"Hâfıza-i beşer, nisyân ile ma'lûl..."müş! Kurak, yaz gününde sağanak yağmur yağdı ve bütün yarıklar kapanıverdi sanki! Her şeyi, ama her şeyi ters yüz ettik, ettirdik!...
Bir gazetecinin, elle dokunmasını, "Terbiyesizlik" olarak kabul eden -ki öyledir- Başbakan, Davos'u iptal etti! Toplantıyı terk etmeden, naklen yayında gazeteciye bir şey söylemedi. Sadece Peres'e; ses tonuna itirazla başlayıp, Tevrat'ta öldürmenin yasaklığını hatırlatarak, "Siz öldürmeği iyi bilirsiniz! İki başbakanınızın bana söyledikleri var!" Ve benzeri sözlerle fırçasını atıp, toplantıyı terk etti. Modoratöre de; "Beni konuşturmuyorsunuz. Olmaz!" diye tepki vererek eşi Hanfendi ile toplantıyı terk etmişlerdi!...
Ben de dahil, nerdeyse bütün Türkiye; Haçlı'nın şımarık, Nobel barış Ödüllü teröristine verdiği dersten dolayı, alkışlamıştık! Yetmiş milyon nüfuslu, imparatorluk devamı ve tarihî teâmülleri olan bir ülkenin Başbakanı'nın; yedi milyon nüfuslu, daha elli yaşına yeni girmiş, Haçlı'nın el birliği ile kurulmuş, devlet olmaya çalışan, kan içici bir topluluğun başı karşısındaki "Diklenmeden dik duruş"uyla hoşnut olmuştuk! Bir teferruatı da, atlamamıştık ama! Davos'u iptal ederek toplantıyı eşleri Hanfendinin göz yaşları içinde terk ederlerken; Dışişleri bakanı ve diplomatlarımızı orada bırakmışlardı! "Helâl olsun Kasımpaşalı." diye alkış vurduğumuzda da bu endişelerimizi dillendirmiş, sonucunu bekleyeceğimizi söylemiştik!
Başbakan, döndükten sonra da esip gürlemeğe devam etti! Her şeyi, bir anda bir hareketle, ters yüz etmenin kolaylığına inanmış demek ki! Demek ki; "Hafıza-i beşer nisyân ile ma'lûldür." teşhisine, çok inanmış! Ve ekonomik bir toplantı olan Davos'taki, arabuluculuk adı koyulan toplantının da Erdoğan'ın talebi üzerine yapıldığı biliniyor!
Artık Ergenekon(!), irtifa kaybetti! Deniz Feneri, unutuldu! İtirafçı kahpelerin ve okyanus ötesinden canlı konuşturulan gay'in inandırıcılığı bitti! Gemicikler, bakan yakınlarının şirketleri, gencecik çocukların milyar dolarlık ihâleler kazanmaları; emniyet içinde varlığı artık her kes tarafından söylenen, "F Tipi" istihbarat ta dikkatlerden uzaklaştırıldı!
"Teröristler kadar değerimiz yok!" diyerek şakağına ve kahramanların emeklerini inkâr edenlerin vicdanlarına sıktığı kurşunla, "Ölümü öldürerek ölümsüzleşen" Abdülkerim KIRCA Albayımız'ın, yarattığı etki de zayıflatıldı!
Levent GÖKTAŞ gibi; her ananın doğamayacağı bir kahramanımızı, derdest ettirmenin yarattığı infiâlde; bu -sanki- programlanmış kükreme ile unut/tur/ulur gibi oldu!
Bozuk saatin de günde iki kere zamanı doğru gösterdiğini bildiğimizi söylemiştik! Bu kadar dev iç meseleleri; dış politika ve dünyada sansasyon yaratan bir davranışla kamufle etmek uğraşıları hissedilince, saatin bozuk olmadığını anladık! Demek ki zamanı, okyanus ötesi saate göre ayarlayan bir zaman göstergesi ile muhatabız!
Mutlaka millî ve kalıcı olması gereken uzun vâdeli dış siyâsete karıştırılan şahsî davranışlarla, iç meseleleri kapatmayı deneyen Başbakan'a, soruların ardı arkası elbette kesilmeyecektir!
Kendisine cesâret madalyası veren ABD Yahûdi Locası'nın, bu son davranışına; "Kepâzelik!" dediğini bilmesine rağmen, aldığı madalyayı iade etmeden bu sorular eksilmeyeceği gibi artacaktır!
