlayarak çarıklı erkân-ı harbin; sadakat timsâli olarak gösterilen köpekte bile, güce daha fazla sadâkatin olduğunu ispatlayan bu ferâsetine şapka çıkardım!
Atatürk'ü kimseye vermeyenler, Cumhuriyeti kendilerinden başkasına haram görenler, demokratım diyerek, milliyetçiyim diyerek sırça camlı makam odalarından dışarı çıkmayanların inadına bu adam; dağlarda-taşlarda, kuzeyde-güneyde, doğuda-batıda, Avrupa'da-Amerika'da; dünya jandarmasının önünde ayak ayak üstünde, gecekonduda iftar yemeğindeyken bağdaş kurmuş vaziyette!...
Dili laf yapıyor! Kasımpaşalı edalarıyla salınarak yürümesi çok halktan! Cebinde çakısı da var! Aynen sokaktakiler gibi küfredebiliyor da! Sırça makamlarında oturanlar, bütün edebî sanatları kullanarak birinin anasına "âteş-î sûzan-ı firkat" dese, anlaşılmasa da kıyâmet kopar ama adam; "Ananı da al git!" diyor, bir kişi anasını da alıp giderken kendileri gibi küfredebilen bu Kasımpaşalıya milyonlar alkış vuruyor!
Sırça makamlarından çıkmayanlar, grup toplantılarında boğazlarını yırtarcasına bağırarak ve de doğru şeyler söylüyorlar. Milletin dikkatini bile çekmiyor. Ama fısıltıyla; AKP hükümetinin ilk aylarındaki, ilk Milli Güvenlik Kurulu'nda veya genel Kurmay Başkanı ile ilk başbaşa görüşmelerinde Kasımpaşalı'nın; "Sine-i millete dönerim haa!" diye yaptığı rivayet edilen tehdidine acayip inanılıyor! Böyle bir görüşmenin olmadığını, olamayacağını her kes ama her kes biliyor ama; fısıldanan olayla, olayın kahramanı edilen birbirine yakıştırıldığı için hüsn-ü kabul görüyor!
Adam, partisinden ve grubundan, fersah-fersah, kilometrelerce önde!
"Beraber yürüdük biz bu yollarda." tarifli Gül Kardeşini Köşk'e, yani devletin zirvesine çıkarıyor ama randevuya gelince iş, içişleri bakanı ile görüşmek için Köşk randevusunu yarım saat erteleyebilecek kadar Devlet Protokolü'nün de önüne geçebiliyor!
Bu adama siyâseten güç yetmez!
Adamın cesâretinin hakkını verelim artık! Ülkücülerin kırk yıllık siyaset sahnesindeki varlığından hareketle, MHP Genel Başkanı'na kimse bir şey söylememiş-söyleyememişken; "Otur oturduğun yerde!" diyerek gizli dokunulmazlığını yerle bir eden, karizmasını çizen, bu adam!
Ana Muhalefet Genel Başkanını çocuk azarlar gibi, hatta hâkir görerek azarlayabilen bu adam! Diğer küçük muhaliflerine arada bir lolipop veren bu adam! "Her kes haddini ve yerini bilecek!" diyerek her kese, kendisini ve hükümet olarak gücünü hatırlatan bu adam!
Böyle muhalefet olduğu sürece, Silahlı Kuvvetlere alternatif olarak "Kuvvetli Silahlar" oluşturulduğu ve "Av köpekleri, tüfekliye gider!" sözü, geçerliliğini koruduğu sürece, bu adama siyâseten güç yetmez!
Küfretmesine rağmen, %47 blok!... Hakaret edilmesine rağmen, %47 blok!... Şehidine, askerine, esnafına, sendikacısına, memuruna, emeklisine, köylüsüne, çiftçisine olmadık hakaretler edilmesine rağmen, %47 blok!... Karşısındaki %53 ise, elli üç parça! Elli üç parçadan hangisini tek yakalıyorsa sırayla ağzını gözünü dağıtıp bırakıyor!
Daha ne Ergenekonlar, ne Manaslar, daha ne Deli Dumrullar, ne Köroğlular, Dadaloğlular adıyla operasyonlar göreceğiz bekleyin, bekleyelim!...
Sırayla, tek tek, tehlikeli görülme durumuna göre, sesinin fazla çıkışına göre daha kimler dağıtılıp, kimler susturulacak göreceğiz!
Ne kader arkadaşlığı, ne yoldaşlık, ne ülküdaşlık, nede silah arkadaşlığı bile dayanamadı bu adama! Tek yakaladığını eziyor, ezdiğini susturuyor! Bu adama, bu karşı koyma tarzıyla, güç yetmez vesselaaaam!
Bu da benim, "İnadına dolduruş"um! Yürü Keşanlı Alim! Heeeeyyt beee!
"Yerden göğe küp dizseler
Birbirine bend etseler
Alttan birini çekseler
Seyreyle sen gümbürtüyü!"
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
AKP'ye oy vermiş ve "İnadına Tayyip!" sloganıyla bulunduğu çevrede tozu dumana katmış bir cami müdaviminden, samimi dindardan duydum!
İstanbul'da 1 mayıs dolayısıyla işçilerin coplatıldığı, panzerlerle kış günü ıslatılıp sonra da sürüklenerek toplatıldığı günlerin ferdâsındaydık! Benim itirazlarıma karşılık söylendi!
Önce bu teşbih, fazlaca amiyâne gelmiş ve bozulmaya niyetlenmiştim! Sonra kendimle iç hesaplaşmaya durduğumda, kurtla-kurt köpeği teşbihimi hatırlayarak çarıklı erkân-ı harbin; sadakat timsâli olarak gösterilen köpekte bile, güce daha fazla sadâkatin olduğunu ispatlayan bu ferâsetine şapka çıkardım!
Atatürk'ü kimseye vermeyenler, Cumhuriyeti kendilerinden başkasına haram görenler, demokratım diyerek, milliyetçiyim diyerek sırça camlı makam odalarından dışarı çıkmayanların inadına bu adam; dağlarda-taşlarda, kuzeyde-güneyde, doğuda-batıda, Avrupa'da-Amerika'da; dünya jandarmasının önünde ayak ayak üstünde, gecekonduda iftar yemeğindeyken bağdaş kurmuş vaziyette!...
Dili laf yapıyor! Kasımpaşalı edalarıyla salınarak yürümesi çok halktan! Cebinde çakısı da var! Aynen sokaktakiler gibi küfredebiliyor da! Sırça makamlarında oturanlar, bütün edebî sanatları kullanarak birinin anasına "âteş-î sûzan-ı firkat" dese, anlaşılmasa da kıyâmet kopar ama adam; "Ananı da al git!" diyor, bir kişi anasını da alıp giderken kendileri gibi küfredebilen bu Kasımpaşalıya milyonlar alkış vuruyor!
Sırça makamlarından çıkmayanlar, grup toplantılarında boğazlarını yırtarcasına bağırarak ve de doğru şeyler söylüyorlar. Milletin dikkatini bile çekmiyor. Ama fısıltıyla; AKP hükümetinin ilk aylarındaki, ilk Milli Güvenlik Kurulu'nda veya genel Kurmay Başkanı ile ilk başbaşa görüşmelerinde Kasımpaşalı'nın; "Sine-i millete dönerim haa!" diye yaptığı rivayet edilen tehdidine acayip inanılıyor! Böyle bir görüşmenin olmadığını, olamayacağını her kes ama her kes biliyor ama; fısıldanan olayla, olayın kahramanı edilen birbirine yakıştırıldığı için hüsn-ü kabul görüyor!
Adam, partisinden ve grubundan, fersah-fersah, kilometrelerce önde!
"Beraber yürüdük biz bu yollarda." tarifli Gül Kardeşini Köşk'e, yani devletin zirvesine çıkarıyor ama randevuya gelince iş, içişleri bakanı ile görüşmek için Köşk randevusunu yarım saat erteleyebilecek kadar Devlet Protokolü'nün de önüne geçebiliyor!
Bu adama siyâseten güç yetmez!
Adamın cesâretinin hakkını verelim artık! Ülkücülerin kırk yıllık siyaset sahnesindeki varlığından hareketle, MHP Genel Başkanı'na kimse bir şey söylememiş-söyleyememişken; "Otur oturduğun yerde!" diyerek gizli dokunulmazlığını yerle bir eden, karizmasını çizen, bu adam!
Ana Muhalefet Genel Başkanını çocuk azarlar gibi, hatta hâkir görerek azarlayabilen bu adam! Diğer küçük muhaliflerine arada bir lolipop veren bu adam! "Her kes haddini ve yerini bilecek!" diyerek her kese, kendisini ve hükümet olarak gücünü hatırlatan bu adam!
Böyle muhalefet olduğu sürece, Silahlı Kuvvetlere alternatif olarak "Kuvvetli Silahlar" oluşturulduğu ve "Av köpekleri, tüfekliye gider!" sözü, geçerliliğini koruduğu sürece, bu adama siyâseten güç yetmez!
Küfretmesine rağmen, %47 blok!... Hakaret edilmesine rağmen, %47 blok!... Şehidine, askerine, esnafına, sendikacısına, memuruna, emeklisine, köylüsüne, çiftçisine olmadık hakaretler edilmesine rağmen, %47 blok!... Karşısındaki %53 ise, elli üç parça! Elli üç parçadan hangisini tek yakalıyorsa sırayla ağzını gözünü dağıtıp bırakıyor!
Daha ne Ergenekonlar, ne Manaslar, daha ne Deli Dumrullar, ne Köroğlular, Dadaloğlular adıyla operasyonlar göreceğiz bekleyin, bekleyelim!...
Sırayla, tek tek, tehlikeli görülme durumuna göre, sesinin fazla çıkışına göre daha kimler dağıtılıp, kimler susturulacak göreceğiz!
Ne kader arkadaşlığı, ne yoldaşlık, ne ülküdaşlık, nede silah arkadaşlığı bile dayanamadı bu adama! Tek yakaladığını eziyor, ezdiğini susturuyor! Bu adama, bu karşı koyma tarzıyla, güç yetmez vesselaaaam!
Bu da benim, "İnadına dolduruş"um! Yürü Keşanlı Alim! Heeeeyyt beee!
"Yerden göğe küp dizseler
Birbirine bend etseler
Alttan birini çekseler
Seyreyle sen gümbürtüyü!"
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Çarşamba, Temmuz 02, 2008
AĞUSTOS'TA KAR VAR, TİTREYECEĞİZ!...
Yine sûni bir gündem, yine sanal bir fırtına, yine devâsa meselelerin üzrine sis bombası!....
Böylesine zorbalığın cenneti bir ülkede demokrat olmaktan kolay ne ola ki?! Nasılsa "Seçin!" dediklerini seçtiriyorlar, sonra seçtirdiklerini seçenlere istedikleri hakaretleri ediyorlar; seçtirdikleriyle mecliste sağladıkları ezici çoğunluğa güvenerek kurumları birbirine düşürüyorlar, ahbap-çavuş ilişkileri ayyuka çıkan eski kadrodan arkadaşları ehil elemanların başına dikiyorlar, Sultan Abdulhamit Han'ın istihbarat örgütünü çöpe attırabilecek kadar güçlü bir istihbarat ağı kuruyorlar, her kesin bir takip edeni ve her takip edenin de bir takip edeni var!
Aleyhte konuşanları, önce listeliyor, sonra kendi gazetelerin de adını açıklayarak alt yapıyı hazırlıyor ve sonra da der-dest ediyorlar! Buna itiraz etmeye niyetlenenlere ise; "Her kes yargıya güvenmelidir!" diyorlar. Doğru söylüyorlar aslında! Her kes elbette yargıya güvenmeli ama kendilerine karşı açılan dâvâdan dolayı "Hukuk Darbesi" diye feryat ediyorlar! Nedeeeeen?
Aklıma neler neler geliyor! Ama söylemeyeceğim!
Bu memlekette ABD'nin onaylamadığı hiç bir işin hele bir darbenin asla mümkün olmayacağını, kadim müttefikimizin yetkilileri söylüyorlar! Uzun yıllar, bu memleketin Milli İstihbaratının sevk idaresini ABD'nin, CIA'nın yönlendirdiğini söylemeyen ve bilmeyen yok! Tezkere olaylarında mani olan, engel olan olarak gördükleri Silahlı Kuvvetlerimize acayip tazyikler uyguluyorlar! Başımıza çuval geçiriyorlar! Kırmızı Çizgilerimiz(!)i, renk körü oldukları için görmüyorlar! BOP Eş Başkanı edecek kadar kendilerine sadık bildikleri Başbakan'ı, tezkere olayından dolayı cezalandırıyorlar! Önce vaz geçip sonra, nedense bir daha sil baştan sahipleniyorlar!
İncirlik Hava Üssü'nün nükleer bir cephaneliğe dönüştürüldüğünü, bağırıyor milli basın! Üzerimizden geçerek Irak'a girememenin hesabını, göbeğimize basa-basa İran'a saldırırken görecekler besbelli! Gül/mey/en Hocayı önce, burada berat ettiriyor, sonra gönderiyorlar!
Bu arada hükümet te onlar ne emrederse harfiyyen yapıyor! Milleti o kadar kendi canıyla ve midesiyle başbaşa bıraktılar ki; artık nerdeyse kimsenin, İran'a yapılacak bir saldırının bu memlekete neye mal olacağının hesabını yapmasına zamanı yok!
Zamlar peşpeşe ve can yakıcı! Habire dolar ve euro ile satılan vatan topraklarını korumak uğruna, hemen her gün şehit veriyoruz! 2001 deki krizden çok daha fazla, nerdeyse iki katı fazla işyerinin kapandığını, yarı resmi ağızlar rakam-rakam açıklıyor! Aç ve işsiz sayımız gün geçtikçe artıyor! Köyler, kasabalar, ilçeler, hatta bazı küçük vilâyetler korkunç bir hızla göçüyorlar! Metropol şehirlerimizin yerlilerini bulabilmek mümkün değil. metropollerimizde asayiş, hak getire!
Çöl sıcaklarından daha fazla milleti bunaltan, bu son baskılarla ilgili iki şeyi; biri uygulanan, biri dikte ettirilen iki olayı mutlaka cevaplanmak üzere sormak istiyorum:
1- Logendijk adındaki densizin; "Önemli olan büyük-balığa ulaşmak." talimatından rahatsızlık duyan bir vatan evlâdı yok mu? Adamın sözünü, milletin de benim de "büyük-anıt" olarak algıladığımızı fark eden duyan kimse yok mu? Yoksa, gırtlağımı parçalayarak; "Nedeeeeeeen?"
2- Tercüman gazetesi genel yayın Yönetmeni Ufuk Büyükçelebi'nin derdest edilişinde kameraların çekmesine mani olmak için; "Çekerseniz kelepçeleriz!" diye tehdit edip, çekimin devam ettiğini görünce kelepçeleyerek rencide ederlerken; devletini, cumhuriyetini, milletini ölesiye seven bütün Türklerin rencide edildiğinin farkında olan yok mu? Bu hukuk veya hukuksuzluk, yarın onlara da lâzım değil mi? Bir yılı aşkın bir süredir iddianamesi bile olmayan bir dosya için milletperverlere reva görülen bu hakaret, bu baskı nedeeeeeen?
"Canım dediklerim canımı aldı/ Gönül sarayımı yıkıp gittiler." Artık milletimden ve kendimden başka kimseye, gü-ven-mi-yooo-ruuum!...
Çöl sıcaklarından sonra, Ağustos'ta güvendiğimiz dağlarda kar var her halde! Meteoroloji raporlarına göre titreyeceğiz!...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Böylesine zorbalığın cenneti bir ülkede demokrat olmaktan kolay ne ola ki?! Nasılsa "Seçin!" dediklerini seçtiriyorlar, sonra seçtirdiklerini seçenlere istedikleri hakaretleri ediyorlar; seçtirdikleriyle mecliste sağladıkları ezici çoğunluğa güvenerek kurumları birbirine düşürüyorlar, ahbap-çavuş ilişkileri ayyuka çıkan eski kadrodan arkadaşları ehil elemanların başına dikiyorlar, Sultan Abdulhamit Han'ın istihbarat örgütünü çöpe attırabilecek kadar güçlü bir istihbarat ağı kuruyorlar, her kesin bir takip edeni ve her takip edenin de bir takip edeni var!
Aleyhte konuşanları, önce listeliyor, sonra kendi gazetelerin de adını açıklayarak alt yapıyı hazırlıyor ve sonra da der-dest ediyorlar! Buna itiraz etmeye niyetlenenlere ise; "Her kes yargıya güvenmelidir!" diyorlar. Doğru söylüyorlar aslında! Her kes elbette yargıya güvenmeli ama kendilerine karşı açılan dâvâdan dolayı "Hukuk Darbesi" diye feryat ediyorlar! Nedeeeeen?
Aklıma neler neler geliyor! Ama söylemeyeceğim!
Bu memlekette ABD'nin onaylamadığı hiç bir işin hele bir darbenin asla mümkün olmayacağını, kadim müttefikimizin yetkilileri söylüyorlar! Uzun yıllar, bu memleketin Milli İstihbaratının sevk idaresini ABD'nin, CIA'nın yönlendirdiğini söylemeyen ve bilmeyen yok! Tezkere olaylarında mani olan, engel olan olarak gördükleri Silahlı Kuvvetlerimize acayip tazyikler uyguluyorlar! Başımıza çuval geçiriyorlar! Kırmızı Çizgilerimiz(!)i, renk körü oldukları için görmüyorlar! BOP Eş Başkanı edecek kadar kendilerine sadık bildikleri Başbakan'ı, tezkere olayından dolayı cezalandırıyorlar! Önce vaz geçip sonra, nedense bir daha sil baştan sahipleniyorlar!
İncirlik Hava Üssü'nün nükleer bir cephaneliğe dönüştürüldüğünü, bağırıyor milli basın! Üzerimizden geçerek Irak'a girememenin hesabını, göbeğimize basa-basa İran'a saldırırken görecekler besbelli! Gül/mey/en Hocayı önce, burada berat ettiriyor, sonra gönderiyorlar!
