Taraftarlar, taraftarlığın gereği; "Kendim ısırır köpeklere yalatmam!" mantığıyla, taraftarlık adına bir yerlere saldırır,bir yerlere salyalarını akıtırlarken, biz gerçek "Dâva Adamları"na seslenmek zorundayız!
Gerçeğin çıplak gezdiğini, gerçeğin çoğu zaman can acıttığını bile bile, canlar acıtmacasına gerçekleri söylemek durumundayız! "Milletçilik" bunu gerektirir! Vatanperverlik, emânete sadâkat, kahramanlara vefâ, şühedânın ideallerine sahiplenme bunu gerektirir!
Sadece hamâsetle, sadece siyâsî kurnazlıklarla, sadece mevcût hükümetin yanlışları üzerine bina edilmiş altı-üstü boş laflarla olmaz bu işler!...
Kişinin dünü, bu gününün ve yarınının; yaptıkları, yapacaklarının kefîlidir!
Recep Tayyip Erdoğan'ın siyâsî yasağının kaldırılmasında, Siirt seçimlerinin iptal edilerek Tayyip Erdoğan'ın Meclis'e girmesinde ve Başbakanlığa oturmasındaki Ana Muhalefet Partisi'nin katkılarını, unutmadık, unutmayacağız!
Demokrasiyi anlayamamakla suçlanan ama aslında demokrasi değil bir "Genel Başkanlar Sultası" olan dayatmalarla, Genel Başkanların aday ettiklerine oy vererek sonradan şikâyetlenen milletin yaptığının bir benzeridir Ana Muhalefet'in yaptığı!... Önce seç-seçtir! Önce önünü aç, Başbakanlığa kadar yükselt! Sonra da muhalefet yapacağım diye kavgaya başla ve tenkîd et!...
Bu yapılanlar, ne her hangi bir şeye yarıyor, ne de bu tenkîdler iktidara zarar verebiliyor! Çünkü tenkîd edenin inandırıcılığı yok!...
Ana Muhalefet'ten muhalefet etme tekniği öğrenen, suskun siyâsetin mûcidi "Yavru Muhalefet"te benzer işler yapacak elbette!
Devlet Bahçeli'nin konuşmasını, defalarca okudum! Kırk yıldır MHP'nin Türk Milleti'ne tercümanlık eden sözlerine benziyor! Ama sözle söyleyen arasındaki uyumsuzluk varken, son cümlesinde takılıp kaldım her defasında...
"Siyasette yapamayan gider, yapacak olan gelir. Ancak bu demokratik devir teslim gerçekleşinceye kadar yaşanacak bütün kayıpların vebali hükümetin omuzlarında, Milliyetçi Hareketin hesap soran elleri ise sorumluların yakasında olacaktır." diye bitiriyor hamâsetin boyu aştığı konuşmasını!...
Kişinin dünü, bugününün ve yarınının; yaptıkları, yaptıklarının kefîlidir demiştik. Bu tesbîtimizden sonra; "Milliyetçi Hareket'in hesap soran elleri ise sorumluların yakasında olacaktır." sözüne, hadi inan!...
Sağcıyı-solcuyu, ükücüyü-devrimciyi, laiki-dinciyi rahatsız ediyor olmasına rağmen; AKP'nin kadrolaşması önünde -ne demekse- Atatürkçülük adına bir engel olarak görülen A. Necdet Sezer'den boşalan makama, Abdullah Gül'ün çıkmasını sağlayacaksınız sonra da "hesap soran eller"den bahsedeceksiniz! Ki "Çıkarsa indirip, okyanus ötesine kaçsa getirip" hesap sormak vaadiyle seçim meydanlarındaydı bu "Yavru Muhalefet"...
Bütün hamâsî sözcüklerle mevcût hükümete saldıracaksınız ama PKK'nın siyâsal temsilcileriyle o saldırdığınız hükümetin tokalaşmadığını; sizin de saldırdığınız Genel Kurmay Başkanlığı'nın o tokalaştığınız siyaset lekeleriyle hiç bir araya gelmemiş olduklarını unutacaksınız ve milletin bunların farkında olmadığını farz edeceksiniz!...
"Debileri düşük DB" ye deriz ki; siz hesap falan soramazsınız! Sizin böyle bir göreviniz, böyle bir düşünceniz, böyle bir hazırlığınız asla olmadı, olmaz da!... Bari hesap sorma kurumunu telâffuz ederek yıpratmayın!...
Hesap sormaya hazırlanan milletin aklındaki, vicdânındaki "Hesap sorma müessesesi"nin yıpranmasına sebeplik etmeyin!...
Yani gölge etmeyin başka ihsan istemez! Sizlerin inadınıza "İnadına Tayyip" düşüncesi ve sizlerin siyâsî hatalarınızın da yardımlarıyla göreve getirilen Tayyip Erdoğan'dan, millet olarak biz hesap sorarız!... Ve bu hesap sormada sizleri de unutmadan!...
Şimdi kenar durun, biraz da siz dinlenin ve bırakın yaralarımızı saralım! Yaralarımızla, kanayan yüreklerimizle oynamayın!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Çarşamba, Ekim 08, 2008
Salı, Ekim 07, 2008
TÜRK MİLLETİ BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR
Deme bana Kayı, Oğuz, Osmanlı
Türk'üm. Bu ad, her ünvandan üstündür
Yoktur Azer, Kırgız, Özbek, Kazanlı
Türk Milleti, bölünmez bir bütündür... Ziyâ GÖKALP
Yıllardır ısrarla ve harâretle; "Yeniden Milletçiliğe başlamamız lâzım. Bizim milletliğimizi hedef aldılar. Millet olarak kalamazsak devletimizi koruyamayız!" diye feverân eder dururum...
Sözdense, hoşuna giden sesi dinlemeyi mârifet sayan hiç birşey bilmez ukalâdan bazıları; bu tavrımızı anlayamadıkları için veya anladıkları işlerine gelmediği için çok edepsizce saldırırlar!... Bilmedikleri için sormazlar, sormadıkları için de bilmezler!...
Milletim;
Arana kimler tarafından, nasıl ve alçakça nifâk tohumlarının ekildiğinin, inanıyorum ki farkındasın!...
Seni önce bölüp, parçalayıp, sonra yutmak üzerine kurulmuş bu yüzyılların oyunu, Haçlı plânını biliyorsun! Binlerce yıl, hükmettiğin bütün coğrafyalarda, halkları bir araya toplayarak milletleştirebilen tek millet ve Allah(c.c.)'ın dünya nizâmıyla görevlendirdiği, Peygamber(s.a.v.)'den dualı millet olduğunun, farkındasın muhakkak...
Yaramaz çocuklarının kulaklarını çekerek; hâlâ seni ısıran kapı köpeğini veterinere götürüp aşısını yaptırdıktan sonra yerine bağlayarak yalını-yemini vermeğe devâm eden, senden başka bir millet var mı?...
Senin bu İlâhî cevâzlı özelliğinin farkında olmayan, olamayan cühelâna da aslâ kızmıyorsun değil mi?...
Bu yüzden Milletsin!
Bu yüzden özel ve bu yüzden büyüksün Milletim!...
Şu anda da; Silahlı Kuvvetlerinle yani ordunla, yaramaz çocuklarının kulaklarını çekerek halkları bir araya toplayıp milletleştirme operasyonundasın!...
Sınır ötesi harekâtında bile, sivillere zarar vermemek için Ordunun, nasıl bir dikkat sergilediğinin bütün dünya farkında! Sivillere zarar vermeyen, sivillere muhabbetle kucağını açan; ne sınırlarımızın içinde, ne de dışında hiç bir sivile şüpheyle bakmayan bu asil Ordu'dan rahatsızlık duyanlar, tek kelimeyle millet hainleri var!
Haçlı'nın yönlendirmesi, Haçlı'nın desteği, Haçlı'nın silah ve parasıyla taşeronluk yapan terör örgütü; daha dün 17 evlâdını şehit edip, 20 evlâdını yaralayıp kaçmasına rağmen; o yöredeki sivillerden yataklık görmüş olabileceklerini Avrupa basınının yazmış olmasına, PKK'ya destek yayınları yapan alçak korsan televizyonlarda söylenmesine rağmen, sivillerden kimsenin burnunu kanatmayacak kadar dikkatli; silah ve bomba seslerinden korkan çocukları severek teselli edebilecek kadar asîl bir Orduya sahipsin...
Bu yüzden Allah sana hem yârdır, hem yardımcıdır...
Allah, hep yardımcın olsun Milletim! Allah seni daima muzaffer kılsın Devletim! Allah, bu son cihâdınızda da sizi muzaffer kılsın Muhteşem Ordum...
Aynı vatanı, aynı tarihi, aynı camiyi, aynı Kıbleyi, aynı kabristanı kullanarak yüzlerce yıldır birlikte yaşamış, birleşmiş-birlikteleşmiş bütünlüğünün arasına kimsenin girmesine izin verme Milletim...
Kardeşten, akrabadan ileri tutmayı öğrendiğimiz; yedi yerde hakkının sorulacağına iman ettiğimiz komşunla arana nifak sokulmasına izin verme!
Nisa Sûresi 36.Ayet'te, güzel ahlâk için şart olan on buyruktan; "Yakın komşuya iyilik ki evi yakın olan veya akrabadan olan komşuya iyilik/ Uzak komşuya iyilik ki ya evi uzak olan veya akrabadan olmayan veya müslüman olmayan komşuya iyilik." öğretisini, asla unutma!...
Son saldırıda gebertilen hainlerin içindeki yabancı uyruklular, dikkatinden kaçmadı değil mi?
Dağdaki, sınır ötesinden gelen, Haçlı taşeronu alçaklara kızıp komşunu incitmez, komşundan şüphelenmezsin değil mi? "Onlar ne kadar Kürtse ben de o kadar Kürdüm, ben ne kadar Türksem onlar da o kadar Türk'tür." şeklindeki Alparslan Türkeş gibi bir MİLLETÇİ'nin düşüncesini, artık anlarsın değil mi?
"TÜRK'ÜM BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
"Ne mutlu Türk'üm diyene."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Türk'üm. Bu ad, her ünvandan üstündür
Yoktur Azer, Kırgız, Özbek, Kazanlı
Türk Milleti, bölünmez bir bütündür... Ziyâ GÖKALP
Yıllardır ısrarla ve harâretle; "Yeniden Milletçiliğe başlamamız lâzım. Bizim milletliğimizi hedef aldılar. Millet olarak kalamazsak devletimizi koruyamayız!" diye feverân eder dururum...
Sözdense, hoşuna giden sesi dinlemeyi mârifet sayan hiç birşey bilmez ukalâdan bazıları; bu tavrımızı anlayamadıkları için veya anladıkları işlerine gelmediği için çok edepsizce saldırırlar!... Bilmedikleri için sormazlar, sormadıkları için de bilmezler!...
Milletim;
Arana kimler tarafından, nasıl ve alçakça nifâk tohumlarının ekildiğinin, inanıyorum ki farkındasın!...
Seni önce bölüp, parçalayıp, sonra yutmak üzerine kurulmuş bu yüzyılların oyunu, Haçlı plânını biliyorsun! Binlerce yıl, hükmettiğin bütün coğrafyalarda, halkları bir araya toplayarak milletleştirebilen tek millet ve Allah(c.c.)'ın dünya nizâmıyla görevlendirdiği, Peygamber(s.a.v.)'den dualı millet olduğunun, farkındasın muhakkak...
Yaramaz çocuklarının kulaklarını çekerek; hâlâ seni ısıran kapı köpeğini veterinere götürüp aşısını yaptırdıktan sonra yerine bağlayarak yalını-yemini vermeğe devâm eden, senden başka bir millet var mı?...
Senin bu İlâhî cevâzlı özelliğinin farkında olmayan, olamayan cühelâna da aslâ kızmıyorsun değil mi?...
Bu yüzden Milletsin!
Bu yüzden özel ve bu yüzden büyüksün Milletim!...
Şu anda da; Silahlı Kuvvetlerinle yani ordunla, yaramaz çocuklarının kulaklarını çekerek halkları bir araya toplayıp milletleştirme operasyonundasın!...
Sınır ötesi harekâtında bile, sivillere zarar vermemek için Ordunun, nasıl bir dikkat sergilediğinin bütün dünya farkında! Sivillere zarar vermeyen, sivillere muhabbetle kucağını açan; ne sınırlarımızın içinde, ne de dışında hiç bir sivile şüpheyle bakmayan bu asil Ordu'dan rahatsızlık duyanlar, tek kelimeyle millet hainleri var!
Haçlı'nın yönlendirmesi, Haçlı'nın desteği, Haçlı'nın silah ve parasıyla taşeronluk yapan terör örgütü; daha dün 17 evlâdını şehit edip, 20 evlâdını yaralayıp kaçmasına rağmen; o yöredeki sivillerden yataklık görmüş olabileceklerini Avrupa basınının yazmış olmasına, PKK'ya destek yayınları yapan alçak korsan televizyonlarda söylenmesine rağmen, sivillerden kimsenin burnunu kanatmayacak kadar dikkatli; silah ve bomba seslerinden korkan çocukları severek teselli edebilecek kadar asîl bir Orduya sahipsin...
Bu yüzden Allah sana hem yârdır, hem yardımcıdır...
Allah, hep yardımcın olsun Milletim! Allah seni daima muzaffer kılsın Devletim! Allah, bu son cihâdınızda da sizi muzaffer kılsın Muhteşem Ordum...
Aynı vatanı, aynı tarihi, aynı camiyi, aynı Kıbleyi, aynı kabristanı kullanarak yüzlerce yıldır birlikte yaşamış, birleşmiş-birlikteleşmiş bütünlüğünün arasına kimsenin girmesine izin verme Milletim...
Kardeşten, akrabadan ileri tutmayı öğrendiğimiz; yedi yerde hakkının sorulacağına iman ettiğimiz komşunla arana nifak sokulmasına izin verme!
Nisa Sûresi 36.Ayet'te, güzel ahlâk için şart olan on buyruktan; "Yakın komşuya iyilik ki evi yakın olan veya akrabadan olan komşuya iyilik/ Uzak komşuya iyilik ki ya evi uzak olan veya akrabadan olmayan veya müslüman olmayan komşuya iyilik." öğretisini, asla unutma!...
Son saldırıda gebertilen hainlerin içindeki yabancı uyruklular, dikkatinden kaçmadı değil mi?
Dağdaki, sınır ötesinden gelen, Haçlı taşeronu alçaklara kızıp komşunu incitmez, komşundan şüphelenmezsin değil mi? "Onlar ne kadar Kürtse ben de o kadar Kürdüm, ben ne kadar Türksem onlar da o kadar Türk'tür." şeklindeki Alparslan Türkeş gibi bir MİLLETÇİ'nin düşüncesini, artık anlarsın değil mi?
"TÜRK'ÜM BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
"Ne mutlu Türk'üm diyene."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazartesi, Ekim 06, 2008
ORDULAR! İLK HEDEFİNİİİİZZZ !...
Çok yazdık, çok söyledik ama beyinlerimize yazılıncaya, hafızalarımıza kazılıncaya kadar tekrarlamalıyız!...
Balkanların, cehennem günleri yaşadıkları dönemde, T.B.M.M. Başkanı Mustafa Kalemli'nin, bir Bosna-Hersek seyahati/ziyâreti vardı. Kalemli ve Türk heyete tercümanlık yapan Bosna-Hersek'li Türk Kızın sözleri, yıllardır tarihî bir uyarı olarak hafızamızda; "Biz burada ölürken, İstanbul'u korumak için öldüğümüzün farkında değil misiniz?" diyerek, Bosna-Hersek'te Türkiye'ye karşı yapılması planlanan bir harekete nasıl dalga kıranlık ettiklerini ve bu işten asla pişman olmadıklarını söylüyordu Serhad Bekçimiz, Evlâd-ı Fâtihân'dan kızımız!...
O kızımızın söylediklerini ne kadar anladığımız, anlayıp ne kadar tedbir aldığımız, işin başka boyutu!...
Türkiye'ye yapılan-yapılması planlanan saldırılara karşı dalga kıranlık edenler, sadece Balkanlar'da mı? Karabağ'da Ermeniler'ce katledilen binlerce Türk'ün; daha dün Gürcistan'da öldürülen binlerce Gürcü'nün; onlarca yıldır Irak'ın kuzeyinde, Araplarca, Kürtlerce, İngililerce, ABD'lilerce öldürülen Türkmenler'in; Filistin'de İsrailce-Yahudilerce soykırıma tabi tutulan Filistinlilerin, niye öldürüldüklerini, onların da hâlâ niye korkmadıklarını anlayamayacak mıyız?
Kapı komşumuza eşkiyanın saldırdığı bir günde, çelik kapılarımızı kapatarak evimizde emniyetteyiz diyebilir miyiz? Var mı böyle bir korkaklık, var mı böyle bir diplomatlık?... Dört tarafımızda, kapı komşularımıza saldırılar var! Ki bu komşularımızın tamamı en az 400 yıl tebaamız! Ki bu komşularımızda, nüfusumuzdan daha fazla yakın akrabalarımız var!...
Düşünmez miyiz; "Neden Kerkük Kürtleştirilmek istenir?"
Düşünmez miyiz; "Neden Karabağ Ermenileştirilmek istenir?"
Düşünmez miyiz; "Neden Gürcistan Ruslaştırılmak istenir?"
Düşünmez miyiz; "Neden dolma kalemler ağız birliğiyle Ordumuz'a saldırır?"
Kapımızın önüne, bahçemize sahiplik edemeden yatak odamıza ne kadar sahiplik edebiliriz? Devlet olarak, devlet olmayı-devlet kurmayı-devlet kalmayı başarmış Milletliğimizin farkında olamadan nasıl devlet olarak yaşarız?...
Güneydoğu; -atlaslardan da belli olur- dağlık taşlık, kıraç, kışın altı ay yolları kapanan, ekilemeyen biçilemeyen, bu yüzden de orada ikâmet edenlerin yüzde doksanının kaçakçılıkla geçindiği bir atıl coğrafya!...
Ama dünyanın daha doğrusu Haçlı'nın "Yedi Düvel "adıyla yüklendiği günlerde, daha önce Haçlı Seferleri'nde oralar vatan kalsın diye ne kadar can vermiş, ne kadar kan akıtmışız bilenimiz var mı? Bilenlerden hatırlayanımız var mı? Hatırlayanlardan ısrarla hatırlatanlarımız var mı?
Bu kadar aymazlık olabilir mi? Eğer bu günkü olaylara yaklaşımımız hâlâ; "İstikrarımızı hedef aldılar!" diye yorumlanabilirse; bunun adı, gaflet değil midir? Bunun adı, dâlâlet değil midir? Bunun adı ..... diye devâm etmek istemiyorum!...
Terörist; ürkek değil midir? Korkak değil midir? Tilki gibi seker, eşkiyadan da beter değil midir? Hafif silâhlarla, sinsice, kalleşçe, puştça yaklaşarak ateş edip kaçmaz mı terörist? Ağır silâhlarla saldıran terörist mi olur muş? Ağır silâhlar, nizâmi ordularda olmaz mı? Ancak nizâmi ordular güpegündüz saldırı yapmazlar mı? 300-400 kişilik bir grup ve ağır silahlarla saldıran bu grubun, bir geldiği adres olmaz mı? Saldırıdan sonra geri çekilen bu saldırganların, gidecekleri adresleri belli değil midir?
Müttefik(!)imiz, hâlâ sıcak istihbarat vermiyor mu? İnsansız uçaklarımız, onları görmemiş mi?
İki siyaset fahişemiz, yıllarca kapı köpekliğimizi yapmış alçaklarımız, Talabani ve Barzani; bunların saldıracaklarını, geldiklerini, döndüklerini bilmiyorlar mı?
Güney Osetya'da iki Rus askerinin öldürülmesi üzerine, Rusya'nın yaptıkları; devlet olmanın ne anlama geldiğini, ne yapılması gerektiğini ve yapılırsa dünya jandarmasının nasıl geri basacağını anlatmadı mı yönetenlerimize?...
Siyâseten, net tavırlı olmaz-olamazsak; dış politikamızda, devletler arası dilde korkaklığın -nezâketen tedbîrin- adı olan diplomasiden başka bir şey yapamazsak; ağır silâhlarla saldıran bu güçlerin adreslerinde, sahiplerinden, destekçilerinden anında, sıcağı sıcağına hesap sormazsak; hesap soralım mı, sormayalım mı diye işgâlci kapı komşumuz ABD'den haber/direktif almadan harekete geçemezsek Ordumuz ne yapsın?...
"Ordular! İlk hedefiniz Barzani'nin merkezi!" diye komut veren bir Cumhurbaşkanı olsa, millet yuhalar mı?
"Ordular! İlk hedefiniz düşmanın ağa babası!" diye destek veren bir Meclis olsa; Kırıkkale'de hem AKP'li, hem MHP'li milletvekili yuhalanır mı?
Hükümet edenler; milleti dinleyin ve milletin istediği-beklediği tâlimâtı Ordumuz'a verin! Ordumuz, gerekeni yaparken; ABD'nin askerlerine ettiğiniz duanın, yarısı kadar dua etseniz de yeter! "Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdı" bu ordu, 1400 yıl önce, en "Makbûl Ağız"dan dualıdır zâten, sizin duanız olmasa da olur!...
"TÜRK'ÜM VE DÜŞMANIM SANA KALSAM DA BİR KİŞİ" M.Kemâl
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Balkanların, cehennem günleri yaşadıkları dönemde, T.B.M.M. Başkanı Mustafa Kalemli'nin, bir Bosna-Hersek seyahati/ziyâreti vardı. Kalemli ve Türk heyete tercümanlık yapan Bosna-Hersek'li Türk Kızın sözleri, yıllardır tarihî bir uyarı olarak hafızamızda; "Biz burada ölürken, İstanbul'u korumak için öldüğümüzün farkında değil misiniz?" diyerek, Bosna-Hersek'te Türkiye'ye karşı yapılması planlanan bir harekete nasıl dalga kıranlık ettiklerini ve bu işten asla pişman olmadıklarını söylüyordu Serhad Bekçimiz, Evlâd-ı Fâtihân'dan kızımız!...
O kızımızın söylediklerini ne kadar anladığımız, anlayıp ne kadar tedbir aldığımız, işin başka boyutu!...
Türkiye'ye yapılan-yapılması planlanan saldırılara karşı dalga kıranlık edenler, sadece Balkanlar'da mı? Karabağ'da Ermeniler'ce katledilen binlerce Türk'ün; daha dün Gürcistan'da öldürülen binlerce Gürcü'nün; onlarca yıldır Irak'ın kuzeyinde, Araplarca, Kürtlerce, İngililerce, ABD'lilerce öldürülen Türkmenler'in; Filistin'de İsrailce-Yahudilerce soykırıma tabi tutulan Filistinlilerin, niye öldürüldüklerini, onların da hâlâ niye korkmadıklarını anlayamayacak mıyız?
Kapı komşumuza eşkiyanın saldırdığı bir günde, çelik kapılarımızı kapatarak evimizde emniyetteyiz diyebilir miyiz? Var mı böyle bir korkaklık, var mı böyle bir diplomatlık?... Dört tarafımızda, kapı komşularımıza saldırılar var! Ki bu komşularımızın tamamı en az 400 yıl tebaamız! Ki bu komşularımızda, nüfusumuzdan daha fazla yakın akrabalarımız var!...
Düşünmez miyiz; "Neden Kerkük Kürtleştirilmek istenir?"
Düşünmez miyiz; "Neden Karabağ Ermenileştirilmek istenir?"
Düşünmez miyiz; "Neden Gürcistan Ruslaştırılmak istenir?"
Düşünmez miyiz; "Neden dolma kalemler ağız birliğiyle Ordumuz'a saldırır?"
Kapımızın önüne, bahçemize sahiplik edemeden yatak odamıza ne kadar sahiplik edebiliriz? Devlet olarak, devlet olmayı-devlet kurmayı-devlet kalmayı başarmış Milletliğimizin farkında olamadan nasıl devlet olarak yaşarız?...
Güneydoğu; -atlaslardan da belli olur- dağlık taşlık, kıraç, kışın altı ay yolları kapanan, ekilemeyen biçilemeyen, bu yüzden de orada ikâmet edenlerin yüzde doksanının kaçakçılıkla geçindiği bir atıl coğrafya!...
Ama dünyanın daha doğrusu Haçlı'nın "Yedi Düvel "adıyla yüklendiği günlerde, daha önce Haçlı Seferleri'nde oralar vatan kalsın diye ne kadar can vermiş, ne kadar kan akıtmışız bilenimiz var mı? Bilenlerden hatırlayanımız var mı? Hatırlayanlardan ısrarla hatırlatanlarımız var mı?
Bu kadar aymazlık olabilir mi? Eğer bu günkü olaylara yaklaşımımız hâlâ; "İstikrarımızı hedef aldılar!" diye yorumlanabilirse; bunun adı, gaflet değil midir? Bunun adı, dâlâlet değil midir? Bunun adı ..... diye devâm etmek istemiyorum!...
Terörist; ürkek değil midir? Korkak değil midir? Tilki gibi seker, eşkiyadan da beter değil midir? Hafif silâhlarla, sinsice, kalleşçe, puştça yaklaşarak ateş edip kaçmaz mı terörist? Ağır silâhlarla saldıran terörist mi olur muş? Ağır silâhlar, nizâmi ordularda olmaz mı? Ancak nizâmi ordular güpegündüz saldırı yapmazlar mı? 300-400 kişilik bir grup ve ağır silahlarla saldıran bu grubun, bir geldiği adres olmaz mı? Saldırıdan sonra geri çekilen bu saldırganların, gidecekleri adresleri belli değil midir?
Müttefik(!)imiz, hâlâ sıcak istihbarat vermiyor mu? İnsansız uçaklarımız, onları görmemiş mi?
İki siyaset fahişemiz, yıllarca kapı köpekliğimizi yapmış alçaklarımız, Talabani ve Barzani; bunların saldıracaklarını, geldiklerini, döndüklerini bilmiyorlar mı?
Güney Osetya'da iki Rus askerinin öldürülmesi üzerine, Rusya'nın yaptıkları; devlet olmanın ne anlama geldiğini, ne yapılması gerektiğini ve yapılırsa dünya jandarmasının nasıl geri basacağını anlatmadı mı yönetenlerimize?...
Siyâseten, net tavırlı olmaz-olamazsak; dış politikamızda, devletler arası dilde korkaklığın -nezâketen tedbîrin- adı olan diplomasiden başka bir şey yapamazsak; ağır silâhlarla saldıran bu güçlerin adreslerinde, sahiplerinden, destekçilerinden anında, sıcağı sıcağına hesap sormazsak; hesap soralım mı, sormayalım mı diye işgâlci kapı komşumuz ABD'den haber/direktif almadan harekete geçemezsek Ordumuz ne yapsın?...
"Ordular! İlk hedefiniz Barzani'nin merkezi!" diye komut veren bir Cumhurbaşkanı olsa, millet yuhalar mı?
"Ordular! İlk hedefiniz düşmanın ağa babası!" diye destek veren bir Meclis olsa; Kırıkkale'de hem AKP'li, hem MHP'li milletvekili yuhalanır mı?
Hükümet edenler; milleti dinleyin ve milletin istediği-beklediği tâlimâtı Ordumuz'a verin! Ordumuz, gerekeni yaparken; ABD'nin askerlerine ettiğiniz duanın, yarısı kadar dua etseniz de yeter! "Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdı" bu ordu, 1400 yıl önce, en "Makbûl Ağız"dan dualıdır zâten, sizin duanız olmasa da olur!...
"TÜRK'ÜM VE DÜŞMANIM SANA KALSAM DA BİR KİŞİ" M.Kemâl
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazar, Ekim 05, 2008
DEMOKRAT MASKESİ !...
Aynı karakolumuza beşinci kere baskın yapıldı!
Bu baskınlarda 44 şehit vermiş, 42 terörist gebertmişiz! Demek ki baskın basanın!... Artık kuduz domuzlar, güpegündüz saldırıyorlar! Müttefik(!)imiz de sıcak istihbarat, vermeğe devam ederken!...
Sınırda çarpışma var! Sınır ötesinde çarpışma var! Sınırlarımız içinde değişmez adreslerde yıllardır süren çarpışma var! Ve istikrarımız var şükürler olsun!...
Savaşta mıyız? Hayır!...
Barışta mıyız? Hayır!...
Huzuru temin için, devlet otoritesini temin için, akan kanı kontrol altına alabilmek için meşrû yollar var elbette! Ordumuz'a bu meşrû yetki verilse eminim ki 10 günde bütün mesele biter! Ama insan hakları savunucuları, yerli iş birlikçiler, BOP Eş Başkanı ve yol arkadaşları, 2. Cumhuriyetçiler, Atatürk düşmanları, Cumhuriyet kazanımlarını inkâr edenler, demokrat maskeli art niyetliler, terörün siyasal uzantıları, buna razı olmazlar!...
Sonra da sadece üzüntülerini bildirirler!...
Sıkıyönetim ilân etmeyen, olağanüstü tedbir yetkilerini Silahlı Kuvvetlerimiz'e vermeyen siyâsi erkin yalakaları kalemler de, ağız birliği ile Ordumuz'a saldırırlar!...
Önce Büyükanıt'a saldırmışlardı! Genel Kurmay Başkanlığı süresince de saldırılar devam etti! Sonra nerdeyse düğün bayramla uğurladılar Büyükanıt'ı emekliliğe, trilyonluk zırhlı aracıyla, yarın malzeme edebilmek için!...
Sonra İlker Paşa koyuldu hedefin baş köşesine!
Avrupa'daki yandaşlarının tariflerini de gündeme taşıyarak "Buz Adam" diyerek başladılar işe! İlker Paşa; basına verdiği davet ve brifinglerle hiç te "Buz Adam" olmadığını gösterince şaşırdılar! Akılları karıştı! Ağa babalarının da aynı tabi! Senaristin de aklı karıştı!