Önümüzdeki seçimler yerel olmasına rağmen; İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de ve metropollerde kendisi adaymışçasına, Başbakanlığını ortaya atmasından, rahatsızlık ta had safhadadır!
Türkiye sevdâlısı, has Anadolu Türkmeni, düayen sendikacı Mustafa ÖZBEK'in, nedeni yeterince açıklanmadan tutuklanmasından sonra; Davos'ta önce Peres'e kükreyip sonra "Modoratöre öfkelendim." deyip yan çizerek, işçiden oy mu alınacak?
Mal varlıklarını soran KILIÇDAROĞLU'nun sorularını duymazdan gelip geçiştiren adayla, her gün işlerini kaybeden işssizler ordusundan, oy mu alınacak?
Eğer beklenen oylar alınmazsa; seçim kaybedenler, AKP'li adaylar mı, yoksa fiilen seçimlere girmiş olan Kasımpaşalı Başbakan mı olacaktır?
Sormaya devam edeceğim. Taaaa seçimler bitene kadar...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Çarşamba, Şubat 04, 2009
Salı, Şubat 03, 2009
YİTİRDİM ZAMANIMI, OH OLSUN!...
Cazim Gürbüz Ağabeyim'e ve O'nun şahsında, onun eliyle cümle Dostlarım'a:
".........................................
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hala bu taşlarda gülen rüyanın
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle." (A.H.Tanpınar-Bursa'da Zaman'dan)
Zamanı okumak!
Zamanı, doğru okumak! Hele bir de, "Yitik Zaman"ı, doğru okumak!
Mümkün mü?...
Zamanın okunabilmesi için, önce yazılması gerekmez mi?
İçine yaratıldığı zamanı yaşamakla yükümlü, yaşamaya mecbûr, zamanı yaşamaktan başka bir şeye aslâ gücü yetmeyeceklerden biri-birileri, okunsun diye zamanı yazabilir mi?
En "Yazarım!" diye ukalâlaşan, zaman içinde yitmez mi? Veya yapabileceği en büyük ustalık, gösterebileceği en büyük cesâret, zamanı içinde yitmek, yitirilmesi gerekenlerle birlikte zamana "Yitik Zaman" diye iftirâ etmek olmaz mı?
Galiba beceremedim Cazim Ağabeyi!
Zamana "Yitik" diye iftirâ etmekten başka bir şeyi beceremedim! Başka bir şey yapmaya gücüm yetmedi! Yaşadıklarıma itiraz edemedim, ettiğim itirazlarımı da kabul ettiremedim! Sadece yittim zamanımın içinde ve gûya yitmemişimcesine zamana "Yitik" diye iftirâ ettim sadece!...
Bir şeyi becerdim ama Cazim Ağabeyi! Yitmesini, yaşanmamış olmasını istediğim zamanı, yitirdikleriyle/yitirdiklerimle/yitirdiklerimizle ve yitmesini istediklerimle birlikte, kalbime hapsetmeği becerdim!...
Hapsettim yüreğime! Hapsettim gönlüme içimde yuvalanan, içinde yuvarlandığım zamanımı! Ve kimsenin görmediğini/göremeyeceğini zannederek te adına; "Yitik Zaman" dedim! Oooh olsun!...
Ama ne yitmiş, ne de yitirebilmişim bakar mısın Ağabey!
Aklımdan gönlüme, gönlümden elime, elimden kalemime, kalemimden kâğıda akan, bir anında dört mevsimi yaşatabilen zamanımı; sizin muhteşem yapıcı yüreğinizle otobanlaştırdığınız, çift şeritli ettiğiniz, "Şeffaf Bir Labirent" olarak bırakıvermişim gözler önünde!
Ve Ağabeyi, ve Câzim Ağabeyi; "Zaman dünyaya az geldi, dünya zamana dar. O kısacık anın sonsuzluğunda, bütün dünya sığarak kayboldu yüreğimde."
Yüreğimde kaybettiğim zamanıma; "Yitik Zaman" dedim. İnsafsızlık olur mu? Ağabey; dünyada, en iyi bildiğim yer ve adres; bu içinde kaybolduğum ve yüreğimde kaybettiğim zamanım biliyor musun? Değişmez/değiştirelemez, en iyi bildiğim adresteki bütün zaman yoldaşlarıma selâm olsun. Öpülesi ellerinden öperim Ağabey...