Bu arada hükümet te onlar ne emrederse harfiyyen yapıyor! Milleti o kadar kendi canıyla ve midesiyle başbaşa bıraktılar ki; artık nerdeyse kimsenin, İran'a yapılacak bir saldırının bu memlekete neye mal olacağının hesabını yapmasına zamanı yok!
Zamlar peşpeşe ve can yakıcı! Habire dolar ve euro ile satılan vatan topraklarını korumak uğruna, hemen her gün şehit veriyoruz! 2001 deki krizden çok daha fazla, nerdeyse iki katı fazla işyerinin kapandığını, yarı resmi ağızlar rakam-rakam açıklıyor! Aç ve işsiz sayımız gün geçtikçe artıyor! Köyler, kasabalar, ilçeler, hatta bazı küçük vilâyetler korkunç bir hızla göçüyorlar! Metropol şehirlerimizin yerlilerini bulabilmek mümkün değil. metropollerimizde asayiş, hak getire!
Çöl sıcaklarından daha fazla milleti bunaltan, bu son baskılarla ilgili iki şeyi; biri uygulanan, biri dikte ettirilen iki olayı mutlaka cevaplanmak üzere sormak istiyorum:
1- Logendijk adındaki densizin; "Önemli olan büyük-balığa ulaşmak." talimatından rahatsızlık duyan bir vatan evlâdı yok mu? Adamın sözünü, milletin de benim de "büyük-anıt" olarak algıladığımızı fark eden duyan kimse yok mu? Yoksa, gırtlağımı parçalayarak; "Nedeeeeeeen?"
2- Tercüman gazetesi genel yayın Yönetmeni Ufuk Büyükçelebi'nin derdest edilişinde kameraların çekmesine mani olmak için; "Çekerseniz kelepçeleriz!" diye tehdit edip, çekimin devam ettiğini görünce kelepçeleyerek rencide ederlerken; devletini, cumhuriyetini, milletini ölesiye seven bütün Türklerin rencide edildiğinin farkında olan yok mu? Bu hukuk veya hukuksuzluk, yarın onlara da lâzım değil mi? Bir yılı aşkın bir süredir iddianamesi bile olmayan bir dosya için milletperverlere reva görülen bu hakaret, bu baskı nedeeeeeen?
"Canım dediklerim canımı aldı/ Gönül sarayımı yıkıp gittiler." Artık milletimden ve kendimden başka kimseye, gü-ven-mi-yooo-ruuum!...
Çöl sıcaklarından sonra, Ağustos'ta güvendiğimiz dağlarda kar var her halde! Meteoroloji raporlarına göre titreyeceğiz!...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
DAKTİLOCU TAVŞAN...
Faşisti ve faşizmi gördük mü sonunda?
Faşist iktidarın, faşist medyası sâyesinde gündemin üzeri yine örtüldü! Hem de bu sefer türbansız örttüler gündemin üzerini! Başsavcı'nın sözlü kapatma isteği güme gitti!
Şu anda; "Türk'üm." diyen, "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyen, Türk'ü, Atatürk'ü, Türkiye'yi ve Cumhuriyeti seven her kesin neresi ağrıyorsa benim de oram ağrıyor!
Ama biz bu ağrıları hak ettik!
Sevgili Hulki Cevizoğlu'nun, bir canlı yayında Türkiye'ye ve Türkiye münevverlerinin tamamına sorduğu soruyu buradan tekrarlayarak becerebildiğimce de cevaplayacağım.
"Nerede hata yaptık?"
Nerede hata yapmadık ki? Adamlar, yaklaşık kırk yıldır geliyoruz diye naralar attılar. Duyduk duymazdan geldik!Bir işi yapmaya kırk kişinin atanmasının verdiği tembellik ve ataletimiz yüzünden hepimiz bir başkasının müdahele etmesini bekledik ve adamlara bırakın müdaheleyi, itiraz eden çıkmadı!
Bölücülere destek verdiler, yürek verdiler! Allah'a sahiplendi, Allahçılık yaptılar! Gene duymazdan görmezden geldik! Atatürk'e her sıkıştıklarında sarıldılar, ferahlayınca saldırdılar görmezden, duymazdan geldik! Bayrağımıza saldırdılar! Arkadaşlarını davul-zurnayla askere yolcu eden mahalleliye saldırdılar, benden başka itiraz eden çıkmadı! PKK, bağımsız adaylarla seçime gireceğini ve baraj meselesini aşacağını söyledi; biz vatanseverler, milliyetperverler, ulusalcılar, sosyal demokratlar, demokratik solcular, ülkücüler, en az onlar kadar cesaret göstererek bağımsız adaylığa soyunamadık! Şimdi de her yerimizden, her yanımızdan saldırılara, tazyiklere muhatabız ve canımızın her yeri ağrıyor!
Ama şimdi o karşı devrim, Atatürk ve Cumhuriyet'ten intikam hayal ve kiniyle saldıranlara, önce bir söz söyleyip sonra da bir kıssa arz edeceğim. "Kavgada önemli olan kuvvetli vurmak değil, kuvvetli darbeye dayanmaktır." diye bir çizgi roman sözü hatırlıyorum! Yedibin -kimilerine göre onbin- yıllık teamüllerimizle, biz bu saldırıyı savarız! Bilesiniz ki bizim darbemize siz dayanamazsınız! Çünkü en zayıf anımızda "Yedi Düvel" adıyla gelen ağababalarınız da dayanamamışlardı! Şimdi kıssa;
Sabahlar çok erken uyanan Karga, bir tıkırtı duyar. Merakla dalın en ucuna doğru atlar. Ağacının hemen altındaki mağaranın önünde bir Tavşan, önüne bir daktilo almış ve "çat-çut" bir şeyler yapmaktadır. Karga tam ne yaptığını soracakken aşağıdan bir tilki görünür. Tilki sabah sabah tek başına ve bir mağara ağzında gördüğü tavşana iştahla koşar. Hayret! tavşan, Tilikiyi görmezden gelir ve takır-tukuruna devam eder. Tilki öfke ve merakla;
- Tavşan! Ne yapıyorsun? Diye sorar. Tavşan, umursamaz tavırlarla;
- Bir tavşan bir tilkiyi nasıl avlar ve yer diye kitap yazıyorum. Çocuklarıma lâzım olur. Der!
- Bre aptal tavşan! Hiç tavşanın tilkiyi yediği, duyulmuş iş midir? diye kızınca, Tavşan yine umursamaz tavırlarla;
- Öööf! Canımı sıkma! Erkeksen içeri gel! der ve arkasına bakmadan mağaraya girer. Tilki artık tavşanın kaçma şansının kalmadığına sevinerek hevesle peşine mağaraya girer. İçerden bir boğuşma sesi gelir. Biraz sonra Tavşan, mağaradan üstünü çırparak çıkar ve daktilosunun başına geçer. Karganın gözleri yuvasından çıkacak haldedir! Tam bu esnada aşağıdan bir kurt görünür. Kurt ta sabah sabah bir tavşan bulmanın hevesiyle önce sessizce, ama tavşanın aldırmadığını görünce hevesle tavşana yaklaşır. Tavşan, yine umursamaz edalardadır. Kurt ta merak eder bu hali:
- Tavşan! ne yapıyorsun? diye sorar.
- Bir tavşan, bir kurdu nasıl avlar ve yer diye bir kitap yazıyorum. Çocuklarıma lazım olur. Der. Kurt ta öfkelenir;
- Manyak mısın sen? Hiç öyle şey olmuş mudur? Tavşan;
- Fazla söze gerek yok! Erkeksen peşimden gel! Der ve mağaraya girer, Kurt ta peşinden tabi! Karga pür-dikkattir. Bu sefer mağaradan daha kuvvetli bir boğuşma sesleri ve tozlar çıkar. Ses kesildiğinde, tozların arasından yine tavşan görünür. Üstünü çırparak sakin sakin gelip daktilonun başına geçer.
Karga artık dayanamaz ve sessizce süzülerek tozların arasından mağaraya girer. Dikkatle baktığında bir yanda tilkinin, bir yanda kurtun post ve kemiklerini görür. Biraz daha dikkat ettiğinde mağaranın dibinde bir aslanın yan yatıp dişlerini temizlediğini hayretle görür!...
Şimdiiii hisse; birileri bizim mağaramıza bir aslan koyup kapıyada daktilo başında bir tavşan oturtmuşlar! Tavşana yaklaşanı mağaraya sokarak içerdeki aslana yem ediyorlar!
Artık bize sadece usta bir aslan avcısı lazım. O mağaramıza girecek ve o aslanı avlayacak o kadar! Türk'ün her zaman mutlaka avcısının olduğunu da hatırlatırım. Aslan avlandıktan sonra tavşandan yahni mi yaparız, evcil hayvanlarımıza yem mi bilmem!...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Faşist iktidarın, faşist medyası sâyesinde gündemin üzeri yine örtüldü! Hem de bu sefer türbansız örttüler gündemin üzerini! Başsavcı'nın sözlü kapatma isteği güme gitti!
Şu anda; "Türk'üm." diyen, "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyen, Türk'ü, Atatürk'ü, Türkiye'yi ve Cumhuriyeti seven her kesin neresi ağrıyorsa benim de oram ağrıyor!
Ama biz bu ağrıları hak ettik!
Sevgili Hulki Cevizoğlu'nun, bir canlı yayında Türkiye'ye ve Türkiye münevverlerinin tamamına sorduğu soruyu buradan tekrarlayarak becerebildiğimce de cevaplayacağım.
"Nerede hata yaptık?"
Nerede hata yapmadık ki? Adamlar, yaklaşık kırk yıldır geliyoruz diye naralar attılar. Duyduk duymazdan geldik!Bir işi yapmaya kırk kişinin atanmasının verdiği tembellik ve ataletimiz yüzünden hepimiz bir başkasının müdahele etmesini bekledik ve adamlara bırakın müdaheleyi, itiraz eden çıkmadı!
Bölücülere destek verdiler, yürek verdiler! Allah'a sahiplendi, Allahçılık yaptılar! Gene duymazdan görmezden geldik! Atatürk'e her sıkıştıklarında sarıldılar, ferahlayınca saldırdılar görmezden, duymazdan geldik! Bayrağımıza saldırdılar! Arkadaşlarını davul-zurnayla askere yolcu eden mahalleliye saldırdılar, benden başka itiraz eden çıkmadı! PKK, bağımsız adaylarla seçime gireceğini ve baraj meselesini aşacağını söyledi; biz vatanseverler, milliyetperverler, ulusalcılar, sosyal demokratlar, demokratik solcular, ülkücüler, en az onlar kadar cesaret göstererek bağımsız adaylığa soyunamadık! Şimdi de her yerimizden, her yanımızdan saldırılara, tazyiklere muhatabız ve canımızın her yeri ağrıyor!
Ama şimdi o karşı devrim, Atatürk ve Cumhuriyet'ten intikam hayal ve kiniyle saldıranlara, önce bir söz söyleyip sonra da bir kıssa arz edeceğim. "Kavgada önemli olan kuvvetli vurmak değil, kuvvetli darbeye dayanmaktır." diye bir çizgi roman sözü hatırlıyorum! Yedibin -kimilerine göre onbin- yıllık teamüllerimizle, biz bu saldırıyı savarız! Bilesiniz ki bizim darbemize siz dayanamazsınız! Çünkü en zayıf anımızda "Yedi Düvel" adıyla gelen ağababalarınız da dayanamamışlardı! Şimdi kıssa;
Sabahlar çok erken uyanan Karga, bir tıkırtı duyar. Merakla dalın en ucuna doğru atlar. Ağacının hemen altındaki mağaranın önünde bir Tavşan, önüne bir daktilo almış ve "çat-çut" bir şeyler yapmaktadır. Karga tam ne yaptığını soracakken aşağıdan bir tilki görünür. Tilki sabah sabah tek başına ve bir mağara ağzında gördüğü tavşana iştahla koşar. Hayret! tavşan, Tilikiyi görmezden gelir ve takır-tukuruna devam eder. Tilki öfke ve merakla;
- Tavşan! Ne yapıyorsun? Diye sorar. Tavşan, umursamaz tavırlarla;
- Bir tavşan bir tilkiyi nasıl avlar ve yer diye kitap yazıyorum. Çocuklarıma lâzım olur. Der!
- Bre aptal tavşan! Hiç tavşanın tilkiyi yediği, duyulmuş iş midir? diye kızınca, Tavşan yine umursamaz tavırlarla;
- Öööf! Canımı sıkma! Erkeksen içeri gel! der ve arkasına bakmadan mağaraya girer. Tilki artık tavşanın kaçma şansının kalmadığına sevinerek hevesle peşine mağaraya girer. İçerden bir boğuşma sesi gelir. Biraz sonra Tavşan, mağaradan üstünü çırparak çıkar ve daktilosunun başına geçer. Karganın gözleri yuvasından çıkacak haldedir! Tam bu esnada aşağıdan bir kurt görünür. Kurt ta sabah sabah bir tavşan bulmanın hevesiyle önce sessizce, ama tavşanın aldırmadığını görünce hevesle tavşana yaklaşır. Tavşan, yine umursamaz edalardadır. Kurt ta merak eder bu hali:
- Tavşan! ne yapıyorsun? diye sorar.
- Bir tavşan, bir kurdu nasıl avlar ve yer diye bir kitap yazıyorum. Çocuklarıma lazım olur. Der. Kurt ta öfkelenir;
- Manyak mısın sen? Hiç öyle şey olmuş mudur? Tavşan;
- Fazla söze gerek yok! Erkeksen peşimden gel! Der ve mağaraya girer, Kurt ta peşinden tabi! Karga pür-dikkattir. Bu sefer mağaradan daha kuvvetli bir boğuşma sesleri ve tozlar çıkar. Ses kesildiğinde, tozların arasından yine tavşan görünür. Üstünü çırparak sakin sakin gelip daktilonun başına geçer.
Karga artık dayanamaz ve sessizce süzülerek tozların arasından mağaraya girer. Dikkatle baktığında bir yanda tilkinin, bir yanda kurtun post ve kemiklerini görür. Biraz daha dikkat ettiğinde mağaranın dibinde bir aslanın yan yatıp dişlerini temizlediğini hayretle görür!...
Şimdiiii hisse; birileri bizim mağaramıza bir aslan koyup kapıyada daktilo başında bir tavşan oturtmuşlar! Tavşana yaklaşanı mağaraya sokarak içerdeki aslana yem ediyorlar!
Artık bize sadece usta bir aslan avcısı lazım. O mağaramıza girecek ve o aslanı avlayacak o kadar! Türk'ün her zaman mutlaka avcısının olduğunu da hatırlatırım. Aslan avlandıktan sonra tavşandan yahni mi yaparız, evcil hayvanlarımıza yem mi bilmem!...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Salı, Temmuz 01, 2008
İNSANLIĞIN ÖZLEMİ.... YARINLARDA...
Tavuğumuz yumurtlama gıdaklamalarını tamamlamış, kuluçkaya yatacak kıvamda kızışmıştı yıllardır. Folluğumuz vardı, kuluçkaya yatacak tavuğumuz vardı, tavuğumuzun yumurtladığı yumurtalar vardı. Tam tavuğumuz kuluçkaya yatacakken bütün yumurtalarımızı acıktıkça menemen yaparak, rafadan yaparak, lop pişirerek yediğimizi ve follukta yumurtamızın kalmadığını fark ettik! Kuluçka dönemine girmiş olan tavuğumuzun yumurtlamasına da imkân yok! Elimize ne geçtiyse, nereden geçtiyse inceleyemeden, ne olduğunu bilemeden tavuğumuzun altına yumurtalar koyduk!
Şimdi beklemedeyiz! Merakla, korkuyla, endişeyle beklemedeyiz. Yumurtalardan keklik te çıkabiliiir, kuş ta!...
Selçuklular'ın devamı olan Osmanlı İmparatorluğu kalıntılarından; dünyaya karşı direnerek, "Yedi Düvel" adındaki Haçlı ile çarpışarak, büyük topraklar kaybetmemize rağmen devletli kalmayı başaracak kadar galip çıkarak seksenbeş yıllık bir Cumhuriyetiz.
Cumhuriyetimizi Osmanlı paşaları kurmuşlardı. Yani Osmanlı tedrisli generallerin, Muhteşem Türk Atatürk'ün önderliğinde meydana getirdikleri bir devletin sistemi Cumhuriyet. Padişahçı geçinerek, hilâfetçi geçinerek, dinci-islâmcı geçinerek, ırkçılık yaparak sisteme kafa tutanlar olmuştu! Şeriat elden gitti, din elden gitti diye başkaldıranlar olmuştu. Tarihinden ve tecrübelerinden hareketle yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti de başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüştü. Yoksulları bay etmişti. Ulusları toplayarak budunlaştırmıştı. Yani halkları bir araya getirerek milletleştirmiş ve "Ne mutlu Türk'üm diyene." diye de şifrelemişti.
Baş eğdirilen başlılardan baş alınmıştı. Diz çöktürülen dizlilerin bir daha kıyam etmelerine elden geldiğince mani olunmuştu. Devlet olmanın, devlet kalmanın başka yolu yoktu veya varsa Türk'ün bildiği tek yol buydu.
Bir şeyi ya atladılar, ya atladık, ya da atlatıldık! Cumhuriyetin yani milletin kendi yöneticisini kendisinin seçmesinin olmazsa olmazı olan demokrasinin; art niyetli bölücüler tarafından, etnik ırkçılar tarafından kullanılmaya çok müsait olduğu unutuldu!
Onlarca yıl; "Halklar" dediler. "Halklara özgürlük." dediler. "Halkların kardeşliği, halklara eşitlik" dediler. Dediler, dediler ve "Ne mutlu Türk'üm diyene." şifresinin karşısına; "Sen böyle dersen bir başkası da ne mutlu bilmem neyim diyene der." diye çıktılar. Diyenler solculardı, karşı çıkanlar radikal sağcılar!
Demokrasinin nimetlerinden faydalanarak Köşk'e kadar çıkabilenler; "Dağa-taşa bunu yazarak geri gittik." diyebildiler. Bir başkası; "Travma yaşattı!" diyebildi!
Devlet olmanın olmazsa olmaz kurallarından olan "Kuvvetler eşitliği ve kuvvetler farklılığı" birbirine karıştırıldı! Bu güzelim devlet yıllarca iyi yönetilmedi vesselâm!