Eeee! Bir Genel Kurmay Başkanı; göreve başlar başlamaz, terörün kaynağı adreslerde milletle buluşuyor, alkışlarla karşılanıyordu! Ordu ile milleti barıştırabilirdi bu "Buz Adam"!...
Buna engel olunmalıydı! Demokrasi havarilerinin, Karen Fogg çocuklarının, Dolma Kalemler'in, bölücü hainlerin yandaşlarının, AB'ci-ABD'ci, Haçlı yandaşlarının tarif ettiği, "İşgalci-Katil Ordu" imajının zedelenmemesi gerekti!...
Talimat verildi taşeron şerefsizlere! Silah desteği verildi! Mühimmat desteği verildi! Sıcak İstihbarat desteği verildi ve Buz Adam'ın başarısını başlamadan gölgelemek için güpegündüz, aynı adrese beşinci kere baskın düzenlendi!...
Canımız yandı, kanımız dondu!...
16 şehidimiz, 20 ağır yaralımız var iki Mehmetçiğimizden henüz haber yok! Canımızın yanmasıyla, ben de dahil bir çok yanık yürek; siyâsi erki atladık, istikrar(!)ın savunucusu hükümeti atladık, AB'ye gireceğiz kaz lokmasıyla avunan ve milleti avutan yetersizleri atladık, Genel Kurmay Başkanımız'a sitem ettik veya küstük!...
Ateş bir kere daha düştüğü yeri yakmaya devam ederken, hayat sürerken; istifa etmesi gereken siyasiler, olağanüstü terör toplantısı yapmak üzere Ankara'da kapalı kapılar ardına çekildiler bir daha!...
Çok fazla tedbirliyiz Beğler!... Çok fazla korkağız! İki askerinin intikamını 2000 kişiyle alan Rusya'nın yaptığı, daha dün! Yaptığının doğruluğunu, yanlışlığını sonra münakaşa edelim tamam ama dünya artık Rusya'ya bir şey demiyor farkında mısınız?
Artık yeter! Ordumuza yetki verin ve çekilin aradan!
Verdiğimiz can da, akıttığımız kan da, savunduğumuz vatan da bizim! Korkmadan, yılmadan, yüksünmeden ölmeğe devam edeceğiz Türkçe; ama çıkın aradan da bari canımızı yakanların canlarını yakıp, kanlarını da doyasıya akıtalım...
İlker Paşam; ne yaparsınız, nasıl yaparsınız bilemem ama dünyanın sayılı ordularından olan ordumuzu; eşkiya takipçiliğinden kurtararak vatan-namus-cumhuriyet bekçiliği görevine, Atatürk ve Cumhuriyet kazanımları savunuculuğu görevine başlatmak için gerekli yetkiyi alın!...
Türk Milleti olarak sizinleyiz. İsteklerinizin destekçisiyiz...
Sîne-i Millet, bütün sıcaklığıyla size açık. Demokratlık artık,korkaklığın, işbirlikçiliğin, ihânetin maskesi değil!...
"TÜRK'ÜM. BU ADA HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Bu baskınlarda 44 şehit vermiş, 42 terörist gebertmişiz! Demek ki baskın basanın!... Artık kuduz domuzlar, güpegündüz saldırıyorlar! Müttefik(!)imiz de sıcak istihbarat, vermeğe devam ederken!...
Sınırda çarpışma var! Sınır ötesinde çarpışma var! Sınırlarımız içinde değişmez adreslerde yıllardır süren çarpışma var! Ve istikrarımız var şükürler olsun!...
Savaşta mıyız? Hayır!...
Barışta mıyız? Hayır!...
Huzuru temin için, devlet otoritesini temin için, akan kanı kontrol altına alabilmek için meşrû yollar var elbette! Ordumuz'a bu meşrû yetki verilse eminim ki 10 günde bütün mesele biter! Ama insan hakları savunucuları, yerli iş birlikçiler, BOP Eş Başkanı ve yol arkadaşları, 2. Cumhuriyetçiler, Atatürk düşmanları, Cumhuriyet kazanımlarını inkâr edenler, demokrat maskeli art niyetliler, terörün siyasal uzantıları, buna razı olmazlar!...
Sonra da sadece üzüntülerini bildirirler!...
Sıkıyönetim ilân etmeyen, olağanüstü tedbir yetkilerini Silahlı Kuvvetlerimiz'e vermeyen siyâsi erkin yalakaları kalemler de, ağız birliği ile Ordumuz'a saldırırlar!...
Önce Büyükanıt'a saldırmışlardı! Genel Kurmay Başkanlığı süresince de saldırılar devam etti! Sonra nerdeyse düğün bayramla uğurladılar Büyükanıt'ı emekliliğe, trilyonluk zırhlı aracıyla, yarın malzeme edebilmek için!...
Sonra İlker Paşa koyuldu hedefin baş köşesine!
Avrupa'daki yandaşlarının tariflerini de gündeme taşıyarak "Buz Adam" diyerek başladılar işe! İlker Paşa; basına verdiği davet ve brifinglerle hiç te "Buz Adam" olmadığını gösterince şaşırdılar! Akılları karıştı! Ağa babalarının da aynı tabi! Senaristin de aklı karıştı!
Eeee! Bir Genel Kurmay Başkanı; göreve başlar başlamaz, terörün kaynağı adreslerde milletle buluşuyor, alkışlarla karşılanıyordu! Ordu ile milleti barıştırabilirdi bu "Buz Adam"!...
Buna engel olunmalıydı! Demokrasi havarilerinin, Karen Fogg çocuklarının, Dolma Kalemler'in, bölücü hainlerin yandaşlarının, AB'ci-ABD'ci, Haçlı yandaşlarının tarif ettiği, "İşgalci-Katil Ordu" imajının zedelenmemesi gerekti!...
Talimat verildi taşeron şerefsizlere! Silah desteği verildi! Mühimmat desteği verildi! Sıcak İstihbarat desteği verildi ve Buz Adam'ın başarısını başlamadan gölgelemek için güpegündüz, aynı adrese beşinci kere baskın düzenlendi!...
Canımız yandı, kanımız dondu!...
16 şehidimiz, 20 ağır yaralımız var iki Mehmetçiğimizden henüz haber yok! Canımızın yanmasıyla, ben de dahil bir çok yanık yürek; siyâsi erki atladık, istikrar(!)ın savunucusu hükümeti atladık, AB'ye gireceğiz kaz lokmasıyla avunan ve milleti avutan yetersizleri atladık, Genel Kurmay Başkanımız'a sitem ettik veya küstük!...
Ateş bir kere daha düştüğü yeri yakmaya devam ederken, hayat sürerken; istifa etmesi gereken siyasiler, olağanüstü terör toplantısı yapmak üzere Ankara'da kapalı kapılar ardına çekildiler bir daha!...
Çok fazla tedbirliyiz Beğler!... Çok fazla korkağız! İki askerinin intikamını 2000 kişiyle alan Rusya'nın yaptığı, daha dün! Yaptığının doğruluğunu, yanlışlığını sonra münakaşa edelim tamam ama dünya artık Rusya'ya bir şey demiyor farkında mısınız?
Artık yeter! Ordumuza yetki verin ve çekilin aradan!
Verdiğimiz can da, akıttığımız kan da, savunduğumuz vatan da bizim! Korkmadan, yılmadan, yüksünmeden ölmeğe devam edeceğiz Türkçe; ama çıkın aradan da bari canımızı yakanların canlarını yakıp, kanlarını da doyasıya akıtalım...
İlker Paşam; ne yaparsınız, nasıl yaparsınız bilemem ama dünyanın sayılı ordularından olan ordumuzu; eşkiya takipçiliğinden kurtararak vatan-namus-cumhuriyet bekçiliği görevine, Atatürk ve Cumhuriyet kazanımları savunuculuğu görevine başlatmak için gerekli yetkiyi alın!...
Türk Milleti olarak sizinleyiz. İsteklerinizin destekçisiyiz...
Sîne-i Millet, bütün sıcaklığıyla size açık. Demokratlık artık,korkaklığın, işbirlikçiliğin, ihânetin maskesi değil!...
"TÜRK'ÜM. BU ADA HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
ÜÇ ŞEHİT'TEN SELÂM ALDIM...
Şehitlerden selâm geldi!
Şehitlerimizden selâm aldım! Ağlasam mı, dövünsem mi, sevinsem mi?!!!
Aleykümüsselâm Yiğitlerim!
Va aleynâ aleykümüsselâm Arslanlarım! Aleykümüsselâm Mehmetlerim, Mehmetçiklerim!...
Şemdinli'de, son hain saldırıda şehid olan üç Uzman Çavuşumuz'dan selâm aldım! Bu selâma nasıl mukabele edilir bilen var mı? Selâm vermek sünnet, almak farz bilirim! Ben şimdi bu farzı nasıl yerine getireceğim?
Adını saklamam gereken bir başka Arslanımızdan, bir Mehmetçiğimizden aldığım elektronik iletide; "Sevgili Hocam; Hakkari'de yapılan hain saldırıda , yakından tanıdığım üç uzman çavuş silâh arkadaşımı şehit verdik! TÜM TÜRK MILLETİ'NİN BAŞI SAĞ OLSUN. Çok üzgünüm!...
Sevgili Hocam; sizin yazılarınızı fırsat buldukça okuyoruz ve düşünceleriniz düşüncelerimizin aynısıdır. O nedenle üzüntümüzü sizinle paylaşmak istedim. ''Yiğitlerim adına dilekçem'' başlıklı yazınızdan dolayı, arkadaşlarım beni Yüksekova'dan arayarak sizlere teşekkür etmemi ve çok mutlu olduklarını söylemişlerdi. Kendileri yoğun çatışmalarda olduklarından size yazamadıklarını, ilk fırsatta mail atacakları söylemişlerdi. Fakat nasip olmadı! Çünkü bu sene uzman arkadaşlarımız çok yoğun bir şekilde çalışmaktadırlar. Belki geç kaldım fakat arkadaşlarımın selamı üzerimde kalmasın diye düşündüm, Sevgili Hocam..." demiş bu Gazi Kahraman! Ve aldığı selâmı iletmiş...
Selâm gönderen üç Kahramanımız, şu anda Peygâmber Agûşuna seferdeler! Onlar; devletimiz devlet kalsın diye, vatanımız vatan kalsın diye canlarını verdiler bir daha! Onlar; "Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ" tarifini eskitmemek için bir daha toprağa kan verdiler!
Bize selâm göndermişler, bir silâh arkadaşlarıyla! Kendileri çatışmadan fırsat bularak yazamadıkları için!...
"Keşke!" şeytan sözü bilirim! Vesvesenin başlangıcı ama keşke kendileri yazabilselerdi! Tarihi bir şeref vesîkası olarak saklama şansını tanısalardı bu fakîre!...
Teşekkürlerine değecek ne yapmışız?
Sadece duyarlı bir Türk olarak, Uzman Çavuşların canları pahasına yaptıkları vatan görevleri esnasında, rahatsız oldukları bazı konuları Onlar adına yetkililere duyurmaya çalışmışız!...
Bu kadarcık bir şey için teşekkür edebilecek kadar, selam gönderebilecek kadar gani gönüllü yiğitler şehit olmayacaklar da, cennette Peygamber'e komşu olmayacaklar da ne olacaklar?
Selâmlarıyla şereflendiğim, tarifsiz onurumun yanında yüreğimi tarifsiz dağlayan teşekküre sebep dilekçemdeki, Uzman Erbaşların bize göre çok haklı taleplerini bir daha tekrarlamaktan başka ne yapabilirim bilmem!
"YİĞİTLERİMİZ ADINA DİLEKÇEM'den...
Bu kahramanlarımız derler ki:
**"Profesyonel orduya geçiş döneminde uzman erbaşların özlük haklarında iyileştirme yapılması gerekirken kanunda yapılan son değişiklikle uzman erbaşların özlük haklarının daha da kötüleştiği görülmüştür. Bu durum biz uzman erbaşları moral açısından da etkiledi. Zaten derece-kademe olarak mesleğe yeni başlayanlar ile aramızda bir fark bulunmuyor. Haklarımız düzelecek derken,verilen haklarımız da elimizden alınıyor! Örneğin 12 sene görev yapan ve maaşı 1.000 YTL olan bir uzman erbaş, eski yönetmeliğe göre 20 bin YTL tazminat alırken, yeni yönetmeliğe göre ise 17 bin YTL almaya başladı. Çünkü ilk 5 sene için yıl başına çift maaş, kalan seneler için ise yıl başına tek maaş uygulamasına geçildi. Ayrıca yasaya göre uzman erbaşlar kaç sene çalışırlarsa çalışsınlar alacakları tazminatın miktarı asla net maaşın 20 katını da geçemiyor.
**Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da terörle mücadele edilen yerlerde, var olan lojmanlar astsubaylara bile yetmiyor. Oysa uzman erbaş ve uzman jandarmaların lojmanlarda yüzde 15 hakları var, yani yüzde 7,5 uzman erbaş kontenjanı bulunuyor demek. Fakat bir türlü biz uzman erbaşlara sıra gelmiyor. Uzman erbaşların kendi canlarından korkuları yok. Onların tüm endişesi eşleri ve çocuklarıdır.
**Uzman erbaşların mazeret izinlerinin olmadığını da hatırlatalım. Örneğin bir uzman jandarma, Astsubay, Subay yılda 15 gün mazeret izni kullanırken aynı şartlarda , hatta daha zor şartlarda görev yapan uzman erbaşlar mazeret izni kullanmamaktadır.
**Nöbetini tutuğumuz Ordu evleri ve tesislerden de faydalanamıyoruz. Nöbeti tutuğumuz yerlere ailemizle giremiyoruz.
**Her kurum çalışanına hak olarak verilen ek gösterge, sadece uzman erbaşlara verilmemektedir.
**Hangi kamu kurum ve kuruluşuna giderseniz gidin mutlaka bir sosyal güvenlik yasası şemsiyesi altında sosyal güvenceleri bulunmaktadır. 1986 yılında çıkan 3269 sayılı uzman erbaş kanunu gereği göreve başladığı tarih itibariyle 5434 sayılı Emekli Sandığı kanunu ile ilişkilendirilirler ve 45 yaşına gelinceye kadar sözleşmeleri 1(bir) ile 5(beş) yıl arasında değişen sürelerde yenilenir. Ancak Uzman Erbaşlar yasa gereği, 45 yaşına kadar sözleşmelerini yenileyebilmektedir. Hal böyle olunca, bir uzman erbaş 45 yaşından 60 yaşına kadar yani 15 yıl maaş almadan, hayatını idame ettirmek zorunda kalmaktadır. Yıllarca terörle mücadele etmiş bu insanlar okul çağında olan çocuklarıyla birlikte sokağa atılmaktadır."
Çarpıcı ve feryâd eden cümlelerle vatan sevgilerini ifâde eden bu yiğitlerimiz, cümlelerini bağlarken de;
"**Onlar(uzman erbaşlar) bu ülkenin en fakir ailelerinin çocuklarıdır. Elleri kınalı anaların, elleri nasırlı babaların çocuklarıdır onlar. Onun için tercih etme şansları olmamıştır hiçbir zaman.Vatan millet sevgisi ile büyütmüştür anne ve babaları onları. Bunun için aylarca dağda, taşta en tehlikeli operasyonlarda öncü kuvveti olmuşlar, Şehit vermişler, gazi olmuşlar, kol-bacak -göz vermişler ama asla bu vatana yan bakılmasına müsaade etmemişlerdir. Çünkü onlar, Mustafa Kemal Atatürk'ün askerleridir. Çünkü onlar bu vatanı karşılıksız sevenlerdir. Çünkü onlar Uzman Erbaşlar'dır. Saygılar."
30 Nisan 2008'de Yiğitlerimiz adına dilekçemde duyurduğum istekler bunlar!
Şimdi yetkililerden bir daha, şehitlerimizin hatırına, gerideki silâh arkadaşlarının bu isteklerini sür'atle karşılamalarını, millet adına istiyoruz...
Aleykümüsselâm Yiğitlerim!
Şahsım ve Türk Milleti, sizlerin huzurunuzda esas duruştayız bilesiniz...
Allah(c.c.) sizlere rahmet etsin, ailelerinizie, ana-babalarınıza sabırlar versin.
Vatan sağ olsun!...
"TÜRK'ÜM VE DÜŞMANIM SANA, KALSAM DA BİR KİŞİ!..." M. Kemâl
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Şehitlerimizden selâm aldım! Ağlasam mı, dövünsem mi, sevinsem mi?!!!
Aleykümüsselâm Yiğitlerim!
Va aleynâ aleykümüsselâm Arslanlarım! Aleykümüsselâm Mehmetlerim, Mehmetçiklerim!...
Şemdinli'de, son hain saldırıda şehid olan üç Uzman Çavuşumuz'dan selâm aldım! Bu selâma nasıl mukabele edilir bilen var mı? Selâm vermek sünnet, almak farz bilirim! Ben şimdi bu farzı nasıl yerine getireceğim?
Adını saklamam gereken bir başka Arslanımızdan, bir Mehmetçiğimizden aldığım elektronik iletide; "Sevgili Hocam; Hakkari'de yapılan hain saldırıda , yakından tanıdığım üç uzman çavuş silâh arkadaşımı şehit verdik! TÜM TÜRK MILLETİ'NİN BAŞI SAĞ OLSUN. Çok üzgünüm!...
Sevgili Hocam; sizin yazılarınızı fırsat buldukça okuyoruz ve düşünceleriniz düşüncelerimizin aynısıdır. O nedenle üzüntümüzü sizinle paylaşmak istedim. ''Yiğitlerim adına dilekçem'' başlıklı yazınızdan dolayı, arkadaşlarım beni Yüksekova'dan arayarak sizlere teşekkür etmemi ve çok mutlu olduklarını söylemişlerdi. Kendileri yoğun çatışmalarda olduklarından size yazamadıklarını, ilk fırsatta mail atacakları söylemişlerdi. Fakat nasip olmadı! Çünkü bu sene uzman arkadaşlarımız çok yoğun bir şekilde çalışmaktadırlar. Belki geç kaldım fakat arkadaşlarımın selamı üzerimde kalmasın diye düşündüm, Sevgili Hocam..." demiş bu Gazi Kahraman! Ve aldığı selâmı iletmiş...
Selâm gönderen üç Kahramanımız, şu anda Peygâmber Agûşuna seferdeler! Onlar; devletimiz devlet kalsın diye, vatanımız vatan kalsın diye canlarını verdiler bir daha! Onlar; "Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ" tarifini eskitmemek için bir daha toprağa kan verdiler!
Bize selâm göndermişler, bir silâh arkadaşlarıyla! Kendileri çatışmadan fırsat bularak yazamadıkları için!...
"Keşke!" şeytan sözü bilirim! Vesvesenin başlangıcı ama keşke kendileri yazabilselerdi! Tarihi bir şeref vesîkası olarak saklama şansını tanısalardı bu fakîre!...
Teşekkürlerine değecek ne yapmışız?
Sadece duyarlı bir Türk olarak, Uzman Çavuşların canları pahasına yaptıkları vatan görevleri esnasında, rahatsız oldukları bazı konuları Onlar adına yetkililere duyurmaya çalışmışız!...
Bu kadarcık bir şey için teşekkür edebilecek kadar, selam gönderebilecek kadar gani gönüllü yiğitler şehit olmayacaklar da, cennette Peygamber'e komşu olmayacaklar da ne olacaklar?
Selâmlarıyla şereflendiğim, tarifsiz onurumun yanında yüreğimi tarifsiz dağlayan teşekküre sebep dilekçemdeki, Uzman Erbaşların bize göre çok haklı taleplerini bir daha tekrarlamaktan başka ne yapabilirim bilmem!
"YİĞİTLERİMİZ ADINA DİLEKÇEM'den...
Bu kahramanlarımız derler ki:
**"Profesyonel orduya geçiş döneminde uzman erbaşların özlük haklarında iyileştirme yapılması gerekirken kanunda yapılan son değişiklikle uzman erbaşların özlük haklarının daha da kötüleştiği görülmüştür. Bu durum biz uzman erbaşları moral açısından da etkiledi. Zaten derece-kademe olarak mesleğe yeni başlayanlar ile aramızda bir fark bulunmuyor. Haklarımız düzelecek derken,verilen haklarımız da elimizden alınıyor! Örneğin 12 sene görev yapan ve maaşı 1.000 YTL olan bir uzman erbaş, eski yönetmeliğe göre 20 bin YTL tazminat alırken, yeni yönetmeliğe göre ise 17 bin YTL almaya başladı. Çünkü ilk 5 sene için yıl başına çift maaş, kalan seneler için ise yıl başına tek maaş uygulamasına geçildi. Ayrıca yasaya göre uzman erbaşlar kaç sene çalışırlarsa çalışsınlar alacakları tazminatın miktarı asla net maaşın 20 katını da geçemiyor.
**Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da terörle mücadele edilen yerlerde, var olan lojmanlar astsubaylara bile yetmiyor. Oysa uzman erbaş ve uzman jandarmaların lojmanlarda yüzde 15 hakları var, yani yüzde 7,5 uzman erbaş kontenjanı bulunuyor demek. Fakat bir türlü biz uzman erbaşlara sıra gelmiyor. Uzman erbaşların kendi canlarından korkuları yok. Onların tüm endişesi eşleri ve çocuklarıdır.
**Uzman erbaşların mazeret izinlerinin olmadığını da hatırlatalım. Örneğin bir uzman jandarma, Astsubay, Subay yılda 15 gün mazeret izni kullanırken aynı şartlarda , hatta daha zor şartlarda görev yapan uzman erbaşlar mazeret izni kullanmamaktadır.
**Nöbetini tutuğumuz Ordu evleri ve tesislerden de faydalanamıyoruz. Nöbeti tutuğumuz yerlere ailemizle giremiyoruz.
**Her kurum çalışanına hak olarak verilen ek gösterge, sadece uzman erbaşlara verilmemektedir.
**Hangi kamu kurum ve kuruluşuna giderseniz gidin mutlaka bir sosyal güvenlik yasası şemsiyesi altında sosyal güvenceleri bulunmaktadır. 1986 yılında çıkan 3269 sayılı uzman erbaş kanunu gereği göreve başladığı tarih itibariyle 5434 sayılı Emekli Sandığı kanunu ile ilişkilendirilirler ve 45 yaşına gelinceye kadar sözleşmeleri 1(bir) ile 5(beş) yıl arasında değişen sürelerde yenilenir. Ancak Uzman Erbaşlar yasa gereği, 45 yaşına kadar sözleşmelerini yenileyebilmektedir. Hal böyle olunca, bir uzman erbaş 45 yaşından 60 yaşına kadar yani 15 yıl maaş almadan, hayatını idame ettirmek zorunda kalmaktadır. Yıllarca terörle mücadele etmiş bu insanlar okul çağında olan çocuklarıyla birlikte sokağa atılmaktadır."
Çarpıcı ve feryâd eden cümlelerle vatan sevgilerini ifâde eden bu yiğitlerimiz, cümlelerini bağlarken de;
"**Onlar(uzman erbaşlar) bu ülkenin en fakir ailelerinin çocuklarıdır. Elleri kınalı anaların, elleri nasırlı babaların çocuklarıdır onlar. Onun için tercih etme şansları olmamıştır hiçbir zaman.Vatan millet sevgisi ile büyütmüştür anne ve babaları onları. Bunun için aylarca dağda, taşta en tehlikeli operasyonlarda öncü kuvveti olmuşlar, Şehit vermişler, gazi olmuşlar, kol-bacak -göz vermişler ama asla bu vatana yan bakılmasına müsaade etmemişlerdir. Çünkü onlar, Mustafa Kemal Atatürk'ün askerleridir. Çünkü onlar bu vatanı karşılıksız sevenlerdir. Çünkü onlar Uzman Erbaşlar'dır. Saygılar."
30 Nisan 2008'de Yiğitlerimiz adına dilekçemde duyurduğum istekler bunlar!
Şimdi yetkililerden bir daha, şehitlerimizin hatırına, gerideki silâh arkadaşlarının bu isteklerini sür'atle karşılamalarını, millet adına istiyoruz...
Aleykümüsselâm Yiğitlerim!
Şahsım ve Türk Milleti, sizlerin huzurunuzda esas duruştayız bilesiniz...
Allah(c.c.) sizlere rahmet etsin, ailelerinizie, ana-babalarınıza sabırlar versin.
Vatan sağ olsun!...
"TÜRK'ÜM VE DÜŞMANIM SANA, KALSAM DA BİR KİŞİ!..." M. Kemâl
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cumartesi, Ekim 04, 2008
BAŞIMIZ SAĞ OLSUN, VATAN SAĞ OLSUN!...
Orgeneralim;
Genel Kurmay Başkanım;
Komutanım;
Paşam;
İlker Paşam; 'paşa' diye hitabedilmesini istemiyorsunuz ama paşa saymadığımıza "Paşam" demeyen bir millet ferdi olarak sizden başkasına seslenemem!...
Devletin zirvesinden tutun, sırayla nerdeyse bütün kurumlarıyla çekişe çekişe, fısıltıyla kendi söylemleriyle vuruşa vuruşa iktidar olmuş bir siyâsi yönetimle muhatabız!
Buna sizin yapabileceğiniz bir şey yok! Seçmen olarak sandığa gidip verdiğiniz oylarla, buna mani olmaya gücünüzün yetmediğini biliyoruz! Bu suç, millet olarak bizim! Bu âzâba son verecek olan da yine millet olarak biziz!
Size şikâyetimiz başka!
Bu şikâyeti, sizden başkasına yapamayız! Bu şikâyetimizin sizden başka muhatabı yok!
On beş evlâdımızı daha Peygamber Agûşu'na uğurladık. Canımız yandı! Kanımız dondu! Aklımız durdu! Vicdânımız târ u mâr oldu!...
En az bizim kadar yani millet kadar acılı, millet kadar öfkeli olduğunuzu elbette hissedebiliyoruz. Şüheda ana-babaları gibi ağlayamayacağınızı da biliyoruz. Sizin işinizin ağlamak değil; analarımızı ağlatanların analarını ağlatmak olduğunu da biliyoruz. İşinizin kolay olmadığını da biliyoruz! Bu zor işin üstesinden gelirsiniz diye Paşasınız, Genel Kurmay Başkanımız'sınız...
Sınırlarımız yol geçen hanı mı?
İçerde; siyâset yapacağım düşüncesiyle verilen tavizler yüzünden, Başbakanın danışmanlarının nerdeyse tamamının özellikle seçilmiş olması yüzünden, alt-üst kimlik sendromlarımız yüzünden, Muhteşem Türk Atatürk'e karşı başlatılmış yıpratma hareketleri yüzünden, emniyet personeli içindeki cemaatler kamplaşmaları yüzünden; PKK'ya karşı uygulanması gereken istihbarat çalışmalarının, başka yönlere kanalize edilmesi yüzünden PKK'lılık, Kürtçülük, bölücülük; insan hakları desteğiyle, aldı başını yürüdü!...
Paşam;
İç asayiş, İçişleri Bakanlığı'na bağlı emniyet güçlerimizle sağlanacak biliyoruz! Ama sınırlarımız size emânet! Hem de sınır ötesi harekât yapmanıza hiç bir mani yok! Tezkere süresinin uzatıldığını, bir kaç gün önce PKK kamplarını havadan bombalayarak döndüğünüzü duyarak sevinmiştik!
Sevincimiz yarım, hevesimiz kursağımızda kaldı!
15 (on beş) şehit!... Meydan muharebesinde miyiz?
Resmi sitenizden; "Hakkari ili Şemdinli ilçesi bölgesinde bulunan Aktütün Jandarma Sınır Bölüğü’nün batıdan emniyetini sağlayan Bayraktepe’deki unsurlarına karşı dün öğleden sonraki saatlerde bölücü terör örgütü tarafından Irak’ın kuzeyinde bulunan ağır silahlarının da desteği ile saldırı girişiminde bulunulmuştur." diye öğrendik kara haberi!
Güney Osetya'da öldürülen iki Rus Askeri'ne karşılık Rusya'nın bütün dünyayı ve hele bizim müttefik(!)imizi karşısına alarak yaptığı misillemeyi hatırlayınca, çok daha fazla üzülüyorum Paşam!...
Savaşta değiliz; onbeşer onbeşer şehit oluyoruz!
Barışta değiliz; onbeşer onbeşer ölüyoruz!
Ne oluyoruz Paşam? Paşam Allah aşkına ne oluyoruz?
Bu mudur egemen milletlik? Bu mudur güçlü devletlik? Bu mudur dünyanın sayılı silahlı kuvvetlerinden sayılmanın tarifi?
Paşam; yanan yüreğimizle, acıyan canımızla, soğumayan kanımızla, bizzâtihi size seslenerek sizi tahrik ediyorum!... Çünkü çok tahrik olduk Paşam!... Bütün savaşçılık duygularımız ayakta!...
Şu anda dünya cenneti metropollerimizde televizyonları karşısında bu haberleri alkışlayarak, zâfer çığlıkları atarak izleyenler var biliyor musunuz?
Paşam; sakın sizden öncekiler gibi siyasi beyânatlar vererek demokratlaşmayın! Allah aşkına sadece Ordumuz olun! Can vererek şân alın, kanımıza kan alın! Analarımızı ağlatanların analarını, bir daha susmamacasına ağlatın!...
Siyâseten de;
Cumhurbaşkanı, istifa et!
Başbakan, istifa et!
İçişleri Bakanı istifa et!
Hükümet; İstifa edin kardeşim!
Ne yönetiyor, ne de yönetmek isteyenlere izin veriyorsunuz! Milletin başına, oyla satın aldığı belâ mısınız? Görmüyor musunuz savaş var ve bu sizin gibi, insan haklarını yanlış yorumlayanların; Irak'ı işgâl ederken zorlanan ABD askerlerine dua edenlerin, işi değil!...