Zaman bende değilse, ben zamanın içindeyim vesselâm...
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
".........................................
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hala bu taşlarda gülen rüyanın
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle." (A.H.Tanpınar-Bursa'da Zaman'dan)
Zamanı okumak!
Zamanı, doğru okumak! Hele bir de, "Yitik Zaman"ı, doğru okumak!
Mümkün mü?...
Zamanın okunabilmesi için, önce yazılması gerekmez mi?
İçine yaratıldığı zamanı yaşamakla yükümlü, yaşamaya mecbûr, zamanı yaşamaktan başka bir şeye aslâ gücü yetmeyeceklerden biri-birileri, okunsun diye zamanı yazabilir mi?
En "Yazarım!" diye ukalâlaşan, zaman içinde yitmez mi? Veya yapabileceği en büyük ustalık, gösterebileceği en büyük cesâret, zamanı içinde yitmek, yitirilmesi gerekenlerle birlikte zamana "Yitik Zaman" diye iftirâ etmek olmaz mı?
Galiba beceremedim Cazim Ağabeyi!
Zamana "Yitik" diye iftirâ etmekten başka bir şeyi beceremedim! Başka bir şey yapmaya gücüm yetmedi! Yaşadıklarıma itiraz edemedim, ettiğim itirazlarımı da kabul ettiremedim! Sadece yittim zamanımın içinde ve gûya yitmemişimcesine zamana "Yitik" diye iftirâ ettim sadece!...
Bir şeyi becerdim ama Cazim Ağabeyi! Yitmesini, yaşanmamış olmasını istediğim zamanı, yitirdikleriyle/yitirdiklerimle/yitirdiklerimizle ve yitmesini istediklerimle birlikte, kalbime hapsetmeği becerdim!...
Hapsettim yüreğime! Hapsettim gönlüme içimde yuvalanan, içinde yuvarlandığım zamanımı! Ve kimsenin görmediğini/göremeyeceğini zannederek te adına; "Yitik Zaman" dedim! Oooh olsun!...
Ama ne yitmiş, ne de yitirebilmişim bakar mısın Ağabey!
Aklımdan gönlüme, gönlümden elime, elimden kalemime, kalemimden kâğıda akan, bir anında dört mevsimi yaşatabilen zamanımı; sizin muhteşem yapıcı yüreğinizle otobanlaştırdığınız, çift şeritli ettiğiniz, "Şeffaf Bir Labirent" olarak bırakıvermişim gözler önünde!
Ve Ağabeyi, ve Câzim Ağabeyi; "Zaman dünyaya az geldi, dünya zamana dar. O kısacık anın sonsuzluğunda, bütün dünya sığarak kayboldu yüreğimde."
Yüreğimde kaybettiğim zamanıma; "Yitik Zaman" dedim. İnsafsızlık olur mu? Ağabey; dünyada, en iyi bildiğim yer ve adres; bu içinde kaybolduğum ve yüreğimde kaybettiğim zamanım biliyor musun? Değişmez/değiştirelemez, en iyi bildiğim adresteki bütün zaman yoldaşlarıma selâm olsun. Öpülesi ellerinden öperim Ağabey...
Zaman bende değilse, ben zamanın içindeyim vesselâm...
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazartesi, Şubat 02, 2009
DİKLENMEDEN DİK DİPLOMASİ!...
Ankara Site Öğrenci Yurdu'nu ve Demirkapı Sokak'taki Yozgat Öğrenci Yurdu'nu hatırlayan her kes, Yozgatlı Abdullah Mümin'imizi hatırlayacaktır. Kulakları çınlasın. Abdullah Mümin âlim bir babanın oğlu ve hafız-ı Kur'an dı. Mükemmel bir kitap kurdu ve müthiş bir hatipti. Ezberindeki şiirlerle ve konulara hâkimiyeti ile müktesebâtını da kabul ettirmişti. Hatta adı; alkolü olmasa, Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı'na aday olarak telâffuz edilirdi.
Yine o dönemi bilenler; rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti'nin, ülkücü öğrencilere kiraya verdiği ve hiç kira alamadığı, bodrum kat dairesini de hatırlayacaklardır. Bu bodrum kat dairede, sabahlara kadar süren Abdullah Mümin sohbetiyle süslü, rakı muhabbetleri olurdu.