Devletin kurumları arasında kıyasıya bir savaş başladı!Hukuk devreye girdi gayet tabi! Hukukun incelemesinde olan birisi, bulunduğu mevkinin; en zirve, en tek ve farklılığının verdiği ayrıcalıktan hareketle; "Anayasa mahkemesi'nin vereceği kararı tanımam." diyerek hukuksuzluğu başlatan mevki oldu!
Silâhlı Kuvvetlere alternatif olarak "Kuvvetli silahlar(!)" meydana getirildi! Bir zamanlar; "Poşayı paşa etmişler, önce babasını asmış." diye bilinen darb-ı mesel de bozuldu! Paşaları, paşa olmayanlar derdest etmeye başladı! Dünyada çocuğuna "Paşa" adını koyan tek millet olan Türk Milleti'nin; ordusuna, paşalarına olan saygı ve sevgisi hedef alınarak törpülenmeğe başlanıldı!
Artık aklım falan karışmıyor!
Korkmuyorsam da ürküyorum artık!
Folluktaki, tavuğumuzun altındaki yumurtadan ne çıkacağını, çok merak ediyorum! Keklik te çıkabiliiiiir, kuş ta!...
Sıcak ve hareketli günlere doğru gidiyoruz hem de çöl sıcaklarında! Kimin eli, kimin cebinde belli değil! Kim kimden ne kadar güçlü belli değil!
"Av köpekleri hep tüfeklinin yanına gider." avcı sözünün nasıl gerçekleşeceğini, merakla bekliyoruz! Çünkü herkeste tüfek var artık! Herkes eşit güçte ve "Kuvvetler ayrılığı", kuvvetler hasımlığına dönüştürüldü, kılıçlar çekildi!
"Atla katır tepişir arada eşeğin canı çıkar." atasözümüzü, Dengir'in kulağını da çınlatarak çok dikkatle inceleyince, biraz daha ürküyorum!...
Otuz yıl, belki biraz daha fazla geriye sarıyorum hafıza şeridimi ve kulağımda bir solcu ses çınlıyor: "Özgürlük ve barış tüm insanların özlemi olacak yarınlarda..."
Başlarım pilavda kırılacak kaşığın sapına!...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Şimdi beklemedeyiz! Merakla, korkuyla, endişeyle beklemedeyiz. Yumurtalardan keklik te çıkabiliiir, kuş ta!...
Selçuklular'ın devamı olan Osmanlı İmparatorluğu kalıntılarından; dünyaya karşı direnerek, "Yedi Düvel" adındaki Haçlı ile çarpışarak, büyük topraklar kaybetmemize rağmen devletli kalmayı başaracak kadar galip çıkarak seksenbeş yıllık bir Cumhuriyetiz.
Cumhuriyetimizi Osmanlı paşaları kurmuşlardı. Yani Osmanlı tedrisli generallerin, Muhteşem Türk Atatürk'ün önderliğinde meydana getirdikleri bir devletin sistemi Cumhuriyet. Padişahçı geçinerek, hilâfetçi geçinerek, dinci-islâmcı geçinerek, ırkçılık yaparak sisteme kafa tutanlar olmuştu! Şeriat elden gitti, din elden gitti diye başkaldıranlar olmuştu. Tarihinden ve tecrübelerinden hareketle yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti de başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüştü. Yoksulları bay etmişti. Ulusları toplayarak budunlaştırmıştı. Yani halkları bir araya getirerek milletleştirmiş ve "Ne mutlu Türk'üm diyene." diye de şifrelemişti.
Baş eğdirilen başlılardan baş alınmıştı. Diz çöktürülen dizlilerin bir daha kıyam etmelerine elden geldiğince mani olunmuştu. Devlet olmanın, devlet kalmanın başka yolu yoktu veya varsa Türk'ün bildiği tek yol buydu.
Bir şeyi ya atladılar, ya atladık, ya da atlatıldık! Cumhuriyetin yani milletin kendi yöneticisini kendisinin seçmesinin olmazsa olmazı olan demokrasinin; art niyetli bölücüler tarafından, etnik ırkçılar tarafından kullanılmaya çok müsait olduğu unutuldu!
Onlarca yıl; "Halklar" dediler. "Halklara özgürlük." dediler. "Halkların kardeşliği, halklara eşitlik" dediler. Dediler, dediler ve "Ne mutlu Türk'üm diyene." şifresinin karşısına; "Sen böyle dersen bir başkası da ne mutlu bilmem neyim diyene der." diye çıktılar. Diyenler solculardı, karşı çıkanlar radikal sağcılar!
Demokrasinin nimetlerinden faydalanarak Köşk'e kadar çıkabilenler; "Dağa-taşa bunu yazarak geri gittik." diyebildiler. Bir başkası; "Travma yaşattı!" diyebildi!
Devlet olmanın olmazsa olmaz kurallarından olan "Kuvvetler eşitliği ve kuvvetler farklılığı" birbirine karıştırıldı! Bu güzelim devlet yıllarca iyi yönetilmedi vesselâm!
Devletin kurumları arasında kıyasıya bir savaş başladı!Hukuk devreye girdi gayet tabi! Hukukun incelemesinde olan birisi, bulunduğu mevkinin; en zirve, en tek ve farklılığının verdiği ayrıcalıktan hareketle; "Anayasa mahkemesi'nin vereceği kararı tanımam." diyerek hukuksuzluğu başlatan mevki oldu!
Silâhlı Kuvvetlere alternatif olarak "Kuvvetli silahlar(!)" meydana getirildi! Bir zamanlar; "Poşayı paşa etmişler, önce babasını asmış." diye bilinen darb-ı mesel de bozuldu! Paşaları, paşa olmayanlar derdest etmeye başladı! Dünyada çocuğuna "Paşa" adını koyan tek millet olan Türk Milleti'nin; ordusuna, paşalarına olan saygı ve sevgisi hedef alınarak törpülenmeğe başlanıldı!
Artık aklım falan karışmıyor!
Korkmuyorsam da ürküyorum artık!
Folluktaki, tavuğumuzun altındaki yumurtadan ne çıkacağını, çok merak ediyorum! Keklik te çıkabiliiiiir, kuş ta!...
Sıcak ve hareketli günlere doğru gidiyoruz hem de çöl sıcaklarında! Kimin eli, kimin cebinde belli değil! Kim kimden ne kadar güçlü belli değil!
"Av köpekleri hep tüfeklinin yanına gider." avcı sözünün nasıl gerçekleşeceğini, merakla bekliyoruz! Çünkü herkeste tüfek var artık! Herkes eşit güçte ve "Kuvvetler ayrılığı", kuvvetler hasımlığına dönüştürüldü, kılıçlar çekildi!
"Atla katır tepişir arada eşeğin canı çıkar." atasözümüzü, Dengir'in kulağını da çınlatarak çok dikkatle inceleyince, biraz daha ürküyorum!...
Otuz yıl, belki biraz daha fazla geriye sarıyorum hafıza şeridimi ve kulağımda bir solcu ses çınlıyor: "Özgürlük ve barış tüm insanların özlemi olacak yarınlarda..."
Başlarım pilavda kırılacak kaşığın sapına!...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
YOKSA KONU MANKENİ MİYİZ?
Hayretlerdeyim! Yine aklım acayip karıştı!
Birileri tarafından, yine konu mankenliğine mi soyundurulduk? Öylesine enteresan bir zamanda, öylesine enteresan şeyler oluyor ki; "Söylesek ölüyoruz, söylemesek olmuyor!..."
En zor geçecek üç günlük hukuk süreci başladı. Kimler için zor geçecek günler? AKP'liler için! Recep Tayyip Erdoğan için! Abdullah Gül için!
Elbette hukukun kestiği parmak acımayacak! Elbette adalet ve merhâmet bir arada olmayacak! Bu sancılı ve haddinden fazla ateşli günlerde, enteresandan da öte şeyler oldu, oluyor!
Cumhurbaşkanı; Anayasa Mahkemesi'nin vereceği kararı tanımayacağını açıkladı gününden önce!
Dışişleri Bakanı; AB'ye Türkiye'de müslümanlar da dinlerini rahat yaşayamıyor diye şikâyetlendi!
AKP Genel Başkan Yardımcısı; dangır-dungur sesler çıkararak Atatürk, millete travmalar yaşattı diyerek ülkemizi ve Atatürk'ü İngiltere'ye ve ABD'ye şikâyet etti!
Türkiye, ABD'nin nükleer cephaneliği haline getirildi!
Soros beslemeleri, AB desteği ve ABD'nin sessiz alkışlamaları ile Türk Silahlı Kuvvetleri'ne edep ölçülerini aşarak, yasaları hiçe sayarak saldırmaya başladı! Doldurulmuş kıtalar, Soros paralarıyla taşınarak İstanbul'da işçiye yasak bölgede Cumhuriyet ve Atatürk'e kafa tuttu!
Türkiye-AB Karma Parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk adındaki Haçlı sözcüsü, işgâl kuvvetleri edasıyla iç işlerimiz hakkında tavsiye adıyla emirler yağdırmaya başladı!
Petrol zammını artık kimse tahmin bile edemiyor! Mazotla benzin fiyatları nerdeyse eşitlendi! Elektriğe %25' varan zam yapıldı. Bu zam bütün gıda üretimlerine de önümüzdeki günlerde yansıyacak!
Milletin canı artık hissedilir şekilde yanmaya başladı! AKP tepe-taklak yuvarlanıyorken, "İnadına Tayyip!" diye sîne dövenler, inadına küfürlere başladılar! Siyâsilerin can kurtaran simidi haline getirilmiş olan türban bombası, maytap çıktı!
"Allah İle Aldatmak" işini meslek edinmişlerin foyasını da Prof.Dr.Yaşar Nuri ÖZTÜRK açıkladı. "Allah İle Aldatmak" işinin "Türkiye'yi Kemiren İhânet" olduğunu şeksiz-şüphesiz ispatladı!
Gündemi artık AKP tayin edemiyor! Gündemi artık Recep Tayyip Erdoğan değiştiremiyor!
Tam AKP'nin bu müşgül zamanında bir daha Bahçeli çıktı piyasaya! Abdullah Gül'ün Köşk'e çıkışını kolaylaştırdığında olduğu gibi; türban meselesinde AKP'ye verdiği -yaptığı tek doğru- destek gibi; alt-üst kimlik meselesinde zorlanan AKP'yi, DTP'lilerle tokalaşarak, kucaklaşarak, Meclis'in rengini tamamlayarak ferahlattığı gibi bir daha çıktı piyasaya!...
"Başbuğ'un vasiyeti." dedirterek Erciyes Kurultayı'nın yapılmayacağını açıklattı! Kayseri'den, Abdullah Gül'ün memleketinden patlattı gündeme düşen bombayı! Ve bizler de canımızın nereden acıyacağını çok iyi bildikleri için feryat figanı kopardık!
Komplo teorisi de diyebilirsiniz! Balgat cenâhı, kesinlikle böyle diyecek ama ben kendimi konu mankeni edilmiş gibi hissetmeye başladım!
Türkiye'nin tek sosyalist partisi olduğu söylenen CHP; Sosyalist Enternasyonal'in AKP'ye vereceği desteği engellemeyi başaramayınca, Genel Sekreteryasını üstlendiği Enternasyonal toplantıyı protesto edecek kadar millileşti! Atatürk'ün partisi olduğunu, herkese hatırlattı bir daha!
Tam da böylesine devâsa meselelerin olduğu, oluştuğu günlerde Türkiye'nin en milliyetçi partisi tarifli MHP'nin Genel Başkanı; Abdullah Gül'ün memleketinden yaptırdığı bir açıklama ile düşünen bütün ülkücü kalemleri, duyarlı bütün Türkleri olmadık bir gündemle meşgûl etti!
Türk Milleti'nin duyarlı, müteyakkız münevverleri; Allah aşkına biraz daha dikkat! Erciyes Kurultayı'nı; Türk'ün zaferler ayı olan Ağustos ayında biz kendi başımıza da toplanarak yaparız, yapalım da...
Erciyes Kurultayı'nın ilk fikir babası Cihan Metin Başkan Kayseri'de bütün ülkücüleri ağırlayacak yürektedir. Cihan Başkan; dağda ülküdaşına sahiptir ama şehirde pek o kadar başarılı değil dersem şakamızı anlayacaktır. Bu anlayışla Cihan Metin Başkan ve Kayseri'deki ülküdaşlarımız yavaş yavaş Zaferler Ayı Ağustos'ta, "Yeniden Türk Milliyetçiliği" Bayrağı'nın dalgalandırılmasına zemin hazırlarlarken bizler de; gerçek meselelerimize dönelim!
Ne ordumuzu, ne hukukumuzu, ne devletimizi, ne de devletimizin kurumlarını; AB'nin, ABD'nin, Haçlı'nın ve yerli işbirlikçilerin karşısında sahipsiz bırakmayalım!
Konu mankeni edilmemize artık yeter demeyelim mi?
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Birileri tarafından, yine konu mankenliğine mi soyundurulduk? Öylesine enteresan bir zamanda, öylesine enteresan şeyler oluyor ki; "Söylesek ölüyoruz, söylemesek olmuyor!..."
En zor geçecek üç günlük hukuk süreci başladı. Kimler için zor geçecek günler? AKP'liler için! Recep Tayyip Erdoğan için! Abdullah Gül için!
Elbette hukukun kestiği parmak acımayacak! Elbette adalet ve merhâmet bir arada olmayacak! Bu sancılı ve haddinden fazla ateşli günlerde, enteresandan da öte şeyler oldu, oluyor!
Cumhurbaşkanı; Anayasa Mahkemesi'nin vereceği kararı tanımayacağını açıkladı gününden önce!
Dışişleri Bakanı; AB'ye Türkiye'de müslümanlar da dinlerini rahat yaşayamıyor diye şikâyetlendi!
AKP Genel Başkan Yardımcısı; dangır-dungur sesler çıkararak Atatürk, millete travmalar yaşattı diyerek ülkemizi ve Atatürk'ü İngiltere'ye ve ABD'ye şikâyet etti!
Türkiye, ABD'nin nükleer cephaneliği haline getirildi!
Soros beslemeleri, AB desteği ve ABD'nin sessiz alkışlamaları ile Türk Silahlı Kuvvetleri'ne edep ölçülerini aşarak, yasaları hiçe sayarak saldırmaya başladı! Doldurulmuş kıtalar, Soros paralarıyla taşınarak İstanbul'da işçiye yasak bölgede Cumhuriyet ve Atatürk'e kafa tuttu!
Türkiye-AB Karma Parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk adındaki Haçlı sözcüsü, işgâl kuvvetleri edasıyla iç işlerimiz hakkında tavsiye adıyla emirler yağdırmaya başladı!
Petrol zammını artık kimse tahmin bile edemiyor! Mazotla benzin fiyatları nerdeyse eşitlendi! Elektriğe %25' varan zam yapıldı. Bu zam bütün gıda üretimlerine de önümüzdeki günlerde yansıyacak!
Milletin canı artık hissedilir şekilde yanmaya başladı! AKP tepe-taklak yuvarlanıyorken, "İnadına Tayyip!" diye sîne dövenler, inadına küfürlere başladılar! Siyâsilerin can kurtaran simidi haline getirilmiş olan türban bombası, maytap çıktı!
"Allah İle Aldatmak" işini meslek edinmişlerin foyasını da Prof.Dr.Yaşar Nuri ÖZTÜRK açıkladı. "Allah İle Aldatmak" işinin "Türkiye'yi Kemiren İhânet" olduğunu şeksiz-şüphesiz ispatladı!
Gündemi artık AKP tayin edemiyor! Gündemi artık Recep Tayyip Erdoğan değiştiremiyor!
Tam AKP'nin bu müşgül zamanında bir daha Bahçeli çıktı piyasaya! Abdullah Gül'ün Köşk'e çıkışını kolaylaştırdığında olduğu gibi; türban meselesinde AKP'ye verdiği -yaptığı tek doğru- destek gibi; alt-üst kimlik meselesinde zorlanan AKP'yi, DTP'lilerle tokalaşarak, kucaklaşarak, Meclis'in rengini tamamlayarak ferahlattığı gibi bir daha çıktı piyasaya!...
"Başbuğ'un vasiyeti." dedirterek Erciyes Kurultayı'nın yapılmayacağını açıklattı! Kayseri'den, Abdullah Gül'ün memleketinden patlattı gündeme düşen bombayı! Ve bizler de canımızın nereden acıyacağını çok iyi bildikleri için feryat figanı kopardık!
Komplo teorisi de diyebilirsiniz! Balgat cenâhı, kesinlikle böyle diyecek ama ben kendimi konu mankeni edilmiş gibi hissetmeye başladım!
Türkiye'nin tek sosyalist partisi olduğu söylenen CHP; Sosyalist Enternasyonal'in AKP'ye vereceği desteği engellemeyi başaramayınca, Genel Sekreteryasını üstlendiği Enternasyonal toplantıyı protesto edecek kadar millileşti! Atatürk'ün partisi olduğunu, herkese hatırlattı bir daha!
Tam da böylesine devâsa meselelerin olduğu, oluştuğu günlerde Türkiye'nin en milliyetçi partisi tarifli MHP'nin Genel Başkanı; Abdullah Gül'ün memleketinden yaptırdığı bir açıklama ile düşünen bütün ülkücü kalemleri, duyarlı bütün Türkleri olmadık bir gündemle meşgûl etti!
Türk Milleti'nin duyarlı, müteyakkız münevverleri; Allah aşkına biraz daha dikkat! Erciyes Kurultayı'nı; Türk'ün zaferler ayı olan Ağustos ayında biz kendi başımıza da toplanarak yaparız, yapalım da...
Erciyes Kurultayı'nın ilk fikir babası Cihan Metin Başkan Kayseri'de bütün ülkücüleri ağırlayacak yürektedir. Cihan Başkan; dağda ülküdaşına sahiptir ama şehirde pek o kadar başarılı değil dersem şakamızı anlayacaktır. Bu anlayışla Cihan Metin Başkan ve Kayseri'deki ülküdaşlarımız yavaş yavaş Zaferler Ayı Ağustos'ta, "Yeniden Türk Milliyetçiliği" Bayrağı'nın dalgalandırılmasına zemin hazırlarlarken bizler de; gerçek meselelerimize dönelim!