Paşam; Başımız sağ olsun, Vatan sağ olsun!...
"TÜRK'ÜM VE DÜŞMANIM SANA, KALSAM DA BİR KİŞİ!.." M.Kemâl
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Genel Kurmay Başkanım;
Komutanım;
Paşam;
İlker Paşam; 'paşa' diye hitabedilmesini istemiyorsunuz ama paşa saymadığımıza "Paşam" demeyen bir millet ferdi olarak sizden başkasına seslenemem!...
Devletin zirvesinden tutun, sırayla nerdeyse bütün kurumlarıyla çekişe çekişe, fısıltıyla kendi söylemleriyle vuruşa vuruşa iktidar olmuş bir siyâsi yönetimle muhatabız!
Buna sizin yapabileceğiniz bir şey yok! Seçmen olarak sandığa gidip verdiğiniz oylarla, buna mani olmaya gücünüzün yetmediğini biliyoruz! Bu suç, millet olarak bizim! Bu âzâba son verecek olan da yine millet olarak biziz!
Size şikâyetimiz başka!
Bu şikâyeti, sizden başkasına yapamayız! Bu şikâyetimizin sizden başka muhatabı yok!
On beş evlâdımızı daha Peygamber Agûşu'na uğurladık. Canımız yandı! Kanımız dondu! Aklımız durdu! Vicdânımız târ u mâr oldu!...
En az bizim kadar yani millet kadar acılı, millet kadar öfkeli olduğunuzu elbette hissedebiliyoruz. Şüheda ana-babaları gibi ağlayamayacağınızı da biliyoruz. Sizin işinizin ağlamak değil; analarımızı ağlatanların analarını ağlatmak olduğunu da biliyoruz. İşinizin kolay olmadığını da biliyoruz! Bu zor işin üstesinden gelirsiniz diye Paşasınız, Genel Kurmay Başkanımız'sınız...
Sınırlarımız yol geçen hanı mı?
İçerde; siyâset yapacağım düşüncesiyle verilen tavizler yüzünden, Başbakanın danışmanlarının nerdeyse tamamının özellikle seçilmiş olması yüzünden, alt-üst kimlik sendromlarımız yüzünden, Muhteşem Türk Atatürk'e karşı başlatılmış yıpratma hareketleri yüzünden, emniyet personeli içindeki cemaatler kamplaşmaları yüzünden; PKK'ya karşı uygulanması gereken istihbarat çalışmalarının, başka yönlere kanalize edilmesi yüzünden PKK'lılık, Kürtçülük, bölücülük; insan hakları desteğiyle, aldı başını yürüdü!...
Paşam;
İç asayiş, İçişleri Bakanlığı'na bağlı emniyet güçlerimizle sağlanacak biliyoruz! Ama sınırlarımız size emânet! Hem de sınır ötesi harekât yapmanıza hiç bir mani yok! Tezkere süresinin uzatıldığını, bir kaç gün önce PKK kamplarını havadan bombalayarak döndüğünüzü duyarak sevinmiştik!
Sevincimiz yarım, hevesimiz kursağımızda kaldı!
15 (on beş) şehit!... Meydan muharebesinde miyiz?
Resmi sitenizden; "Hakkari ili Şemdinli ilçesi bölgesinde bulunan Aktütün Jandarma Sınır Bölüğü’nün batıdan emniyetini sağlayan Bayraktepe’deki unsurlarına karşı dün öğleden sonraki saatlerde bölücü terör örgütü tarafından Irak’ın kuzeyinde bulunan ağır silahlarının da desteği ile saldırı girişiminde bulunulmuştur." diye öğrendik kara haberi!
Güney Osetya'da öldürülen iki Rus Askeri'ne karşılık Rusya'nın bütün dünyayı ve hele bizim müttefik(!)imizi karşısına alarak yaptığı misillemeyi hatırlayınca, çok daha fazla üzülüyorum Paşam!...
Savaşta değiliz; onbeşer onbeşer şehit oluyoruz!
Barışta değiliz; onbeşer onbeşer ölüyoruz!
Ne oluyoruz Paşam? Paşam Allah aşkına ne oluyoruz?
Bu mudur egemen milletlik? Bu mudur güçlü devletlik? Bu mudur dünyanın sayılı silahlı kuvvetlerinden sayılmanın tarifi?
Paşam; yanan yüreğimizle, acıyan canımızla, soğumayan kanımızla, bizzâtihi size seslenerek sizi tahrik ediyorum!... Çünkü çok tahrik olduk Paşam!... Bütün savaşçılık duygularımız ayakta!...
Şu anda dünya cenneti metropollerimizde televizyonları karşısında bu haberleri alkışlayarak, zâfer çığlıkları atarak izleyenler var biliyor musunuz?
Paşam; sakın sizden öncekiler gibi siyasi beyânatlar vererek demokratlaşmayın! Allah aşkına sadece Ordumuz olun! Can vererek şân alın, kanımıza kan alın! Analarımızı ağlatanların analarını, bir daha susmamacasına ağlatın!...
Siyâseten de;
Cumhurbaşkanı, istifa et!
Başbakan, istifa et!
İçişleri Bakanı istifa et!
Hükümet; İstifa edin kardeşim!
Ne yönetiyor, ne de yönetmek isteyenlere izin veriyorsunuz! Milletin başına, oyla satın aldığı belâ mısınız? Görmüyor musunuz savaş var ve bu sizin gibi, insan haklarını yanlış yorumlayanların; Irak'ı işgâl ederken zorlanan ABD askerlerine dua edenlerin, işi değil!...
Paşam; Başımız sağ olsun, Vatan sağ olsun!...
"TÜRK'ÜM VE DÜŞMANIM SANA, KALSAM DA BİR KİŞİ!.." M.Kemâl
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cuma, Ekim 03, 2008
YÜZLEŞELİM Mİ?...
Keşke edebime gücüm yetse!... Ben de Dengir'ce küfredebilsem keşke!...
O kadar açık, o kadar pervasızca canımızı incitiyor, o kadar saygısızca mukaddeslerimize saldırıyorlar ki! Ve bu saldırılarını, insafsızca yapıp –saklanılabilecek en emin yerler olan- Din’in arkasına, Atatürk'ün arkasına öylesine saklıyorlar ki!...
Aklımızın neresinde eksiklik veya fanatizmimizin neresinde fazlalık var diye meraktayım!...
Milletimi seviyorum, Milletçiyim…
Milletimi muassır medeniyetler seviyesine getirmek hatta muassır medeniyeti geçirmek gibi bir hayalim var, idealistim, ülkücüyüm...
Ve ben, başarmış bir milletim. Çağ açıp çağ kapatırken medeniyetin neresindeydim?...
Kostantinapolis’te güllerle karşılanırken; fethettiğim Bizans’ta herkesi inancıyla baş başa bırakacak kadar hoş görülü, bağışlayıcı, kendimden eminken, medeniyetin neresindeydim?...
Yüzlerce yıl; dinleri adına, dinimizden dolayı muhatap olduğumuz kıyımlara, tazyiklere, kahpeliklere rağmen fethettiğimiz yerlerde; her inanç sahibini kendi inancını yaşamakta serbest bırakırken medeniyetin neresindeydim?...
Bir yandan bakıldığında tarifi buysa, bu kadar medenî olmama rağmen; defalarca bir araya gelerek Haçlı adıyla saldıranlara karşı kazandığım kesin zaferlere rağmen kıyım yapmadıysam, asimile etmeğe tenezzül etmediysem, medeniyetin neresindeydim?...
Veya şimdi medeniyetin neresindeyim?...
Kiliseler açılmasına göz yumarsam mı medeniyim?!...
Havralar açılmasına izin verirsem mi medeniyim?!...
Misyonerlerin, Siyonistlerin yaptıklarını görmezden gelerek evime kapanırsam, görmezden gelirsem hatta yardımcı olursam mı medeniyim?!...
Dinler arası diyalog adıyla dinimle kavgaya tutuşursam, Ilımlı İslam diye ABD'nin icat ettiği yeni dine girersem mi medeniyim?!...
Allah Hükümleri’ne göre davranırsam, Türk’üm dersem çağ dışı;-medeniyeti engelleyenler olmalarına rağmen- medenilikten bahseden işbirlikçilere göz yumarsam mı çağdaşım, medeniyim?!...
Olmaz olsun buysa medenilik!...
Keşke zamana birazcık gücüm yetse!... 600 yıl geriye dönebilsem!... Fethettiğim Bizans’ta taş üstünde taş, boynunda haç gördüğüm kimsenin omuzunda baş bırakmasam!... Adil olacağım diye kendime zulmedeceğime; ABD’nin-Haçlı'nın Irak’ta uyguladıklarının yüzde birini uygulasam; demokrat maskeli insan hakları havarilerinden kendime ücretli cazgırlar tutsam, adlarına da "taraf" desem!...
Acaba , bu yaşadıklarımızı dünya yaşar mıydı?...
Dinimizin arkasına saklanarak dinimizi tahkîr edenler; Milliyetçilik maskesiyle Türk’ten başka her kesin şövenizm-ırkçılık-bölücülük yapmasına izin verip devletimi küçük düşürenler; AB-D emriyle Kemalizm’i bahane ederek Muhteşem Türk Atatürk’ümüze saldıranlar, türeyebilir miydi diye sorguluyorum…
Altı kere gidip yedi kere gelenle olmadı! Karaoğlan'la olmadı!...
Yetersiz görüp -iki kere- bütün partileri sandığa gömerek kurduğumuz Deprem Çadırlarıyla olmadı!...
Mücahid Erbakan ve Bacı'ya verdiğimiz yetkiyle olmadı!...
Bütün farklı görüşlere eşit oylar vererek kurdurduğumuz koalisyonlarla olmadı!...
Milli Görüş Gömleğini çıkarıp; terk etmeyi, dönmeyi Gelişme diye dayatarak takıyyeyi siyasi literatürümüze sokanlarla da olmuyor!...
Devletim zora düştü, milletim dara düştü!...
Tarihimizle ve kendimizle yüzleşmemiz gerek...
Aklıma; - inadına inadına- kalan tek yoldan başkası gelmiyor!…Denenmemiş, yapılan her ankette en güvenilir siyasi olarak çıkmış biri var mı? Var!...
Kim mi? Söyleriz inşallah... Aslında her yerde, sohbetlerimizde söylüyoruz da; yazarak, erkenden, art niyetli dillere düşürmeyelim istiyorum...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
O kadar açık, o kadar pervasızca canımızı incitiyor, o kadar saygısızca mukaddeslerimize saldırıyorlar ki! Ve bu saldırılarını, insafsızca yapıp –saklanılabilecek en emin yerler olan- Din’in arkasına, Atatürk'ün arkasına öylesine saklıyorlar ki!...
Aklımızın neresinde eksiklik veya fanatizmimizin neresinde fazlalık var diye meraktayım!...
Milletimi seviyorum, Milletçiyim…
Milletimi muassır medeniyetler seviyesine getirmek hatta muassır medeniyeti geçirmek gibi bir hayalim var, idealistim, ülkücüyüm...
Ve ben, başarmış bir milletim. Çağ açıp çağ kapatırken medeniyetin neresindeydim?...
Kostantinapolis’te güllerle karşılanırken; fethettiğim Bizans’ta herkesi inancıyla baş başa bırakacak kadar hoş görülü, bağışlayıcı, kendimden eminken, medeniyetin neresindeydim?...
Yüzlerce yıl; dinleri adına, dinimizden dolayı muhatap olduğumuz kıyımlara, tazyiklere, kahpeliklere rağmen fethettiğimiz yerlerde; her inanç sahibini kendi inancını yaşamakta serbest bırakırken medeniyetin neresindeydim?...
Bir yandan bakıldığında tarifi buysa, bu kadar medenî olmama rağmen; defalarca bir araya gelerek Haçlı adıyla saldıranlara karşı kazandığım kesin zaferlere rağmen kıyım yapmadıysam, asimile etmeğe tenezzül etmediysem, medeniyetin neresindeydim?...
Veya şimdi medeniyetin neresindeyim?...
Kiliseler açılmasına göz yumarsam mı medeniyim?!...
Havralar açılmasına izin verirsem mi medeniyim?!...
Misyonerlerin, Siyonistlerin yaptıklarını görmezden gelerek evime kapanırsam, görmezden gelirsem hatta yardımcı olursam mı medeniyim?!...
Dinler arası diyalog adıyla dinimle kavgaya tutuşursam, Ilımlı İslam diye ABD'nin icat ettiği yeni dine girersem mi medeniyim?!...
Allah Hükümleri’ne göre davranırsam, Türk’üm dersem çağ dışı;-medeniyeti engelleyenler olmalarına rağmen- medenilikten bahseden işbirlikçilere göz yumarsam mı çağdaşım, medeniyim?!...
Olmaz olsun buysa medenilik!...
Keşke zamana birazcık gücüm yetse!... 600 yıl geriye dönebilsem!... Fethettiğim Bizans’ta taş üstünde taş, boynunda haç gördüğüm kimsenin omuzunda baş bırakmasam!... Adil olacağım diye kendime zulmedeceğime; ABD’nin-Haçlı'nın Irak’ta uyguladıklarının yüzde birini uygulasam; demokrat maskeli insan hakları havarilerinden kendime ücretli cazgırlar tutsam, adlarına da "taraf" desem!...
Acaba , bu yaşadıklarımızı dünya yaşar mıydı?...
Dinimizin arkasına saklanarak dinimizi tahkîr edenler; Milliyetçilik maskesiyle Türk’ten başka her kesin şövenizm-ırkçılık-bölücülük yapmasına izin verip devletimi küçük düşürenler; AB-D emriyle Kemalizm’i bahane ederek Muhteşem Türk Atatürk’ümüze saldıranlar, türeyebilir miydi diye sorguluyorum…
Altı kere gidip yedi kere gelenle olmadı! Karaoğlan'la olmadı!...
Yetersiz görüp -iki kere- bütün partileri sandığa gömerek kurduğumuz Deprem Çadırlarıyla olmadı!...
Mücahid Erbakan ve Bacı'ya verdiğimiz yetkiyle olmadı!...
Bütün farklı görüşlere eşit oylar vererek kurdurduğumuz koalisyonlarla olmadı!...
Milli Görüş Gömleğini çıkarıp; terk etmeyi, dönmeyi Gelişme diye dayatarak takıyyeyi siyasi literatürümüze sokanlarla da olmuyor!...
Devletim zora düştü, milletim dara düştü!...
Tarihimizle ve kendimizle yüzleşmemiz gerek...
Aklıma; - inadına inadına- kalan tek yoldan başkası gelmiyor!…Denenmemiş, yapılan her ankette en güvenilir siyasi olarak çıkmış biri var mı? Var!...
Kim mi? Söyleriz inşallah... Aslında her yerde, sohbetlerimizde söylüyoruz da; yazarak, erkenden, art niyetli dillere düşürmeyelim istiyorum...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Perşembe, Ekim 02, 2008
HASAN AKAR'LA TÜRK GÖNLÜNDE SEYAHAT...
Dostlar;
Yıllardır "Yerel Basın, Millî Basın'dır." der dururum. Kendi kendilerine "Ulusal Basın" adını koyup bütün gayr-ı milliliklere karışan veya en azından alkış vuran 'Dolma Kalemler'e inat Yerel Basın millîliğini muhafaza eder. Yerel Yürekler dediğim gerçek gazeteciler ve gerçek muharrirler; hem kapılarının önüne sahip gibi sahiptirler, hem komşu hakkını bilirler, hem de insanlığın gereği bütün dünya insanlığı ile çok ilgilidirler. Para düşünmezler, kuvvetliye yalakalık yaparak taraf olmazlar. Haktan yanadırlar, haklıdan yanadırlar...
Milletçisi, milletçiliğinin; solcusu solculuğunun, inançlısı inancının hakkını verir. Anadolu'da kimi görseniz ne olduğunu; duruşundan, konuşmasından, olaylara verdiği tepkisinden hemen anlarsınız. Çünkü maskesizdirler! Çünkü rol yapmazlar! Ağlanacak yerde gülmez, gülünecek yerde ağlamazlar...
Fazla uzatmadan;
Tokat'tan bütün Türkiye'ye ve Türk Dünyası'na; Türkçe düşünüp, Türkçe konuşan, olaylara Türkçe tepki veren bir "Gazeteci gibi Gazeteci"nin satırlarını iletiyorum...
Uzun görülebilir! Lütfen, hassaten, ısrarla; hiç bir satırını atlamadan okuyun diye rica ediyorum.
Okuduktan sonra hepinizin bu yazıyı gönderebileceğiniz yerlere göndererek bu Türkçe Duyguların paylaşılmasını sağlayacağınıza da eminim...
Bilvesile; başta Hasan AKAR Kardeşimizin, O'nun şahsında Tokat'ın ve Tokat'ın şahsında Türkiye'nin ve Türkiye'nin şahsında Dünya Türklüğünün Bayramlarını tebrik eder, Allah(c.c.)'tan bayramları bayram gibi yaşayacağımız bayramlar nasip etmesini niyaz ederim.
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HERŞEYDEN GÜZELDİR."
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
"AĞAM SÜLEYMAN PAŞAM SÜLEYMAN
Yazan: HASAN AKAR
TOKAT GAZETESİ
Boyu boylardan külle
ömrüm Süleyman
Benzirsen konca güle
Boyuva (boyuna) hayran
Yıkıpsan baban evi
ömrüm Süleyman
Yüzüme güle güle
Boyuva hayran
Ağam Süleyman
Paşam Süleyman
Evleri köprübaşında
Men sana kurban
Size bu yazımızda bu türkünün nağmeleri arasında yiğit bir Kerküklü Türkmen kardeşimden bahsedeceğim. Sadun KÖPRÜLÜ'YÜ ilk kez Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ile Tokat Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birlik Başkanlığı'nca 9 Mart 2007 tarihinde Tokat'ta 16 Haziran Atatürk Kültür Sarayı'nda düzenlenen "Irak'ın Geleceği ve Türkmenler" konulu panelde tanıdım.
Dış Türklerden Sorumlu Devlet Eski Bakanı Dr. Reşat DOĞRU, Tokat Milletvekili Orhan Ziya DİREN, Emekli Tümgeneral Abdullah KILICARSLAN, Irak Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Temsilcisi Sabri KERKÜKLÜ ve Global Strateji Dergisi Başyazarı Habip HÜRMÜZLÜ ve kendisinin de katıldığı panel oldukça verimli, ses getiren programlardan biri olmuştu.
Ertesi gün de Erbaa'nın başarılı Belediye Başkanı Ahmet YENİHAN'NIN daveti üzerine Erbaa'ya giderek Karakaya Kasabasındaki Hürmüzlü Mahallesini ziyaret edip Kerkük'le ilgili bağlarını araştırdık. İnşallah başka bir yazımızda da Kerkük'teki Tokat izlerini resimlerle ortaya koyacağız. Sadun KÖPRÜLÜ ile münasebetlerimiz dernek olarak 2007 Nisan'ındaki Kerkük Mitingi'ne katılışımız ve şahsımın iki kez Ankara'daki Türkmeneli Televizyonunu ziyaretimle kuvvetlendi. Bu yaz Ankara'ya gidişimde de "Kerkük Gönlümde Aşk Yüreğimde Sızıdır" adıyla değerli dost Osman OKTAY'IN kendi hayatını anlatan bir romanını imzaladı. İnşallah
Kerkük'e olan ilgilerimiz daha da artarak devam edecektir.
* * *
Yukarıdaki türkünün bir başka içten söylendiği gün vardı Kerkük'te. Dönemin Başbakanı Süleyman DEMİREL22 Ekim 1967 günü Irak'ın en büyük Türkmen şehri Kerkük'ü ziyaret edecekti. Bütün Kerkük halkı büyük ümit bağladıkları Türkiye Cumhuriyeti'nin bir büyüğünü görebilmenin heyecanı içinde sabırsızlanıyorlardı. Gece şehirde karşılama için büyük bir hazırlık yapılmıştı. Ertesi gün çoğu on yaşlarında bir gurup çocuk Türkmen kıyafeti giymişler bu türküyü gelen heyetin önünde söylüyorlardı. Türkünün aralarına ustalıkla güzel mesajlarda yerleştirilmişti.
"Ahşam arada kaldı
Ağam Süleyman
Hançer yarada kaldı
Boyuva hayran
Menim vefalı yarım(Türkiye)
Ağam Süleyman
Bilmem harada kaldı
Men sana kurban"
Türkiye ise bu cevabı verir
Ahşamın/ Akşamın arasın gör
Aç gönlüm yatasın gör
Men sana yar olmaram
Get başın çarasın gör
Ağam Süleyman,
Paşam Süleyman
Ve devam ediyorlardı.
Kerkük'ün bu sarayı
Ağam Süleyman /
Acep noksandı neyi
Gözüm Süleyman
Asılmıştı bayrağı
Ömrüm Süleyman
Hanı be yıldızı, ayı
Paşam Süleyman.
Bu hasretin vuslata dönüştüğü anda tüm protokol gözyaşlarına boğulmuş Türk heyeti ile birlikte Kerkük, Süleymaniye, Musul, Erbil, Altun Köprü ağlıyordu, işte o an, DEMİREL teşekkür edip ayrılacaktı ki bu atmosferi bozan ilginç bir olay yaşandı. Koroda bulunan on yaşındaki Sadun'un annesi Şeker Hanım kendisini tutamayıp kucağındaki iki yaşındaki çocuğuyla kalabalık arasından sıyrılarak DEMlREL'e seslendi:
Hoş geldin Ağam! Türk Milleti Varolsun, sağ olsun. Bugün bizim bayramımız. Bu zavallı, kimsesiz insanlar senin milletin. Bu insanların umudu Türk Milletindedir.
Sonra minik yavrusunu, Sadun'un küçük kardeşini uzatarak,
Al, dedi. Al bu yavrum sana Türk Milleti'ne kurban olsun! DEMİREL, bu Kerküklü hanımın yavrusunu milletine kurban etmesine şaşırdı, duygulandı. Henüz kurumamış gözlerinden yeniden yaşlar boşandı. Cesur yüreği Türklük sevgisiyle dolu kadına:
Adını söyler misin bana?
Şeker, Şeker KÖPRÜLÜ
Olmaz öyle şey Şeker Hanım. Sen bu yavrunu nasıl kurban edersin? Türk Milleti büyük bir millettir. Biz sizleri çok seviyoruz, sabırlı olun hele. Hadi ALASMALADIK.
Ama DEMİREL bu milli coşkuyla fırtınaya dönmüş kalabalığın arasından kolay,KOLAY ayrılamadı. Yaşasın Türkiye! Ağam Süleyman. Paşam Süleyman! Bozkurt ATATÜRK! Haykırışları arasında güç bela alanı terk edebildi.
İşte olan da bu güzel tablonun arkasından geldi. Türk heyetinin önünde Kerkük türkülerini söyleyen Sadun'la birlikte dokuz arkadaşı derhal tutuklandı. Daha on yaşında iken İnsan Hakları, Çocuk Hakları diye dünyayı avutan sözde medeni ülkelerin kayıtsızlığı içinde, işkencenin ne demek olduğunu öğrendi.
Artık KÖPRÜLÜ Ailesi'nin üzerine kara bulutlar çökmüştü, Kerkük'ten iş gereği Bağdat'a göç etti. Tutukluluğu biten Sadun da öğrenimine burada devam etti. Türk Büyükelçiliği ve Türk Kültür Merkezi'nde Türkiye'den gelen büyükleriyle tanıştı. Bağdat'ta huzur bulamayan aile tekrar 1972 yılında Kerkük'e döndü. Kendisini edebiyat ve tarih alanında yetiştiren Sadun'un ilkyazı ve şiirleri Bağdat'ta çıkan Kardeşlik Dergisi ve Yurt Gazetesi'nde yayımlandı. 1973 yılı ise onun için ayrı bir dönüm noktası oldu. ilk şiir kitabı ALTUNKÖPRÜ çıkardı.
Lise öğrenimi için ERBİLDEKİ OKUL,Öğretmen Okuluna girmeye çalıştı ama muvaffak olamadı. Zihninde hep Türkiye vardı. Büyük hasret duyduğu Türkiye'ye kaçak yollardan arkadaşı Fatih'le birlikte 1972'de girdi. ZAHO'YA geldiklerinde Türk olduklarına kanaat getirdikleri ihtiyara sordular:
-Amca, Türkiye ne tarafta?
Yaşlı adamın gözleri buğulandı. Kuzeyde görünen dağları göstererek, ağlamaklı bir sesle,
Aha, dedi. Aha şu dağların arkası Türkiye. O orada kaldı, biz burada, dağlar girdi araya, tuz basmayın yaraya!
Türkiye'de arkadaşlarıyla birlikte el üstünde tutuldular bazı devlet büyükleriyle görüştüler. Irak'tan getirdikleri özel mektupları ilgili siyasi liderlere ve üniversite hocalarına teslim ettiler. Büyük umut bağladıkları Türkiye'de kurtarılmış bölgeleri, aynı merkezden yönlendirilerek insanların sağcı-solcu diye ikiye ayrıldıklarını hunharca katledişlerini üzülerek gördüler. Yarı sevinç yarı buruk bir şekilde dönüş Suriye üzerinden Bağdat ve Kerkük'e oldu.
Süleyman DEMİREL'İN Irak'a gelişinden altı yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Fahri KORUTÜRK 27 Nisan 1973'te Irak'a bir ziyaret gerçekleştirdi. Irak Türkleri 1967 deki gibi başlarından geçen o kadar işkence ve tutuklamalara rağmen yollara dökülmede tereddüt etmediler." Yaşasın Türkiye! Yaşasın Mustafa Kemal Paşa! Cumhurbaşkanımız Hoş Geldiniz! Kerkük Türk'tür Türk Kalacaktır! Yetiş Ey Anavatan!" nidalarıyla karşılandılar.
Yine tutuklamalar, işkenceler. Sadun KÖPRÜLÜ bu kez altı ay hapishane hayatı ile ucuz kurtuldu. Üniversite için onun arzusu Türkiye idi ama yurtdışı yasaklandığı için Bağdat Üniversitesi Kanun Şeriat Fakültesi'nde öğrenimine başladı. eğitimden bütün baskılara rağmen Baas Partisi'ne üye olmadan sonra genç bir avukat olarak mezun oldu. Mazlumların hakkını savunacaktı. Ama hevesi kursağında kaldı zira henüz 16 yaşındaki Petrol Enstitüsü öğrencisi Ümit tutuklanmıştı. Anası Sadun'a sarılıp y as tuttu.
"Sadun'um geldi ya hani Ümidimi/Ümitsiz dünyayı ben neler edim?/Türk olmak suç mu ki ey güzel Allah/Ömrümü tükettim yoktur Ümidim!"
Bu acı, yas böyle kalmadı akabinde Sadun'u da bir kez daha tutukladılar. Bağdat Emniyet Müdürlüğü'nde ağır işkencelerden geçti. 25 Şubat 1980'de her şeyi anlatan bir mektup yaz seni salıverelim dediler. Ona bir kâğıt kalem verdiler. O da anasına mektup yazdı.
"Sadun'um geldi diye sevinme anne/Sadun'un da yok senin ah, Ümidinde /Bir onulmaz derttir bu; çare bulunmaz/Çaresizliğe alış, dert etme anne."
Aradan yıllar geçti. 1 Ocak 1990 'da Musul'a nakledildiler. Bu arada fırsatını bulup eline geçirdiği kalemle başta Süleyman DEMİREL (Bu mektupta Sadun KÖPRÜLÜ 1967 yılındaki annesi Şeker Hanımın kardeşini ona kurban etmek isteyişini ve kendisinin tutuklanmasını da hatırlatmıştır. Buna bağlı olarak diğer bir bilgi de 2004 yılında DEMİREL'DEN randevu alarak ancak dört dakika görüşen Sadun KÖPRÜLÜ, kendisine bir çay bile ikram edilmeyişini unutmamıştır.) olmak üzere Cenevre İnsan Hakları, Birleşmiş Milletler, Uluslar arası Lahey Adalet Divanı, Irak Ana Muhalefet Partileri, Kızılay, Kızılhaç, Türkiye'deki büyük gazetelere iletilmek üzere Musul Baduş Hapishanesinden durumunu anlatan bir mektup yazdı.
Şeker Hanım tarafından sınır kapısında babayiğit Bir Türk askerine verilen bu mektup tüm ilgili yerlere ulaştırıldı. Ne yazık ki çoğu yerden ses seda çıkmadı sadece Alparslan TÜRKEŞ, Türkiye'nin Irak Büyükelçisi Rafı el-Nasırı ile görüşerek Türkmen mahkûmların aileleriyle irtibat kurdu. Birleşmiş Milletler nezdinde de gerekli girişimlerde bulundu.
17 yıl süren zindan hayatı Birleşmiş Milletler nezdinde yapılan girişim ve mücadeleler sonunda Şubat 1996 da sona erdi. Herkes mahallede onu bekliyordu. Işıklar yakılmış, her yer süslenmişti. Bir bayram havası içinde bütün evlerden türküler, şarkılar, hoyratlar yükseliyordu.
Hapishaneden çıkarken bir emniyet yetkilisi onu uyarmıştı. Seni çıksan da rahat bırakmazlar, fazla oyalanma ülkeyi terk et demişti. Nitekim öyle oldu. Birkaç gün sonra evine gönderilen yazıda "Üniversiteyi bitirmen dolayısıyla tayinin yapılacağından 48 saat içinde Bağdat Emniyet Müdürlüğüne başvurman gerekli" deniliyordu. Anlaşılan bu tür bahane ile yeniden gözaltına alınacaktı
Anladı ki Sadun KÖPRÜLÜ bu topraklarda kalıp rahat yüzü görmek haram. O halde çok kısa sürede vatanını çok acı da olsa terk etmeli idi. Süratle plan yapıldı Erbil yoluyla Kuzey Irak'ta görev yapan özel timlerin yardımı ile Türkiye'ye geçti. Kendisine bir müddet sonra Saddam'ın kontrolünde olmayan Erbil Şehrinde Irak Türkmen Cephesi paralelinde yayın yapan Türkmeneli Radyo ve Televizyonunda program yapma ve Türkmeneli Gazetesi'nde çalışma görevi verildi. Burada bu kez de PKK militanları peşini bırakmadılar. Birkaç kez ölümden döndü.