O öğrenci evinde, Ramazan da başka bir güzellikte olurdu. Her gece evde kalanlar ve hiç eksik olmayan en az üç misafir, topluca sahura kalkılır; iftar da -Allah rahmet etsin- sokağın değişmez ismi, Yozgatlı Ünsal Erciyes Abi'nin kahvesinde yapılırdı. Abdullah Mümin, oruç tutmazdı. Ama sahuru da hiç ihmâl etmezdi. Bir gün arkadaşlarımızdan biri; "Yahu Mümin! Oruç tutmuyorsun. Sahura kalkarak uykunu neden bölüyorsun? Yatsana!" diye soracak oldu. "Kardeşiiim! Namaz kılmıyoruz, oruç tutmuyoruz. Sahura da kalkmayıp külliyen dinden mi çıkalım?" diye terslemesiyle, hepimiz, yerlere yatmıştık.
Şimdi, Milli Görüş yetiştirmesi bir Başbakanımız var. Yıllarca aleyhinde atıp tuttuğu Avrupa ile barıştı! Yıllardır onlara yakın olanları dinsizlikle suçladığı ABD ve İsrail ile barıştı! Dinler Arası Diyalogcular'la muhabbetli, hatta iç içe. Medeniyetler Arası İttifak'ın nerdeyse göbeğinde. Yıllarca aleyhinde atıp tuttukları, dinsizlikle eş tuttukları, laikliği kimseye vermiyor! Yıllarca fısıltı ile "Beton"laştırdıkları Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü, kimseye vermiyor! ABD'nin yıllarca Afganistan'da yaptıklarını, görmezden geldi. Yıllarca İsrail askerleri, Filistinli sivillerin taşla kollarını kırdıklarında, sessiz kaldı. ABD'nin; Irak'ı demokrasi getirmek için, işgâl edip yaptığı soy kırımı ve tesettürlü müslüman kadınlara, kızlara tasallûtunu görmezden geldi. Kıbrıs'ta soydaşlarımıza uygulanan çifte standartı görmezden geldiği gibi, millî kahraman Rauf Denktaş'ı; "Çözümsüzlük çözüm değildir." diye ithâm ederek -nerdeyse- hain(!)leştirdi. Dost bildiği, AB'nin ısrarları ile Türkiye'de onarılmadık kilise bırakmadı. Dinler Arası Diyalog'a ve diyalogculara muhabbeti yüzünden yabancı vakıflara dokunulmazlıklar tanıdı. Hayatında bir kere "Türk'üm" dememiş olmasına rağmen; "Artık isteyen istediği gibi ben Türk'üm, Gürcü'yüm, Kürdüm, Lazım v.s. diyebilir. Vatandaşlık tarifi anlamında hepimiz Türk'üz." de, dedi! Bu hamâseti ile, Türklüğü de alt kimlikler sınıfına dahil etmeği başardı!...
Erbakan'a sâdık Milli Görüşçülerin ve SP'nin yeniden toparlandığı bir dönemde; İsrail'e karşı Hamas'ı savunmaktan başka ne yapacaktı? Ne diyorsunuz Kardeşim? Adam, Haması da savunmayıp külliyen Kasımpaşalılık'tan da mı çıkmalıydı?...
Ne derseniz deyin, serbestsiniz! Ama Recep Tayyip Erdoğan'ın, Türk Milletini ve Anadolu insanını çok iyi tanıdığını kabul edin! Nabza göre şerbetle -ve ister senaryo, ister irticâlen Kasımpaşalılık deyin- Davos'taki davranışı ile hemen her kesin aklını aldı! İlk defa Recep Tayyip Erdoğan'la kurmayları arasında söylem farklılığı yok. Daha önce; Erdoğan söyler, kurmayları ya yalanlar, ya da tevil ederlerdi.
Şimdi aynı duruma, Ana Muhalefet ve "Yavru Muhalefet"i düşürdü! Her ikisinin de diplomat kökenli vekilleri, Başbakan'ın Davos'taki davranışını diplomatik bulmadı ve tenkîd ettiler. Ama her iki "Debisi Düşük DB" de, Davos'taki "diklenmeden dik duruş"a hak verdiler!
Sonucunu, 29 Mart'ta hep berâber göreceğiz. Hakkımızda hayırlısı.
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Yine o dönemi bilenler; rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti'nin, ülkücü öğrencilere kiraya verdiği ve hiç kira alamadığı, bodrum kat dairesini de hatırlayacaklardır. Bu bodrum kat dairede, sabahlara kadar süren Abdullah Mümin sohbetiyle süslü, rakı muhabbetleri olurdu.