Ne ordumuzu, ne hukukumuzu, ne devletimizi, ne de devletimizin kurumlarını; AB'nin, ABD'nin, Haçlı'nın ve yerli işbirlikçilerin karşısında sahipsiz bırakmayalım!
Konu mankeni edilmemize artık yeter demeyelim mi?
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazartesi, Haziran 30, 2008
BU HESABI DA BOZARIZ !...
Pek alanım değil ama biraz felsefe yapmaya niyetlendim, romantikleşerek... Romantizm, bizim kuşağın, hele bizim kuşak ülkücülerin olmazsa olmazımızdır. İdeallerimizde, hayallerimizde, sevdalarımızda hatta dostluğun dahi önüne geçirdiğimiz "Ülküdaşlık" kavramımızda bitmeyen, yenilmeyen, yerilmeyen tek güç kaynağımız romantizmimizdir.
Aklımız kesti keseli çıktığımız "Kutlu Seferimiz"de, yanımızda olmayanları "Niye bizimle değil?" diye değil, "Şimdi o tek başına ne yapar?" diye sorgulayarak üzüldük hep!...
Şimdi de; "Eskitenler, eskittikleri ile beraber eskidiklerinin hatta eskittiklerinden önce bittiklerinin farkında değiller mi?" diye üzülüyorum!
Biten, eskiyen kendileri olsa da üzülürüz ama çare bulmakta fazla zorlanmayız belki!... En azından bütün romantizmimizle ve terk etmeme alışkanlığımızla gider yanımıza alır ve yalnızlıktan kurtararak eskimesine, unutulmasına mani olabiliriz. Ama bu eskittiklerini zannederken eskiyenler, kendileriyle beraber Ülkücü Hareket'in yaklaşık elli yıllık emeklerini yok ediyorlar!
Türk siyâsetine Başbuğ Alparslan Türkeş'in katarak hediye ettiği, milletin siyâsi refleksi haline gelmiş Milliyetçi Hareket Partisini eskitiyorlar, bitirmeye çalışıyorlar!
Erciyes Kurultayı'nı; "Başbuğ'un vasiyeti!" iftirasıyla kaldıran zihniyet; Erciyes'in zirvelerinden aşağı nasıl tepetaklak yuvarlandıklarının farkında olamayacak kadar da hârisler! Veya Erciyes'in zirvelerinden aşağı elleriyle itekleyerek yuvarladıkları Milliyetçi Hareket Partisi'nin düşüşünü seyrederek verilen görevi hakkıyla yapmış olmanın huzurunu mu yaşıyorlar?
Türkçe düşünen, Türkçe yaşayan, Türkçe konuşanların adresi olan YENİÇAĞ Gazetemize, ben fakîre gelen elektronik iletilerde isyânın tarifi, baş kaldırının anlatımı mümkün değil! Baş kaldıranların içerisinde benim dikkatimi çeken ve teşkilattaki ünvanının başına "eski" sıfatı eklenmeyen sadece bir kişi var!
Mutlaka mevcût yöneticilerin eskitemedikleri, hâlâ görevde olan ve teşkilat sahipsiz kalmasın mantığıyla bekleyen ülküdaşlarımız var hatta mevcut genel merkez yöneticilerinin en az yüz katı fazlalıkta olduklarından da eminim!
Ülkücüleri eskitmekle görevli yöneticilerin, gözlerinden kaçtığı için eskitemedikleri ama sür'atle ünvanının önüne "eski" sıfatının ekleneceği bir ülküdaşımızın isyânını, tekrarlayarak hafızalara kazımak istiyorum.
MHP Mersin İl 2. Başkanı Gençağa Meral; "Kurultayın yapılmamasından önce olanlar var. Bizim evvela bunları analiz etmemiz gerekiyor. Hareketin var oluş sebepleri ortadan kaldırıldı. İnsanların buraya gelmesi için bir neden kalmadı. Fikri hareket fikirsiz hale geldi. Entelektüel hiçbir açılım yapılmıyor. Bu böyle devam ederse hareketimize özgü başka şeyler de gidecek. Bizi bu harekete bağlayan "Dokuz Işık" vardı. Bugün artık onun yerine sadece Devletçilik diye bir kavram var. Bu kavram da sadece bir şahsın adı.” diye özetliyor olanları!
Şimdi bu, Gençağa Meral'i; mevcut eskitmekle görevliler, sür'atle eskitmeyecekler mi? Hareket'in doktrininin adının "Dokuz Işık" olduğunu ama bundan sadece bir şahsın adı olan "Devletçilik" in kaldığını söylerkenki belâgata baktık değil mi?
Bu konuda bendenize gelen sayısız iletinin içinden sadece bir delikanlının; "Siz ne yaptınız?" sorusuna da bu belâgat örneği cevap değil midir?
Teşkilât zannettikleri yere ve teşkilâtları yok etmeyi görev edinmişlere bağlılığın artık taraftarlık olduğunu, ülkülerin dışında kalarak sadece "Devletçilik" adındaki şahısçılığa mecbur edildiklerini fark edemeyen veya fark ederek tercihlerini öyle yapanlara bir sözümüz olamaz, haklarıdır!
Ama teşkilâtlarımızdaki varlıklarıyla rahat olduğumuz Ülküdaşlarımızdan bir rica hakkım her halde olmalı!
"Sakın! Ama sakın lütfen yerlerinizi boşaltmak gibi bir gaflete düşmeyin!" Rahmetli Başbuğumuz, özel muhabbet adlı, doyulmaz sohbetlerinde; "İslâmın altıncı, imanın yedinci şartı haddini bilmektir." derlerdi. Şimdi teşkilât içindeki ülküdaşlarımızın, meşrû zaman ve meşrû zeminlerde bu haddini bilmezlere hadlerini bildirmek üzere hazırlığa geçmeleri lâzım.
Teşkilâtlarımızı ancak içerdeki ülküdaşlarımızın baş kaldırmalarıyla igâlden kurtarabiliriz. Yoksa bizler gibi teşkilâtlardan dışlanarak adlarının başına "eski" sıfatı eklenmiş ülkücülerin, müdahele şansımız olmaz, olsa da meşrû olmaz! Yanlış hesâbı Bağdat'tan dönderen bir ırkın ahfâdı olarak, biz bu hesabı da bozarız be Ülküdaşlarım!...
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
Aklımız kesti keseli çıktığımız "Kutlu Seferimiz"de, yanımızda olmayanları "Niye bizimle değil?" diye değil, "Şimdi o tek başına ne yapar?" diye sorgulayarak üzüldük hep!...
Şimdi de; "Eskitenler, eskittikleri ile beraber eskidiklerinin hatta eskittiklerinden önce bittiklerinin farkında değiller mi?" diye üzülüyorum!
Biten, eskiyen kendileri olsa da üzülürüz ama çare bulmakta fazla zorlanmayız belki!... En azından bütün romantizmimizle ve terk etmeme alışkanlığımızla gider yanımıza alır ve yalnızlıktan kurtararak eskimesine, unutulmasına mani olabiliriz. Ama bu eskittiklerini zannederken eskiyenler, kendileriyle beraber Ülkücü Hareket'in yaklaşık elli yıllık emeklerini yok ediyorlar!
Türk siyâsetine Başbuğ Alparslan Türkeş'in katarak hediye ettiği, milletin siyâsi refleksi haline gelmiş Milliyetçi Hareket Partisini eskitiyorlar, bitirmeye çalışıyorlar!
Erciyes Kurultayı'nı; "Başbuğ'un vasiyeti!" iftirasıyla kaldıran zihniyet; Erciyes'in zirvelerinden aşağı nasıl tepetaklak yuvarlandıklarının farkında olamayacak kadar da hârisler! Veya Erciyes'in zirvelerinden aşağı elleriyle itekleyerek yuvarladıkları Milliyetçi Hareket Partisi'nin düşüşünü seyrederek verilen görevi hakkıyla yapmış olmanın huzurunu mu yaşıyorlar?
Türkçe düşünen, Türkçe yaşayan, Türkçe konuşanların adresi olan YENİÇAĞ Gazetemize, ben fakîre gelen elektronik iletilerde isyânın tarifi, baş kaldırının anlatımı mümkün değil! Baş kaldıranların içerisinde benim dikkatimi çeken ve teşkilattaki ünvanının başına "eski" sıfatı eklenmeyen sadece bir kişi var!
Mutlaka mevcût yöneticilerin eskitemedikleri, hâlâ görevde olan ve teşkilat sahipsiz kalmasın mantığıyla bekleyen ülküdaşlarımız var hatta mevcut genel merkez yöneticilerinin en az yüz katı fazlalıkta olduklarından da eminim!
Ülkücüleri eskitmekle görevli yöneticilerin, gözlerinden kaçtığı için eskitemedikleri ama sür'atle ünvanının önüne "eski" sıfatının ekleneceği bir ülküdaşımızın isyânını, tekrarlayarak hafızalara kazımak istiyorum.
MHP Mersin İl 2. Başkanı Gençağa Meral; "Kurultayın yapılmamasından önce olanlar var. Bizim evvela bunları analiz etmemiz gerekiyor. Hareketin var oluş sebepleri ortadan kaldırıldı. İnsanların buraya gelmesi için bir neden kalmadı. Fikri hareket fikirsiz hale geldi. Entelektüel hiçbir açılım yapılmıyor. Bu böyle devam ederse hareketimize özgü başka şeyler de gidecek. Bizi bu harekete bağlayan "Dokuz Işık" vardı. Bugün artık onun yerine sadece Devletçilik diye bir kavram var. Bu kavram da sadece bir şahsın adı.” diye özetliyor olanları!
Şimdi bu, Gençağa Meral'i; mevcut eskitmekle görevliler, sür'atle eskitmeyecekler mi? Hareket'in doktrininin adının "Dokuz Işık" olduğunu ama bundan sadece bir şahsın adı olan "Devletçilik" in kaldığını söylerkenki belâgata baktık değil mi?
Bu konuda bendenize gelen sayısız iletinin içinden sadece bir delikanlının; "Siz ne yaptınız?" sorusuna da bu belâgat örneği cevap değil midir?
Teşkilât zannettikleri yere ve teşkilâtları yok etmeyi görev edinmişlere bağlılığın artık taraftarlık olduğunu, ülkülerin dışında kalarak sadece "Devletçilik" adındaki şahısçılığa mecbur edildiklerini fark edemeyen veya fark ederek tercihlerini öyle yapanlara bir sözümüz olamaz, haklarıdır!
Ama teşkilâtlarımızdaki varlıklarıyla rahat olduğumuz Ülküdaşlarımızdan bir rica hakkım her halde olmalı!
"Sakın! Ama sakın lütfen yerlerinizi boşaltmak gibi bir gaflete düşmeyin!" Rahmetli Başbuğumuz, özel muhabbet adlı, doyulmaz sohbetlerinde; "İslâmın altıncı, imanın yedinci şartı haddini bilmektir." derlerdi. Şimdi teşkilât içindeki ülküdaşlarımızın, meşrû zaman ve meşrû zeminlerde bu haddini bilmezlere hadlerini bildirmek üzere hazırlığa geçmeleri lâzım.
Teşkilâtlarımızı ancak içerdeki ülküdaşlarımızın baş kaldırmalarıyla igâlden kurtarabiliriz. Yoksa bizler gibi teşkilâtlardan dışlanarak adlarının başına "eski" sıfatı eklenmiş ülkücülerin, müdahele şansımız olmaz, olsa da meşrû olmaz! Yanlış hesâbı Bağdat'tan dönderen bir ırkın ahfâdı olarak, biz bu hesabı da bozarız be Ülküdaşlarım!...
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selam, sevgi, dua
Mustafa ASLAN
DENGİR'İN DANGIR-DUNGURU !...
Dengir Mir Mehmet Fırat'ın çıkardığı dangur-dungur seslerle ilgilenmeyecektim aslında! "Deprem Çadırı"nda baş gösteren tsunamiden sonraki panikle, sürekli irtifa kaybeden bu acemi Hezarfen taklitçileri, düşerken acemice sesler çıkarmaya başladılar görüyor, duyuyorum!...
Acemi Hezarfen Çelebi taklitçileri; zaten değişip-gelişip-gömlek değiştirdikten sonra, tebdîl-i kıyafetle kandırabileceklerini zannederek eteklerine yapıştıkları Haçlı'nın verdiği yırtık kanatlarla düşüşe geçmişlerdi!
Adamlar tepe taklak düşerlerken dangur-dungur sesler de çıkarabilirlerdi! Duymazdan geleyim, bir de ben rahatsız olarak adamların kendilerini hâlâ önemli hissetmelerine katkı vermeyeyim diye düşünmüştüm!
Haccac bin Yusuf es-Sekâfî yani Haccac-ı Zalim'ce millete zulmetseler de, düşene vurmak erlik değildir mantığıyla da davranıyordum. Ama kıymetli okurlarımdan aldığım iletiler ve sözüne çok kıymet verdiğim bir Ağabeyim'in isteği üzerine mecbûren değineceğim.
Önce bu acemi Hezarfen Çelebi taklitçisinin çıkardığı dangır-dungurları hatırlayalım.
*"Atatürk devrimleri, Türk toplumunu travmatize etti."
*"Bir gece içinde kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri söylendi."
*"Dinleri altüst edildi."
Vaaaay be!
Bu dangır-dungurları; hem ingilizcesini hem de tercümesini veren "yaygın basın"dan aldım. Bu sözler bir meczûbun savsaklaması değilse, düşüşe geçen acemi Hezarfen Çelebi mukallidinin korkudan çıkardığı sesler değil midir?
Dışarıda ülkenin haysiyetini temsil etmesi gereken Dışişleri Bakanı'nın, Devletini Haçlı'ya şikâyeti ile bu söylemlerin bir farkı var mıdır? O, AB'ye şikâyetlenmişti, bu ABD ve İngiltere'ye, fark sadece bu kadar!...
Bir de, hemen hemen aynı zamanların çocuklarıyız. Dolayısıyla babalarımız ve dedelerimiz de akranlar.
Onların dedeleri veya dedelerinin amca çocukları,- onlarda nasıl olduğunu bilmem de Irakta'da, Suriye'de de, dünyanın bilmem neresinde de aynı aşiretten olmak amcaoğulluğu sayılır ya neyse- devlete baş kaldırır; önce Kürt devleti ister, sonra "Şeriat isterük!"e döner ve vatana ihânet suçu mahkemece sabit görülerek idam edilir. Bizim dedelerimiz asıl travmayı yaşatan(!)lar olarak köy köy yeni alfabeyi, yeni devrimleri anlatabilmek için eğitmenlik yaparlar...
Bu nasıl bir gecelik iştir ki; Muhteşem Türk Atatürk, 1923'le 1938 arasında, onbeş yıl geceli gündüzlü nerdeyse uyumadan uğraşmış!... 15 yıl, bir gece midir? Yoksa dangır-dungurlar kutuplarda mı yaşıyorlardı o tarihlerde?
Bir gece içinde kıyafetleri ve dillerinin değiştirildiği söylenmiş! O yüzden mi seksen yıldan fazladır dilleri değişmedi? O yüzden mi yerli işbirlikçilerle beraber tv kanallarında o güzelim Türkçemizin başını gözünü kıra kıra dillikten çıkarmaya gayret ederler? O yüzden mi seksen yıldan fazladır şalvarlarını, puşilerini takanlara kimse bir şey dememiş? Vay beee!
Hele dangır-dungurun en fazla ses çıkaranı; "Dinleri alt-üst edildi." cümlesi! O günlerin parçalanmış, taksim edilerek paylaşılmış sınırları içinde; pây-i taht işgâlde, şeyh'ül İslâm gâvurların istediği doğrultuda fetvâlar veriyor. Camilere at bağlanmış. Camilerde dansöz oynatılıyor. Bunlara ses çıkarmayan-çıkaramayan din adamları, Atatürk ve arkadaşları hakkında kafirler diye fetvâlar veriyor!
Haaaa! Buradan bakınca doğruduuur! Dinleri alt-üst edildi! Allah ile aldatanların ellerinden dükkânları alındı! Anadolu'daki "Sahte Dervişler" tek tek yakalandı veya sınır dışı edildi!
Minarelerimizden yeniden Ezân-ı Muhammedî inlemeye başladı! Şeyh'ül İslâmlığın yerine Diyânet İşleri Başkanlığı kuruldu ve nerdeyse iki bakanlığın bütçesi kadar bir bütçe tahsis edilerek, dîne sahip çıkıldı!
Muhteşem Türk Atatürk ve arkadaşlarının bu gayretlerini ve başarılarını inkâr edecek kadar nankör olan bu dangır-dungur demokrasi havarilerini, Allah(c.c.), zaten rüsvâ etti! Şimdi sıra hukukun bu dangır-dungur sesleri çıkaranları susturmasında!...
Ne bu devlet sahipsiz, ne de bu millet bu kadar kolay devletinden vaz geçer!
Akılları düşerken başlarına gelir mi bilmem ama, sandığın karanlıklarında ödleri patlayarak akıllarının başlarından külliyen uçacağını da görür gibiyim...
Önümüzde boş tenekeler, yukardan yuvarlanıyorlar ve dangııır-dungurdan başka ses yok!
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Acemi Hezarfen Çelebi taklitçileri; zaten değişip-gelişip-gömlek değiştirdikten sonra, tebdîl-i kıyafetle kandırabileceklerini zannederek eteklerine yapıştıkları Haçlı'nın verdiği yırtık kanatlarla düşüşe geçmişlerdi!
Adamlar tepe taklak düşerlerken dangur-dungur sesler de çıkarabilirlerdi! Duymazdan geleyim, bir de ben rahatsız olarak adamların kendilerini hâlâ önemli hissetmelerine katkı vermeyeyim diye düşünmüştüm!
Haccac bin Yusuf es-Sekâfî yani Haccac-ı Zalim'ce millete zulmetseler de, düşene vurmak erlik değildir mantığıyla da davranıyordum. Ama kıymetli okurlarımdan aldığım iletiler ve sözüne çok kıymet verdiğim bir Ağabeyim'in isteği üzerine mecbûren değineceğim.