Tüm bu sıkıntılı günler arasında 28 Mart 1996 tarihinde Aysan Hanım'la evlendi. Tehdit ve saldırıların sürmesi üzerine Zaho üzerinden Habur yoluyla tekrar Türkiye'ye döndü. Devlet yetkililerinin devreye girmesi ile Birleşmiş Milletler aracılığıyla kendisine maaş bağlandı. Lakin Irak gizli servisi burada da Sadun KÖPRÜLÜ'YÜ rahat bırakmadı. Oturma vizesi bir müddet uzatıldı. Nihayetinde 21 Ekim 1997 günü ona ve ailesine mecburi Amerika yolu göründü. Birleşmiş Milletlerin belirlediği okullarda İngilizce eğitimi aldı. Bu arada Amerika'nın pek çok şehrini gezip inceleme imkânı buldu. Vatanına hasret yedi yıldan sonra 22 Ekim 2003'te iki kişi gittikleri Amerika'dan Gülensen, Aşan Sevinen ve mutlu an adını verdikleri kızlarıyla birlikte altı kişi döndüler.
Bu çilekeş, Türklük sevdalısı, vatan aşığı insan Ankara'da halen Irak Türkmen Cephesi" Basım-Yayın ve Enformasyon Müdürlüğünde görevini başarıyla sürdürmektedir.
Yazımızı Türk Milletine güzel bir mesaj veren hoyratla bitirelim.
O yan kara
Bu yan ak o yan kara
Kerkük'e yan bakanın
Mezarın oy Ankara
Hasan AKAR
TOKAT GAZETESİ
Sayı : 36 83 –
18 Eylül 2008 Perşembe "
Yıllardır "Yerel Basın, Millî Basın'dır." der dururum. Kendi kendilerine "Ulusal Basın" adını koyup bütün gayr-ı milliliklere karışan veya en azından alkış vuran 'Dolma Kalemler'e inat Yerel Basın millîliğini muhafaza eder. Yerel Yürekler dediğim gerçek gazeteciler ve gerçek muharrirler; hem kapılarının önüne sahip gibi sahiptirler, hem komşu hakkını bilirler, hem de insanlığın gereği bütün dünya insanlığı ile çok ilgilidirler. Para düşünmezler, kuvvetliye yalakalık yaparak taraf olmazlar. Haktan yanadırlar, haklıdan yanadırlar...
Milletçisi, milletçiliğinin; solcusu solculuğunun, inançlısı inancının hakkını verir. Anadolu'da kimi görseniz ne olduğunu; duruşundan, konuşmasından, olaylara verdiği tepkisinden hemen anlarsınız. Çünkü maskesizdirler! Çünkü rol yapmazlar! Ağlanacak yerde gülmez, gülünecek yerde ağlamazlar...
Fazla uzatmadan;
Tokat'tan bütün Türkiye'ye ve Türk Dünyası'na; Türkçe düşünüp, Türkçe konuşan, olaylara Türkçe tepki veren bir "Gazeteci gibi Gazeteci"nin satırlarını iletiyorum...
Uzun görülebilir! Lütfen, hassaten, ısrarla; hiç bir satırını atlamadan okuyun diye rica ediyorum.
Okuduktan sonra hepinizin bu yazıyı gönderebileceğiniz yerlere göndererek bu Türkçe Duyguların paylaşılmasını sağlayacağınıza da eminim...
Bilvesile; başta Hasan AKAR Kardeşimizin, O'nun şahsında Tokat'ın ve Tokat'ın şahsında Türkiye'nin ve Türkiye'nin şahsında Dünya Türklüğünün Bayramlarını tebrik eder, Allah(c.c.)'tan bayramları bayram gibi yaşayacağımız bayramlar nasip etmesini niyaz ederim.
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HERŞEYDEN GÜZELDİR."
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
"AĞAM SÜLEYMAN PAŞAM SÜLEYMAN
Yazan: HASAN AKAR
TOKAT GAZETESİ
Boyu boylardan külle
ömrüm Süleyman
Benzirsen konca güle
Boyuva (boyuna) hayran
Yıkıpsan baban evi
ömrüm Süleyman
Yüzüme güle güle
Boyuva hayran
Ağam Süleyman
Paşam Süleyman
Evleri köprübaşında
Men sana kurban
Size bu yazımızda bu türkünün nağmeleri arasında yiğit bir Kerküklü Türkmen kardeşimden bahsedeceğim. Sadun KÖPRÜLÜ'YÜ ilk kez Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ile Tokat Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birlik Başkanlığı'nca 9 Mart 2007 tarihinde Tokat'ta 16 Haziran Atatürk Kültür Sarayı'nda düzenlenen "Irak'ın Geleceği ve Türkmenler" konulu panelde tanıdım.
Dış Türklerden Sorumlu Devlet Eski Bakanı Dr. Reşat DOĞRU, Tokat Milletvekili Orhan Ziya DİREN, Emekli Tümgeneral Abdullah KILICARSLAN, Irak Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Temsilcisi Sabri KERKÜKLÜ ve Global Strateji Dergisi Başyazarı Habip HÜRMÜZLÜ ve kendisinin de katıldığı panel oldukça verimli, ses getiren programlardan biri olmuştu.
Ertesi gün de Erbaa'nın başarılı Belediye Başkanı Ahmet YENİHAN'NIN daveti üzerine Erbaa'ya giderek Karakaya Kasabasındaki Hürmüzlü Mahallesini ziyaret edip Kerkük'le ilgili bağlarını araştırdık. İnşallah başka bir yazımızda da Kerkük'teki Tokat izlerini resimlerle ortaya koyacağız. Sadun KÖPRÜLÜ ile münasebetlerimiz dernek olarak 2007 Nisan'ındaki Kerkük Mitingi'ne katılışımız ve şahsımın iki kez Ankara'daki Türkmeneli Televizyonunu ziyaretimle kuvvetlendi. Bu yaz Ankara'ya gidişimde de "Kerkük Gönlümde Aşk Yüreğimde Sızıdır" adıyla değerli dost Osman OKTAY'IN kendi hayatını anlatan bir romanını imzaladı. İnşallah
Kerkük'e olan ilgilerimiz daha da artarak devam edecektir.
* * *
Yukarıdaki türkünün bir başka içten söylendiği gün vardı Kerkük'te. Dönemin Başbakanı Süleyman DEMİREL22 Ekim 1967 günü Irak'ın en büyük Türkmen şehri Kerkük'ü ziyaret edecekti. Bütün Kerkük halkı büyük ümit bağladıkları Türkiye Cumhuriyeti'nin bir büyüğünü görebilmenin heyecanı içinde sabırsızlanıyorlardı. Gece şehirde karşılama için büyük bir hazırlık yapılmıştı. Ertesi gün çoğu on yaşlarında bir gurup çocuk Türkmen kıyafeti giymişler bu türküyü gelen heyetin önünde söylüyorlardı. Türkünün aralarına ustalıkla güzel mesajlarda yerleştirilmişti.
"Ahşam arada kaldı
Ağam Süleyman
Hançer yarada kaldı
Boyuva hayran
Menim vefalı yarım(Türkiye)
Ağam Süleyman
Bilmem harada kaldı
Men sana kurban"
Türkiye ise bu cevabı verir
Ahşamın/ Akşamın arasın gör
Aç gönlüm yatasın gör
Men sana yar olmaram
Get başın çarasın gör
Ağam Süleyman,
Paşam Süleyman
Ve devam ediyorlardı.
Kerkük'ün bu sarayı
Ağam Süleyman /
Acep noksandı neyi
Gözüm Süleyman
Asılmıştı bayrağı
Ömrüm Süleyman
Hanı be yıldızı, ayı
Paşam Süleyman.
Bu hasretin vuslata dönüştüğü anda tüm protokol gözyaşlarına boğulmuş Türk heyeti ile birlikte Kerkük, Süleymaniye, Musul, Erbil, Altun Köprü ağlıyordu, işte o an, DEMİREL teşekkür edip ayrılacaktı ki bu atmosferi bozan ilginç bir olay yaşandı. Koroda bulunan on yaşındaki Sadun'un annesi Şeker Hanım kendisini tutamayıp kucağındaki iki yaşındaki çocuğuyla kalabalık arasından sıyrılarak DEMlREL'e seslendi:
Hoş geldin Ağam! Türk Milleti Varolsun, sağ olsun. Bugün bizim bayramımız. Bu zavallı, kimsesiz insanlar senin milletin. Bu insanların umudu Türk Milletindedir.
Sonra minik yavrusunu, Sadun'un küçük kardeşini uzatarak,
Al, dedi. Al bu yavrum sana Türk Milleti'ne kurban olsun! DEMİREL, bu Kerküklü hanımın yavrusunu milletine kurban etmesine şaşırdı, duygulandı. Henüz kurumamış gözlerinden yeniden yaşlar boşandı. Cesur yüreği Türklük sevgisiyle dolu kadına:
Adını söyler misin bana?
Şeker, Şeker KÖPRÜLÜ
Olmaz öyle şey Şeker Hanım. Sen bu yavrunu nasıl kurban edersin? Türk Milleti büyük bir millettir. Biz sizleri çok seviyoruz, sabırlı olun hele. Hadi ALASMALADIK.
Ama DEMİREL bu milli coşkuyla fırtınaya dönmüş kalabalığın arasından kolay,KOLAY ayrılamadı. Yaşasın Türkiye! Ağam Süleyman. Paşam Süleyman! Bozkurt ATATÜRK! Haykırışları arasında güç bela alanı terk edebildi.
İşte olan da bu güzel tablonun arkasından geldi. Türk heyetinin önünde Kerkük türkülerini söyleyen Sadun'la birlikte dokuz arkadaşı derhal tutuklandı. Daha on yaşında iken İnsan Hakları, Çocuk Hakları diye dünyayı avutan sözde medeni ülkelerin kayıtsızlığı içinde, işkencenin ne demek olduğunu öğrendi.
Artık KÖPRÜLÜ Ailesi'nin üzerine kara bulutlar çökmüştü, Kerkük'ten iş gereği Bağdat'a göç etti. Tutukluluğu biten Sadun da öğrenimine burada devam etti. Türk Büyükelçiliği ve Türk Kültür Merkezi'nde Türkiye'den gelen büyükleriyle tanıştı. Bağdat'ta huzur bulamayan aile tekrar 1972 yılında Kerkük'e döndü. Kendisini edebiyat ve tarih alanında yetiştiren Sadun'un ilkyazı ve şiirleri Bağdat'ta çıkan Kardeşlik Dergisi ve Yurt Gazetesi'nde yayımlandı. 1973 yılı ise onun için ayrı bir dönüm noktası oldu. ilk şiir kitabı ALTUNKÖPRÜ çıkardı.
Lise öğrenimi için ERBİLDEKİ OKUL,Öğretmen Okuluna girmeye çalıştı ama muvaffak olamadı. Zihninde hep Türkiye vardı. Büyük hasret duyduğu Türkiye'ye kaçak yollardan arkadaşı Fatih'le birlikte 1972'de girdi. ZAHO'YA geldiklerinde Türk olduklarına kanaat getirdikleri ihtiyara sordular:
-Amca, Türkiye ne tarafta?
Yaşlı adamın gözleri buğulandı. Kuzeyde görünen dağları göstererek, ağlamaklı bir sesle,
Aha, dedi. Aha şu dağların arkası Türkiye. O orada kaldı, biz burada, dağlar girdi araya, tuz basmayın yaraya!
Türkiye'de arkadaşlarıyla birlikte el üstünde tutuldular bazı devlet büyükleriyle görüştüler. Irak'tan getirdikleri özel mektupları ilgili siyasi liderlere ve üniversite hocalarına teslim ettiler. Büyük umut bağladıkları Türkiye'de kurtarılmış bölgeleri, aynı merkezden yönlendirilerek insanların sağcı-solcu diye ikiye ayrıldıklarını hunharca katledişlerini üzülerek gördüler. Yarı sevinç yarı buruk bir şekilde dönüş Suriye üzerinden Bağdat ve Kerkük'e oldu.
Süleyman DEMİREL'İN Irak'a gelişinden altı yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Fahri KORUTÜRK 27 Nisan 1973'te Irak'a bir ziyaret gerçekleştirdi. Irak Türkleri 1967 deki gibi başlarından geçen o kadar işkence ve tutuklamalara rağmen yollara dökülmede tereddüt etmediler." Yaşasın Türkiye! Yaşasın Mustafa Kemal Paşa! Cumhurbaşkanımız Hoş Geldiniz! Kerkük Türk'tür Türk Kalacaktır! Yetiş Ey Anavatan!" nidalarıyla karşılandılar.
Yine tutuklamalar, işkenceler. Sadun KÖPRÜLÜ bu kez altı ay hapishane hayatı ile ucuz kurtuldu. Üniversite için onun arzusu Türkiye idi ama yurtdışı yasaklandığı için Bağdat Üniversitesi Kanun Şeriat Fakültesi'nde öğrenimine başladı. eğitimden bütün baskılara rağmen Baas Partisi'ne üye olmadan sonra genç bir avukat olarak mezun oldu. Mazlumların hakkını savunacaktı. Ama hevesi kursağında kaldı zira henüz 16 yaşındaki Petrol Enstitüsü öğrencisi Ümit tutuklanmıştı. Anası Sadun'a sarılıp y as tuttu.
"Sadun'um geldi ya hani Ümidimi/Ümitsiz dünyayı ben neler edim?/Türk olmak suç mu ki ey güzel Allah/Ömrümü tükettim yoktur Ümidim!"
Bu acı, yas böyle kalmadı akabinde Sadun'u da bir kez daha tutukladılar. Bağdat Emniyet Müdürlüğü'nde ağır işkencelerden geçti. 25 Şubat 1980'de her şeyi anlatan bir mektup yaz seni salıverelim dediler. Ona bir kâğıt kalem verdiler. O da anasına mektup yazdı.
"Sadun'um geldi diye sevinme anne/Sadun'un da yok senin ah, Ümidinde /Bir onulmaz derttir bu; çare bulunmaz/Çaresizliğe alış, dert etme anne."
Aradan yıllar geçti. 1 Ocak 1990 'da Musul'a nakledildiler. Bu arada fırsatını bulup eline geçirdiği kalemle başta Süleyman DEMİREL (Bu mektupta Sadun KÖPRÜLÜ 1967 yılındaki annesi Şeker Hanımın kardeşini ona kurban etmek isteyişini ve kendisinin tutuklanmasını da hatırlatmıştır. Buna bağlı olarak diğer bir bilgi de 2004 yılında DEMİREL'DEN randevu alarak ancak dört dakika görüşen Sadun KÖPRÜLÜ, kendisine bir çay bile ikram edilmeyişini unutmamıştır.) olmak üzere Cenevre İnsan Hakları, Birleşmiş Milletler, Uluslar arası Lahey Adalet Divanı, Irak Ana Muhalefet Partileri, Kızılay, Kızılhaç, Türkiye'deki büyük gazetelere iletilmek üzere Musul Baduş Hapishanesinden durumunu anlatan bir mektup yazdı.
Şeker Hanım tarafından sınır kapısında babayiğit Bir Türk askerine verilen bu mektup tüm ilgili yerlere ulaştırıldı. Ne yazık ki çoğu yerden ses seda çıkmadı sadece Alparslan TÜRKEŞ, Türkiye'nin Irak Büyükelçisi Rafı el-Nasırı ile görüşerek Türkmen mahkûmların aileleriyle irtibat kurdu. Birleşmiş Milletler nezdinde de gerekli girişimlerde bulundu.
17 yıl süren zindan hayatı Birleşmiş Milletler nezdinde yapılan girişim ve mücadeleler sonunda Şubat 1996 da sona erdi. Herkes mahallede onu bekliyordu. Işıklar yakılmış, her yer süslenmişti. Bir bayram havası içinde bütün evlerden türküler, şarkılar, hoyratlar yükseliyordu.
Hapishaneden çıkarken bir emniyet yetkilisi onu uyarmıştı. Seni çıksan da rahat bırakmazlar, fazla oyalanma ülkeyi terk et demişti. Nitekim öyle oldu. Birkaç gün sonra evine gönderilen yazıda "Üniversiteyi bitirmen dolayısıyla tayinin yapılacağından 48 saat içinde Bağdat Emniyet Müdürlüğüne başvurman gerekli" deniliyordu. Anlaşılan bu tür bahane ile yeniden gözaltına alınacaktı
Anladı ki Sadun KÖPRÜLÜ bu topraklarda kalıp rahat yüzü görmek haram. O halde çok kısa sürede vatanını çok acı da olsa terk etmeli idi. Süratle plan yapıldı Erbil yoluyla Kuzey Irak'ta görev yapan özel timlerin yardımı ile Türkiye'ye geçti. Kendisine bir müddet sonra Saddam'ın kontrolünde olmayan Erbil Şehrinde Irak Türkmen Cephesi paralelinde yayın yapan Türkmeneli Radyo ve Televizyonunda program yapma ve Türkmeneli Gazetesi'nde çalışma görevi verildi. Burada bu kez de PKK militanları peşini bırakmadılar. Birkaç kez ölümden döndü.
Tüm bu sıkıntılı günler arasında 28 Mart 1996 tarihinde Aysan Hanım'la evlendi. Tehdit ve saldırıların sürmesi üzerine Zaho üzerinden Habur yoluyla tekrar Türkiye'ye döndü. Devlet yetkililerinin devreye girmesi ile Birleşmiş Milletler aracılığıyla kendisine maaş bağlandı. Lakin Irak gizli servisi burada da Sadun KÖPRÜLÜ'YÜ rahat bırakmadı. Oturma vizesi bir müddet uzatıldı. Nihayetinde 21 Ekim 1997 günü ona ve ailesine mecburi Amerika yolu göründü. Birleşmiş Milletlerin belirlediği okullarda İngilizce eğitimi aldı. Bu arada Amerika'nın pek çok şehrini gezip inceleme imkânı buldu. Vatanına hasret yedi yıldan sonra 22 Ekim 2003'te iki kişi gittikleri Amerika'dan Gülensen, Aşan Sevinen ve mutlu an adını verdikleri kızlarıyla birlikte altı kişi döndüler.
Bu çilekeş, Türklük sevdalısı, vatan aşığı insan Ankara'da halen Irak Türkmen Cephesi" Basım-Yayın ve Enformasyon Müdürlüğünde görevini başarıyla sürdürmektedir.
Yazımızı Türk Milletine güzel bir mesaj veren hoyratla bitirelim.
O yan kara
Bu yan ak o yan kara
Kerkük'e yan bakanın
Mezarın oy Ankara
Hasan AKAR
TOKAT GAZETESİ
Sayı : 36 83 –
18 Eylül 2008 Perşembe "
Çarşamba, Ekim 01, 2008
BAYRAM O BAYRAM OLA !...
Hz. Ömer, bir gün dolaşırken kapısının önünde bir kadının; "Ömer, Allah seni kahretsin! Allah yurdunu yuvanı dağıtsın Ömer!" diye seslice beddualar ettiğini duyar. Şaşırır! Yaklaşarak; "Kadın! Hayrola kime beddua ediyorsun;" diye sorar. "Kime olacak Ömer İbn-i Hattab'a, Halife'ye beddua ediyorum!" deyice iyice şaşırır! "Neden? Ömer sana ne yaptı?" diye sorar merakla. Kadın; "Neden olacak? Dağda kurt koyunumu yedi!" deyince; "Ömer buna ne yapsın ? Ömer'in bunda suçu ne?" diye bütün şefkatiyle sorar. Kadın; "Eğer Ömer, Ömer olsaydı kollukçuların sayısını artırırdı ve benim koyunum kurda yem olmazdı!" deyince Hz. Ömer, oradan sessizce ayrılır. Kadının zararını tazmin eder ve kollukçu sayısını artırır.
Dini, İslamı kendilerine propoganda malzemesi ederek karşılarında da yeterli bir muhalefetin olmayışı şansıyla iktidarken oylarını artıran AKP'nin çekirdek kadrosundan, Milli Görüş'ün yetiştirdiği bir hükümet mensubunun, kendisine yöneltilen soruya cevabıyla, Hz. Ömer cevabını mukayese etmek zorundayız.
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, partisinin Antalya teşkilatı tarafından düzenlenen bayramlaşma töreninde, Deniz Feneri ile ilgili yöneltilen soruya sinirlenerek; "Falan ülkede, falan dernek yöneticileri suiistimal yapmış. Bunun sorumlusu da sizsiniz diyorlar. Bana ne ya. Bana ne. Almanya’daki bir derneğin yöneticileri yanlış yapmışlarsa, yargılanmışlarsa, benim iktidarımdan buna ne?" diye tepki veriyor! İşin kolayına kaçmak bu! Erzurum'da bu gibi halleri anlatmak için kullanılan; "Ölüm gelince komşuya atmak..." fiili değilse ne bu?
Tabi size ne? Samimi inançlarından dolayı suistimal edilen ve size %47 oy veren insanların parasını Allah adıyla aldatarak toparlayan ve sizin çekirdek ticari kadrolarınızda yer alan-yetişen adamlardan size ne? Deniz Feneri'ne Meclis'te törenlerle ödülleri, vergiden muaf tutulmaları, Devlet adına hizmet veriyormuş ayrıcalıklarını tanıyan asla siz değilsiniz!
Tabi size ne? Aynı hortumcu kadronun içinde olduğu Alman Mahkemesince kesinleşmiş ve yakalama emri olduğu söylenen zat, hâlâ memleketimde ahlak kontrolörlüğü yapan kurumun başında ve sizin korumanızda değil!...
Trilyonları kandırılarak alınan müslümanların ve yakınlarının oyları, size verilen %47'nin içinde değil!
Dağda kurda yem olan koyundan kendisini sorumlu tutan Hz. Ömer ve uygulaması; size sadece propoganda malzemesi olarak lâzım! Adaleti temsil eden bakanlığın başında bulunmanız, asayişi temin için kolluk gücünü artıracak bakanlığın sizde olması, paranın değerini korumakla mükellef ekonomiden sorumlu bakanlığın ve maliye bakanlığının sizin kadrolarınızda olması aslâ sizi, bu konulardan sorumlu saydırmaz!
AKP'lilere, takıyyecilere, gömlek değiştiricilere, Allah'ın yasağına rağmen din adına Haçlı ile diyaloga girenlere bir sözümüz yok, kalmadı!
Ama; Kürşat Tüzmen gibi, Köksal Toptan gibi, Ertuğrul Günay gibi sadece konu mankeni olarak seçilmiş kişilere seslenmek şansımı kullanmak istiyorum!
Tamam! Sizin ve sizin gibilerin mantığıyla siyasette başarmak için her yolu mûbah sayalım! Siyâsette başarılı olduktan sonra; millet adına hareketle görevlendirilmez misiniz? Milletin adına, millete yapılan haksızlıkları sormak-soruşturmak, milletin hakkını korumak-kollamak size görev olmaz mı?
Yoksa sizler de; "Gemisini kurtaran kaptan..." mantığıyla fenerde yanan-yakılan yakıtın kaynağıyla ilgilenmez misiniz?
AKP'lilerden daha fazla vebalde olduğunuzun farkında mısınız?
Deniz Feneri'cileri, Allah adıyla aldatanlar'ı, "Kendim ısırırım ama köpeklere yalatmam!" cıları, korumak-kollamak ve böylece akıllılıkla kurnazlığı yarışa sokanları, bir süre daha başarılı göstermekte vebal sahibi olduğunuzun farkında mısınız?
Kişisel işlerini, şahsi ayrıcalıklarını Meclis'te ve Meclis Televizyonunu özel televizyonu gibi kullanabilme cüretini gösterenlere verdiğiniz katkının farkında mısınız?
Milletin; AKP'lilere kızgınlığı birse, size bin olduğunun da farkında değil misiniz?
İdrak ettiğimiz Bayram'ın manevi atmosferi yüzü suyu hürmetine; dualarla ve beddualarla ne kadar muhatap olduğunuzun da farkında değil misiniz?
Bu kadar mı aymaz, bu kadar mı çıkarcı veya bu kadar mı konu mankenisiniz?
"Alma mazlûmun ahını, çıkar aheste aheste." öğretisinden haberiniz yok mu?
Neyse! Hayırlı bayramlar Milletim!
"Keser döner sap döner, bir gün de hesap döner." ve Bayram da o bayram olur!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Dini, İslamı kendilerine propoganda malzemesi ederek karşılarında da yeterli bir muhalefetin olmayışı şansıyla iktidarken oylarını artıran AKP'nin çekirdek kadrosundan, Milli Görüş'ün yetiştirdiği bir hükümet mensubunun, kendisine yöneltilen soruya cevabıyla, Hz. Ömer cevabını mukayese etmek zorundayız.
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, partisinin Antalya teşkilatı tarafından düzenlenen bayramlaşma töreninde, Deniz Feneri ile ilgili yöneltilen soruya sinirlenerek; "Falan ülkede, falan dernek yöneticileri suiistimal yapmış. Bunun sorumlusu da sizsiniz diyorlar. Bana ne ya. Bana ne. Almanya’daki bir derneğin yöneticileri yanlış yapmışlarsa, yargılanmışlarsa, benim iktidarımdan buna ne?" diye tepki veriyor! İşin kolayına kaçmak bu! Erzurum'da bu gibi halleri anlatmak için kullanılan; "Ölüm gelince komşuya atmak..." fiili değilse ne bu?
Tabi size ne? Samimi inançlarından dolayı suistimal edilen ve size %47 oy veren insanların parasını Allah adıyla aldatarak toparlayan ve sizin çekirdek ticari kadrolarınızda yer alan-yetişen adamlardan size ne? Deniz Feneri'ne Meclis'te törenlerle ödülleri, vergiden muaf tutulmaları, Devlet adına hizmet veriyormuş ayrıcalıklarını tanıyan asla siz değilsiniz!
Tabi size ne? Aynı hortumcu kadronun içinde olduğu Alman Mahkemesince kesinleşmiş ve yakalama emri olduğu söylenen zat, hâlâ memleketimde ahlak kontrolörlüğü yapan kurumun başında ve sizin korumanızda değil!...
Trilyonları kandırılarak alınan müslümanların ve yakınlarının oyları, size verilen %47'nin içinde değil!
Dağda kurda yem olan koyundan kendisini sorumlu tutan Hz. Ömer ve uygulaması; size sadece propoganda malzemesi olarak lâzım! Adaleti temsil eden bakanlığın başında bulunmanız, asayişi temin için kolluk gücünü artıracak bakanlığın sizde olması, paranın değerini korumakla mükellef ekonomiden sorumlu bakanlığın ve maliye bakanlığının sizin kadrolarınızda olması aslâ sizi, bu konulardan sorumlu saydırmaz!
AKP'lilere, takıyyecilere, gömlek değiştiricilere, Allah'ın yasağına rağmen din adına Haçlı ile diyaloga girenlere bir sözümüz yok, kalmadı!
Ama; Kürşat Tüzmen gibi, Köksal Toptan gibi, Ertuğrul Günay gibi sadece konu mankeni olarak seçilmiş kişilere seslenmek şansımı kullanmak istiyorum!
Tamam! Sizin ve sizin gibilerin mantığıyla siyasette başarmak için her yolu mûbah sayalım! Siyâsette başarılı olduktan sonra; millet adına hareketle görevlendirilmez misiniz? Milletin adına, millete yapılan haksızlıkları sormak-soruşturmak, milletin hakkını korumak-kollamak size görev olmaz mı?
Yoksa sizler de; "Gemisini kurtaran kaptan..." mantığıyla fenerde yanan-yakılan yakıtın kaynağıyla ilgilenmez misiniz?
AKP'lilerden daha fazla vebalde olduğunuzun farkında mısınız?
Deniz Feneri'cileri, Allah adıyla aldatanlar'ı, "Kendim ısırırım ama köpeklere yalatmam!" cıları, korumak-kollamak ve böylece akıllılıkla kurnazlığı yarışa sokanları, bir süre daha başarılı göstermekte vebal sahibi olduğunuzun farkında mısınız?
Kişisel işlerini, şahsi ayrıcalıklarını Meclis'te ve Meclis Televizyonunu özel televizyonu gibi kullanabilme cüretini gösterenlere verdiğiniz katkının farkında mısınız?
Milletin; AKP'lilere kızgınlığı birse, size bin olduğunun da farkında değil misiniz?
İdrak ettiğimiz Bayram'ın manevi atmosferi yüzü suyu hürmetine; dualarla ve beddualarla ne kadar muhatap olduğunuzun da farkında değil misiniz?
Bu kadar mı aymaz, bu kadar mı çıkarcı veya bu kadar mı konu mankenisiniz?
"Alma mazlûmun ahını, çıkar aheste aheste." öğretisinden haberiniz yok mu?
Neyse! Hayırlı bayramlar Milletim!
"Keser döner sap döner, bir gün de hesap döner." ve Bayram da o bayram olur!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazar, Eylül 28, 2008
BİRLİĞE DUAM...
Paylaşımı öğrenerek büyüdük. Babalarımız; komşuluk tarifiyle, arkadaşlık-dostluk tarifiyle, akrabalık tarifiyle paylaşırlarken bizler izliyor, izlerken de öğreniyorduk... Komşuluk ve komşuluk hakkı çok özeldi. Komşu hakkı yedi yerde sorulacaktı. Bu yüzden komşu ve komşu hakkı mutlaka gözetilmeliydi. Ve komşu, komşunun külüne muhtaçtı!...
Paylaşımı yaşayarak yaşlandık!...