Önce bu acemi Hezarfen Çelebi taklitçisinin çıkardığı dangır-dungurları hatırlayalım.
*"Atatürk devrimleri, Türk toplumunu travmatize etti."
*"Bir gece içinde kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri söylendi."
*"Dinleri altüst edildi."
Vaaaay be!
Bu dangır-dungurları; hem ingilizcesini hem de tercümesini veren "yaygın basın"dan aldım. Bu sözler bir meczûbun savsaklaması değilse, düşüşe geçen acemi Hezarfen Çelebi mukallidinin korkudan çıkardığı sesler değil midir?
Dışarıda ülkenin haysiyetini temsil etmesi gereken Dışişleri Bakanı'nın, Devletini Haçlı'ya şikâyeti ile bu söylemlerin bir farkı var mıdır? O, AB'ye şikâyetlenmişti, bu ABD ve İngiltere'ye, fark sadece bu kadar!...
Bir de, hemen hemen aynı zamanların çocuklarıyız. Dolayısıyla babalarımız ve dedelerimiz de akranlar.
Onların dedeleri veya dedelerinin amca çocukları,- onlarda nasıl olduğunu bilmem de Irakta'da, Suriye'de de, dünyanın bilmem neresinde de aynı aşiretten olmak amcaoğulluğu sayılır ya neyse- devlete baş kaldırır; önce Kürt devleti ister, sonra "Şeriat isterük!"e döner ve vatana ihânet suçu mahkemece sabit görülerek idam edilir. Bizim dedelerimiz asıl travmayı yaşatan(!)lar olarak köy köy yeni alfabeyi, yeni devrimleri anlatabilmek için eğitmenlik yaparlar...
Bu nasıl bir gecelik iştir ki; Muhteşem Türk Atatürk, 1923'le 1938 arasında, onbeş yıl geceli gündüzlü nerdeyse uyumadan uğraşmış!... 15 yıl, bir gece midir? Yoksa dangır-dungurlar kutuplarda mı yaşıyorlardı o tarihlerde?
Bir gece içinde kıyafetleri ve dillerinin değiştirildiği söylenmiş! O yüzden mi seksen yıldan fazladır dilleri değişmedi? O yüzden mi yerli işbirlikçilerle beraber tv kanallarında o güzelim Türkçemizin başını gözünü kıra kıra dillikten çıkarmaya gayret ederler? O yüzden mi seksen yıldan fazladır şalvarlarını, puşilerini takanlara kimse bir şey dememiş? Vay beee!
Hele dangır-dungurun en fazla ses çıkaranı; "Dinleri alt-üst edildi." cümlesi! O günlerin parçalanmış, taksim edilerek paylaşılmış sınırları içinde; pây-i taht işgâlde, şeyh'ül İslâm gâvurların istediği doğrultuda fetvâlar veriyor. Camilere at bağlanmış. Camilerde dansöz oynatılıyor. Bunlara ses çıkarmayan-çıkaramayan din adamları, Atatürk ve arkadaşları hakkında kafirler diye fetvâlar veriyor!
Haaaa! Buradan bakınca doğruduuur! Dinleri alt-üst edildi! Allah ile aldatanların ellerinden dükkânları alındı! Anadolu'daki "Sahte Dervişler" tek tek yakalandı veya sınır dışı edildi!
Minarelerimizden yeniden Ezân-ı Muhammedî inlemeye başladı! Şeyh'ül İslâmlığın yerine Diyânet İşleri Başkanlığı kuruldu ve nerdeyse iki bakanlığın bütçesi kadar bir bütçe tahsis edilerek, dîne sahip çıkıldı!
Muhteşem Türk Atatürk ve arkadaşlarının bu gayretlerini ve başarılarını inkâr edecek kadar nankör olan bu dangır-dungur demokrasi havarilerini, Allah(c.c.), zaten rüsvâ etti! Şimdi sıra hukukun bu dangır-dungur sesleri çıkaranları susturmasında!...
Ne bu devlet sahipsiz, ne de bu millet bu kadar kolay devletinden vaz geçer!
Akılları düşerken başlarına gelir mi bilmem ama, sandığın karanlıklarında ödleri patlayarak akıllarının başlarından külliyen uçacağını da görür gibiyim...
Önümüzde boş tenekeler, yukardan yuvarlanıyorlar ve dangııır-dungurdan başka ses yok!
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazar, Haziran 29, 2008
TÜRK'ÜM, TÜRKÇE DÜŞÜNÜRÜM...
"Bir ülkede namuslular da, en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o ülkeye kurtuluş yoktur."
Medeniyetin nerelerden nerelere taşındığının, medenîlerin nasıl çağa-zamaneye boğdurulduğunun, zamane yobazlarının nasıl medeniyete karşı galip geldiğinin de ispatı maalesef!
Duyarlı, hür akıllı dolayısıyla da vicdanları pâk kişiler, bazı sohpetlere denk gelir ve hayretlere düşerler! Bu sohbetleri dinlemek te sıkıntıdır, anlamak ta ve anladığını bir yerlere taşımak ta!... Çünkü sözle söyleyen bir birine yüzde yüz zıttır!
Her ne sebepten o hayatı yaşıyor olursa olsun, genelev sermayesi bir kadının veya telekız tarifli bir kadının, namustan-namusluluktan, iffetten bahsetmesi gibi!
Hırsızlığı tescilli birinin doğruluktan dem vurması, yalancılığı ile meşhur birinin doğru söz diye yemin üstüne yemin etmesi gibi!...
Dostlar;
Erzurum'da; "Ağzımla isteyip neremle yiyeyim?" derler. Bu ızdırap çekip ses çıkarmadan aşınmanın Dadaşça söyleniş şeklidir. "Ağlamayana meme yok!" ta bir Türk sözüdür, "Derdini söylemeyen derman bulamaz." da!
Dertlerin, sıkıntıların paylaşıldıkça hafifleyip azaldığını, mutluluk ve refahın paylaşıldıkça arttığını da biliriz! Biliriz de, ne kadar yaparız diye de hep merak ederiz ama hiç kendimize sormadan! Neyimizi, kimle, ne kadar paylaştığımızı hiç aklımıza getirmeyiz! Düştüğümüz her sıkıntıda arayacağımız ve aklımıza ilk gelen, "dost" dediğimiz kişileri, huzur verici hangi kazanımımızda arayıp aramadığımızı hiç düşünmeden!...
Papazın elinde Kur'an, imamın elinde İncil görürsem şaşırmam! Her ikisinin de öğrenmek adına bu kitapları incelediğini düşünür ve incelemeleri gereğine inanırız. Hatta bazen haddimi aştığımı bile bile papazların Kur'anı, imamların İncil'i okumalarını ısrarla isterim bile... Ama elinde Kur'an gördüğümüz papazın arkasında namaz kılınmayacağını, elinde İncil gördüğümüz imamla günah çıkarılmayacağını da biliriz!
Memleketimizin dört yandan ve alttan-üstten yerli işbirlikçilerin de yardımlarıyla müthiş bir tazyîke muhatap olduğunu hepimiz biliyoruz! Sağcısı-solcusu, ülkücüsü-devrimcisi, laiki-ümmetçisi, dinlisi-dinsizi duyarlı yüreklerin tamamının, aynı yerlerimizin ağrıdığını da biliyoruz. Dip dalgalanması da bu olsa gerek!
Biliyoruz da ne oluyor?
Hâlâ kendilerine "ulusal basın" adı koymuş "yaygın basın"ın gazete adındaki ambalaj kâğıtları, yüzbinlerce satılıyor! Hâlâ duyarlı bildiğimiz, kanaat önderi saydığımız kişilerin ellerinde bu "yaygın basın" örneklerinden birini veya bir kaçını görebiliyoruz! Her gördüğümüzde canımız acımıyor mu? Her gördüğümüzde milli bütünlüğümüze kast eden bu gazete maskeli virüslere paramızın verildiğini görerek incinmiyor muyuz? Ve bu bizim paralarımızla, milyon dolarlara transferler yaşayan ve aldıkları paranın büyüklüğü kadar "şeyh'ül muharririn" ünvanı kazananlara kızıp durmuyor muyuz?
Acaba diyorum! Acaba; "Dünyayı Türkçe okuyan ve okutan YENİÇAĞ gazetesi"nin tirajından utanan dostlarımızın sayısı yeterli mi? Türkçe düşünen, Türkçe konuşan kanaat önderlerinin sadece gönül bağıyla bir araya toplanarak dünyaya kafa tuttuğu YENİÇAĞ, Türklerden, Türkiye Sevdalıları'ndan yeterli desteği alıyor mu?
Türk'ü, Atatürk'ü, Türkiye'yi, Cumhuriyet'i, Devleti sevenlerden kaç kişi, günde bir yerine iki YENİÇAĞ alıyor? Kaç kişi, aldığı YENİÇAĞ'ı, bilerek bir kahvede masada unutarak gidiyor? Bu dediklerim yapılmamış olsa, elbette YENİÇAĞ'ın hayatını idame ettirebilmesi zor olurdu! Allah hepinizden razı olsun Dostlar...
Biraz daha, biraz daha destek!
Biraz daha birbirine benzer Türklerin sayılarının artırılması için gayret rica etsem, çok şey mi istemiş olurum! Milyon-milyon dolar ve euro ile desteklenerek milli meselelerimizin kösteklenmesinde kullanılan gazete kimlikli paçavralara kafa tutabilmek için biraz daha gayret rica etsem çok şey mi istemiş olurum?
İstemenin çok zor olduğunu bile bile sizlerden YENİÇAĞ'a destek istiyorum! Sizlerin ne kadar YENİÇAĞ'a ihtiyacınız varsa; YENİÇAĞ'ın da o kadar sizin desteğinize ihyiyacı var. Hadi bu gün sesimizi iki kişiye daha duyuralım ne dersiniz? Hadi Türkçe düşünelim...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Medeniyetin nerelerden nerelere taşındığının, medenîlerin nasıl çağa-zamaneye boğdurulduğunun, zamane yobazlarının nasıl medeniyete karşı galip geldiğinin de ispatı maalesef!
Duyarlı, hür akıllı dolayısıyla da vicdanları pâk kişiler, bazı sohpetlere denk gelir ve hayretlere düşerler! Bu sohbetleri dinlemek te sıkıntıdır, anlamak ta ve anladığını bir yerlere taşımak ta!... Çünkü sözle söyleyen bir birine yüzde yüz zıttır!
Her ne sebepten o hayatı yaşıyor olursa olsun, genelev sermayesi bir kadının veya telekız tarifli bir kadının, namustan-namusluluktan, iffetten bahsetmesi gibi!
Hırsızlığı tescilli birinin doğruluktan dem vurması, yalancılığı ile meşhur birinin doğru söz diye yemin üstüne yemin etmesi gibi!...
Dostlar;
Erzurum'da; "Ağzımla isteyip neremle yiyeyim?" derler. Bu ızdırap çekip ses çıkarmadan aşınmanın Dadaşça söyleniş şeklidir. "Ağlamayana meme yok!" ta bir Türk sözüdür, "Derdini söylemeyen derman bulamaz." da!
Dertlerin, sıkıntıların paylaşıldıkça hafifleyip azaldığını, mutluluk ve refahın paylaşıldıkça arttığını da biliriz! Biliriz de, ne kadar yaparız diye de hep merak ederiz ama hiç kendimize sormadan! Neyimizi, kimle, ne kadar paylaştığımızı hiç aklımıza getirmeyiz! Düştüğümüz her sıkıntıda arayacağımız ve aklımıza ilk gelen, "dost" dediğimiz kişileri, huzur verici hangi kazanımımızda arayıp aramadığımızı hiç düşünmeden!...
Papazın elinde Kur'an, imamın elinde İncil görürsem şaşırmam! Her ikisinin de öğrenmek adına bu kitapları incelediğini düşünür ve incelemeleri gereğine inanırız. Hatta bazen haddimi aştığımı bile bile papazların Kur'anı, imamların İncil'i okumalarını ısrarla isterim bile... Ama elinde Kur'an gördüğümüz papazın arkasında namaz kılınmayacağını, elinde İncil gördüğümüz imamla günah çıkarılmayacağını da biliriz!
Memleketimizin dört yandan ve alttan-üstten yerli işbirlikçilerin de yardımlarıyla müthiş bir tazyîke muhatap olduğunu hepimiz biliyoruz! Sağcısı-solcusu, ülkücüsü-devrimcisi, laiki-ümmetçisi, dinlisi-dinsizi duyarlı yüreklerin tamamının, aynı yerlerimizin ağrıdığını da biliyoruz. Dip dalgalanması da bu olsa gerek!
Biliyoruz da ne oluyor?
Hâlâ kendilerine "ulusal basın" adı koymuş "yaygın basın"ın gazete adındaki ambalaj kâğıtları, yüzbinlerce satılıyor! Hâlâ duyarlı bildiğimiz, kanaat önderi saydığımız kişilerin ellerinde bu "yaygın basın" örneklerinden birini veya bir kaçını görebiliyoruz! Her gördüğümüzde canımız acımıyor mu? Her gördüğümüzde milli bütünlüğümüze kast eden bu gazete maskeli virüslere paramızın verildiğini görerek incinmiyor muyuz? Ve bu bizim paralarımızla, milyon dolarlara transferler yaşayan ve aldıkları paranın büyüklüğü kadar "şeyh'ül muharririn" ünvanı kazananlara kızıp durmuyor muyuz?
Acaba diyorum! Acaba; "Dünyayı Türkçe okuyan ve okutan YENİÇAĞ gazetesi"nin tirajından utanan dostlarımızın sayısı yeterli mi? Türkçe düşünen, Türkçe konuşan kanaat önderlerinin sadece gönül bağıyla bir araya toplanarak dünyaya kafa tuttuğu YENİÇAĞ, Türklerden, Türkiye Sevdalıları'ndan yeterli desteği alıyor mu?
Türk'ü, Atatürk'ü, Türkiye'yi, Cumhuriyet'i, Devleti sevenlerden kaç kişi, günde bir yerine iki YENİÇAĞ alıyor? Kaç kişi, aldığı YENİÇAĞ'ı, bilerek bir kahvede masada unutarak gidiyor? Bu dediklerim yapılmamış olsa, elbette YENİÇAĞ'ın hayatını idame ettirebilmesi zor olurdu! Allah hepinizden razı olsun Dostlar...
Biraz daha, biraz daha destek!
Biraz daha birbirine benzer Türklerin sayılarının artırılması için gayret rica etsem, çok şey mi istemiş olurum! Milyon-milyon dolar ve euro ile desteklenerek milli meselelerimizin kösteklenmesinde kullanılan gazete kimlikli paçavralara kafa tutabilmek için biraz daha gayret rica etsem çok şey mi istemiş olurum?
İstemenin çok zor olduğunu bile bile sizlerden YENİÇAĞ'a destek istiyorum! Sizlerin ne kadar YENİÇAĞ'a ihtiyacınız varsa; YENİÇAĞ'ın da o kadar sizin desteğinize ihyiyacı var. Hadi bu gün sesimizi iki kişiye daha duyuralım ne dersiniz? Hadi Türkçe düşünelim...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cumartesi, Haziran 28, 2008
ERCİYES'TE BULUŞMAK ÜZERE...
Sustukça yükseldi sesimiz sanki
Sağırca duyulup körce görüldük
Dünümüzden utansa da bu günki
Ülkü Saflarına özel örüldük...
Durdu dünya, döner oldu dönekler
Süvariye itirazsız binekler
Küçük amma mide bozdu sinekler
Biz, batağa hasır diye serildik...
Sorulur herkese neden, ne diye
Ömürler var bir ülküye hediye
Yüz Milyonluk Milliyetçi Türkiye
Erciyes'ten Turan'a gider bilirdik...
Hazanda solunca çiçek bahçesi
Kalmaz koku okunmaz esâmîsi
Duyulunca ensede Kurt Nefesi
Biter namert! Biz ölerek dirildik...
Sadağımız dolu, budaksız oklar
Dişler kenetlenmiş, suskun dudaklar
Ürkek korkar, erkek gönlünü yoklar
Yarına sefer var diye gerildik...
İşareti almış idik Başbuğ'dan
Nasipliydik hay'dan, vay'dan ve toy'dan
Kırk yıldır dillerde hep meydan meydan
Efsane edildik. Ölüp dirildik...
Şu Erciyes'i, şu 18 yıldır tekrarlanarak teamülleşmiş kurultayı, şu bütün olumsuzluklara rağmen ülküdaşları ülkücü hasretiyle kucaklaştıran buluşmayı, sonlandırmaya cesâret edenlere biraz daha seslenmek istiyorum!...
Aldığım iletilerin tamamı, birbirine benzer ve öfkeli...
Hangi ülkücünün ülkücü olmasında mevcut MHP yöneticilerinin katkıları var Allah aşkına? Bizim kuşak, Başbuğumuz ve yakın mesai arkadaşları sâyesinde, farklı siyasi görüşlere mensup ana-babaların çocukları olarak ülkücüleştik. Ama bizim çocuklarımız ve torunlarımız, "ülkücü oğlu ülkücü" olarak doğdular. Hiç biri Başbuğumuz'u görmedi ama gören ana-babalarından dinledikleri Başbuğ'u, ana-babalarından çok daha fazla sevecek kadar tanıdılar!
Hâlâ birileri bana; "Lider, teşkilât, doktrin" diye hatırlatma yapıyor! Yapmayın beeee!
Ülküdaşlarım; nerede duruyorsa dursun hâla "Ülkücüyüm" diyebilme yüreğini, sadakatini gösteren can yoldaşlarım; ben fakîri tanıyanlar, "lider-teşkilât-doktrin" üçlemesine, ölümüne sadık olduğumu bilirler. Devlet Bahçeli'den lider diye bahseden kardeşlerim ise taraftarlık ile ülküdaşlık arasındaki farkın farkında olamayacak kadar ya taraftarlar, ya da gençler...
Ülkücü Hareket'in bir tek lideri vardır: Başbuğ Alparslan Türkeş. Ülkücüyüm diyen her keste ona sadıktır. Eğer genel başkanlık kendisiyle beraber liderlik getiriyor olsaydı Ali Koç ve Abdulkerim Doğru'nun da lider olmaları gerekmez miydi? Her ikisi de çok zor dönemlerde Parti genel Başkanlığı yapmışlardı. Allah razı olsun...
Ülkücü Hareket'in teşkilatları Ülkü Ocakları ve MHP'dir. Hiç bir ülkücünün ne Ocağa, ne de MHP'ye söyleyecek tek kelimesi yoktur. Olmamıştır. Ama yanlış yöneticilerin yanlışlarını söylemek gibi bir ülkücü tavır sergilenmiştir.
Ülkücü Hareket'in doktrini "9 Işık"tır. Mevcut Genel merkez Yöneticileri ve yol arkadaşlarının, 11 yılda kaç kere ağızlarına aldıklarını hatırlıyor musunuz? Eğer "lider-teşkilat-doktrin" üçlüsüne sadık kalmamış birileri aranıyorsa; her kesin dikkatle MHP Genel Merkez Yöneticileri ve yol arkadaşlarına bakmalarını tavsiye ederim!
Türkçüler Günü'nün adı değiştirildi. Dünya Türk Devletlerinin buluşturulduğu ve Başbuğumuz'un başlattığı Büyük Türk Kurultayları bitirildi. Aday olabilmek için olmazsa olmaz kriterimiz olan Ülkü Ocaklı olma şartı kaldırıldı. Halkların kardeşliği-eşitliği gibi korkunç parçalayıcı söylemler terennüm edildi. Mozaiğe itirazımız varken çiçek bahçesi gibi çok zayıf bir millet tarifi yapıldı. Farklılıkların farkında olarak ülke yönetimi gibi çok ötekileştirici söylemler kullanıldı. "Her türlü kültür emperyalizmine hayır." diyen ülkücü hareketin içinde diyalogcular, işbirlikçiler, AB'ciler, ABD'ciler yer bulabildi. C5'lerde Ülkü Devleri'ne işkence eden psikopat ekibin başı, müdürü millet vekili edilerek meclise taşındı. PKK'nın siyasal uzantılarıyla tokalaşıldı kucaklaşıldı. Apo çukurunun en kıdemli avukatıyla; "Gel Hasip! Meclisin rengini tamamlayalım." diyerek kucaklaşıldı. Millete verilen hiç bir söz tutulmadı. Şu an yapılacak bir anketle Türkiye'nin en yalancı siyasetçisinin kim çıkacağını bilmiyor muyuz?
İçim dolu, yüreğim ağzımda, söylenecek daha çok şey var ama yerim dar! Öfkem geçmezse -ki zor geçecek- devam edeceğim...
Belirlenecek bir tarihte Erciyes'te buluşmak üzere...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Sağırca duyulup körce görüldük
Dünümüzden utansa da bu günki
Ülkü Saflarına özel örüldük...
Durdu dünya, döner oldu dönekler
Süvariye itirazsız binekler
Küçük amma mide bozdu sinekler
Biz, batağa hasır diye serildik...
Sorulur herkese neden, ne diye
Ömürler var bir ülküye hediye
Yüz Milyonluk Milliyetçi Türkiye
Erciyes'ten Turan'a gider bilirdik...
Hazanda solunca çiçek bahçesi
Kalmaz koku okunmaz esâmîsi
Duyulunca ensede Kurt Nefesi
Biter namert! Biz ölerek dirildik...
Sadağımız dolu, budaksız oklar
Dişler kenetlenmiş, suskun dudaklar
Ürkek korkar, erkek gönlünü yoklar
Yarına sefer var diye gerildik...
İşareti almış idik Başbuğ'dan
Nasipliydik hay'dan, vay'dan ve toy'dan
Kırk yıldır dillerde hep meydan meydan
Efsane edildik. Ölüp dirildik...
Şu Erciyes'i, şu 18 yıldır tekrarlanarak teamülleşmiş kurultayı, şu bütün olumsuzluklara rağmen ülküdaşları ülkücü hasretiyle kucaklaştıran buluşmayı, sonlandırmaya cesâret edenlere biraz daha seslenmek istiyorum!...
Aldığım iletilerin tamamı, birbirine benzer ve öfkeli...
Hangi ülkücünün ülkücü olmasında mevcut MHP yöneticilerinin katkıları var Allah aşkına? Bizim kuşak, Başbuğumuz ve yakın mesai arkadaşları sâyesinde, farklı siyasi görüşlere mensup ana-babaların çocukları olarak ülkücüleştik. Ama bizim çocuklarımız ve torunlarımız, "ülkücü oğlu ülkücü" olarak doğdular. Hiç biri Başbuğumuz'u görmedi ama gören ana-babalarından dinledikleri Başbuğ'u, ana-babalarından çok daha fazla sevecek kadar tanıdılar!
Hâlâ birileri bana; "Lider, teşkilât, doktrin" diye hatırlatma yapıyor! Yapmayın beeee!
Ülküdaşlarım; nerede duruyorsa dursun hâla "Ülkücüyüm" diyebilme yüreğini, sadakatini gösteren can yoldaşlarım; ben fakîri tanıyanlar, "lider-teşkilât-doktrin" üçlemesine, ölümüne sadık olduğumu bilirler. Devlet Bahçeli'den lider diye bahseden kardeşlerim ise taraftarlık ile ülküdaşlık arasındaki farkın farkında olamayacak kadar ya taraftarlar, ya da gençler...
Ülkücü Hareket'in bir tek lideri vardır: Başbuğ Alparslan Türkeş. Ülkücüyüm diyen her keste ona sadıktır. Eğer genel başkanlık kendisiyle beraber liderlik getiriyor olsaydı Ali Koç ve Abdulkerim Doğru'nun da lider olmaları gerekmez miydi? Her ikisi de çok zor dönemlerde Parti genel Başkanlığı yapmışlardı. Allah razı olsun...
Ülkücü Hareket'in teşkilatları Ülkü Ocakları ve MHP'dir. Hiç bir ülkücünün ne Ocağa, ne de MHP'ye söyleyecek tek kelimesi yoktur. Olmamıştır. Ama yanlış yöneticilerin yanlışlarını söylemek gibi bir ülkücü tavır sergilenmiştir.
Ülkücü Hareket'in doktrini "9 Işık"tır. Mevcut Genel merkez Yöneticileri ve yol arkadaşlarının, 11 yılda kaç kere ağızlarına aldıklarını hatırlıyor musunuz? Eğer "lider-teşkilat-doktrin" üçlüsüne sadık kalmamış birileri aranıyorsa; her kesin dikkatle MHP Genel Merkez Yöneticileri ve yol arkadaşlarına bakmalarını tavsiye ederim!
Türkçüler Günü'nün adı değiştirildi. Dünya Türk Devletlerinin buluşturulduğu ve Başbuğumuz'un başlattığı Büyük Türk Kurultayları bitirildi. Aday olabilmek için olmazsa olmaz kriterimiz olan Ülkü Ocaklı olma şartı kaldırıldı. Halkların kardeşliği-eşitliği gibi korkunç parçalayıcı söylemler terennüm edildi. Mozaiğe itirazımız varken çiçek bahçesi gibi çok zayıf bir millet tarifi yapıldı. Farklılıkların farkında olarak ülke yönetimi gibi çok ötekileştirici söylemler kullanıldı. "Her türlü kültür emperyalizmine hayır." diyen ülkücü hareketin içinde diyalogcular, işbirlikçiler, AB'ciler, ABD'ciler yer bulabildi. C5'lerde Ülkü Devleri'ne işkence eden psikopat ekibin başı, müdürü millet vekili edilerek meclise taşındı. PKK'nın siyasal uzantılarıyla tokalaşıldı kucaklaşıldı. Apo çukurunun en kıdemli avukatıyla; "Gel Hasip! Meclisin rengini tamamlayalım." diyerek kucaklaşıldı. Millete verilen hiç bir söz tutulmadı. Şu an yapılacak bir anketle Türkiye'nin en yalancı siyasetçisinin kim çıkacağını bilmiyor muyuz?
İçim dolu, yüreğim ağzımda, söylenecek daha çok şey var ama yerim dar! Öfkem geçmezse -ki zor geçecek- devam edeceğim...
Belirlenecek bir tarihte Erciyes'te buluşmak üzere...
"BÜTÜN TÜRKLER BİR ORDU, KATILMAYAN KAÇAKTIR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
ÖTEKİLER, ÖTEKİLEŞMİŞLER! GÜNAYDIN!...
"Türk toplumuna travma yaşatıldı. Bir gece içinde kıyafetlerini ve dillerini değiştirmeleri istendi. Dini yaşama yolları değiştirildi."
Söze bak, hizaya gel!
Adamlar, resmen öteki! Resmen ve âlenen ötekileşmişler, ötekileşiyorlar ve arada bir "birlik-beraberlik, demokrasi" falan söylemleriyle akıl karıştırmaya devam ediyorlar!
Adamlar; kendilerini ötekileştirdiklerini söylemekten çekinmiyorlar ama bizler, yani %47'nin karşısındaki 53 parçalık %53'ler, adamlara "öteki" demekten imtina ediyoruz!
Allah ile aldatanların hesabının görülmesini, mutlaka ilâhi adâletten bekleyeceğim ama eşref-i mahlûkattan olan, eşref-i mahlûkatın en çok övülenlerinden olan Türk Milleti'nin 10.000 yıllık devlet teamüllerinden hareketle, mer'i kanunlarıyla bu adamları yargılamalarını daha bir sabırsızlıkla bekliyorum! Hukuk olmazsa devlet mi olur?
Ceza yasalarımıza göre, sıradan bir vatandaşa dahi hakaret etmenin yasal ceza olarak karşılığı varken devletin kendisini, kurucusunu, yasalarını ve sistemini korumasının adına "hukuk darbesi" diyecek kadar pervasızlaşan, hukuk tanımayan ötekilerin, hadlerinin bildirilmesini beklemeyelim mi?
"Kötüden, yanlıştan örnek olmaz." diye ahlâki öğretilerimiz vardır. Ama son 40 yılımızda maalesef bütün örnekler; kötülerden, yanlışlardan, kurnazlardan, hortumculardan, aile fotoğraflarından, papatyalardan, prenslerden, yol arkadaşlarından, imanlı(!) kadrolaşmalardan, dönenlerden-gelişenlerden, sık sık gömlek değiştirenlerden oluşuyor!
Yıllardır kendimizi yırttık! Haykırarak parçalandık!
İmam Hatip Liselerinin "arka bahçe" olarak tarif edildiği günden beri, kendilerinden olmayanların "pataten dinliler" olarak tarif edildiği günden beri, "rektörlerden türbana esas duruş alınacağı"nın açıklandığı günden beri, "Sen ne mutlu Türk'üm diyene dersen birileri de ne mutlu bilmem neyim der." denildiği günden beri; "Geliyorlaaar, biz getirmesek te gelmelerini kolaylaştırıyoruz." diye feverân ettik durduk!
Dini, dinci geçinenlere; Atatürk'ü Atatürkçü geçinenlere, milleti milliyetçi geçinenlere, sosyal demokrasiyi sosyal demokrat veya demokratik solcu geçinenlere tahrip ettirdiler seyrettik! Adam hem demokratik solcuyum dedi, hem Atatürkçüyüm dedi, hem laikim dedi ve hem de Fetullah Gülen'e kimsenin vermediği desteği açıkça verdi görmezden geldik! Hatta vefalılığını ve sadakatini alkışlayanlarımız bile oldu!
Sol'un en uç yerlerinden, dincilik siyaseti yapanların yanına transferler yapılabildi! Seyretmekten öte bir şey yapmadık! Çünkü düşünme yeteneğimize taraftarlık adına ipotekler koyulmuştu! Hırsızın, arsızın, uğursuzun hatta hainlerin bile artık "Bizimki" tariflilerini oluşturmuştuk! Akıllarımız işgâlde, vicdanlarımız ipotek altındaydı!
Biliyorduk ama aklımızı ve vicdanımızı kişisel çıkarlarımız uğruna akıllılık-kurnazlık tarifiyle kendimiz kiraya verdiğimiz için sadece seyretmekle de kalmıyor, alkışlar da vuruyorduk!
Milletin içindeyim. Ha bire dolaşıyorum! Çareyi milletin üreteceğine, çarenin çarıklı erkân-ı harpten çıkacağına o kadar inanıyorum ki!...
İzmir'de cami cemaatinden bir amcayla sohbetimde; "Hoca! Hoca! Av köpeği, her zaman eli tüfeklinin yanına koşar!" şeklindeki muhteşem, bir o kadar da ürkütücü tarifi duyunca, bütün edebime, toplumun kararlarında hep mâzur olduğuna inancıma rağmen %47' yi anlar gibi oldum! Sözü söyleyen de %47' nin içindendi!
Çarıklı erkân-ı harbin söyledikleriyle çok muhterem Ağabeyim Nihat Çetinkaya'nın, canlı tv yayınında; "AKP, güvenlik güçlerinden alternatif bir güç oluşturdu ve 1 mayıs'ta İstanbul'da güç gösterisi yaptı!" tarifini örtüştürdüm ve milletin neden AKP'de olduğunu anlamaya başladım!
Toplum, genellikle güçe teslim oluyormuş demek ki! Biz; duyarlı, kanaat önderi geçinenlerin, milyon dolarlara tarnsferler yaşayan, akıllı "taraf" taraftarlarının pazarlarını seyretmekten başka iş yapamadığımızı da keşfederek kahroluyorum!
Kardeşim! Adamlar ötekiler! Ötekileşmişler! Kendilerini tariften başka bir şey de yapmıyorlar! İmparatorluk başkentini, payitahtı Haçlı işgâlinden kurtararak, yeniden minarelerden Ezan-ı Muhammedi'nin inlemesini sağlayan, dansöz oynatılan, at bağlanan camileri yeniden ibadete açan, Diyânet İşleri başkanlığı diye bir kurum kurarak iki bakanlık bütçesinden fazla bütçe verecek kadar Müslüman olan bir Devlet Kurucusu'na, Atatürk'e karşı nankörlüklerini açıkça yapacak kadar Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı olduklarını tevilsiz söyleyebiliyorlar!
Biz ise hâlâ; insan hakları, demokrasi, demokratlık adına bu adamların ötekiliklerine yumuşatarak kılıf hazırlanmasına, seyrederek yardımcı oluyoruz!
Beğler! Vallahi devlet te tehlikede, sistem de, vatan da hatta din de elden gidiyor!
Adamlar, hâlâ "Allah İle Aldatanlar" tarifini mükemmel hak ediyorlar!... Zor iş ama beceriyorlar işte!... Günaydın adamlar ÖTEKİLEŞTİLER!
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Söze bak, hizaya gel!
Adamlar, resmen öteki! Resmen ve âlenen ötekileşmişler, ötekileşiyorlar ve arada bir "birlik-beraberlik, demokrasi" falan söylemleriyle akıl karıştırmaya devam ediyorlar!
Adamlar; kendilerini ötekileştirdiklerini söylemekten çekinmiyorlar ama bizler, yani %47'nin karşısındaki 53 parçalık %53'ler, adamlara "öteki" demekten imtina ediyoruz!
Allah ile aldatanların hesabının görülmesini, mutlaka ilâhi adâletten bekleyeceğim ama eşref-i mahlûkattan olan, eşref-i mahlûkatın en çok övülenlerinden olan Türk Milleti'nin 10.000 yıllık devlet teamüllerinden hareketle, mer'i kanunlarıyla bu adamları yargılamalarını daha bir sabırsızlıkla bekliyorum! Hukuk olmazsa devlet mi olur?
Ceza yasalarımıza göre, sıradan bir vatandaşa dahi hakaret etmenin yasal ceza olarak karşılığı varken devletin kendisini, kurucusunu, yasalarını ve sistemini korumasının adına "hukuk darbesi" diyecek kadar pervasızlaşan, hukuk tanımayan ötekilerin, hadlerinin bildirilmesini beklemeyelim mi?
"Kötüden, yanlıştan örnek olmaz." diye ahlâki öğretilerimiz vardır. Ama son 40 yılımızda maalesef bütün örnekler; kötülerden, yanlışlardan, kurnazlardan, hortumculardan, aile fotoğraflarından, papatyalardan, prenslerden, yol arkadaşlarından, imanlı(!) kadrolaşmalardan, dönenlerden-gelişenlerden, sık sık gömlek değiştirenlerden oluşuyor!
Yıllardır kendimizi yırttık! Haykırarak parçalandık!
İmam Hatip Liselerinin "arka bahçe" olarak tarif edildiği günden beri, kendilerinden olmayanların "pataten dinliler" olarak tarif edildiği günden beri, "rektörlerden türbana esas duruş alınacağı"nın açıklandığı günden beri, "Sen ne mutlu Türk'üm diyene dersen birileri de ne mutlu bilmem neyim der." denildiği günden beri; "Geliyorlaaar, biz getirmesek te gelmelerini kolaylaştırıyoruz." diye feverân ettik durduk!
Dini, dinci geçinenlere; Atatürk'ü Atatürkçü geçinenlere, milleti milliyetçi geçinenlere, sosyal demokrasiyi sosyal demokrat veya demokratik solcu geçinenlere tahrip ettirdiler seyrettik! Adam hem demokratik solcuyum dedi, hem Atatürkçüyüm dedi, hem laikim dedi ve hem de Fetullah Gülen'e kimsenin vermediği desteği açıkça verdi görmezden geldik! Hatta vefalılığını ve sadakatini alkışlayanlarımız bile oldu!
Sol'un en uç yerlerinden, dincilik siyaseti yapanların yanına transferler yapılabildi! Seyretmekten öte bir şey yapmadık! Çünkü düşünme yeteneğimize taraftarlık adına ipotekler koyulmuştu! Hırsızın, arsızın, uğursuzun hatta hainlerin bile artık "Bizimki" tariflilerini oluşturmuştuk! Akıllarımız işgâlde, vicdanlarımız ipotek altındaydı!
Biliyorduk ama aklımızı ve vicdanımızı kişisel çıkarlarımız uğruna akıllılık-kurnazlık tarifiyle kendimiz kiraya verdiğimiz için sadece seyretmekle de kalmıyor, alkışlar da vuruyorduk!