Varı paylaşmanın can incittiğini, "Mal canın yongasıdır!.." gibi komşunun külüne muhtaç komşuluğu inciten sözleri duymazdan gelerek "Yok"u paylaştık!... Canlar, kanlar verip acılar paylaştık hafiflesin diye...
Canımızı kafeslere tıkan sahte güçlere inat, hürriyetlerimizi paylaştık cezaevlerinde cezaevlerini erkekleştirebilmek için... Tesâdüfen düşüp birer suç makinesi olarak çıkan kader kurbanlarına, -cezaevi teamüllerini alt-üst ederek- cezaevlerini erkeklik öğreten mektepler ettik... Bazı dostlarımız, cezaevlerine "Yusufiye" falan dedi demesine ama - sohbetlerimizde yaptığımız itirazımızı ilk kez sayfalara şeh düşerek- cezaevlerini, erkeklikten bi-nasiplere inat erkekleştirerek yaşadık...
Yatağımızı paylaştık...
Kumanyamızı paylaştık...
Zamanımızı, ömrümüzü paylaştık geçmeyen zamana inat... Mahkemeden mehkemeye selamlaşarak, diyarlar arası mektuplaşarak geçmez zamanları özelleştirip güzelleştirdik... Çünkü biz, milletin makus talihini değiştirerek geri kalmışlığa kafa tutarak, kapı kulluğuna isyan ederek, hürriyetimizden taviz verip karakterimizden taviz vermeyerek pişme yolundaydık... Paylaşıyorduk. Paylaştıkça paylaşacağımız çoğalıyor, paylaşacağımız çoğaldıkça yok edilmek için koyulduğumuz cezaevlerine sığmamacasına taşıyorduk...
Önceleri çok azdık!...
Ama kaya duruşluyduk!... Bize çarpan kafa yarılıyor, tosladığımız duvarları dağıtıyorduk!... Komşulukla, dostlukla, arkadaşlıkla başlayan paylaşımcılığımız, çoktaaan Ülküdaşlıkla şereflenmişti ceza evlerini paylaşmaya başladığımızda... Yokluk umurumuzda değildi... Şehâdete varan her Ülküdaşımızın haberi, inadına acıları paylaşarak çoğalmamızı sağlıyordu... İkbal kaybedenin üzüntüsünün yerini, Dava Adamlığı rütbesinin gururu alıyordu...
Ezmek istiyorlardı ezilmiyorduk!...
Yok etmek istiyorlardı; öldükçe çoğalıyor, çoğaldıkça şerefle ölüyorduk... İnancımız, Davamız ölümü güzelleştirmişti... Mükafatı Allah Rızası'ydı ölümlerimizin... Şüheda kervanına katılıyordu ölerek dirilenlerimiz... İkballerin en kutlusuna, en mukaddesine kavuşuyordu... Hâlâ uzun yıllardır bu kutsal ikbale, şehadet mertebesine kavuşamamanın hasretini, üzüntüsünü paylaşırız Ülküdaşlarımızla...Ve bu duygularımızı; "Bu nasıl iştir? 25 yıldır herkes Ülkücülükten alacaklı, bir boçluya rastlamadık!" şeklindeki en yetkili ağızdan duymak için de değil, Allah Rızası için susturduk!...
Birden birşeyler oldu!...
"Mahi derya içredür deryayı bilmez!.." gerçeği ile kendimizin farkımıza varamayan bizim inadımıza birileri, bizi fark etti!... Bir kısmımızı, cezaevlerinin adına "Yusûfiye" diyen uyutucular aldılar!... Bir kısım çaresizimiz; erkekleştirerek çıktıkları cezaevinden sonra, cezaevlerinin yumuşattığı "Baba"cıkların yanına sığındılar!...
"YOK"u paylaşarak devleşen bazı ağabeylerimiz, bazı arkadaşlarımız; "VAR"ın cazibesine kapılarak, paylaşmayı unutup küçüldüler!... Halbuki bunlara tahammülü de öğrenmiştik paylaşarak!...
"Değişilir topu da bir sokak kaltağına." diye tariflemiştik zaten bu firelerimizi!... Bunlara hazırlıklıydık, hazırdık...
Ama bir kara 4 Nisan var ki, ona hiç hazır değildik!...
Hazır olmadığımız için, boş böğrümüzden, çenemizden aldık darbeyi!... Ve çok kuvvetli aldık!... Öylesine hazırlıksız aldığımız bir darbe ki, hâlâ groki durumdayız. Hala aklımızı başımıza toplayamadık!... Olmadık, olmayacak işler yaptık!... Olmaması gerekirken küsenlerimiz oldu!... Küsenlere öfkelenerek onları iyice dışlayanlarımız oldu!... Dışlayanları, unutanları dışlayarak bir yanlış daha yapanlarımız oldu!...
Şimdi siyâsetin her adresinde, ticaretin ak-kara her yerinde; hayatın gecesinde gündüzünde, argonun meşrûsunda gayr-ı meşrûsunda arkadaşlarımız var!...Ve artık paylaşmıyoruz!... Paylaşamıyoruz!...
Her biri bulunduğu ortamda bir kanaat önderi olan arkadaşlarımız, artık herşeylerinden vazgeçtik sevgilerini paylaşmıyorlar!... Paylaşmayınca da sevgisisiz!... Sevgiyi tatile çıkardığımız için saygısısız!...
Güya, teşkilatlarımız var, teşkilat genel başkanlarımız da var!... Ve artık kaçanın, terk edenin, ucuz ikbal hesaplarına ülküdaşlarını satanların peşinden giden de!... Gidenlere de yazık, gidenlerin arkasından acılarını paylaşmaya devam edenlere de!...
Ya Rabbi!...
Sana sığınıyoruz!... Bu mübârek günlerde, mü'minin mü'mine duâsının makbûl dualardan olduğuna iman ederek Sana yalvarıyoruz!... Gidenlerimize, terk edenlerimize, küsenlerimize, öfkelenenlerimize; küstürenlerimize, vaz geçenlerimize, feraset; bizlere de onlara bir kere daha muhabbetle bakabilmeyi nasibet!... Bizim önce Sen'den sonra da Ülküdaşlarımızdan gayrı kimsemiz yok!...
Bütün Ülküdaşlarımızın tek çatı altında, Teşkilatçılığımızın muhteşem düzeninde, büyük birlik heyecanıyla bir araya gelmemize sebepler halket Ya Rabbi!... Sen bizleri bağışlarsan, bizler de birbirimize muhabbetle bakarız!... Azalmış olsak ta yeniden çoğalırız!... Sen'i reddedenlerin yine birinci hasımları oluruz. İ'lâyı kelimetullah için yeniden sefere koyuluruz!... Seferin devam ettiği Sen'ce malum Ya Rabbi... Yeniden sefere kaldığımız yerden devam ederiz... Bize birlik-beraberlik, Devlet ve milletimize dirlik nasip et Ya Rabbi!...
Hidayet te Sen'den, merhamet te...
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Paylaşımı yaşayarak yaşlandık!...
Varı paylaşmanın can incittiğini, "Mal canın yongasıdır!.." gibi komşunun külüne muhtaç komşuluğu inciten sözleri duymazdan gelerek "Yok"u paylaştık!... Canlar, kanlar verip acılar paylaştık hafiflesin diye...
Canımızı kafeslere tıkan sahte güçlere inat, hürriyetlerimizi paylaştık cezaevlerinde cezaevlerini erkekleştirebilmek için... Tesâdüfen düşüp birer suç makinesi olarak çıkan kader kurbanlarına, -cezaevi teamüllerini alt-üst ederek- cezaevlerini erkeklik öğreten mektepler ettik... Bazı dostlarımız, cezaevlerine "Yusufiye" falan dedi demesine ama - sohbetlerimizde yaptığımız itirazımızı ilk kez sayfalara şeh düşerek- cezaevlerini, erkeklikten bi-nasiplere inat erkekleştirerek yaşadık...
Yatağımızı paylaştık...
Kumanyamızı paylaştık...
Zamanımızı, ömrümüzü paylaştık geçmeyen zamana inat... Mahkemeden mehkemeye selamlaşarak, diyarlar arası mektuplaşarak geçmez zamanları özelleştirip güzelleştirdik... Çünkü biz, milletin makus talihini değiştirerek geri kalmışlığa kafa tutarak, kapı kulluğuna isyan ederek, hürriyetimizden taviz verip karakterimizden taviz vermeyerek pişme yolundaydık... Paylaşıyorduk. Paylaştıkça paylaşacağımız çoğalıyor, paylaşacağımız çoğaldıkça yok edilmek için koyulduğumuz cezaevlerine sığmamacasına taşıyorduk...
Önceleri çok azdık!...
Ama kaya duruşluyduk!... Bize çarpan kafa yarılıyor, tosladığımız duvarları dağıtıyorduk!... Komşulukla, dostlukla, arkadaşlıkla başlayan paylaşımcılığımız, çoktaaan Ülküdaşlıkla şereflenmişti ceza evlerini paylaşmaya başladığımızda... Yokluk umurumuzda değildi... Şehâdete varan her Ülküdaşımızın haberi, inadına acıları paylaşarak çoğalmamızı sağlıyordu... İkbal kaybedenin üzüntüsünün yerini, Dava Adamlığı rütbesinin gururu alıyordu...
Ezmek istiyorlardı ezilmiyorduk!...
Yok etmek istiyorlardı; öldükçe çoğalıyor, çoğaldıkça şerefle ölüyorduk... İnancımız, Davamız ölümü güzelleştirmişti... Mükafatı Allah Rızası'ydı ölümlerimizin... Şüheda kervanına katılıyordu ölerek dirilenlerimiz... İkballerin en kutlusuna, en mukaddesine kavuşuyordu... Hâlâ uzun yıllardır bu kutsal ikbale, şehadet mertebesine kavuşamamanın hasretini, üzüntüsünü paylaşırız Ülküdaşlarımızla...Ve bu duygularımızı; "Bu nasıl iştir? 25 yıldır herkes Ülkücülükten alacaklı, bir boçluya rastlamadık!" şeklindeki en yetkili ağızdan duymak için de değil, Allah Rızası için susturduk!...
Birden birşeyler oldu!...
"Mahi derya içredür deryayı bilmez!.." gerçeği ile kendimizin farkımıza varamayan bizim inadımıza birileri, bizi fark etti!... Bir kısmımızı, cezaevlerinin adına "Yusûfiye" diyen uyutucular aldılar!... Bir kısım çaresizimiz; erkekleştirerek çıktıkları cezaevinden sonra, cezaevlerinin yumuşattığı "Baba"cıkların yanına sığındılar!...
"YOK"u paylaşarak devleşen bazı ağabeylerimiz, bazı arkadaşlarımız; "VAR"ın cazibesine kapılarak, paylaşmayı unutup küçüldüler!... Halbuki bunlara tahammülü de öğrenmiştik paylaşarak!...
"Değişilir topu da bir sokak kaltağına." diye tariflemiştik zaten bu firelerimizi!... Bunlara hazırlıklıydık, hazırdık...
Ama bir kara 4 Nisan var ki, ona hiç hazır değildik!...
Hazır olmadığımız için, boş böğrümüzden, çenemizden aldık darbeyi!... Ve çok kuvvetli aldık!... Öylesine hazırlıksız aldığımız bir darbe ki, hâlâ groki durumdayız. Hala aklımızı başımıza toplayamadık!... Olmadık, olmayacak işler yaptık!... Olmaması gerekirken küsenlerimiz oldu!... Küsenlere öfkelenerek onları iyice dışlayanlarımız oldu!... Dışlayanları, unutanları dışlayarak bir yanlış daha yapanlarımız oldu!...
Şimdi siyâsetin her adresinde, ticaretin ak-kara her yerinde; hayatın gecesinde gündüzünde, argonun meşrûsunda gayr-ı meşrûsunda arkadaşlarımız var!...Ve artık paylaşmıyoruz!... Paylaşamıyoruz!...
Her biri bulunduğu ortamda bir kanaat önderi olan arkadaşlarımız, artık herşeylerinden vazgeçtik sevgilerini paylaşmıyorlar!... Paylaşmayınca da sevgisisiz!... Sevgiyi tatile çıkardığımız için saygısısız!...
Güya, teşkilatlarımız var, teşkilat genel başkanlarımız da var!... Ve artık kaçanın, terk edenin, ucuz ikbal hesaplarına ülküdaşlarını satanların peşinden giden de!... Gidenlere de yazık, gidenlerin arkasından acılarını paylaşmaya devam edenlere de!...
Ya Rabbi!...
Sana sığınıyoruz!... Bu mübârek günlerde, mü'minin mü'mine duâsının makbûl dualardan olduğuna iman ederek Sana yalvarıyoruz!... Gidenlerimize, terk edenlerimize, küsenlerimize, öfkelenenlerimize; küstürenlerimize, vaz geçenlerimize, feraset; bizlere de onlara bir kere daha muhabbetle bakabilmeyi nasibet!... Bizim önce Sen'den sonra da Ülküdaşlarımızdan gayrı kimsemiz yok!...
Bütün Ülküdaşlarımızın tek çatı altında, Teşkilatçılığımızın muhteşem düzeninde, büyük birlik heyecanıyla bir araya gelmemize sebepler halket Ya Rabbi!... Sen bizleri bağışlarsan, bizler de birbirimize muhabbetle bakarız!... Azalmış olsak ta yeniden çoğalırız!... Sen'i reddedenlerin yine birinci hasımları oluruz. İ'lâyı kelimetullah için yeniden sefere koyuluruz!... Seferin devam ettiği Sen'ce malum Ya Rabbi... Yeniden sefere kaldığımız yerden devam ederiz... Bize birlik-beraberlik, Devlet ve milletimize dirlik nasip et Ya Rabbi!...
Hidayet te Sen'den, merhamet te...
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
LİBERALLİĞİN BU KADARINA PES !...
Bir Ramazan'ı daha tamamlıyoruz El-hamd'ü lillah.
Nefsimize karşı verdiğimiz bir aylık bir mücâdele, nefsimizi imanımızın gücüyle terbiye etmek için bir aylık mükemmel bir süreyi daha tamamlıyoruz. Bayramı ne kadar bayram olarak kutlayacağımızı bilmememe rağmen, son günlerinde Ramazan'ı kimler, nasıl yorumlamış diye merak ediyordum. Bakalım...
Moda'da; AKP'ye mi, yoksa inançlı Müslümanların inancına karşı mı gösteri yaptıkları belli olmayan, kaş yapayım derken göz çıkaranları bir tarafa koyalım! Muhalefet yaptığını zannederek milleti zorla ötekileştirip AKP'ye itenleri de bir tarafa bırakalım! Biz de biraz taraftarlık yapalım! Nasılsa; "Kendim ısırır, köpeklere yalatmam!" açıklığıyla, Allah adıyla aldatanlara, Müslümanların helâl kazançlarını söyüşleyenlere arka çıkmak serbest ve alkış almakta! Bunu da bir tarafa bırakalım!...
Benim yazılarımın da yayınlandığı www.sicakgundem.com sitesinde yazan, Elif Çakır diye bir kardeşimiz var. Merak edip bakanlar, tesettürünü, türbanını görecekler. Kıyâfetin değil, kafanın içi ilgimi çektiği için bu kardeşimizi, ilgiyle okurum.
Geçtiğimiz günlerde bir yazısı çıktı. "Endişeye Mahal Yok" başlığıyla yayımlanan yazısında Elif Çakır; "Cumartesi akşamı, arkadaşlarımla buluştuğum iftar sofrasında, AKP İstanbul İl Başkan Yardımcısı Özlem Topal, 'Oruç tutanların sayısında bir azalma mı var, yoksa bana mı öyle geliyor arkadaşlar?' dedi." diye başlamış ve devam etmiş; "Görün bakın neler değişiyor "laiktir laik kalacak" Türkiye de... Bırakın oruç yiyenlerin fazlalığını, başörtülü genç kızların ve kadınların aleni olarak sokak ortasında yiyip içmelerine hayatımda ilk kez şahit oldum." tesbitini yapmış samimiyetle ve; "Liberalliğin bu kadarına pes doğrusu. AKP ile birlikte her şey değişiyor diye mi yorumlamalı?" şeklinde de çok önemsediğim sualini sormuş...
Sonra Başbakan'la Aydın Doğan arasındaki münakaşadan bahsetmiş Elif Çakır. Duyduklarını söyledikten sonra; "Piyasalarda konuşulanlar başka.... Ortalık nevzuhur zenginlerle dolup taşıyor. Bunların bir çoğu da, geçmişinde çok başarılı ticari faaliyetlerde bulunmuş kimsler falan değil..." şeklinde, bana da çok doğru gelen tesbitini yapmış...
Başları türbanlı, bedenleri daracık elbiselerle ve çıplaklardan daha tahrikkâr ortalarda dolaşanları, nerdeyse kanıksamıştık ki; bu sefer de baş örtülü, türbanlı genç kızların ve kadınların alenen sokak ortalarında, Ramazan günlerinde yeyip içtiklerine şahit olduk! Biz, "Kuluyla Mevla'sı..." diye görmezden gelmeye niyetliyken Elif Çakır, görmezlik edemediği gibi yorumlamış ta!...
Duyarlılığını ve yürekli tenkîdini takdirle, yazısını okuyup sonunda yapılan yorumlara da baktım. Tebrik eden yorumlar olduğu gibi Elif çakır'ı ajanlıkla suçlayan yorumlar da vardı! İşte birisi... Bir yorumcu; "Olacak iş değil! AKP İl Başkan Yardımcısı ve bu hanımefendi aynı iftarda ve bu kadın da aklı sıra Ak Partiyi hedef almış. Kendi zenginini yarattığını iddia etmiş. Tamam haklı olabilir de acaba bu iftara bu ajanları sokan Ak Parti yöneticilerimiz neden bu kadar dikkatsiz olur anlamış değilim. AK Parti iktidarı ile millet dinini yaşar olmuştur. Hanım hanım dediklerinin sen farkında mısın?" diye yerden yere vurmuş yazarı ve bu yazarı iftarda aralarına alan AKP yöneticilerini...
Bu inadına taraftarlığın mantığını anlayabilen var mıdır? Haçlı'nın en büyük projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi'nin Eş Başkanlığı'nı göğsünü gererek söyleyen birinin döneminde, millet dinini yaşar olmuşmuş!...
Çok suskun, çok sessiz, çok pasifiz biliyor musunuz? Oluşturulmak istenen "Korku İklimi"nden, oluşmadan korktuk mu ne?
Hırsızlık serbest, yolsuzluk serbest, kaçakçılık serbest; BOP'çuluk, AB'cilik, ABD'cilik, Diyalogculuk, Haçlı'lık serbest; Türklük, Türk Milletçiliği, devletçilik, Cumhuriyetçilik, Hürriyetçilik yani bağımsızlıkçılık yasak!...
"Aslî unsurlarıyla yönetilmeyen milletler için izmihlâl, mukadderdir." diyen Muhteşem Türk Atatürk, bu günleri mi tarif etmiş?...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Nefsimize karşı verdiğimiz bir aylık bir mücâdele, nefsimizi imanımızın gücüyle terbiye etmek için bir aylık mükemmel bir süreyi daha tamamlıyoruz. Bayramı ne kadar bayram olarak kutlayacağımızı bilmememe rağmen, son günlerinde Ramazan'ı kimler, nasıl yorumlamış diye merak ediyordum. Bakalım...
Moda'da; AKP'ye mi, yoksa inançlı Müslümanların inancına karşı mı gösteri yaptıkları belli olmayan, kaş yapayım derken göz çıkaranları bir tarafa koyalım! Muhalefet yaptığını zannederek milleti zorla ötekileştirip AKP'ye itenleri de bir tarafa bırakalım! Biz de biraz taraftarlık yapalım! Nasılsa; "Kendim ısırır, köpeklere yalatmam!" açıklığıyla, Allah adıyla aldatanlara, Müslümanların helâl kazançlarını söyüşleyenlere arka çıkmak serbest ve alkış almakta! Bunu da bir tarafa bırakalım!...
Benim yazılarımın da yayınlandığı www.sicakgundem.com sitesinde yazan, Elif Çakır diye bir kardeşimiz var. Merak edip bakanlar, tesettürünü, türbanını görecekler. Kıyâfetin değil, kafanın içi ilgimi çektiği için bu kardeşimizi, ilgiyle okurum.
Geçtiğimiz günlerde bir yazısı çıktı. "Endişeye Mahal Yok" başlığıyla yayımlanan yazısında Elif Çakır; "Cumartesi akşamı, arkadaşlarımla buluştuğum iftar sofrasında, AKP İstanbul İl Başkan Yardımcısı Özlem Topal, 'Oruç tutanların sayısında bir azalma mı var, yoksa bana mı öyle geliyor arkadaşlar?' dedi." diye başlamış ve devam etmiş; "Görün bakın neler değişiyor "laiktir laik kalacak" Türkiye de... Bırakın oruç yiyenlerin fazlalığını, başörtülü genç kızların ve kadınların aleni olarak sokak ortasında yiyip içmelerine hayatımda ilk kez şahit oldum." tesbitini yapmış samimiyetle ve; "Liberalliğin bu kadarına pes doğrusu. AKP ile birlikte her şey değişiyor diye mi yorumlamalı?" şeklinde de çok önemsediğim sualini sormuş...
Sonra Başbakan'la Aydın Doğan arasındaki münakaşadan bahsetmiş Elif Çakır. Duyduklarını söyledikten sonra; "Piyasalarda konuşulanlar başka.... Ortalık nevzuhur zenginlerle dolup taşıyor. Bunların bir çoğu da, geçmişinde çok başarılı ticari faaliyetlerde bulunmuş kimsler falan değil..." şeklinde, bana da çok doğru gelen tesbitini yapmış...
Başları türbanlı, bedenleri daracık elbiselerle ve çıplaklardan daha tahrikkâr ortalarda dolaşanları, nerdeyse kanıksamıştık ki; bu sefer de baş örtülü, türbanlı genç kızların ve kadınların alenen sokak ortalarında, Ramazan günlerinde yeyip içtiklerine şahit olduk! Biz, "Kuluyla Mevla'sı..." diye görmezden gelmeye niyetliyken Elif Çakır, görmezlik edemediği gibi yorumlamış ta!...
Duyarlılığını ve yürekli tenkîdini takdirle, yazısını okuyup sonunda yapılan yorumlara da baktım. Tebrik eden yorumlar olduğu gibi Elif çakır'ı ajanlıkla suçlayan yorumlar da vardı! İşte birisi... Bir yorumcu; "Olacak iş değil! AKP İl Başkan Yardımcısı ve bu hanımefendi aynı iftarda ve bu kadın da aklı sıra Ak Partiyi hedef almış. Kendi zenginini yarattığını iddia etmiş. Tamam haklı olabilir de acaba bu iftara bu ajanları sokan Ak Parti yöneticilerimiz neden bu kadar dikkatsiz olur anlamış değilim. AK Parti iktidarı ile millet dinini yaşar olmuştur. Hanım hanım dediklerinin sen farkında mısın?" diye yerden yere vurmuş yazarı ve bu yazarı iftarda aralarına alan AKP yöneticilerini...
Bu inadına taraftarlığın mantığını anlayabilen var mıdır? Haçlı'nın en büyük projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi'nin Eş Başkanlığı'nı göğsünü gererek söyleyen birinin döneminde, millet dinini yaşar olmuşmuş!...
Çok suskun, çok sessiz, çok pasifiz biliyor musunuz? Oluşturulmak istenen "Korku İklimi"nden, oluşmadan korktuk mu ne?
Hırsızlık serbest, yolsuzluk serbest, kaçakçılık serbest; BOP'çuluk, AB'cilik, ABD'cilik, Diyalogculuk, Haçlı'lık serbest; Türklük, Türk Milletçiliği, devletçilik, Cumhuriyetçilik, Hürriyetçilik yani bağımsızlıkçılık yasak!...
"Aslî unsurlarıyla yönetilmeyen milletler için izmihlâl, mukadderdir." diyen Muhteşem Türk Atatürk, bu günleri mi tarif etmiş?...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cumartesi, Eylül 27, 2008
DANGUR DUNGUR ETME SUS DENGİR !...
Milletin artık bıktığını, hatta milletin artık "dangır dungur" küfürlerle destekli, Dengir'in mal varlığını savunurken ki saygısızlığından, argo ağzından midemizin bulandığını söylemeliyim!...
Bir tarafta Ana Muhalefet Partisi'ni temsîlen, muhalefet yapmanın nezâketini, edebini ve kurallarını harfiyyen uygulamakta başarılı bir Kemal Kılıçdaroğlu; diğer tarafta, partisindeki hükümranlığını belli edercesine hem millet vekili olarak, hem de partisinde ikinci adam olarak kimsenin kendisine dokunamayacağını belli edercesine yasadışılıklarını; "Velevki..." ön desteği ile savunan, Kasımpaşalı ağzını bile özleten bir Dengir!...
Dengir Mir Mehmet Fırat!...
Dokunulmazlık zırhıyla, partisi içindeki hegemonyasıyla, nasıl kazanıldığının hesabının artık Allah'a verileceği mal varlığının şımarıklığıyla; ağzını bozarak, hakaretler, küfürler ederek kendini akladığını zannediyorsa yanılıyor! Kendini savunuyorum zannederken millet nazarında irtifa kaybediyor! Aslında bunu söylememem lâzım! O'nun yaptığını AKP'ye kimse yapamıyor! Ama artık haberlerde de haber dinlemek istiyoruz, eğer varsa!...
Bu memlekette, nasıl kazandığını saklamadan nerdeyse 15 yıl vergi rekortmenliğini kimseye vermeyen Matild Manukyan'a itiraz etmemişiz! Cumhurbaşkanı tarafından Üstün Hizmet madalyaları vermişiz... Nasıl kazanırsanız kazanın, verginizi verdikten sonra, bu dünyada Devlete karşı yükümlülüğünüzü, vatandaşlık görevinizi yerine getirdikten sonra, ahretteki hesap sizin işiniz!
Dengir Mir; Ana Muhalefet Partisi, şahsınızla ilgili, sizin şirketinizle ilgili resmî evraklarla, mahkeme kararlarıyla bir şeyler söylüyorsa, ya buna aynı üslûp ve edeple cevap vermek ya da mahkemelere gitmek zorundasınız!
Sizin küfürlerinizi dinlemek mecbûriyetinde değiliz!...
Sizin şirketlerinizle ilgili bir şeyler söylenirken siz; "Neden Deniz Baykal, eşiyle aynı anda mal varlığını açıklamaktan kaçıyor?" diye soruyorsunuz! Muhalefet sözcüsünden anında cevap geliyor ve milletin ilk defa Deniz Baykal'a güvenini sağlayacak bir şekilde cevap veriyor. Ana Muhalefet Sözcüsü; "Mecliste sayınız yetiyor. Biz de destek verelim ve her iki liderin de dokunulmazlığını kaldırarak yargıya gönderelim. Eğer buna yüreğiniz yetmiyorsa sadece Baykal'ın dokunulmazlığını kaldıralım." diyor...
Tevilsiz, kıvırmasız, çok net bir teklif!... Taaa Büyük Şehir Belediye Başkanlığından kalma yolsuzluk dosyalarının, dokunulmazlık yüzünden raflarda, zaman aşımına bırakıldığı bilinen birisini, bu şekilde savunamazsınız veya kendinize kalkan edemezsiniz!...
Dahası; Ana Muhalefet'çe sizin, şahsınızın meseleleri gündeme getirilmişken siz, kendinizi kamufle etmek için Genel Başkanınızı ileri sürerek saklanamazsınız! Bu tavrınızın mantığı da, delikanlılığı da, vicdânı da yok!...
Bir yanda Deniz Feneri adındaki yolsuzluk, hortumculuk, Allah adıyla kandırmanın zirvesi, bir yanda Dişli meselesi, bir yanda AKP'li belediyelerden çıkan dayanılmaz pis kokular; diğer yanda her sıkıştığınızda öne sürdüğünüz dalga geçilen "Ergenekon Dalgaları"; bir yanda Milli Görüş'ün temel taşlarından, AKP'nın kurucu lokomotiflerinden A.Latif Şener'in bu konulardaki beyanları ve sizin ona karşı, -istifâsında alkışlarla uğurladığınızı unutarak- yaptığınız hakaretlerle besli çirkin söylemleriniz!...
Ve bunalarak dolaştığım tv kanallarından birinde, tesadüfen yakaladığım bir vatandaş sözleri; "Bir odalı evlerde; üç gün, dört gün bayram gibi bayramlar yaşardık. Şimdi kocaman kocaman daireler boş! Bayrama 2-3 üç gün kala boşalıyor daireler! Kalan komşularda pencerelerden seslenerek bayramlaşıyor, ziyâret yok! Sonra da korkulu haber dinlemeler!... Çok kaza oluyor ve çok can kaybediyoruz! Vicdanlarımız sızlıyor! Sevgisiz kaldık Oğlum, sevgisiz!..." diyordu 66 yaşında olduğunu söyleyen bir Hristiyan vatandaşımız Anne!... "Kanal t" ekranlarında, tesâdüfen denk geldiğim ve saygıyla-ibretle dinlediğim bir Hristiyan annenin, bizim bayramımızı tarifiydi bu ve hem bizim, hem de dünyanın tarifiyle İslâmcı bir hükümetimiz iş başındayken!...
Dinimiz, ahlâkımız, bayramlarımız, komşuluklarımız, milli değerlerimiz böylesine perişân edilmişken; sizin helâl veya haram mal varlığınızın hesâbını, gayr-ı resmî hesaplaşmasını dinlemek istemiyoruz!...
Artık ya susun, ya da susun!
Kemal Kılıçdaroğlu'na gelince; son yıllarda özlediğim bir siyâset adamı profilini sergileyebildiği için yürekten tebrik ediyorum! Savsaklayan Sav'la ve benzerleriyle aslâ mukayese kabul etmez bir siyâsetçi profiliyle, her geçen gün CHP'ye ivme kazandırıyor ve zannedersem Dengir ve arkadaşlarının dangur-dungurlaması da bu yüzden!...