Milletin içindeyim. Ha bire dolaşıyorum! Çareyi milletin üreteceğine, çarenin çarıklı erkân-ı harpten çıkacağına o kadar inanıyorum ki!...
İzmir'de cami cemaatinden bir amcayla sohbetimde; "Hoca! Hoca! Av köpeği, her zaman eli tüfeklinin yanına koşar!" şeklindeki muhteşem, bir o kadar da ürkütücü tarifi duyunca, bütün edebime, toplumun kararlarında hep mâzur olduğuna inancıma rağmen %47' yi anlar gibi oldum! Sözü söyleyen de %47' nin içindendi!
Çarıklı erkân-ı harbin söyledikleriyle çok muhterem Ağabeyim Nihat Çetinkaya'nın, canlı tv yayınında; "AKP, güvenlik güçlerinden alternatif bir güç oluşturdu ve 1 mayıs'ta İstanbul'da güç gösterisi yaptı!" tarifini örtüştürdüm ve milletin neden AKP'de olduğunu anlamaya başladım!
Toplum, genellikle güçe teslim oluyormuş demek ki! Biz; duyarlı, kanaat önderi geçinenlerin, milyon dolarlara tarnsferler yaşayan, akıllı "taraf" taraftarlarının pazarlarını seyretmekten başka iş yapamadığımızı da keşfederek kahroluyorum!
Kardeşim! Adamlar ötekiler! Ötekileşmişler! Kendilerini tariften başka bir şey de yapmıyorlar! İmparatorluk başkentini, payitahtı Haçlı işgâlinden kurtararak, yeniden minarelerden Ezan-ı Muhammedi'nin inlemesini sağlayan, dansöz oynatılan, at bağlanan camileri yeniden ibadete açan, Diyânet İşleri başkanlığı diye bir kurum kurarak iki bakanlık bütçesinden fazla bütçe verecek kadar Müslüman olan bir Devlet Kurucusu'na, Atatürk'e karşı nankörlüklerini açıkça yapacak kadar Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı olduklarını tevilsiz söyleyebiliyorlar!
Biz ise hâlâ; insan hakları, demokrasi, demokratlık adına bu adamların ötekiliklerine yumuşatarak kılıf hazırlanmasına, seyrederek yardımcı oluyoruz!
Beğler! Vallahi devlet te tehlikede, sistem de, vatan da hatta din de elden gidiyor!
Adamlar, hâlâ "Allah İle Aldatanlar" tarifini mükemmel hak ediyorlar!... Zor iş ama beceriyorlar işte!... Günaydın adamlar ÖTEKİLEŞTİLER!
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cuma, Haziran 27, 2008
ERCİYES'TE BULUŞMAK !...
"Zaman olur hayâli cihan değer."
Bizleri, ülkücüleri, "Ülkü Devleri"ni, devlet ve millete hayat ve ikbâl bağışlayıp sessizce sevdâlarına devam edenleri, hayalleriyle bile başbaşa bırakmayanlara, bir şeyler demek lâzım.
Katıldığım son "Erciyes Kurultayı"nı hatırladım!
Türkiye'nin dört yanından Erciyes'e gelen ve hasret giderebilmenin, birbirlerini görerek yeniden savaşçı sayısı sayanların kucaklaşmalarını Erciyes Dağı, saygıyla kabulleniyordu. MHP Milletvekilleri ve milletvekili aday adayları, Genel Başkan'a görünebilmek için birbirinden habersizmişçesine Devlet Bahçeli'nin istirahat buyuracakları otele doluşurken bizler, hasret ve heyecan yüklü yüreklerimizle, birbirimize görünmek ve gördüklerimizden heyecan ve cesâret alabilmek için Erciyes Dağı'nı karış-karış dolaşıyorduk.
Teşkilâtlarımız iri ve diri kalsın mantığıyla çalakalem yazdığım dönemlerdi! Gidenlere; "Terk edenler!" dediğim ve yüklendiğim için adımın "Bahçeli fedaisi"ne çıktığı günlerdi. Otelin lobisinde, yaptığı 15 dakikalık konuşma sonrasında müthiş yorulan Genel Başkan'la Karşılaşmıştık. Genel Başkan; "Hoca, iki kelimeyle Erciyesi anlatabilir misin?" diye sormuş, yüreğim ağzımda ata ata; "Sayın Genel Başkan, iki kelime fazla! Tek kelimeyle muhteşem!" demiştim bende...
Ama yetkili ve etkili arkadaşların çadırlarda dolaşmalarını; Ülkü Devleri'nin sessizliğinin nedenlerinin araştırılmasını, "Dâvânın Aysbergleri"nin sessiz itirazlarını duyarak kendilerine aktarmalarını arz etmiştim!
Sonraki Erciyes Kurultayları'na ben de katılmadım. Katılamadım! Katılırsam; hasret gidermek için bir araya gelen Ülkü Devleri'nin arasında bana yapılabilecek bir saygısızlık yüzünden sert olayların olmasından korkmuştum!
Keşke'nin şeytan sözü olduğunu, vesvese başlangıcı olduğunu bilenlerdenim ama "Keşke hepsine katılsaymışım." "Keşke katılarak ne olacaksa olsun!" mantığıyla birilerinin renginin, şeklinin belli olmasına katkı verseymişim, diye hayıflanmaya başladım!
"Oğul oğulsa n'eyler baba malını; oğul oğul değilse n'eyler baba malını?" halk tekerlemesini hayata geçirdi "Bahçeli MHP"nin acemi bahçevanı!
Artık "Erciyes Kurultayı" da yok!
Zaten adaylık kriterlerinde Ülkü Ocaklı olmak şartı da kaldırılmıştı! Milletin değil halkın tanıyor olması adaylık için ilk şart olarak belirlenmişti! Ben de; bir iki dostumun tavsiyesi ve ricası üzerine, halâ MHP'de kalmayı ülkücülük olarak tanımlayan Ülkücülerin hatırına Bahçeli hakkında konuşmama kararı almış ve açıklamıştım!
Kurtluktan, güvercin önünde ceket ilikleyerek kuşluğa indirilmiştik! Şimdi de Darvin teorisini ispatlamak için olsa gerek kuşluktan balıklığa dönüşümüz başladı galiba! "Balık baştan kokar." teorisini ispatlayarak Darvinizme katkı veriyoruz!
Bir şeyi çok açıkça, çok tevilsiz olarak söylemek durumundayım; Bahçeli ve yol arkadaşları, Ülkü Devleri'ni çok dikkatle izleyin! Dâvânın Aysbergleri'ni tanıyor ve biliyorsanız çok dikkatle izleyin! Meşrû zeminlerde, meşrû zamanlarda bu yapılanların hesabı sizden mutlaka sorulacaktır. Sorulmalıdır. Türk Milleti'nin istikbali ile milliyetçilik maskesiyle oynayanlardan millet, mutlaka kanaat önderleri vasıtasıyla hesap soracaktır!
Bizler zaten hayalleri olan, idealleri olan bir hareketin mensuplarıyız. Kur'an rehberliğinde ilerleyeceğimiz Turan seferimizde; hayallerimizin arasına "Erciyes Kurultayları"nı da alırız! Bizi bu muhteşem mirastan mahrum edenleri, kendimizden ilelebet mahrum bırakarak cezalandırırız elbet.
Bizler; Dâvâ Adamları, Mücadele İnsanları, Ülkü Devleri, Dâvâ Aysbergleri önderliğinde, kanaat önderi ülküdaşlarımızın teamüllerimize uygun yönlendirmeleriyle sizden de hesap sorarız bir gün!
Erkeğin erkekliği nasıl babanın ölümüyle başlarsa; Ülkücünün ülkücülüğü de Başbuğ'un dünyasını değişmesiyle başlamıştır. Başlamış olmalıdır.
Bir Türk Yiğidinin, Erciyes'e dikeceği sancağı, sabırsızlıkla bekleyeceğim ve iki elim kanda olsa o sancağın altına yalın ayak baş açık koşacağım Allah'ın izniyle... Kurnaz kardeşler tarafından Yusuf'luğa terk edilmiş Ülkücü Oğul, sözüm ve ricam vallahi sanadır!...
Bu sitemnâmem, ülküdaşlarımızla Erciyes'te buluşmak üzere bir vaatleşmemiz olsun inşallah...
"Ergenekon yurdun adı/Börteçine kurdun adı/Onbir sene durdun hadi/Çık ey yüzbin mızrağımız."
"TÜRK'ÜN HERŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Bizleri, ülkücüleri, "Ülkü Devleri"ni, devlet ve millete hayat ve ikbâl bağışlayıp sessizce sevdâlarına devam edenleri, hayalleriyle bile başbaşa bırakmayanlara, bir şeyler demek lâzım.
Katıldığım son "Erciyes Kurultayı"nı hatırladım!
Türkiye'nin dört yanından Erciyes'e gelen ve hasret giderebilmenin, birbirlerini görerek yeniden savaşçı sayısı sayanların kucaklaşmalarını Erciyes Dağı, saygıyla kabulleniyordu. MHP Milletvekilleri ve milletvekili aday adayları, Genel Başkan'a görünebilmek için birbirinden habersizmişçesine Devlet Bahçeli'nin istirahat buyuracakları otele doluşurken bizler, hasret ve heyecan yüklü yüreklerimizle, birbirimize görünmek ve gördüklerimizden heyecan ve cesâret alabilmek için Erciyes Dağı'nı karış-karış dolaşıyorduk.
Teşkilâtlarımız iri ve diri kalsın mantığıyla çalakalem yazdığım dönemlerdi! Gidenlere; "Terk edenler!" dediğim ve yüklendiğim için adımın "Bahçeli fedaisi"ne çıktığı günlerdi. Otelin lobisinde, yaptığı 15 dakikalık konuşma sonrasında müthiş yorulan Genel Başkan'la Karşılaşmıştık. Genel Başkan; "Hoca, iki kelimeyle Erciyesi anlatabilir misin?" diye sormuş, yüreğim ağzımda ata ata; "Sayın Genel Başkan, iki kelime fazla! Tek kelimeyle muhteşem!" demiştim bende...
Ama yetkili ve etkili arkadaşların çadırlarda dolaşmalarını; Ülkü Devleri'nin sessizliğinin nedenlerinin araştırılmasını, "Dâvânın Aysbergleri"nin sessiz itirazlarını duyarak kendilerine aktarmalarını arz etmiştim!
Sonraki Erciyes Kurultayları'na ben de katılmadım. Katılamadım! Katılırsam; hasret gidermek için bir araya gelen Ülkü Devleri'nin arasında bana yapılabilecek bir saygısızlık yüzünden sert olayların olmasından korkmuştum!
Keşke'nin şeytan sözü olduğunu, vesvese başlangıcı olduğunu bilenlerdenim ama "Keşke hepsine katılsaymışım." "Keşke katılarak ne olacaksa olsun!" mantığıyla birilerinin renginin, şeklinin belli olmasına katkı verseymişim, diye hayıflanmaya başladım!
"Oğul oğulsa n'eyler baba malını; oğul oğul değilse n'eyler baba malını?" halk tekerlemesini hayata geçirdi "Bahçeli MHP"nin acemi bahçevanı!
Artık "Erciyes Kurultayı" da yok!
Zaten adaylık kriterlerinde Ülkü Ocaklı olmak şartı da kaldırılmıştı! Milletin değil halkın tanıyor olması adaylık için ilk şart olarak belirlenmişti! Ben de; bir iki dostumun tavsiyesi ve ricası üzerine, halâ MHP'de kalmayı ülkücülük olarak tanımlayan Ülkücülerin hatırına Bahçeli hakkında konuşmama kararı almış ve açıklamıştım!
Kurtluktan, güvercin önünde ceket ilikleyerek kuşluğa indirilmiştik! Şimdi de Darvin teorisini ispatlamak için olsa gerek kuşluktan balıklığa dönüşümüz başladı galiba! "Balık baştan kokar." teorisini ispatlayarak Darvinizme katkı veriyoruz!
Bir şeyi çok açıkça, çok tevilsiz olarak söylemek durumundayım; Bahçeli ve yol arkadaşları, Ülkü Devleri'ni çok dikkatle izleyin! Dâvânın Aysbergleri'ni tanıyor ve biliyorsanız çok dikkatle izleyin! Meşrû zeminlerde, meşrû zamanlarda bu yapılanların hesabı sizden mutlaka sorulacaktır. Sorulmalıdır. Türk Milleti'nin istikbali ile milliyetçilik maskesiyle oynayanlardan millet, mutlaka kanaat önderleri vasıtasıyla hesap soracaktır!
Bizler zaten hayalleri olan, idealleri olan bir hareketin mensuplarıyız. Kur'an rehberliğinde ilerleyeceğimiz Turan seferimizde; hayallerimizin arasına "Erciyes Kurultayları"nı da alırız! Bizi bu muhteşem mirastan mahrum edenleri, kendimizden ilelebet mahrum bırakarak cezalandırırız elbet.
Bizler; Dâvâ Adamları, Mücadele İnsanları, Ülkü Devleri, Dâvâ Aysbergleri önderliğinde, kanaat önderi ülküdaşlarımızın teamüllerimize uygun yönlendirmeleriyle sizden de hesap sorarız bir gün!
Erkeğin erkekliği nasıl babanın ölümüyle başlarsa; Ülkücünün ülkücülüğü de Başbuğ'un dünyasını değişmesiyle başlamıştır. Başlamış olmalıdır.
Bir Türk Yiğidinin, Erciyes'e dikeceği sancağı, sabırsızlıkla bekleyeceğim ve iki elim kanda olsa o sancağın altına yalın ayak baş açık koşacağım Allah'ın izniyle... Kurnaz kardeşler tarafından Yusuf'luğa terk edilmiş Ülkücü Oğul, sözüm ve ricam vallahi sanadır!...
Bu sitemnâmem, ülküdaşlarımızla Erciyes'te buluşmak üzere bir vaatleşmemiz olsun inşallah...
"Ergenekon yurdun adı/Börteçine kurdun adı/Onbir sene durdun hadi/Çık ey yüzbin mızrağımız."
"TÜRK'ÜN HERŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
BİLDİĞİMİZ HASTALIĞIMIZ !...
Bize ne zaman, nereden, nasıl bulaştı bilemem ama; bir memnuniyetsizlik, bir doyumsuzluk ve bir tenkid hastalığı bulaştı! Tedavisi için kimler, ne yaparlar bilemem ama pek kolay olmadığını biliyorum.
Dünya güzellik kraliçeliğini kazanmış bir güzelin, gözleri hafif şehlâysa ve de sevdiğimize veya annemize benzemiyorsa; "Şaşı!" der kenara çıkarız! Boyuna kısa dediğimiz hiç kimseyle yanyana durarak boy ölçüşmemişizdir! Şişman veya zayıf diye tenkid ettiğimiz hiç kimseyle, basküle çıkarak kilolarımızı mukayese etmemişizdir!
Zengine hırsız deriz, hortumcuya zengin!
Fakire tembel deriz, dilenciye asalak!
Çok çalışana, aptal; çalışmayıp kaytarana kurnaz-uyanık!...
İltifatlarımızı, her ortamda uyanıklardan yana kullanır, sonra da uyanıkların uyanıklıklarından şikayet ederiz!...
"İnadına tayyip..." sloganını ezberler, hançeremizi yırtarca bağırır; elli yıldır taraftarı olduğumuz partiyi, bir başka partiye kızarak terk eder, gelenin gideni aratacağını bile bile hiç tanımadığımız adamlara "İnadına...." oy verir sonra da şikayetlenir de şikayetleniriz!...
Bu tenkit ve şikâyetlenme hastalığımızı, bu başkalarının gözündeki çöpü mertek görme hastalığımızı fark eder; ferâsetimizi, kendimizdeki eksikleri görmek üzere kullanmaya karar verirsek belki işi kolaylarız!...
Başkaları yaptığında "Çok ayıp!" , "Haram!" olarak yorumladığımız işleri, eğer biz yapıyorsak, en doğrudur, en helâldir!
Eğer bizdense, hırsızımız da pezevengimiz de namusludur!...
Yıllarımızı, onlarca yıllarımızı bu "Bizim..." saydığımız "Namuslu namussuzlar" yüzünden kaybettik! Kaybedilen her şeyin telâfisi mümkün ama giden zamanın, asla. Gidenin, her zaman ve her türlü bizden gittiğini fark ederek; "Zararın neresinden dönersek kardır." kararlılığı ile aklımızı başımıza toplama şansımız hâlâ var.
Artık bu şansımızı, kullanalım lütfen! Siyâseten devletimizin kurumları arasında oluşturulan şürtüşmeler, artık saklanamıyor! Veya saklanmıyor! Cumhuriyet ve Muhteşem Türk Atatürk'le açıkça savaş var!
Aktif görevlerinde iken ısrarla susan asker veya bürokratlarımız, görevlerinin tamamlanmasına az bir süre kala çok ciddi mesajlar verebiliyor ama bu ciddi mesajların muhatapları, bu mesajları ciddiye bile almıyor!...
Bu ciddi mesajları ciddiye almayan siyasilerimiz de ne hikmetse zamanın seller gibi aktığını ve sellerce akarken etrafındaki her şeyi de silip süpürerek götürdüğünü, görmezden-bilmezden geliyorlar!...
Artık "Bizim..." de olsa hırsızın hırsız, namussuzun namussuz olduğunu; herkes, sevgileri ve saygıları adına sevdiklerine-saydıklarına söylemelidir! Yoksa artık gelenin gideni aratması gibi bir olumsuzluğu da lüks olarak arayacağımız günlere gidiyoruz!...
PKK'nın yaptıklarını, en ince teferruatına kadar bilen Ermeni asıllı bir aydınımız(!); askerlerin yaptıklarını bilemediğimizi söylemişti aylar öncesinden! Ceza evi adıyla tatil kamplarında özel beslemeye aldığımız terörist başları, bir birlerine "Beğ" hitaplı mektuplar yazmışlardı! Bu katiller, bu şerefsizler; Milletin huzuru için(!), birbirlerine silah bırakma davetleri yapmışlardı!...
Allahınızı severseniz artık aklımızı başımıza toplayalım!...
Bu hainlerin vatanları yok!...
Bu hainlerin bayrakları yok!...