"SUSMA! SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Bir tarafta Ana Muhalefet Partisi'ni temsîlen, muhalefet yapmanın nezâketini, edebini ve kurallarını harfiyyen uygulamakta başarılı bir Kemal Kılıçdaroğlu; diğer tarafta, partisindeki hükümranlığını belli edercesine hem millet vekili olarak, hem de partisinde ikinci adam olarak kimsenin kendisine dokunamayacağını belli edercesine yasadışılıklarını; "Velevki..." ön desteği ile savunan, Kasımpaşalı ağzını bile özleten bir Dengir!...
Dengir Mir Mehmet Fırat!...
Dokunulmazlık zırhıyla, partisi içindeki hegemonyasıyla, nasıl kazanıldığının hesabının artık Allah'a verileceği mal varlığının şımarıklığıyla; ağzını bozarak, hakaretler, küfürler ederek kendini akladığını zannediyorsa yanılıyor! Kendini savunuyorum zannederken millet nazarında irtifa kaybediyor! Aslında bunu söylememem lâzım! O'nun yaptığını AKP'ye kimse yapamıyor! Ama artık haberlerde de haber dinlemek istiyoruz, eğer varsa!...
Bu memlekette, nasıl kazandığını saklamadan nerdeyse 15 yıl vergi rekortmenliğini kimseye vermeyen Matild Manukyan'a itiraz etmemişiz! Cumhurbaşkanı tarafından Üstün Hizmet madalyaları vermişiz... Nasıl kazanırsanız kazanın, verginizi verdikten sonra, bu dünyada Devlete karşı yükümlülüğünüzü, vatandaşlık görevinizi yerine getirdikten sonra, ahretteki hesap sizin işiniz!
Dengir Mir; Ana Muhalefet Partisi, şahsınızla ilgili, sizin şirketinizle ilgili resmî evraklarla, mahkeme kararlarıyla bir şeyler söylüyorsa, ya buna aynı üslûp ve edeple cevap vermek ya da mahkemelere gitmek zorundasınız!
Sizin küfürlerinizi dinlemek mecbûriyetinde değiliz!...
Sizin şirketlerinizle ilgili bir şeyler söylenirken siz; "Neden Deniz Baykal, eşiyle aynı anda mal varlığını açıklamaktan kaçıyor?" diye soruyorsunuz! Muhalefet sözcüsünden anında cevap geliyor ve milletin ilk defa Deniz Baykal'a güvenini sağlayacak bir şekilde cevap veriyor. Ana Muhalefet Sözcüsü; "Mecliste sayınız yetiyor. Biz de destek verelim ve her iki liderin de dokunulmazlığını kaldırarak yargıya gönderelim. Eğer buna yüreğiniz yetmiyorsa sadece Baykal'ın dokunulmazlığını kaldıralım." diyor...
Tevilsiz, kıvırmasız, çok net bir teklif!... Taaa Büyük Şehir Belediye Başkanlığından kalma yolsuzluk dosyalarının, dokunulmazlık yüzünden raflarda, zaman aşımına bırakıldığı bilinen birisini, bu şekilde savunamazsınız veya kendinize kalkan edemezsiniz!...
Dahası; Ana Muhalefet'çe sizin, şahsınızın meseleleri gündeme getirilmişken siz, kendinizi kamufle etmek için Genel Başkanınızı ileri sürerek saklanamazsınız! Bu tavrınızın mantığı da, delikanlılığı da, vicdânı da yok!...
Bir yanda Deniz Feneri adındaki yolsuzluk, hortumculuk, Allah adıyla kandırmanın zirvesi, bir yanda Dişli meselesi, bir yanda AKP'li belediyelerden çıkan dayanılmaz pis kokular; diğer yanda her sıkıştığınızda öne sürdüğünüz dalga geçilen "Ergenekon Dalgaları"; bir yanda Milli Görüş'ün temel taşlarından, AKP'nın kurucu lokomotiflerinden A.Latif Şener'in bu konulardaki beyanları ve sizin ona karşı, -istifâsında alkışlarla uğurladığınızı unutarak- yaptığınız hakaretlerle besli çirkin söylemleriniz!...
Ve bunalarak dolaştığım tv kanallarından birinde, tesadüfen yakaladığım bir vatandaş sözleri; "Bir odalı evlerde; üç gün, dört gün bayram gibi bayramlar yaşardık. Şimdi kocaman kocaman daireler boş! Bayrama 2-3 üç gün kala boşalıyor daireler! Kalan komşularda pencerelerden seslenerek bayramlaşıyor, ziyâret yok! Sonra da korkulu haber dinlemeler!... Çok kaza oluyor ve çok can kaybediyoruz! Vicdanlarımız sızlıyor! Sevgisiz kaldık Oğlum, sevgisiz!..." diyordu 66 yaşında olduğunu söyleyen bir Hristiyan vatandaşımız Anne!... "Kanal t" ekranlarında, tesâdüfen denk geldiğim ve saygıyla-ibretle dinlediğim bir Hristiyan annenin, bizim bayramımızı tarifiydi bu ve hem bizim, hem de dünyanın tarifiyle İslâmcı bir hükümetimiz iş başındayken!...
Dinimiz, ahlâkımız, bayramlarımız, komşuluklarımız, milli değerlerimiz böylesine perişân edilmişken; sizin helâl veya haram mal varlığınızın hesâbını, gayr-ı resmî hesaplaşmasını dinlemek istemiyoruz!...
Artık ya susun, ya da susun!
Kemal Kılıçdaroğlu'na gelince; son yıllarda özlediğim bir siyâset adamı profilini sergileyebildiği için yürekten tebrik ediyorum! Savsaklayan Sav'la ve benzerleriyle aslâ mukayese kabul etmez bir siyâsetçi profiliyle, her geçen gün CHP'ye ivme kazandırıyor ve zannedersem Dengir ve arkadaşlarının dangur-dungurlaması da bu yüzden!...
"SUSMA! SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cuma, Eylül 26, 2008
FENERİN IŞIĞINDAN GÖZÜM KAMAŞMIŞTI !...
Halife-i râşidin'den yani Dört Halife devrinden sonraki Emevî dönem ve saltanatının başlatıcısı olan Muaviye ile Hz. Ali(r.a.) arasındaki çekişme malûm. O dönemi ve dersimizi alabilirsek günümüzü anlamayı çok kolaylaştıracak bir kıssa:
Günlerden bir gün Hz. Ali'nin memleketi Kûfe'den bir Arap, alış-veriş için devesiyle Şam'a gelmiş. Pazarda dolaşırken Muaviye taraftarlarından biri yanaşmış yanına:
- Heeey! Ver benim dişi devemi! diyerek devenin hamuduna yapışmış. Kûfeli; şaşırmış, itiraz etmiş. Tartışma büyümüş! Kûfeli Arap:
- Bu deve benimdir Kardeş! Üstelik dişi de değil, erkektir! diye ne kadar yırtınmışsa da anlaşamamışlar. İş Muaviye'ye aksettirilmiş! Halk toplanmış ve Muaviye'nin kararı beklenmeğe başlanmış.
Muaviye; Kûfe'den gelenle, Şam'da deveye sahip çıkanı iyice dinledikten sonra, kararını açıklamış:
- Bu dişi deve Şamlınındır!...
Kûfeli şaşkın, toplanan kalabalık sessiz... Muaviye; kararını açıkladıktan sonra, toplanan meraklı kalabalığa dönmüş ve:
- Ey cemaat! Bu dişi deve kimindir? diye yüksek sesle sormuş. Kalabalık, hep bir ağızdan:
- Şamlınındır! diye cevaplamış. Kûfeli, şaşkın şaşkın giden devesinin ardından bakarken Muaviye, adamı yanına çağırmış:
- Ey Kûfeli! Dinle! Sen de ben de biliyoruz ki bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen Kûfe'ye dönünce, gördüklerini Ali'ye anlat ve de ki; "Ey Ali! Muaviye'nin, dişi deveyi erkekten ayırt etmeyen, o ne derse evet diyen on binlerce adamı var!..."
Yandaş Basın diye saldırılan, Yandaş Kalemler'den diye tarif edilen, Serdar Arseven'in; "Kendimiz ısırır ama köpeklere yalatmayız!" şeklindeki tevilsiz taraftarlığından beri, bu kıssayı hatırlayıp durdum!...
Haaaa! Bu arada bir hakkı da teslîm etmem lâzım. Muharrir yani köşe yazarı, taraftır! Tarafsız muharrir olmaz. Tarafsız olması şart olan, sadece muhabirdir. Muhabir haberini bulur ve yapar, muharrir bu haberin ya yanında ya karşısında olur yani taraftır, taraflıdır. Gazete patronu da bu tariftedir.
Günlerdir, bütün gündemin üzerine oturan veya oturtulan bir danışıklı kavga seyrediyoruz! Başbakan'la medya patronu Aydın Doğan arasındaki kavga! Ne zaman başladı? Niye başladı? Kim haklı? Ne kadar haklı? Asla belli olmayan ve aslında ikisinin de ciddi manada haksız olduğu bir kavga! Biri, "Deniz Feneri" diyor, diğeri "Hilton"...
İkisinin de savunduğu veya yerden yere vurduğu meselelerin asıl sahibi millet ve millet bu kavgada yok, sadece seyirci!...
Bu arada Deniz Feneri ile ilgili, bir türlü anlatmaya fırsat bulamadığım hatıramı da nakledeyim artık. İki sene önce, yine mübârek Ramazan. Televizyondan muhtaçlara yapılan Deniz Feneri yardımlarını seyrederken duygulanarak, ben de katılayım ve gücüm kadar bu hayırlara katkı vereyim diye düşünerek arayıp kaydoldum. Bir kaç gün sonra, Pursaklar'daki Deniz Feneri Şubesi'ne davet edildim. Başarılı bir ressam olan bir hanfendi arkadaşımla birlikte Pursaklar'a gittik. Gördüğüm ihtişam ve isrâf karşısında dilim tutuldu!
Hiç bir resmî kurumda ve hiç bir özel kurumda görmediğim bir lüksle karşı karşıyaydım! Sadece Pursaklar'daki hizmet binalarında yapılan israfla, sayısız ihtiyaç sahibine çare olunabilirdi. Bize bir yetkili tarafından, nasıl hizmet vereceğimiz hakkında, seminer şeklinde bilgi verilecekti. Biraz bekledikten sonra, gördüğüm bu lüks karşısında Deniz Feneri hakkındaki düşüncelerimin dumura uğradığını ve yapacağı işlere katılarak vebal almak istemediğimi yüksek sesle söyleyerek toplantıyı terk ettim. Benim bu tepkili davranışımdan sonra, ısrarla arandım! Birlikte gittiğim ve sosyal demokrat düşünceli ressam arkadaşım, benim itirazımı bile beklemeden toplantıyı terk etmiş, canını dışarı atmıştı bile!...
Tarifsiz lüks içindeki bürolarda ve hizmet binalarında, dolgun maaşlarla istihdam edildikleri belli olan yandaşlar vardı ama hayır yapmak düşüncesindeki samimi insanların; hem iş güçlerinden, hem de araçlarından bedava olarak istifade etmeyi planlıyorlardı!...
Ne zaman, nereden bir koku sızacak diye merakla beklerken, Almanya'dan çıktı koku ve dünyayı kapladı! Bu, ilk te değildi oysa! Mercümek'lede tanışmıştık, "Şerbakan"ın kayıp trilyonuyla da devam etmişti bu Allah adıyla kandırmalar!...
Hâlâ Arseven gibi taraftarlarınca; "Kendim ısırır köpeklere yalatmam." şeklindeki savunma ve Fehmi Koru'nun ağzından; "Millet aslanlar gibi Deniz Feneri'ne yardıma devam edecektir." yönlendirmesi devam ediyor!...
Bu arada biri siyâsi, diğeri sermâye iki erk, milletin geleceği üzerinde masa tenisi oynuyorlar!... Ve bütün bu pislikleri; Ergenekon adını verdikleri, korku iklimi ile kapatma gayretleri de cabası!...
Allah(c.c.) encamımızı hayretsin...
Bin aydan hayırlı olan Kadir Gecemiz ve yaklaşan Bayramımız da mübarek olsun...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Günlerden bir gün Hz. Ali'nin memleketi Kûfe'den bir Arap, alış-veriş için devesiyle Şam'a gelmiş. Pazarda dolaşırken Muaviye taraftarlarından biri yanaşmış yanına:
- Heeey! Ver benim dişi devemi! diyerek devenin hamuduna yapışmış. Kûfeli; şaşırmış, itiraz etmiş. Tartışma büyümüş! Kûfeli Arap:
- Bu deve benimdir Kardeş! Üstelik dişi de değil, erkektir! diye ne kadar yırtınmışsa da anlaşamamışlar. İş Muaviye'ye aksettirilmiş! Halk toplanmış ve Muaviye'nin kararı beklenmeğe başlanmış.
Muaviye; Kûfe'den gelenle, Şam'da deveye sahip çıkanı iyice dinledikten sonra, kararını açıklamış:
- Bu dişi deve Şamlınındır!...
Kûfeli şaşkın, toplanan kalabalık sessiz... Muaviye; kararını açıkladıktan sonra, toplanan meraklı kalabalığa dönmüş ve:
- Ey cemaat! Bu dişi deve kimindir? diye yüksek sesle sormuş. Kalabalık, hep bir ağızdan:
- Şamlınındır! diye cevaplamış. Kûfeli, şaşkın şaşkın giden devesinin ardından bakarken Muaviye, adamı yanına çağırmış:
- Ey Kûfeli! Dinle! Sen de ben de biliyoruz ki bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen Kûfe'ye dönünce, gördüklerini Ali'ye anlat ve de ki; "Ey Ali! Muaviye'nin, dişi deveyi erkekten ayırt etmeyen, o ne derse evet diyen on binlerce adamı var!..."
Yandaş Basın diye saldırılan, Yandaş Kalemler'den diye tarif edilen, Serdar Arseven'in; "Kendimiz ısırır ama köpeklere yalatmayız!" şeklindeki tevilsiz taraftarlığından beri, bu kıssayı hatırlayıp durdum!...
Haaaa! Bu arada bir hakkı da teslîm etmem lâzım. Muharrir yani köşe yazarı, taraftır! Tarafsız muharrir olmaz. Tarafsız olması şart olan, sadece muhabirdir. Muhabir haberini bulur ve yapar, muharrir bu haberin ya yanında ya karşısında olur yani taraftır, taraflıdır. Gazete patronu da bu tariftedir.
Günlerdir, bütün gündemin üzerine oturan veya oturtulan bir danışıklı kavga seyrediyoruz! Başbakan'la medya patronu Aydın Doğan arasındaki kavga! Ne zaman başladı? Niye başladı? Kim haklı? Ne kadar haklı? Asla belli olmayan ve aslında ikisinin de ciddi manada haksız olduğu bir kavga! Biri, "Deniz Feneri" diyor, diğeri "Hilton"...
İkisinin de savunduğu veya yerden yere vurduğu meselelerin asıl sahibi millet ve millet bu kavgada yok, sadece seyirci!...
Bu arada Deniz Feneri ile ilgili, bir türlü anlatmaya fırsat bulamadığım hatıramı da nakledeyim artık. İki sene önce, yine mübârek Ramazan. Televizyondan muhtaçlara yapılan Deniz Feneri yardımlarını seyrederken duygulanarak, ben de katılayım ve gücüm kadar bu hayırlara katkı vereyim diye düşünerek arayıp kaydoldum. Bir kaç gün sonra, Pursaklar'daki Deniz Feneri Şubesi'ne davet edildim. Başarılı bir ressam olan bir hanfendi arkadaşımla birlikte Pursaklar'a gittik. Gördüğüm ihtişam ve isrâf karşısında dilim tutuldu!
Hiç bir resmî kurumda ve hiç bir özel kurumda görmediğim bir lüksle karşı karşıyaydım! Sadece Pursaklar'daki hizmet binalarında yapılan israfla, sayısız ihtiyaç sahibine çare olunabilirdi. Bize bir yetkili tarafından, nasıl hizmet vereceğimiz hakkında, seminer şeklinde bilgi verilecekti. Biraz bekledikten sonra, gördüğüm bu lüks karşısında Deniz Feneri hakkındaki düşüncelerimin dumura uğradığını ve yapacağı işlere katılarak vebal almak istemediğimi yüksek sesle söyleyerek toplantıyı terk ettim. Benim bu tepkili davranışımdan sonra, ısrarla arandım! Birlikte gittiğim ve sosyal demokrat düşünceli ressam arkadaşım, benim itirazımı bile beklemeden toplantıyı terk etmiş, canını dışarı atmıştı bile!...
Tarifsiz lüks içindeki bürolarda ve hizmet binalarında, dolgun maaşlarla istihdam edildikleri belli olan yandaşlar vardı ama hayır yapmak düşüncesindeki samimi insanların; hem iş güçlerinden, hem de araçlarından bedava olarak istifade etmeyi planlıyorlardı!...
Ne zaman, nereden bir koku sızacak diye merakla beklerken, Almanya'dan çıktı koku ve dünyayı kapladı! Bu, ilk te değildi oysa! Mercümek'lede tanışmıştık, "Şerbakan"ın kayıp trilyonuyla da devam etmişti bu Allah adıyla kandırmalar!...
Hâlâ Arseven gibi taraftarlarınca; "Kendim ısırır köpeklere yalatmam." şeklindeki savunma ve Fehmi Koru'nun ağzından; "Millet aslanlar gibi Deniz Feneri'ne yardıma devam edecektir." yönlendirmesi devam ediyor!...
Bu arada biri siyâsi, diğeri sermâye iki erk, milletin geleceği üzerinde masa tenisi oynuyorlar!... Ve bütün bu pislikleri; Ergenekon adını verdikleri, korku iklimi ile kapatma gayretleri de cabası!...
Allah(c.c.) encamımızı hayretsin...
Bin aydan hayırlı olan Kadir Gecemiz ve yaklaşan Bayramımız da mübarek olsun...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
KANSIZ-CANSIZ-SAHTE DÜELLO !...
"Düello!" İtalyanca bir kelime ve bir Haçlı adeti...
Her türlü emperyalizme kafa tutarak, dahası bütün emperyalist devletlerin "Yedi Düvel" adıyla birlikte yaptıkları saldırıları, "Geldikleri gibi giderler." iman ve inancıyla püskürterek kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin iki güzîde olmazsa olmazı tarifindekiler; bu cihangir devletin başkentinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde düello ettiler!...
Allah'a şükürler olsun ki ölen-kalan yok! Dosyalarla yapılan talan varmış! Söz düellosuymuş ve bu düelloda kan akmazmış!...
Yıllardır; kandırmayı, riyâyı, takîyyeyi, dönmeyi, gömlek değiştirmeyi mahâret ve siyâset sayarak Hükümet eden partinin ikinci adamlığına kadar yükselmiş biri; evraklarla, belgelerle yolsuzluklarını, usulsüzlüklerini ispata çalışan Ana Muhalefet partisi temsilcisi karşısında terler dökerken, makamının verdiği rahatlıkla iki de bir de özür istedi durdu, niyeyse!...
Oysa Kasımpaşa, Tophane ağzıyla, hatta daha argo, daha seviyesiz küfürlerle konuşurken istifa edeceğini söylüyordu!... Diğeri de istifa ettireceğini!...
Karşılıklı çekilen -belgelerle dolu dosyalardan oluşan- silahlar ve İtalyan düellosunda Amerikan kovboy bakışlarıyla-ıslıklarıyla geçiştirilen bir buçuk saatlik bir zaman kaybı!...
Düellocular da ne yaptıklarının farkında değillerdi, izleyenler de!...
Zannederim son yılların en fazla izlenen bir Meclis programıydı!
*Günlerdir kendilerini düellocular olarak reklam ettiren iki siyasinin, Meclis'te canlı ve naklen yayında yapacakları dosya alışverişlerini neden düello diye adlandırdılar onu anlayamadım biiiir?!...
*Madem dosyalarında ve bilgilerinde eksiklikler vardı ve birbirlerinden tamamlamak şansları ve nezâketleri vardı, bu canlı yayına ne gerek vardı ikiiiiii?!...
*Dosyalar tamamlandıktan ve birileri suçlanıp veya aklandıktan sonra günlerdir milletin merakla beklediği sonuç, neden olmadı üüüüç?!...
*İktidarı-Muhalefeti, bu milletle alay etmeyi meslek edinmiş ve millet te bu alay edilişi hak etmiş vesselam!... Düellonun sonucu bu!...
Yarın seçim olsa değişecek bir şey de yok!
Kim fazla küfrediyorsa, kim fazla fırçalıyorsa, kim fazla hortumluyorsa, kim devletin hazinesini AKP yardımıymış gibi 2 kilo makarnaya dönüştürüp oy karşılığı dağıtıyorsa, bu arada kim deveyi hamuduyla götürüyorsa onu seçecek bu millet!...
Millete kızdığım falan zannedilmesin! Bu sistemle, bu hükümetle ve bu hükümete muhalefet yaptıklarını zanneden bu yetersiz siyâsilerle, sandıktan başka tablo çıkmaz!...
Doğru söyleyenleri eskiden dokuz köyden kovarlardı! Şimdi köy kalmadığı için, PKK'nın baskılarından boşaltılıp, sahte demokratlarca Ordu tarafından iftiraları yüzünden; aslında işsizlikten-aşsızlıktan köy yok artık! Doğru söylediği için kovulan varsa; ancak bir partiden diğer partiye kovuluyor ve her kovulan da transfer bedeli alıyor!... Kimin sağcı, kimin solcu olduğu mümkün değil seçilemiyor artık!...
En pahalı ve en inandırıcı yalanlara, anketlere göre kovulanlar; partilerinde yer bulamamış, partilerinde kendilerini ifade edememiş, bulunduğu yeri beğenmemiş kim varsa; ideolojik ağırlıklarını atmış ve davet eden partilere giderek seçimlere hazırlanacaklar!...
Bizlerin de, sözlerine inandığımız kanaat önderlerimiz, akıllarımıza müdahele edecekler ve bu düellocuları seçeceğiz de seçeceğiz!...
Sonra da; "Cambaza bak!" diyerek bizi uyutsunlar diye zorla seçtiklerimizden şikâyetlenerek ömür geçireceğiz!...
Kansız, cansız; ölenin yaralananın olmadığı düello, düelloya benzemedi ve inandırıcı da olmadı! Arkadan birbirlerine küfrün lillahlarını edenlerin, canlı yayında tokalaşarak bir araya gelip tokalaşarak ayrılmalarını ise, hiç te medenîce bulmadım! Çok sahte, çok yapmacık ve milletle çok alay eden bir davranıştı!...
Adına düello denen açık oturumun sonucunda; "Tencere dibin kara, senin ki benden kara!" tekerlemesi çıktı sadece...
Vekillerimizi kendimiz tesbit edip, kendimiz seçmedikçe; seçtiğimizi zannettiğimiz atanmış "Genelbaşkan Vekilleri"nden yenilen fırçalara layıkıyle cevap verilmedikçe; anasına küfredenlerin hiç yüksünmeden, küfredene oy vermesini engelleyemedikçe, daha çoook düellolar seyrederiz kansız-cansız!...
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Her türlü emperyalizme kafa tutarak, dahası bütün emperyalist devletlerin "Yedi Düvel" adıyla birlikte yaptıkları saldırıları, "Geldikleri gibi giderler." iman ve inancıyla püskürterek kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin iki güzîde olmazsa olmazı tarifindekiler; bu cihangir devletin başkentinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde düello ettiler!...
Allah'a şükürler olsun ki ölen-kalan yok! Dosyalarla yapılan talan varmış! Söz düellosuymuş ve bu düelloda kan akmazmış!...
Yıllardır; kandırmayı, riyâyı, takîyyeyi, dönmeyi, gömlek değiştirmeyi mahâret ve siyâset sayarak Hükümet eden partinin ikinci adamlığına kadar yükselmiş biri; evraklarla, belgelerle yolsuzluklarını, usulsüzlüklerini ispata çalışan Ana Muhalefet partisi temsilcisi karşısında terler dökerken, makamının verdiği rahatlıkla iki de bir de özür istedi durdu, niyeyse!...
Oysa Kasımpaşa, Tophane ağzıyla, hatta daha argo, daha seviyesiz küfürlerle konuşurken istifa edeceğini söylüyordu!... Diğeri de istifa ettireceğini!...
Karşılıklı çekilen -belgelerle dolu dosyalardan oluşan- silahlar ve İtalyan düellosunda Amerikan kovboy bakışlarıyla-ıslıklarıyla geçiştirilen bir buçuk saatlik bir zaman kaybı!...
Düellocular da ne yaptıklarının farkında değillerdi, izleyenler de!...
Zannederim son yılların en fazla izlenen bir Meclis programıydı!
*Günlerdir kendilerini düellocular olarak reklam ettiren iki siyasinin, Meclis'te canlı ve naklen yayında yapacakları dosya alışverişlerini neden düello diye adlandırdılar onu anlayamadım biiiir?!...
*Madem dosyalarında ve bilgilerinde eksiklikler vardı ve birbirlerinden tamamlamak şansları ve nezâketleri vardı, bu canlı yayına ne gerek vardı ikiiiiii?!...
*Dosyalar tamamlandıktan ve birileri suçlanıp veya aklandıktan sonra günlerdir milletin merakla beklediği sonuç, neden olmadı üüüüç?!...
*İktidarı-Muhalefeti, bu milletle alay etmeyi meslek edinmiş ve millet te bu alay edilişi hak etmiş vesselam!... Düellonun sonucu bu!...
Yarın seçim olsa değişecek bir şey de yok!
Kim fazla küfrediyorsa, kim fazla fırçalıyorsa, kim fazla hortumluyorsa, kim devletin hazinesini AKP yardımıymış gibi 2 kilo makarnaya dönüştürüp oy karşılığı dağıtıyorsa, bu arada kim deveyi hamuduyla götürüyorsa onu seçecek bu millet!...
Millete kızdığım falan zannedilmesin! Bu sistemle, bu hükümetle ve bu hükümete muhalefet yaptıklarını zanneden bu yetersiz siyâsilerle, sandıktan başka tablo çıkmaz!...
Doğru söyleyenleri eskiden dokuz köyden kovarlardı! Şimdi köy kalmadığı için, PKK'nın baskılarından boşaltılıp, sahte demokratlarca Ordu tarafından iftiraları yüzünden; aslında işsizlikten-aşsızlıktan köy yok artık! Doğru söylediği için kovulan varsa; ancak bir partiden diğer partiye kovuluyor ve her kovulan da transfer bedeli alıyor!... Kimin sağcı, kimin solcu olduğu mümkün değil seçilemiyor artık!...
En pahalı ve en inandırıcı yalanlara, anketlere göre kovulanlar; partilerinde yer bulamamış, partilerinde kendilerini ifade edememiş, bulunduğu yeri beğenmemiş kim varsa; ideolojik ağırlıklarını atmış ve davet eden partilere giderek seçimlere hazırlanacaklar!...
Bizlerin de, sözlerine inandığımız kanaat önderlerimiz, akıllarımıza müdahele edecekler ve bu düellocuları seçeceğiz de seçeceğiz!...
Sonra da; "Cambaza bak!" diyerek bizi uyutsunlar diye zorla seçtiklerimizden şikâyetlenerek ömür geçireceğiz!...
Kansız, cansız; ölenin yaralananın olmadığı düello, düelloya benzemedi ve inandırıcı da olmadı! Arkadan birbirlerine küfrün lillahlarını edenlerin, canlı yayında tokalaşarak bir araya gelip tokalaşarak ayrılmalarını ise, hiç te medenîce bulmadım! Çok sahte, çok yapmacık ve milletle çok alay eden bir davranıştı!...
Adına düello denen açık oturumun sonucunda; "Tencere dibin kara, senin ki benden kara!" tekerlemesi çıktı sadece...
Vekillerimizi kendimiz tesbit edip, kendimiz seçmedikçe; seçtiğimizi zannettiğimiz atanmış "Genelbaşkan Vekilleri"nden yenilen fırçalara layıkıyle cevap verilmedikçe; anasına küfredenlerin hiç yüksünmeden, küfredene oy vermesini engelleyemedikçe, daha çoook düellolar seyrederiz kansız-cansız!...
"TÜRK'ÜN HER ŞEYİ GÜZELDİR VE HER ŞEYDEN GÜZELDİR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Perşembe, Eylül 25, 2008
YEM OLAN YEMİNİMİZ !...
Demokrasi maskesiyle saklanmış, demokratlık maskesiyle amaçlarına ulaşmış korkakların zulmüne muhatâbız!
Korkakların merhâmetsiz oldukları, bilinen bir gerçektir. Her kesi en az kendileri kadar korkutup sindirinceye kadar zulümlerine devam ederler.
Çaresizliğin, çare; sistemsizliğin, sistem; başarısızların, vaz geçilmez dayatılarak zorla alkışlatıldığı, acayip bir dönemde yaşıyoruz! Ve bu acayip dönemin müsebbipleri de kendimiziz!...
Bu sağ cenahta da, sol cenahta da, hatta sistemsizlik adındaki sistemin kurallarına göre siyâset yaptığını zanneden partilerin tamamında aynı!...
Zâlimin zulmü yüzünden dün kızdığımız, yerdiğimiz ve acımasızca tenkîd ettiğimizi, bu gün savunmak zorunda bırakılıyoruz! Çünkü bir adamı sevmememiz, ona uygulanan haksızlığa seyirci kalmamızı gerektirmiyor! Seyirci kalırsak, susarsak sıranın bize de geleceğini biliyoruz çünkü!...
Kocaman kocaman, anlı-şanlı Paşalarımız'a uygulanan zulme seyirci kalmayarak karşı çıkıyoruz; adımız, darbeci oluyor!