Bu hainlerin, biat ettikleri Haçlı'lar haricinde devletleri de yok!...
Bunlar sadece misafir oldukları evlerin balkonlarını, bahçelerini kirletmekle görevli pislikler. Bunların saçacakları pislikleri ve yaptıkları kirlilikleri temizlemek, sonunda bize kaldı!...
O zaman neden gününden önce bu pislik üretkenlerini susturmaya soyunmayız?
Neden bu pisliklerle, bu hainlerle canları pahasına mücadele eden Güvenlik Güçlerimiz'e ve Silahlı Kuvvetlerimiz'e gereken siyasi desteği vermeyiz-verdirmeyiz?
Türk'ün Zaferler ayı Ağustos ayına yaklaşıyoruz. Neden her gün kahramanlık destanları yazan bu evlatlarımızı, gönüllerimizde hak ettikleri yerlere oturtmayız? Hiç değilse bu zaferler ayında, iltifat bu kahramanlarımızın hakkı değil midir?
Her kes kapısının önünden sorumludur. Her kes sevdiklerinden, saydıklarından sorumludur. Hadi tez zamanda herkes sorumluluklarının bilincine vararak sevdiklerini-saydıklarını uyarmaya; herkes hainlerce pisletilmiş bahçesini, balkonunu temizlemeye başlasın....
Bu temizliğe başlayalım ki Türk'ün Zaferler Ayı Ağustos'ta ki kutlamalara hak kazanalım!
Yoksa bulundukları yerden bize iğrenerek bakan gerçek kahramanların; soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu, yuttuğumuz lokmayı bize haram ettiklerinin farkında değil miyiz?!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Dünya güzellik kraliçeliğini kazanmış bir güzelin, gözleri hafif şehlâysa ve de sevdiğimize veya annemize benzemiyorsa; "Şaşı!" der kenara çıkarız! Boyuna kısa dediğimiz hiç kimseyle yanyana durarak boy ölçüşmemişizdir! Şişman veya zayıf diye tenkid ettiğimiz hiç kimseyle, basküle çıkarak kilolarımızı mukayese etmemişizdir!
Zengine hırsız deriz, hortumcuya zengin!
Fakire tembel deriz, dilenciye asalak!
Çok çalışana, aptal; çalışmayıp kaytarana kurnaz-uyanık!...
İltifatlarımızı, her ortamda uyanıklardan yana kullanır, sonra da uyanıkların uyanıklıklarından şikayet ederiz!...
"İnadına tayyip..." sloganını ezberler, hançeremizi yırtarca bağırır; elli yıldır taraftarı olduğumuz partiyi, bir başka partiye kızarak terk eder, gelenin gideni aratacağını bile bile hiç tanımadığımız adamlara "İnadına...." oy verir sonra da şikayetlenir de şikayetleniriz!...
Bu tenkit ve şikâyetlenme hastalığımızı, bu başkalarının gözündeki çöpü mertek görme hastalığımızı fark eder; ferâsetimizi, kendimizdeki eksikleri görmek üzere kullanmaya karar verirsek belki işi kolaylarız!...
Başkaları yaptığında "Çok ayıp!" , "Haram!" olarak yorumladığımız işleri, eğer biz yapıyorsak, en doğrudur, en helâldir!
Eğer bizdense, hırsızımız da pezevengimiz de namusludur!...
Yıllarımızı, onlarca yıllarımızı bu "Bizim..." saydığımız "Namuslu namussuzlar" yüzünden kaybettik! Kaybedilen her şeyin telâfisi mümkün ama giden zamanın, asla. Gidenin, her zaman ve her türlü bizden gittiğini fark ederek; "Zararın neresinden dönersek kardır." kararlılığı ile aklımızı başımıza toplama şansımız hâlâ var.
Artık bu şansımızı, kullanalım lütfen! Siyâseten devletimizin kurumları arasında oluşturulan şürtüşmeler, artık saklanamıyor! Veya saklanmıyor! Cumhuriyet ve Muhteşem Türk Atatürk'le açıkça savaş var!
Aktif görevlerinde iken ısrarla susan asker veya bürokratlarımız, görevlerinin tamamlanmasına az bir süre kala çok ciddi mesajlar verebiliyor ama bu ciddi mesajların muhatapları, bu mesajları ciddiye bile almıyor!...
Bu ciddi mesajları ciddiye almayan siyasilerimiz de ne hikmetse zamanın seller gibi aktığını ve sellerce akarken etrafındaki her şeyi de silip süpürerek götürdüğünü, görmezden-bilmezden geliyorlar!...
Artık "Bizim..." de olsa hırsızın hırsız, namussuzun namussuz olduğunu; herkes, sevgileri ve saygıları adına sevdiklerine-saydıklarına söylemelidir! Yoksa artık gelenin gideni aratması gibi bir olumsuzluğu da lüks olarak arayacağımız günlere gidiyoruz!...
PKK'nın yaptıklarını, en ince teferruatına kadar bilen Ermeni asıllı bir aydınımız(!); askerlerin yaptıklarını bilemediğimizi söylemişti aylar öncesinden! Ceza evi adıyla tatil kamplarında özel beslemeye aldığımız terörist başları, bir birlerine "Beğ" hitaplı mektuplar yazmışlardı! Bu katiller, bu şerefsizler; Milletin huzuru için(!), birbirlerine silah bırakma davetleri yapmışlardı!...
Allahınızı severseniz artık aklımızı başımıza toplayalım!...
Bu hainlerin vatanları yok!...
Bu hainlerin bayrakları yok!...
Bu hainlerin, biat ettikleri Haçlı'lar haricinde devletleri de yok!...
Bunlar sadece misafir oldukları evlerin balkonlarını, bahçelerini kirletmekle görevli pislikler. Bunların saçacakları pislikleri ve yaptıkları kirlilikleri temizlemek, sonunda bize kaldı!...
O zaman neden gününden önce bu pislik üretkenlerini susturmaya soyunmayız?
Neden bu pisliklerle, bu hainlerle canları pahasına mücadele eden Güvenlik Güçlerimiz'e ve Silahlı Kuvvetlerimiz'e gereken siyasi desteği vermeyiz-verdirmeyiz?
Türk'ün Zaferler ayı Ağustos ayına yaklaşıyoruz. Neden her gün kahramanlık destanları yazan bu evlatlarımızı, gönüllerimizde hak ettikleri yerlere oturtmayız? Hiç değilse bu zaferler ayında, iltifat bu kahramanlarımızın hakkı değil midir?
Her kes kapısının önünden sorumludur. Her kes sevdiklerinden, saydıklarından sorumludur. Hadi tez zamanda herkes sorumluluklarının bilincine vararak sevdiklerini-saydıklarını uyarmaya; herkes hainlerce pisletilmiş bahçesini, balkonunu temizlemeye başlasın....
Bu temizliğe başlayalım ki Türk'ün Zaferler Ayı Ağustos'ta ki kutlamalara hak kazanalım!
Yoksa bulundukları yerden bize iğrenerek bakan gerçek kahramanların; soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu, yuttuğumuz lokmayı bize haram ettiklerinin farkında değil miyiz?!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Perşembe, Haziran 26, 2008
HUKUKSUZLARIN HUKUKLA SAVAŞI !...
"Adalet ile merhâmet bir arada olamaz!" diye müthiş bir dîni öğreti hatırlıyorum. Merhâmet ile adaleti veya adalet ile merhâmeti bir arada düşünüyorum ve aklım karışıyor!
Hukukun hukuk gibi işlemesi gereğine, bir daha inanıyorum. Hukukçuların, nasıl bir vicdanî baskı ile karşı karşıya kaldıklarını, bırakıldıklarını ve ne kadar hür akıllı dolayısıyla hür vicdanlı olmaları gerektiğini fark ediyor ve şaşırıyorum!
Anayasa Mahkememiz, kurulduğu günden bu güne kadar sayısız kere; "Büyük Türk Milleti adına" diye kararlar verdi. Partiler kapattı. Siyasiler yargıladı. Cezalandırdıkları oldu. Berat edenler oldu. Mahkeme kararları elbette tenkit edilmez değildir. Ama tenkitlerin, mahkeme kararlarını değiştirmeye gücünün yetmediği de malum...
Demokrasiyi ve Cumhuriyet kazanımlarını amaçlarına ulaşmak için araç olarak kullandıklarını-kullanacaklarını açıkça söylemekten çekinmeyen, günümüz demokrasi havarilerinin yaptıklarını hatırlayıp hatırlatmak istedim!
RP hakkında kapatma davası açıldığında bu müthiş demokrasi havarileri; gününden önce RP ve Mücahid Erbakan'ı terk ederek Meclis'te grup kurmuş, kendilerini Mücahid Erbakan'ın kontrol ve tazyikinden kurtaran hukuka alkışlar vurmuşlardı!
DTP hakkında kapatma davası açıldığında yine bu müthiş demokrasi havarileri; Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da teşkilâtsız bırakılacak olan Kürt oylarına heveslenerek, "Şeriatın kestiği parmak acımaz. Yaşasın hukuk!" diye sesli-sessiz sevinmişlerdi!
Bayındırlık Eski Bakanı Sn. Koray Aydın'ın, oy birliği ile beratında; aynı demokrasi havarilerine göre hukuk yanlıydı!
Eski Başbakan Mesut Yılmaz'ın mahkemesinin sonuçlanmasında da mahkeme yansız değildi bu demokrasi havarilerine göre!
Kayıp trilyon davasından suçlu bulunan Erbakan'a verilen cezada da tarflılık vardı bu demokrasi havarilerine göre ve bu hukuk Haçlı'ya şikâyet edilmeliydi!
Hele hele AKP hakkında kapatma davası açıldığında; ne hukuk kaldı, ne hukukçu! Hukuk demokrasiye karşı darbe yapmıştı! Devletin kurumlarının, kendini koruma refleksinin adı; alınan %47'lik oydan bahisle "Milli iradeye karşı çıkmak"tı! Defolu demokratların destekleriyle Köşk'e çıkan "Beraber yürüdük biz bu yollarda" tarifli kişinin, Anayasa mahkemesi kararını tanımayacağının açıklanması ile hukuksuz bir ülke oluverdik bir anda!
Ve aklım karıştı tabi! Ve öfkelendim tabi!
Yıllarını cezaevlerinde geçirerek sonradan berat eden, devletten hayat ve ikbal alacakları olan binlerce ülkücünün, devrimcinin çektiklerini ve çektiklerini sadece devletin bekası düşüncesi ile kabullenişlerini hatırlayınca; bu demokrasi havarilerinin, şirret mahalle karıları gibi davranışlarını anlamakta zorlandım! Veya devletten hayat-ikbal alacaklı olmalarına rağmen asla AİHM'ye gitmeyi düşünmeyen, tenezzül etmeyen gururlu mağdurların aptallıklarına kızmak istedim!
Bu kadar hukukun çiğnendiği, bu kadar hukuk kararlarının tenkit edildiği hatta en zirve tarafından tanınmadığının ilan edildiği bir ülkede yaşamak için ne günah işlediğimi merak etmeye başladım!
Sadece baklava çaldığı için yıllarca hapse mahkûm edilen aç millet çocukları ile, trilyon lirayı hazineden zimmetine geçirerek iç eden Erbakan'a verilen cezayı ve suç ortağının Köşk'e çıkarak mahkeme kararını tanımadığını açıklamasını mukayese edince; demokrasiden de nefret ettim, adil olmayan hukuktan da!...
Bu hukuk; trilyonu iç edenleri yeterince cezalandırarak ve saklanmış olan trilyonu geri alarak hazineye vermedikçe; demokrasi ve Cumhuriyet kazanımlarını araç olarak kullanıp Meclis'e giren ve dokunulmazlık zırhına bürünerek milli değerlerimize saldıranlardan gerekli hesabı sormadıkça; devletime ve güvenlik görevlilerime kurşun sıkan şakileri destekleyen demokrat maskeli hain siyâsilerden "Türk Milleti adına" hesap sormadıkça; İstiklâl mahkemelerinde yargılanıp hainliği kesin görülerek idamla cezalandırılmış bir hain dedenin torununun, Atatürk ve Cumhuriyet'ten intikam hareketlerini teammüden diye yorumlayarak cezalandırmadıkça; terör ve teröristle uğraşmayıp benim günde üç paket içtiğim sigaramdan vaz geçmedikçe;
Köşk'te oturarak "Anayasa mahkemesi kararını tanımam." diye açıklama yapanı örnek alarak, "Bu hukuku, ben de tanımam!" diyesim geliyor! Bu şekilde bağıran milyonları duymuyorsanız duyması gerekenler, vallahi yarınlar sizin değil!
Hukuk; ya kendisini Köşk'teki ve Meclis'teki hukuk tanımazlara tanıtacak, ya da ben de onlar gibi hukuku tanımamak gibi isyânımı ilan edeceğim!
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASL
Hukukun hukuk gibi işlemesi gereğine, bir daha inanıyorum. Hukukçuların, nasıl bir vicdanî baskı ile karşı karşıya kaldıklarını, bırakıldıklarını ve ne kadar hür akıllı dolayısıyla hür vicdanlı olmaları gerektiğini fark ediyor ve şaşırıyorum!
Anayasa Mahkememiz, kurulduğu günden bu güne kadar sayısız kere; "Büyük Türk Milleti adına" diye kararlar verdi. Partiler kapattı. Siyasiler yargıladı. Cezalandırdıkları oldu. Berat edenler oldu. Mahkeme kararları elbette tenkit edilmez değildir. Ama tenkitlerin, mahkeme kararlarını değiştirmeye gücünün yetmediği de malum...
Demokrasiyi ve Cumhuriyet kazanımlarını amaçlarına ulaşmak için araç olarak kullandıklarını-kullanacaklarını açıkça söylemekten çekinmeyen, günümüz demokrasi havarilerinin yaptıklarını hatırlayıp hatırlatmak istedim!
RP hakkında kapatma davası açıldığında bu müthiş demokrasi havarileri; gününden önce RP ve Mücahid Erbakan'ı terk ederek Meclis'te grup kurmuş, kendilerini Mücahid Erbakan'ın kontrol ve tazyikinden kurtaran hukuka alkışlar vurmuşlardı!
DTP hakkında kapatma davası açıldığında yine bu müthiş demokrasi havarileri; Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da teşkilâtsız bırakılacak olan Kürt oylarına heveslenerek, "Şeriatın kestiği parmak acımaz. Yaşasın hukuk!" diye sesli-sessiz sevinmişlerdi!
Bayındırlık Eski Bakanı Sn. Koray Aydın'ın, oy birliği ile beratında; aynı demokrasi havarilerine göre hukuk yanlıydı!
Eski Başbakan Mesut Yılmaz'ın mahkemesinin sonuçlanmasında da mahkeme yansız değildi bu demokrasi havarilerine göre!
Kayıp trilyon davasından suçlu bulunan Erbakan'a verilen cezada da tarflılık vardı bu demokrasi havarilerine göre ve bu hukuk Haçlı'ya şikâyet edilmeliydi!
Hele hele AKP hakkında kapatma davası açıldığında; ne hukuk kaldı, ne hukukçu! Hukuk demokrasiye karşı darbe yapmıştı! Devletin kurumlarının, kendini koruma refleksinin adı; alınan %47'lik oydan bahisle "Milli iradeye karşı çıkmak"tı! Defolu demokratların destekleriyle Köşk'e çıkan "Beraber yürüdük biz bu yollarda" tarifli kişinin, Anayasa mahkemesi kararını tanımayacağının açıklanması ile hukuksuz bir ülke oluverdik bir anda!
Ve aklım karıştı tabi! Ve öfkelendim tabi!
Yıllarını cezaevlerinde geçirerek sonradan berat eden, devletten hayat ve ikbal alacakları olan binlerce ülkücünün, devrimcinin çektiklerini ve çektiklerini sadece devletin bekası düşüncesi ile kabullenişlerini hatırlayınca; bu demokrasi havarilerinin, şirret mahalle karıları gibi davranışlarını anlamakta zorlandım! Veya devletten hayat-ikbal alacaklı olmalarına rağmen asla AİHM'ye gitmeyi düşünmeyen, tenezzül etmeyen gururlu mağdurların aptallıklarına kızmak istedim!
Bu kadar hukukun çiğnendiği, bu kadar hukuk kararlarının tenkit edildiği hatta en zirve tarafından tanınmadığının ilan edildiği bir ülkede yaşamak için ne günah işlediğimi merak etmeye başladım!
Sadece baklava çaldığı için yıllarca hapse mahkûm edilen aç millet çocukları ile, trilyon lirayı hazineden zimmetine geçirerek iç eden Erbakan'a verilen cezayı ve suç ortağının Köşk'e çıkarak mahkeme kararını tanımadığını açıklamasını mukayese edince; demokrasiden de nefret ettim, adil olmayan hukuktan da!...
Bu hukuk; trilyonu iç edenleri yeterince cezalandırarak ve saklanmış olan trilyonu geri alarak hazineye vermedikçe; demokrasi ve Cumhuriyet kazanımlarını araç olarak kullanıp Meclis'e giren ve dokunulmazlık zırhına bürünerek milli değerlerimize saldıranlardan gerekli hesabı sormadıkça; devletime ve güvenlik görevlilerime kurşun sıkan şakileri destekleyen demokrat maskeli hain siyâsilerden "Türk Milleti adına" hesap sormadıkça; İstiklâl mahkemelerinde yargılanıp hainliği kesin görülerek idamla cezalandırılmış bir hain dedenin torununun, Atatürk ve Cumhuriyet'ten intikam hareketlerini teammüden diye yorumlayarak cezalandırmadıkça; terör ve teröristle uğraşmayıp benim günde üç paket içtiğim sigaramdan vaz geçmedikçe;
Köşk'te oturarak "Anayasa mahkemesi kararını tanımam." diye açıklama yapanı örnek alarak, "Bu hukuku, ben de tanımam!" diyesim geliyor! Bu şekilde bağıran milyonları duymuyorsanız duyması gerekenler, vallahi yarınlar sizin değil!
Hukuk; ya kendisini Köşk'teki ve Meclis'teki hukuk tanımazlara tanıtacak, ya da ben de onlar gibi hukuku tanımamak gibi isyânımı ilan edeceğim!
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASL
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)