Sivil darbe yapmış, demokrasiyi araç olarak kullandığını yıllarca söyleyerek gelmiş hükümete muhalif duruyoruz; adımız, Ergenekoncu oluyor!
Türklüğümden hareketle elbette Ergenekoncuyum! Elbette; "Ergenekon yurdun adı/Börteçine kurdun adı/Dört yüz sene durdun hadi/Çık ey yüz bin mızrağımız." destanıyla büyüyen bir Ergenekoncuyum...
"Kubbeleri miğfer minâreleri süngü" diye tarif eden samimi duyguların sahibine ortaklık eden ve bu yüzden cezalandırılan Mazlûm'un, müthiş demokratik zulmüyle muhatabız, bu düz mantık yüzünden!
İktidar zâlim! Muhalefet yok!
İktidarın tarifiyle, "Yavru Muhalefet"; siyâset literatürüne soktuğu, "suskunluk"la fark bile edilmiyor!
Ama dedik ya; "Kötüye, başarısıza mecburuz!" İtiraz etsek, dört beş yandan "Hain!"likle itham edileceğiz! İtiraz etmesek, kendimize saygımız bitecek!...
"Yeniden Türk Milliyetçiliği" iddiasının samimi sahibi, Prof. Dr. Ümit Özdağ'a sorulsa -ki soruluyor biliyorum-; "MHP'ye oy vermeliyiz. Bölünmemeliyiz!" der!...
Dışlanmış, ocağından-teşkilâtlarından zorla uzaklaştırılmış Ülkücülerin gönüllerinde alternatif Genel Başkan Adayı Sn. Koray Aydın; "Bu yerel seçimlerde MHP %25 oy almalıdır." diyorlar. Yani MHP'ye oy verilmelidir. Bölünmemelidir işâreti veriyorlar!...
Müktesebâtına ve vicdânına inandığım, varlığıyla müftehîr olduğum Prof.Dr.Özcan Yeniçeri'nin, "Kasırganın Söktüğü Kök: Ülkücülük" başlıklı makalesinden anladığımız yine MHP'ye oy verilmesi!... MHP'den dışlananlara, zorla uzaklaştırılanlara yakıştırdığı; "Bizim evin hırsızları" sıfatından, başka bir şey anlamak mümkün değil!...
Tamam diyelim istiyorum!
Bu kadar kanaat önderimizin ağız birliği ile söylediklerine uyalım diyorum! Diyorum demesine de; o zaman bu kadar başarısız, bu kadar ülkücüden rahatsız, meselenin ve partinin temellerinden bu kadar uzak birisinin genel başkanlığını, ölünceye kadar tescillemez miyiz?
Bu kadar insafsız bir mecbûriyeti; kimin, kimden isteme ve bekleme hakkı olabilir?
En son Hakk'ka uğurladığımız Ülküdaşlarımızın, bir kaç ay önce uğurladığımız Mehmet Gül'ümüzün; kaçamak bakışlarla, hasretle partiye bakarak, partiyi özleyerek dünyalarını değiştirdiklerini ve bu hasretin sebebini unutalım mı? Bizim de bu kadar vefasızlaşmaya hakkımız var mıdır?
Sanırım bu benim kaderim veya kadersizliğim!...
Yürekten muhalif olduklarıma, gönül dostlarımızın muhabbet tazyîkleriyle yeterince muhalefet edemiyor ve yenilgi üstüne yenilgi alıyorum! Ve bu yenilgileri, Vallahi hak etmiyorum! Hak etmiyoruz!...
Sonuç olarak; -maalesef- korkaklar %47 olarak yek vücûd, cesur muhalifler 53 (elli üç) parça!...
"Unutursan nara yan
Şehit Dursun verdi can
Almaz isem kana kan
Gök girsin kızıl çıksın." diye yemin edeli, çok mu zaman oldu? Yeminimizin hükmü düştü mü kefâretini de ödemeden?!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Korkakların merhâmetsiz oldukları, bilinen bir gerçektir. Her kesi en az kendileri kadar korkutup sindirinceye kadar zulümlerine devam ederler.
Çaresizliğin, çare; sistemsizliğin, sistem; başarısızların, vaz geçilmez dayatılarak zorla alkışlatıldığı, acayip bir dönemde yaşıyoruz! Ve bu acayip dönemin müsebbipleri de kendimiziz!...
Bu sağ cenahta da, sol cenahta da, hatta sistemsizlik adındaki sistemin kurallarına göre siyâset yaptığını zanneden partilerin tamamında aynı!...
Zâlimin zulmü yüzünden dün kızdığımız, yerdiğimiz ve acımasızca tenkîd ettiğimizi, bu gün savunmak zorunda bırakılıyoruz! Çünkü bir adamı sevmememiz, ona uygulanan haksızlığa seyirci kalmamızı gerektirmiyor! Seyirci kalırsak, susarsak sıranın bize de geleceğini biliyoruz çünkü!...
Kocaman kocaman, anlı-şanlı Paşalarımız'a uygulanan zulme seyirci kalmayarak karşı çıkıyoruz; adımız, darbeci oluyor!
Sivil darbe yapmış, demokrasiyi araç olarak kullandığını yıllarca söyleyerek gelmiş hükümete muhalif duruyoruz; adımız, Ergenekoncu oluyor!
Türklüğümden hareketle elbette Ergenekoncuyum! Elbette; "Ergenekon yurdun adı/Börteçine kurdun adı/Dört yüz sene durdun hadi/Çık ey yüz bin mızrağımız." destanıyla büyüyen bir Ergenekoncuyum...
"Kubbeleri miğfer minâreleri süngü" diye tarif eden samimi duyguların sahibine ortaklık eden ve bu yüzden cezalandırılan Mazlûm'un, müthiş demokratik zulmüyle muhatabız, bu düz mantık yüzünden!
İktidar zâlim! Muhalefet yok!
İktidarın tarifiyle, "Yavru Muhalefet"; siyâset literatürüne soktuğu, "suskunluk"la fark bile edilmiyor!
Ama dedik ya; "Kötüye, başarısıza mecburuz!" İtiraz etsek, dört beş yandan "Hain!"likle itham edileceğiz! İtiraz etmesek, kendimize saygımız bitecek!...
"Yeniden Türk Milliyetçiliği" iddiasının samimi sahibi, Prof. Dr. Ümit Özdağ'a sorulsa -ki soruluyor biliyorum-; "MHP'ye oy vermeliyiz. Bölünmemeliyiz!" der!...
Dışlanmış, ocağından-teşkilâtlarından zorla uzaklaştırılmış Ülkücülerin gönüllerinde alternatif Genel Başkan Adayı Sn. Koray Aydın; "Bu yerel seçimlerde MHP %25 oy almalıdır." diyorlar. Yani MHP'ye oy verilmelidir. Bölünmemelidir işâreti veriyorlar!...
Müktesebâtına ve vicdânına inandığım, varlığıyla müftehîr olduğum Prof.Dr.Özcan Yeniçeri'nin, "Kasırganın Söktüğü Kök: Ülkücülük" başlıklı makalesinden anladığımız yine MHP'ye oy verilmesi!... MHP'den dışlananlara, zorla uzaklaştırılanlara yakıştırdığı; "Bizim evin hırsızları" sıfatından, başka bir şey anlamak mümkün değil!...
Tamam diyelim istiyorum!
Bu kadar kanaat önderimizin ağız birliği ile söylediklerine uyalım diyorum! Diyorum demesine de; o zaman bu kadar başarısız, bu kadar ülkücüden rahatsız, meselenin ve partinin temellerinden bu kadar uzak birisinin genel başkanlığını, ölünceye kadar tescillemez miyiz?
Bu kadar insafsız bir mecbûriyeti; kimin, kimden isteme ve bekleme hakkı olabilir?
En son Hakk'ka uğurladığımız Ülküdaşlarımızın, bir kaç ay önce uğurladığımız Mehmet Gül'ümüzün; kaçamak bakışlarla, hasretle partiye bakarak, partiyi özleyerek dünyalarını değiştirdiklerini ve bu hasretin sebebini unutalım mı? Bizim de bu kadar vefasızlaşmaya hakkımız var mıdır?
Sanırım bu benim kaderim veya kadersizliğim!...
Yürekten muhalif olduklarıma, gönül dostlarımızın muhabbet tazyîkleriyle yeterince muhalefet edemiyor ve yenilgi üstüne yenilgi alıyorum! Ve bu yenilgileri, Vallahi hak etmiyorum! Hak etmiyoruz!...
Sonuç olarak; -maalesef- korkaklar %47 olarak yek vücûd, cesur muhalifler 53 (elli üç) parça!...
"Unutursan nara yan
Şehit Dursun verdi can
Almaz isem kana kan
Gök girsin kızıl çıksın." diye yemin edeli, çok mu zaman oldu? Yeminimizin hükmü düştü mü kefâretini de ödemeden?!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Çarşamba, Eylül 24, 2008
BEN DALGAMA BAKARIM...
Onuncusunu gördüğüm, sonunda sonuncusunu da göreceğim bu sûni dalgalarla dalgamı geçmeğe devam edeceğim!
Büyük bir naylon leğende, elle karıştırılarak oluşturulmaya çalışılan bu dalgalar, ancak üzerinden atlarsak paçalarımızı ıslatabilir!...
Bu sûni dalgayla ve bu dalgaların yapımcılarıyla dalga geçmeğe o kadar hakkım var ki!... Muhteşem Türk Atatürk'ün; bizden önce babalarımıza, babalarımızdan sonra bize, bizden sonra da bizim çocuklarımıza yani her kuşağın Türk Gençliği'ne vasiyetleri diye algıladığım iki söylevinden biri olan "Bursa Nutku"nu, unutmayan her Türk te, bu dalgalarla dalga geçer... İşte o vasiyet:
"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir." diye düşünecek ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, "Demek adâlet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek." Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki; "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir." İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği..."
Lütfen okuduktan sonra, günümüze uyarlayarak, iyice özümsemek için bir daha okur muyuz?!...
Başbakan'ın; her sıkıştığında yaptığı gibi yine yaptığı ve gündem değiştirerek ilk sıraya aldığı ve aldırdığı "alt kimlik", "halk" ve "taraftarlık" başlıklarına değinmek istiyorum bir daha...
"Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran halka, Türk Milleti denir." Anayasal tarifi ve hemen peşine; "Ne mutlu Türk'üm diyene." vecizesini, Bursa Nutku ile yorumlayarak bir daha okur muyuz?.
Tarihin her döneminde devletli olmuş ve her dönemde halkları bir araya toplayarak milletleştirmeyi başarmış tek millet olan Türk Milleti'ni; araç olarak kullandığını hiç saklamadığı demokrasi sayesinde yükseldiği Başbakanlık Makamı'nın gücünden istifâde ile "Türk Halkı" ve "Alt kimlik" diye tarif edebilen bir tarihî talihsizliğimizi anlayabilmek için de bir daha okur muyuz?!...
Shekespear; "İktidar dalkavukluktan hazzetmeğe başladığında, şeref ayaklar altında ezilir." demiş! Kocaman kocaman tarifli, millet vekili dokunulmazlığı zırhıyla donanmış adamlar, en hafifi "şerefsiz müfteri" olan hakaretleri, küfürleri siyâset yapmak adına havalarda uçuştururlarken; öfkenin de bir siyâset ve hitâbet şekli olduğu millete dayatılırken, milletin ilgilenmesi istenilen dalgaların nasıl dalga geçilmesi gereken işler olduğunu anlayalım mı artık?
Faşizan bir uygulamayla ve artık haddinden fazla sulandırılarak tatbik edilen göz altına almalara, vicdanım ve hür aklım gereği karşı çıktım, karşı çıkmaktayım... Göz altına alınan benden olduğu veya göz altına alınandan olduğum için değil, haksızlığa muhalefet edilmesi gerektiği için karşı çıktım.
Her kes, kendi kapısı önünden mesul olacağına göre, her kes meselelere ve sokağa kendi gözlüğünden bakacağına göre, iki elin bir baş için olduğunun doğruluğu şüphe götürmediğine göre, siyasetin sağ veya solu olmazsa veya bunlardan biri eksik olursa siyâset topal veya çolak olacağına göre; sağcı-solcu, milliyetçi-liberal, üniter devletçi-globalist, laik-ümmetçi bütün samimi vatanperverlerin; cumhuriyet ve Atatürk kazanımlarıyla hesaplaşmaya soyunanlara karşı cephe birliği yapmaları akıl gereği değil mi?
Hem Milletim'i, hem Devletim'i, hem Ordum'u, hem Türklüğüm'ü, hem devletimin bütün kurumlarını severek yapılmak istenen faşizan baskıya, oluşturulmak istenen 'korku iklimi'ne karşı çıkamam mı?
Israrla ve inatla savunduğum "TÜRK MİLLETÇİLİĞİ" fikrim, bu baskıya karşı çıkmam için ilk nedenim değil mi?
Alt kimliğe, bölücülüğe, dilde ayrımcılığa, demokratlık adıyla teröristlere destek verilmesine, kendimize dokunmadığı sürece yapılanlara bigâneliğe itiraz etmem fıtratımdan, Türk Milletçiliği'mden değil midir?...
İsteyen kendisini istediği yerden sayabilir, zannedebilir! Buna Batı'nın tesiriyle aşağılık kompleksi der ve "Ne mutlu Türk'üm diyene." diye devam ederim...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
24.EYLÜL.2008
Büyük bir naylon leğende, elle karıştırılarak oluşturulmaya çalışılan bu dalgalar, ancak üzerinden atlarsak paçalarımızı ıslatabilir!...
Bu sûni dalgayla ve bu dalgaların yapımcılarıyla dalga geçmeğe o kadar hakkım var ki!... Muhteşem Türk Atatürk'ün; bizden önce babalarımıza, babalarımızdan sonra bize, bizden sonra da bizim çocuklarımıza yani her kuşağın Türk Gençliği'ne vasiyetleri diye algıladığım iki söylevinden biri olan "Bursa Nutku"nu, unutmayan her Türk te, bu dalgalarla dalga geçer... İşte o vasiyet:
"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir." diye düşünecek ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, "Demek adâlet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek." Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki; "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir." İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği..."
Lütfen okuduktan sonra, günümüze uyarlayarak, iyice özümsemek için bir daha okur muyuz?!...
Başbakan'ın; her sıkıştığında yaptığı gibi yine yaptığı ve gündem değiştirerek ilk sıraya aldığı ve aldırdığı "alt kimlik", "halk" ve "taraftarlık" başlıklarına değinmek istiyorum bir daha...
"Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran halka, Türk Milleti denir." Anayasal tarifi ve hemen peşine; "Ne mutlu Türk'üm diyene." vecizesini, Bursa Nutku ile yorumlayarak bir daha okur muyuz?.
Tarihin her döneminde devletli olmuş ve her dönemde halkları bir araya toplayarak milletleştirmeyi başarmış tek millet olan Türk Milleti'ni; araç olarak kullandığını hiç saklamadığı demokrasi sayesinde yükseldiği Başbakanlık Makamı'nın gücünden istifâde ile "Türk Halkı" ve "Alt kimlik" diye tarif edebilen bir tarihî talihsizliğimizi anlayabilmek için de bir daha okur muyuz?!...
Shekespear; "İktidar dalkavukluktan hazzetmeğe başladığında, şeref ayaklar altında ezilir." demiş! Kocaman kocaman tarifli, millet vekili dokunulmazlığı zırhıyla donanmış adamlar, en hafifi "şerefsiz müfteri" olan hakaretleri, küfürleri siyâset yapmak adına havalarda uçuştururlarken; öfkenin de bir siyâset ve hitâbet şekli olduğu millete dayatılırken, milletin ilgilenmesi istenilen dalgaların nasıl dalga geçilmesi gereken işler olduğunu anlayalım mı artık?
Faşizan bir uygulamayla ve artık haddinden fazla sulandırılarak tatbik edilen göz altına almalara, vicdanım ve hür aklım gereği karşı çıktım, karşı çıkmaktayım... Göz altına alınan benden olduğu veya göz altına alınandan olduğum için değil, haksızlığa muhalefet edilmesi gerektiği için karşı çıktım.
Her kes, kendi kapısı önünden mesul olacağına göre, her kes meselelere ve sokağa kendi gözlüğünden bakacağına göre, iki elin bir baş için olduğunun doğruluğu şüphe götürmediğine göre, siyasetin sağ veya solu olmazsa veya bunlardan biri eksik olursa siyâset topal veya çolak olacağına göre; sağcı-solcu, milliyetçi-liberal, üniter devletçi-globalist, laik-ümmetçi bütün samimi vatanperverlerin; cumhuriyet ve Atatürk kazanımlarıyla hesaplaşmaya soyunanlara karşı cephe birliği yapmaları akıl gereği değil mi?
Hem Milletim'i, hem Devletim'i, hem Ordum'u, hem Türklüğüm'ü, hem devletimin bütün kurumlarını severek yapılmak istenen faşizan baskıya, oluşturulmak istenen 'korku iklimi'ne karşı çıkamam mı?
Israrla ve inatla savunduğum "TÜRK MİLLETÇİLİĞİ" fikrim, bu baskıya karşı çıkmam için ilk nedenim değil mi?
Alt kimliğe, bölücülüğe, dilde ayrımcılığa, demokratlık adıyla teröristlere destek verilmesine, kendimize dokunmadığı sürece yapılanlara bigâneliğe itiraz etmem fıtratımdan, Türk Milletçiliği'mden değil midir?...
İsteyen kendisini istediği yerden sayabilir, zannedebilir! Buna Batı'nın tesiriyle aşağılık kompleksi der ve "Ne mutlu Türk'üm diyene." diye devam ederim...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
24.EYLÜL.2008
ERZURUM'DA YAŞ KESENLER !...
Mübarek Ramazan'ın son günlerinde, güne canımı çok inciten; "Ya Rabbi! Yalan olsun." diye yalvardığım bir haberle başladım. Yaygın Basın'da Kerim BURUCU'nun haberine göre; "Erzurum Büyükşehir Belediyesi, tarihi Lala Paşa Camisi’nin çevresindeki 11 çam, huş ve kestane ağacını bir gecede kesti." diye verilmiş haber!...
Her zaman özlediğim, hele Ramazan aylarında burnumun kemiğini sızlatan bir özlemle yâd ettiğim Erzurum'u, güzelleştiren özelliklerden birisi de ağır kış şartlarına rağmen bahar ve yazdaki yeşilliğidir. Hele külliyelerin, tarihi camilerin bahçelerindeki kestaneler, salkım söğütler, çamlar ve yemyeşil ağaçların görüntüsünü; yaz Ramazanlarında, o yeşilliklerin gölgesinde yatarak namaz vakitlerini beklemeyi, bilhassa ikindi namazına ilk gören tarafından muhabbetle dürtülerek uyandırılmanın hazzını, lezzetini ve kutsiyetini kim yeterince anlatabilir?
Şimdi bu yeşilinin gölgesinde, yaz Ramazanlarında, gölgelenerek, hatta yatarak ezanı bekleyen Dadaşların; kendileriyle ve Erzurumla özdeşleştirdikleri, bu muazzam ve ruhanî görüntüyü bozanlara, hangi lisanla kızmak gerek? Gâvurboğan'ın, Topraktabya'nın, Mahallebaşı'nın, Tebriz Kapı'nın gün görmemiş ağzıyla başlamak isterim şahsen!
Aklımda kaldığı kadarıyla, Alvar imamı Muhammet Lütfü Efe'nin Erzurum Destanını aktarmak geldi içimden;
Erzurum kilidi mülki İslam'ın
Mevlâ'ya emânet olsun Erzurum
Erzurum derbendi ehl-i imanın
Mevlâ'ya emânet olsun Erzurum.
Gayet şecaatli erler var idi
Nisâsı ricâli hâyâdar idi
Edepli erkânlı bir diyâr idi
Mevlâ'ya emânet olsun Erzurum.
Civanlar pirlere hürmet ederler
Duasın almaya gayret ederler
Ramazana güzel hürmet ederler
Mevlâ'ya emânet olsun Erzurum
Kalplerine dolsun Feyz-i Rabbânî
Ahalisi bulsun Rahm-ı Rahmânî
Lütfü Erzurum'dan gördüm ihsanî
Mevlâ'ya emanet olsun Erzurum... Alvarlı Efe'nin ruhanî huzurlarında, Alvarlı Efe ile beraber, Erzurum için ağlamak geldi içimden...
Be mübarek adamlar! Bir yakından üç beş tane metal ağaç alıp, bir tanıdığa üç-beş kuruş para verebilmek için, o güzelliklere nasıl kıydınız? Hangi mevsimde, hangi ağaç elli yılda çürürmüş ki, sizler o yeşillerin tamamını aynı teşhisle, çürüme bahanesiyle kestiniz?...
Oysa hepimiz; "Yaş kesen, baş kesen! Ommaz avcı, illa balıxcı.." sözüyle büyümedik mi? Yoksa bu Sevgili Küçükler Başkan, Erzurumlu mu değil? Bir Erzurum çocuğu, Erzurum deyişlerini, ata sözlerini duyarak büyümüş bir Erzurum çocuğu, yeşil kesebilir mi? Hele camilerle birleşmiş, camilerle beraber dokunulmazlık kazanmış ve özel bakıma tabi, özel sevgilere muhatap ağaçları, bir Erzurumlu'nun kesebilmesi mümkün mü?
Yoksa ben mi Erzurum'u, Erzurumlu'yu yanlış tanımışım, yanlış hatırlıyorum? Şahsen ben ve benim akranlarımın gençliğimizde olsaydı, belediye başkanı değil kimin emriyle gelinirse gelinsin o ağaçları kestirmezdik diye düşünüyorum! Yoksa bizim kuşağıda mı abartıyorum Erzurum ve Erzurumlu gibi?...
Ahmet Küçükler Başkan;
Hiç bir Erzurumlu'yu incitemeyeceğin kadar beni incittin! Hiç bir Erzurumlu'dan alamayacağın kadar buğzuma muhatapsın! Daha da söylemek isterim ama, mübârek Ramazan'ın hatırına aklımdan geçirdiklerimi içimde hapsediyorum!...
Sana ve senin emrine kafa tutamayarak o güzelim ağaçların kesilmesine seyirci olan Erzurumluları da, kalbim acıyarak hatırlayacağım; bu şekilde kimleri hatırlıyorsam eminim ki onların da canları acımıştır vesselâm!...
Demek ki artık; "Ekmeğe lavaş, ağaç kesene dadaş..." diyorlarmış!... Dadaşıma bak hizaya gel!... Aklımda kaldığı kadarıyla Erzurum'da Taşkesen'ler vardı yaş kesenler ne zaman geldi?!...
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Her zaman özlediğim, hele Ramazan aylarında burnumun kemiğini sızlatan bir özlemle yâd ettiğim Erzurum'u, güzelleştiren özelliklerden birisi de ağır kış şartlarına rağmen bahar ve yazdaki yeşilliğidir. Hele külliyelerin, tarihi camilerin bahçelerindeki kestaneler, salkım söğütler, çamlar ve yemyeşil ağaçların görüntüsünü; yaz Ramazanlarında, o yeşilliklerin gölgesinde yatarak namaz vakitlerini beklemeyi, bilhassa ikindi namazına ilk gören tarafından muhabbetle dürtülerek uyandırılmanın hazzını, lezzetini ve kutsiyetini kim yeterince anlatabilir?
Şimdi bu yeşilinin gölgesinde, yaz Ramazanlarında, gölgelenerek, hatta yatarak ezanı bekleyen Dadaşların; kendileriyle ve Erzurumla özdeşleştirdikleri, bu muazzam ve ruhanî görüntüyü bozanlara, hangi lisanla kızmak gerek? Gâvurboğan'ın, Topraktabya'nın, Mahallebaşı'nın, Tebriz Kapı'nın gün görmemiş ağzıyla başlamak isterim şahsen!
Aklımda kaldığı kadarıyla, Alvar imamı Muhammet Lütfü Efe'nin Erzurum Destanını aktarmak geldi içimden;
Erzurum kilidi mülki İslam'ın
Mevlâ'ya emânet olsun Erzurum
Erzurum derbendi ehl-i imanın
Mevlâ'ya emânet olsun Erzurum.
Gayet şecaatli erler var idi
Nisâsı ricâli hâyâdar idi
Edepli erkânlı bir diyâr idi
Mevlâ'ya emânet olsun Erzurum.
Civanlar pirlere hürmet ederler
Duasın almaya gayret ederler
Ramazana güzel hürmet ederler
Mevlâ'ya emânet olsun Erzurum
Kalplerine dolsun Feyz-i Rabbânî
Ahalisi bulsun Rahm-ı Rahmânî
Lütfü Erzurum'dan gördüm ihsanî
Mevlâ'ya emanet olsun Erzurum... Alvarlı Efe'nin ruhanî huzurlarında, Alvarlı Efe ile beraber, Erzurum için ağlamak geldi içimden...
Be mübarek adamlar! Bir yakından üç beş tane metal ağaç alıp, bir tanıdığa üç-beş kuruş para verebilmek için, o güzelliklere nasıl kıydınız? Hangi mevsimde, hangi ağaç elli yılda çürürmüş ki, sizler o yeşillerin tamamını aynı teşhisle, çürüme bahanesiyle kestiniz?...
Oysa hepimiz; "Yaş kesen, baş kesen! Ommaz avcı, illa balıxcı.." sözüyle büyümedik mi? Yoksa bu Sevgili Küçükler Başkan, Erzurumlu mu değil? Bir Erzurum çocuğu, Erzurum deyişlerini, ata sözlerini duyarak büyümüş bir Erzurum çocuğu, yeşil kesebilir mi? Hele camilerle birleşmiş, camilerle beraber dokunulmazlık kazanmış ve özel bakıma tabi, özel sevgilere muhatap ağaçları, bir Erzurumlu'nun kesebilmesi mümkün mü?
Yoksa ben mi Erzurum'u, Erzurumlu'yu yanlış tanımışım, yanlış hatırlıyorum? Şahsen ben ve benim akranlarımın gençliğimizde olsaydı, belediye başkanı değil kimin emriyle gelinirse gelinsin o ağaçları kestirmezdik diye düşünüyorum! Yoksa bizim kuşağıda mı abartıyorum Erzurum ve Erzurumlu gibi?...
Ahmet Küçükler Başkan;
Hiç bir Erzurumlu'yu incitemeyeceğin kadar beni incittin! Hiç bir Erzurumlu'dan alamayacağın kadar buğzuma muhatapsın! Daha da söylemek isterim ama, mübârek Ramazan'ın hatırına aklımdan geçirdiklerimi içimde hapsediyorum!...
Sana ve senin emrine kafa tutamayarak o güzelim ağaçların kesilmesine seyirci olan Erzurumluları da, kalbim acıyarak hatırlayacağım; bu şekilde kimleri hatırlıyorsam eminim ki onların da canları acımıştır vesselâm!...
Demek ki artık; "Ekmeğe lavaş, ağaç kesene dadaş..." diyorlarmış!... Dadaşıma bak hizaya gel!... Aklımda kaldığı kadarıyla Erzurum'da Taşkesen'ler vardı yaş kesenler ne zaman geldi?!...
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
İSTEDİKLERİ İÇİN DEĞİL, İSTEDİĞİM İÇİN TARAFIM!...
Artık dalgalarla dalga geçiyorum!...
Bir hafta önce Tuncay Özkan yeni televizyonu, Kanal Biz'de; Hulki Cevizoğlu'nun da konuk olduğu bir haber programında, yeni dalgaların geleceğinden emin olduğunu söylemiş ertesi gün de teğmenler, Sisi'ler, pisiler göz altına alınmıştı...
Yetmeyince, peşine Tuncay Özkan'da dahil olmak üzere 16 kişi daha göz altına alındı! Hemen kalemimin gücü kadar tepkimi verdim. Yetinmedim; bende var olan telefonunu -el koyulmuş olacağını bile bile- arayarak destek olduğumu belli eden sesli mesajımı bıraktım. Yine yetinemedim! Kanal Biz'e ulaşabileceğim telefonu bulabilmek için en az on kişiyi aradım ve sonunda telefonu öğrenebildim. Aradım hemen tabi...
Polis nezâretinde bir canlı yayını, Türkiye ilk defa yaşıyordu!...
Çok demokrat bir yönetimin, çok demokrat bir uygulamasıydı ve dünyada ilkti! Bu uygulamaya, bu faşist baskıya karşı olduğumu belli edebilmek için, satlerce bekletildim! Ve çok üzülerek, öfkelenerek gördüm ki; benim ülkücülüğümden dolayı olsa gerek, ertelendim ve Cumhuriyet Gazetesi'nin "Korku Tellalları"nı tek tek yayına aldılar ama bana sıra gelmedi!...
Oysa ben, bütün ülkücü duruşumla; "Ey dipdiri meyyit iki el bir baş içindir." diyecektim! Muhteşem Türk Atatürk'ün "Bursa Nutku"nun, maalesef tecellî ettiğini hatırlatacak ve jenerikte kullanılmasını önerecektim!...
Tuncay Özkan'ı sevip sevmediğimi; BKK'yı ne kadar tasvip edip etmediğimi unutmuştum! Hatta tevâfûken; bölücülere, işbirlikçilere ve PKK'lılara karşı çıkan BKK'nın okunuş benzerliğinden ve duruş güzelliğinden bahsedecektim...
Taraftarlık yaptılar! Kendileri açısından haklı da olabilirler...
"Felek her türlü esbab-ı cefâsın toplasın gelsin/ Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten." diye haykıracak ve Tuncay Özkan'a da aynı duygularla destek olacaktım. Desteğim devam edecek tabi! Bu oluşturulmak istenen "Korku İklimi"ne ancak hep beraber kaşı durursak, mesafe alabiliriz düşüncesindeyim...
Türkçe duran, Türkçe düşünen ve konuşan, Türk'ün vaz geçilmezi Muhteşem Türk Atatürk'e Türkçe sahiplenebilecek bütün yüreklere destek, Türk fıtratımın gereğidir...
Susarsam sıranın bana geleceğini bilerek, susmadan sıraya gönüllü girdiğimi beyan etmek için katılmak istemiştim yayına!..
Ama Kanal Biz rejisi, tercihini çok faşizanca yaptı, taraftar bildiklerinin haricindeki kimseye söz vermediler gibime geldi...
Neyse!..
Sonuç olarak artık ben, "Dalgalarla dalgamı geçiyorum."
Böyle sûni, ufacık leğenlerde el karıştırmalarıyla oluşturulan dalgalar; Türk Milleti'nin paçalarını bile ıslatamayacaktır!...
Bu sûni dalgaları, dalga zannetme gafletine düşenlerin de, "Korku Tellalları"ndan bir farkları kalmayacaktır...
Bu vesîle ile; oluşturulmak istenen "Korku İklimi"nin de defoRme edildiğini ve edenlerin, kendi kazdıkları kuyuya düştüklerini de söylemeliyim VE bundan da acayip keyf almaktayım!...
Öyle; "Anam bana kör dedi, gelen geçene vur dedi." mantığıyla demokratlık falan olmaz!...
Tekrarlıyorum; "Derviş dervişin arkasına sırayla geçer."
Araç olarak kullananlar da, amaç olarak seçenlerde bilmeliler ki demokrasilerde "Mahkeme, kadıya asla mülk kalmaz."
Demokrasilerin olmazsa olmazı olan millet erki, seçtiklerini ve yücelttiklerini, kendilerine lâyık olmazlarsa sandık diplerinde, tarihin çöplüğüne de atar!...
Bu çöplüğe atış, aslâ "foseptik çukuru"na süpürülmeye de benzemez!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
24. Eylül.2008
Bir hafta önce Tuncay Özkan yeni televizyonu, Kanal Biz'de; Hulki Cevizoğlu'nun da konuk olduğu bir haber programında, yeni dalgaların geleceğinden emin olduğunu söylemiş ertesi gün de teğmenler, Sisi'ler, pisiler göz altına alınmıştı...
Yetmeyince, peşine Tuncay Özkan'da dahil olmak üzere 16 kişi daha göz altına alındı! Hemen kalemimin gücü kadar tepkimi verdim. Yetinmedim; bende var olan telefonunu -el koyulmuş olacağını bile bile- arayarak destek olduğumu belli eden sesli mesajımı bıraktım. Yine yetinemedim! Kanal Biz'e ulaşabileceğim telefonu bulabilmek için en az on kişiyi aradım ve sonunda telefonu öğrenebildim. Aradım hemen tabi...
Polis nezâretinde bir canlı yayını, Türkiye ilk defa yaşıyordu!...
Çok demokrat bir yönetimin, çok demokrat bir uygulamasıydı ve dünyada ilkti! Bu uygulamaya, bu faşist baskıya karşı olduğumu belli edebilmek için, satlerce bekletildim! Ve çok üzülerek, öfkelenerek gördüm ki; benim ülkücülüğümden dolayı olsa gerek, ertelendim ve Cumhuriyet Gazetesi'nin "Korku Tellalları"nı tek tek yayına aldılar ama bana sıra gelmedi!...
Oysa ben, bütün ülkücü duruşumla; "Ey dipdiri meyyit iki el bir baş içindir." diyecektim! Muhteşem Türk Atatürk'ün "Bursa Nutku"nun, maalesef tecellî ettiğini hatırlatacak ve jenerikte kullanılmasını önerecektim!...
Tuncay Özkan'ı sevip sevmediğimi; BKK'yı ne kadar tasvip edip etmediğimi unutmuştum! Hatta tevâfûken; bölücülere, işbirlikçilere ve PKK'lılara karşı çıkan BKK'nın okunuş benzerliğinden ve duruş güzelliğinden bahsedecektim...
Taraftarlık yaptılar! Kendileri açısından haklı da olabilirler...
"Felek her türlü esbab-ı cefâsın toplasın gelsin/ Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten." diye haykıracak ve Tuncay Özkan'a da aynı duygularla destek olacaktım. Desteğim devam edecek tabi! Bu oluşturulmak istenen "Korku İklimi"ne ancak hep beraber kaşı durursak, mesafe alabiliriz düşüncesindeyim...
Türkçe duran, Türkçe düşünen ve konuşan, Türk'ün vaz geçilmezi Muhteşem Türk Atatürk'e Türkçe sahiplenebilecek bütün yüreklere destek, Türk fıtratımın gereğidir...
Susarsam sıranın bana geleceğini bilerek, susmadan sıraya gönüllü girdiğimi beyan etmek için katılmak istemiştim yayına!..
Ama Kanal Biz rejisi, tercihini çok faşizanca yaptı, taraftar bildiklerinin haricindeki kimseye söz vermediler gibime geldi...
Neyse!..
Sonuç olarak artık ben, "Dalgalarla dalgamı geçiyorum."
Böyle sûni, ufacık leğenlerde el karıştırmalarıyla oluşturulan dalgalar; Türk Milleti'nin paçalarını bile ıslatamayacaktır!...
Bu sûni dalgaları, dalga zannetme gafletine düşenlerin de, "Korku Tellalları"ndan bir farkları kalmayacaktır...
Bu vesîle ile; oluşturulmak istenen "Korku İklimi"nin de defoRme edildiğini ve edenlerin, kendi kazdıkları kuyuya düştüklerini de söylemeliyim VE bundan da acayip keyf almaktayım!...
Öyle; "Anam bana kör dedi, gelen geçene vur dedi." mantığıyla demokratlık falan olmaz!...
Tekrarlıyorum; "Derviş dervişin arkasına sırayla geçer."
Araç olarak kullananlar da, amaç olarak seçenlerde bilmeliler ki demokrasilerde "Mahkeme, kadıya asla mülk kalmaz."
Demokrasilerin olmazsa olmazı olan millet erki, seçtiklerini ve yücelttiklerini, kendilerine lâyık olmazlarsa sandık diplerinde, tarihin çöplüğüne de atar!...
Bu çöplüğe atış, aslâ "foseptik çukuru"na süpürülmeye de benzemez!...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
24. Eylül.2008
Salı, Eylül 23, 2008
YANLIŞ MI ANLADIM?...
"Adama kırk gün deli dersen deli, veli dersen veli olur."muş. Doğruymuş!...
Onbir yıldır; renk, çiçek, çiçek bahçesi, fidan, fidanlık, ağaç, orman v.s. diye diyeee, sonunda nebatlaştırıldık!
Halk, halklar, halkların eşitliği, hakların özgürlüğü, halkların hakkı diye diye halklaştırıldık! Oysa biz, otobur değil, etoburduk! Bozkurttuk! Bize neydi fidandan, ağaçtan, ormandan, çiçekten, nebattan?!... Biz millettik ve halkları toplayıp milletleştirmek gibi misyonu olan tek millettik. Türk Milleti'ydik!...
"Ağaca dayanma kurur, insana dayanma ölür." diye öğrenmedik mi biz? Kaç kere sapı kendinden olan ağacı kesen baltaları seyrettik? Kaç kere dayandıkları insan ölünce; başsızlaşan, amaçsızlaşan, darmadağınlaşan insanlar gördük biz?!...
Prof.Dr. Özcan Yeniçeri Hocam' ı okuyorum. Kaç kere okudum bilmiyorum! Kaç kere daha okuyacağımı da bilemiyorum! Öfkelenmeli miyim, efkârlanmalı mıyım onu da bilemiyorum! Çok benden, çok bizden birinin; bizim duygularımızla, bizim sözlerimizle, bizim değerlerimizle, bizi yargılamasına; itiraz mı etmeliyim, sessizce katılmalı mıyım? Bunu da bilmiyorum!...
"Kasırganın Söktüğü Kök: Ülkücülük" başlıklı yazısından, alıntılar yapacağım Özcan Hocam'ın; "Bu insanların nasıl olup da yaşlandığını bile kabul etmeyecek kadar idealist kalabildiğini hayretle görürsünüz! Yorgun bedenlerin nasıl olup da bunca diri ruhu taşıdığına da şaşar kalırsınız! ...... Ortak kaygılarının temelinde yine kendi yaşamları ve kendi çocukları yoktur! Hâlâ hiçbir şey talep etmeden her şeylerini vermeye hazır görünürler. Dışlanan, suçlanan ve yaşlanan bu insanların varlığından, hiç farkına varmadan gurur duyarsınız!...... Ama onlar bütün bu şartlar altında dahi hâlâ tek başına devlet, tek başına millet gibi konuşurlar. Serde yiğitlik var ya “Aldırma” havasındadırlar. “Bizim evin hırsızlarından” söz edenlerle “bizi evimizden kovdular” diyerek içlenenlere aynı karede rastlarsınız. ...... Kırk yılda yetiştirdiklerini kırk dakikada harcayan insanlar haline nasıl geldiklerini hiç düşünen yok. Büyük iddiaların temsil hakkını, küçük takipçilere kimin verdiğini bir bilen de yok. ...... Ama artık onlar hem gökten yağarken hem de dağlardan çağlarken başkalarının bahçelerini sulamakta kullanılıyorlar." diye hissiyatının hamâsetini, müthîş üslûbuyla döktürmüş Hoca...
Aldığım bu cümlelerde, epeyce kendimi koyacak yerler buldum onurlanarak! Yazının sonuna yaklaştıkça; ne diyecek, nasıl bağlayacak diye merakla, iştiyâkla, heyecanla okudum satırları içercesine, kelimeler üzerinde koşarcasına...
"Başbuğ sanki bugünü görmüş gibi “Dalından kopan yaprağın kaderini rüzgâr tayin eder” demişti. " cümlesiyle, yerden kesilmiş ayaklarımı sür'atle yere koydum ve hevesli kelimeler üzerindeki koşu/şu/mu frenledim!...
"Halbuki bugünlerde kökünden kopanların kaderini rüzgârlar değil düşmanlar tayin ediyor. “Bizim evin hırsızları” bizden giderken evi soyup yağmaladıkları yetmiyormuş gibi bir de düşmanlık etmeleri yok mu, işin bu tarafı üzerinde ciddi bir biçimde düşünmek gerekir!" şeklindeki son paragraf cümlesinde, birden bire yabancılaştım Hoca ile!...
"Bizim evin hırsızları" tarifiyle, incinmekten öte öfkelendim! Hele; "... giderken evi soyup yağmaladıkları yetmiyormuş gibi bir de düşmanlık etmeleri yok mu," cümlesinde ne yapacağımı şaşırdım!...
Hey Kurban Olduğum'un nebatatçıları!...
Hay kimi severken ne kadar şehvetle, ne kadar iştahla ağızlarının sulandığını fark edemeyen, bizim evin işgalcileri!...
Kan davalılarımız, can davalılarımız, devletimizin üniterliğine, vatanımızın bölünmezliğine kast etmek için dağlarda olanlarla, Meclis'in rengini tamamlayabilecek kadar demokratlaşan milliyetsiz milliyetçilerle, evimizin işgalcileriyle birlikte durarak; evinden uzaklaştırılanlara, ocaklarından- teşkilatlarından sadece ülkücülükleri yüzünden dışlananlara, hem de çok iyi bile bile, böyle bakabilmenin altındaki sebep, ne ola ki?...
Hele hele Özcan Hocam'ın, final cümlesinde; "Tabii bunu bir yerlere nasıl olmuşsa tutunmuş silik ve sülük karakterli kişiler yapmaktadır." tarif ettikleri ile, yazısının başlarında tarif ettikleri arasındaki alâkayı, ben kuramadım! Kurabilen varsa Allah rızası için bana yardım ederse veya Hocam tenezzülen, bu tarifi ben fakîre izâh lûtfunda bulunursa, müthiş makbûle geçer...
Baba evinden ayrılan hangi oğul, baba evine düşmanlık etmiştir?
Nebatat yani bitkiler, yani çiçekler; mevsimler gereği yaprak dökerek, çürüyerek birbirine gübre görevi yaparlar ama bizler, kurtça birbirimizin etini yiyip kemiklerimizi saklamaz mıyız?
Çok mu duygusalım?
Bu yüzden yanlış mı anladım? Yoksa; renk tamamlamaya hevesli biri daha mı çıktı? Ne dersiniz?..
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
24.Eylül.2008
Onbir yıldır; renk, çiçek, çiçek bahçesi, fidan, fidanlık, ağaç, orman v.s. diye diyeee, sonunda nebatlaştırıldık!
Halk, halklar, halkların eşitliği, hakların özgürlüğü, halkların hakkı diye diye halklaştırıldık! Oysa biz, otobur değil, etoburduk! Bozkurttuk! Bize neydi fidandan, ağaçtan, ormandan, çiçekten, nebattan?!... Biz millettik ve halkları toplayıp milletleştirmek gibi misyonu olan tek millettik. Türk Milleti'ydik!...
"Ağaca dayanma kurur, insana dayanma ölür." diye öğrenmedik mi biz? Kaç kere sapı kendinden olan ağacı kesen baltaları seyrettik? Kaç kere dayandıkları insan ölünce; başsızlaşan, amaçsızlaşan, darmadağınlaşan insanlar gördük biz?!...
Prof.Dr. Özcan Yeniçeri Hocam' ı okuyorum. Kaç kere okudum bilmiyorum! Kaç kere daha okuyacağımı da bilemiyorum! Öfkelenmeli miyim, efkârlanmalı mıyım onu da bilemiyorum! Çok benden, çok bizden birinin; bizim duygularımızla, bizim sözlerimizle, bizim değerlerimizle, bizi yargılamasına; itiraz mı etmeliyim, sessizce katılmalı mıyım? Bunu da bilmiyorum!...
"Kasırganın Söktüğü Kök: Ülkücülük" başlıklı yazısından, alıntılar yapacağım Özcan Hocam'ın; "Bu insanların nasıl olup da yaşlandığını bile kabul etmeyecek kadar idealist kalabildiğini hayretle görürsünüz! Yorgun bedenlerin nasıl olup da bunca diri ruhu taşıdığına da şaşar kalırsınız! ...... Ortak kaygılarının temelinde yine kendi yaşamları ve kendi çocukları yoktur! Hâlâ hiçbir şey talep etmeden her şeylerini vermeye hazır görünürler. Dışlanan, suçlanan ve yaşlanan bu insanların varlığından, hiç farkına varmadan gurur duyarsınız!...... Ama onlar bütün bu şartlar altında dahi hâlâ tek başına devlet, tek başına millet gibi konuşurlar. Serde yiğitlik var ya “Aldırma” havasındadırlar. “Bizim evin hırsızlarından” söz edenlerle “bizi evimizden kovdular” diyerek içlenenlere aynı karede rastlarsınız. ...... Kırk yılda yetiştirdiklerini kırk dakikada harcayan insanlar haline nasıl geldiklerini hiç düşünen yok. Büyük iddiaların temsil hakkını, küçük takipçilere kimin verdiğini bir bilen de yok. ...... Ama artık onlar hem gökten yağarken hem de dağlardan çağlarken başkalarının bahçelerini sulamakta kullanılıyorlar." diye hissiyatının hamâsetini, müthîş üslûbuyla döktürmüş Hoca...
Aldığım bu cümlelerde, epeyce kendimi koyacak yerler buldum onurlanarak! Yazının sonuna yaklaştıkça; ne diyecek, nasıl bağlayacak diye merakla, iştiyâkla, heyecanla okudum satırları içercesine, kelimeler üzerinde koşarcasına...
"Başbuğ sanki bugünü görmüş gibi “Dalından kopan yaprağın kaderini rüzgâr tayin eder” demişti. " cümlesiyle, yerden kesilmiş ayaklarımı sür'atle yere koydum ve hevesli kelimeler üzerindeki koşu/şu/mu frenledim!...
"Halbuki bugünlerde kökünden kopanların kaderini rüzgârlar değil düşmanlar tayin ediyor. “Bizim evin hırsızları” bizden giderken evi soyup yağmaladıkları yetmiyormuş gibi bir de düşmanlık etmeleri yok mu, işin bu tarafı üzerinde ciddi bir biçimde düşünmek gerekir!" şeklindeki son paragraf cümlesinde, birden bire yabancılaştım Hoca ile!...
"Bizim evin hırsızları" tarifiyle, incinmekten öte öfkelendim! Hele; "... giderken evi soyup yağmaladıkları yetmiyormuş gibi bir de düşmanlık etmeleri yok mu," cümlesinde ne yapacağımı şaşırdım!...
Hey Kurban Olduğum'un nebatatçıları!...
Hay kimi severken ne kadar şehvetle, ne kadar iştahla ağızlarının sulandığını fark edemeyen, bizim evin işgalcileri!...
Kan davalılarımız, can davalılarımız, devletimizin üniterliğine, vatanımızın bölünmezliğine kast etmek için dağlarda olanlarla, Meclis'in rengini tamamlayabilecek kadar demokratlaşan milliyetsiz milliyetçilerle, evimizin işgalcileriyle birlikte durarak; evinden uzaklaştırılanlara, ocaklarından- teşkilatlarından sadece ülkücülükleri yüzünden dışlananlara, hem de çok iyi bile bile, böyle bakabilmenin altındaki sebep, ne ola ki?...
Hele hele Özcan Hocam'ın, final cümlesinde; "Tabii bunu bir yerlere nasıl olmuşsa tutunmuş silik ve sülük karakterli kişiler yapmaktadır." tarif ettikleri ile, yazısının başlarında tarif ettikleri arasındaki alâkayı, ben kuramadım! Kurabilen varsa Allah rızası için bana yardım ederse veya Hocam tenezzülen, bu tarifi ben fakîre izâh lûtfunda bulunursa, müthiş makbûle geçer...
Baba evinden ayrılan hangi oğul, baba evine düşmanlık etmiştir?
Nebatat yani bitkiler, yani çiçekler; mevsimler gereği yaprak dökerek, çürüyerek birbirine gübre görevi yaparlar ama bizler, kurtça birbirimizin etini yiyip kemiklerimizi saklamaz mıyız?
Çok mu duygusalım?
Bu yüzden yanlış mı anladım? Yoksa; renk tamamlamaya hevesli biri daha mı çıktı? Ne dersiniz?..
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
24.Eylül.2008
SIRADAKİİİİ !...
Bir Trakya türküsüne başladım, haberi duyar duymaz! Yeni dalga ve Tuncay Özkan göz altında!
"Amman bre deryalar kanlıca deryalar biz nışanlıyız/ İkimiz de bir boydayız biz delikanlıyız..." ne alâka denilebilir ki denilsin, kel başa şimşir tarak bu işte!...
Yaklaşık bir hafta önce Tuncay Özkan, yeni televizyonunun haber saatinde Hulki Cevizoğlu'nu da konuk ettiği bir yayında; "Deniz Feneri olayından sonra, bu meseleyi unutturmak için önümüzdeki günlerde yeni bir Ergenekon dalgası olacağından eminim." demişti!... Hemen ertesi gün; muvazzaf subaylar, tiyatrocular, Sisi'ler, pisiler göz altına alındı!...
Artık, millete gına geldi! Ne göz altına alınanlarla, ne göz altına alanlarla, ne de yapılanlarla ilgilenmiyor millet! En sert yandaşlar bile; "Nasılsa göz altına aldıklarını asmıyorlar! Çaylarını, kahvelerini içirip ya serbest bırakıyorlar ya da sağlık nedeniyle serbest bırakıyorlar!" diye işin cılkının çıkartıldığını söylüyorlar! Nerelerde mi? Her yerde, kahvelerde, sokaklarda, evlerde, bilhassa cami bahçelerinde, cami cemaati samimi müslümanların bahçe sohbetlerinde...
Bir "Korku İmparatorluğu" oluşturulmak istendiği kesin! Kesin olmasına kesinde; bu son gözaltılarla, oluşturulmak istenen korku imparatorluğu, tarif olarak yaralandı!... Ya bilerek, ya da acemiliklerinden yanlış kişileri göz altına alıyorlar!
Artık dalgalar kanıksandı! Dokuzuncu mu, onuncu dalga mı bilinmiyor ama ilk dalgada göz altına alınıp, dört gün sonra serbest bırakılan, "Korku tellalları" kadar etkili değil bu alınıp bırakılanlar! İlk dalgada alınıp bırakılanların anlattığı o korkunç yer ve uygulamaların yerini, Nurseli İdiz'in anlatımıyla; çok rahat olmasa da korkunç olmayan yer, profesyonel ve çok kibar polisler tarifi aldı! Yani artık göz altına alınmanın bir ürkütücülüğü, caydırıcılığı, korkutuculuğu yok!...
Hem de Türkiye'nin en sert sorgulamalarının yapıldığını bildiğimiz, duyduğumuz "Organize İşler Şubesi"nde; "Kahve yapalım mı? Sandviç ister misiniz?" şeklindeki kibar misafir edilmeler anlatılıyor!... Ya, "Korku Tellalları"nı alan polislerle, Nurseli İdiz'i alan polisler farklı; ya da bunlardan biri yalan söylüyor!... Olan da "Korku İmparatorluğu"na oluyor!
Çaresi mi? Ya bu göz altına alma komedisinden vaz geçilsin, ya da göz altına alınanlar, hiç değilse azıcık ıslatılsın!... Bütün kıyamet, 12 Eylül öncesinin saf-dürüst idealistlerinin başında mı kopmuştu?!...
Çocukluğumuzda oynadığımız "Hırsız_Polis Oyunu"ndan da komik hale düştü bu "Ergenekon Dalgaları"... Artık dalgalarla dalga geçiliyor! Çocukluğumuzda polis olan çocuk, hırsızı yakaladığında kemeriyle ellerine falan vurur, mutlaka cezalandırırdı! Şimdi gerçek hayatta, çay-kahve ikram ediliyor!
Bu arada, Nurseli İdiz'in anlattığı birbirinden kibar ve eğitimli Polislerimizi tebrik etmezsek, haksızlık olur...
Gözünü sevdiğimin demokrasisi!...
Bu demokrasiden ve son günlerde çok sık duymaya başladığımız; "Türkiye, bir hukuk devletidir." cümlesinden bıktım artık! Hiç mi hiç inandırıcı değil!... Eski bir emniyet müdürü olan, DSP İzmir Milletvekili Recai Birgün'ü televizyonda dinlerken düştüğüm hali anlatmama ise, imkân yok!... Milletvekili sıfatıyla, bir aramada hazır bulunmuş Recai Birgün. Arama yapan polislerin, ne aradıklarını bilmeden atrafı karıştırdıklarını görünce; "Bu nasıl arama? Ne yapıyorsunuz siz? Savcı, size ne arayacağınız, ne alacağını belirtir bir emir vermedi mi?" diye sorduğunda polisler; "Hayır! Bize bir şey söylenmedi. Ne aradığımızı biz de bilmiyoruz." diye cevaplamış!...
Tamamı emekli, tamamı yaşlı, tamamının sağlık problemi olan; gazeteciler, profesörler, televizyoncular, tiyatroculardan kurulmuş bir ihtilâl çetesi!... En tecrübeli ihtilalciler olması gereken emekli Paşalar'ın adları, yöneticiler içinde yok! Paşalar'ın niye göz altında tutuldukları da anlaşılmadı henüz! Sağlık problemleri yüzünden de; 300 sene 500 sene hapisleri istenecek şekilde iddianamesi hazırlanan emekliler, -mahkeme kararıyla da değil- iddianameyi hazırlayan Savcı'nın talebi üzerine serbest bırakılıyor!...
Ne yaptıkları, hayallerinin bile ne olduğu bilinemeyen, belirlenemeyen emekliler ceza evinde; Almanya'da asrın dolandırıcılığı diye adlandırılıp sonuçlandırılan ve asıl suçlular olduğu bütün dünyaya ilan edilen kişiler; serbestler ve işgal ettikleri makamlardalar!...
Hay sizin demokratlığınızı da seveyim, oluşturmaya çalıştığınız "Korku İmparatorluğu"nu da!...
Korkunun ecele faydası yok beğler! Derviş, dervişin arkasına sırayla geçer!...
Sıradakiiiii !...
"TÜRK'ÜM VE DÜŞMANIM SANA, KALSAM DA BİR KİŞİ."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
"Amman bre deryalar kanlıca deryalar biz nışanlıyız/ İkimiz de bir boydayız biz delikanlıyız..." ne alâka denilebilir ki denilsin, kel başa şimşir tarak bu işte!...
Yaklaşık bir hafta önce Tuncay Özkan, yeni televizyonunun haber saatinde Hulki Cevizoğlu'nu da konuk ettiği bir yayında; "Deniz Feneri olayından sonra, bu meseleyi unutturmak için önümüzdeki günlerde yeni bir Ergenekon dalgası olacağından eminim." demişti!... Hemen ertesi gün; muvazzaf subaylar, tiyatrocular, Sisi'ler, pisiler göz altına alındı!...
Artık, millete gına geldi! Ne göz altına alınanlarla, ne göz altına alanlarla, ne de yapılanlarla ilgilenmiyor millet! En sert yandaşlar bile; "Nasılsa göz altına aldıklarını asmıyorlar! Çaylarını, kahvelerini içirip ya serbest bırakıyorlar ya da sağlık nedeniyle serbest bırakıyorlar!" diye işin cılkının çıkartıldığını söylüyorlar! Nerelerde mi? Her yerde, kahvelerde, sokaklarda, evlerde, bilhassa cami bahçelerinde, cami cemaati samimi müslümanların bahçe sohbetlerinde...
Bir "Korku İmparatorluğu" oluşturulmak istendiği kesin! Kesin olmasına kesinde; bu son gözaltılarla, oluşturulmak istenen korku imparatorluğu, tarif olarak yaralandı!... Ya bilerek, ya da acemiliklerinden yanlış kişileri göz altına alıyorlar!
Artık dalgalar kanıksandı! Dokuzuncu mu, onuncu dalga mı bilinmiyor ama ilk dalgada göz altına alınıp, dört gün sonra serbest bırakılan, "Korku tellalları" kadar etkili değil bu alınıp bırakılanlar! İlk dalgada alınıp bırakılanların anlattığı o korkunç yer ve uygulamaların yerini, Nurseli İdiz'in anlatımıyla; çok rahat olmasa da korkunç olmayan yer, profesyonel ve çok kibar polisler tarifi aldı! Yani artık göz altına alınmanın bir ürkütücülüğü, caydırıcılığı, korkutuculuğu yok!...
Hem de Türkiye'nin en sert sorgulamalarının yapıldığını bildiğimiz, duyduğumuz "Organize İşler Şubesi"nde; "Kahve yapalım mı? Sandviç ister misiniz?" şeklindeki kibar misafir edilmeler anlatılıyor!... Ya, "Korku Tellalları"nı alan polislerle, Nurseli İdiz'i alan polisler farklı; ya da bunlardan biri yalan söylüyor!... Olan da "Korku İmparatorluğu"na oluyor!
Çaresi mi? Ya bu göz altına alma komedisinden vaz geçilsin, ya da göz altına alınanlar, hiç değilse azıcık ıslatılsın!... Bütün kıyamet, 12 Eylül öncesinin saf-dürüst idealistlerinin başında mı kopmuştu?!...
Çocukluğumuzda oynadığımız "Hırsız_Polis Oyunu"ndan da komik hale düştü bu "Ergenekon Dalgaları"... Artık dalgalarla dalga geçiliyor! Çocukluğumuzda polis olan çocuk, hırsızı yakaladığında kemeriyle ellerine falan vurur, mutlaka cezalandırırdı! Şimdi gerçek hayatta, çay-kahve ikram ediliyor!
Bu arada, Nurseli İdiz'in anlattığı birbirinden kibar ve eğitimli Polislerimizi tebrik etmezsek, haksızlık olur...
Gözünü sevdiğimin demokrasisi!...
Bu demokrasiden ve son günlerde çok sık duymaya başladığımız; "Türkiye, bir hukuk devletidir." cümlesinden bıktım artık! Hiç mi hiç inandırıcı değil!... Eski bir emniyet müdürü olan, DSP İzmir Milletvekili Recai Birgün'ü televizyonda dinlerken düştüğüm hali anlatmama ise, imkân yok!... Milletvekili sıfatıyla, bir aramada hazır bulunmuş Recai Birgün. Arama yapan polislerin, ne aradıklarını bilmeden atrafı karıştırdıklarını görünce; "Bu nasıl arama? Ne yapıyorsunuz siz? Savcı, size ne arayacağınız, ne alacağını belirtir bir emir vermedi mi?" diye sorduğunda polisler; "Hayır! Bize bir şey söylenmedi. Ne aradığımızı biz de bilmiyoruz." diye cevaplamış!...
Tamamı emekli, tamamı yaşlı, tamamının sağlık problemi olan; gazeteciler, profesörler, televizyoncular, tiyatroculardan kurulmuş bir ihtilâl çetesi!... En tecrübeli ihtilalciler olması gereken emekli Paşalar'ın adları, yöneticiler içinde yok! Paşalar'ın niye göz altında tutuldukları da anlaşılmadı henüz! Sağlık problemleri yüzünden de; 300 sene 500 sene hapisleri istenecek şekilde iddianamesi hazırlanan emekliler, -mahkeme kararıyla da değil- iddianameyi hazırlayan Savcı'nın talebi üzerine serbest bırakılıyor!...
Ne yaptıkları, hayallerinin bile ne olduğu bilinemeyen, belirlenemeyen emekliler ceza evinde; Almanya'da asrın dolandırıcılığı diye adlandırılıp sonuçlandırılan ve asıl suçlular olduğu bütün dünyaya ilan edilen kişiler; serbestler ve işgal ettikleri makamlardalar!...
Hay sizin demokratlığınızı da seveyim, oluşturmaya çalıştığınız "Korku İmparatorluğu"nu da!...
Korkunun ecele faydası yok beğler! Derviş, dervişin arkasına sırayla geçer!...
Sıradakiiiii !...
"TÜRK'ÜM VE DÜŞMANIM SANA, KALSAM DA BİR KİŞİ."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)