O öğrenci evinde, Ramazan da başka bir güzellikte olurdu. Her gece evde kalanlar ve hiç eksik olmayan en az üç misafir, topluca sahura kalkılır; iftar da -Allah rahmet etsin- sokağın değişmez ismi, Yozgatlı Ünsal Erciyes Abi'nin kahvesinde yapılırdı. Abdullah Mümin, oruç tutmazdı. Ama sahuru da hiç ihmâl etmezdi. Bir gün arkadaşlarımızdan biri; "Yahu Mümin! Oruç tutmuyorsun. Sahura kalkarak uykunu neden bölüyorsun? Yatsana!" diye soracak oldu. "Kardeşiiim! Namaz kılmıyoruz, oruç tutmuyoruz. Sahura da kalkmayıp külliyen dinden mi çıkalım?" diye terslemesiyle, hepimiz, yerlere yatmıştık.
Şimdi, Milli Görüş yetiştirmesi bir Başbakanımız var. Yıllarca aleyhinde atıp tuttuğu Avrupa ile barıştı! Yıllardır onlara yakın olanları dinsizlikle suçladığı ABD ve İsrail ile barıştı! Dinler Arası Diyalogcular'la muhabbetli, hatta iç içe. Medeniyetler Arası İttifak'ın nerdeyse göbeğinde. Yıllarca aleyhinde atıp tuttukları, dinsizlikle eş tuttukları, laikliği kimseye vermiyor! Yıllarca fısıltı ile "Beton"laştırdıkları Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü, kimseye vermiyor! ABD'nin yıllarca Afganistan'da yaptıklarını, görmezden geldi. Yıllarca İsrail askerleri, Filistinli sivillerin taşla kollarını kırdıklarında, sessiz kaldı. ABD'nin; Irak'ı demokrasi getirmek için, işgâl edip yaptığı soy kırımı ve tesettürlü müslüman kadınlara, kızlara tasallûtunu görmezden geldi. Kıbrıs'ta soydaşlarımıza uygulanan çifte standartı görmezden geldiği gibi, millî kahraman Rauf Denktaş'ı; "Çözümsüzlük çözüm değildir." diye ithâm ederek -nerdeyse- hain(!)leştirdi. Dost bildiği, AB'nin ısrarları ile Türkiye'de onarılmadık kilise bırakmadı. Dinler Arası Diyalog'a ve diyalogculara muhabbeti yüzünden yabancı vakıflara dokunulmazlıklar tanıdı. Hayatında bir kere "Türk'üm" dememiş olmasına rağmen; "Artık isteyen istediği gibi ben Türk'üm, Gürcü'yüm, Kürdüm, Lazım v.s. diyebilir. Vatandaşlık tarifi anlamında hepimiz Türk'üz." de, dedi! Bu hamâseti ile, Türklüğü de alt kimlikler sınıfına dahil etmeği başardı!...
Erbakan'a sâdık Milli Görüşçülerin ve SP'nin yeniden toparlandığı bir dönemde; İsrail'e karşı Hamas'ı savunmaktan başka ne yapacaktı? Ne diyorsunuz Kardeşim? Adam, Haması da savunmayıp külliyen Kasımpaşalılık'tan da mı çıkmalıydı?...
Ne derseniz deyin, serbestsiniz! Ama Recep Tayyip Erdoğan'ın, Türk Milletini ve Anadolu insanını çok iyi tanıdığını kabul edin! Nabza göre şerbetle -ve ister senaryo, ister irticâlen Kasımpaşalılık deyin- Davos'taki davranışı ile hemen her kesin aklını aldı! İlk defa Recep Tayyip Erdoğan'la kurmayları arasında söylem farklılığı yok. Daha önce; Erdoğan söyler, kurmayları ya yalanlar, ya da tevil ederlerdi.
Şimdi aynı duruma, Ana Muhalefet ve "Yavru Muhalefet"i düşürdü! Her ikisinin de diplomat kökenli vekilleri, Başbakan'ın Davos'taki davranışını diplomatik bulmadı ve tenkîd ettiler. Ama her iki "Debisi Düşük DB" de, Davos'taki "diklenmeden dik duruş"a hak verdiler!
Sonucunu, 29 Mart'ta hep berâber göreceğiz. Hakkımızda hayırlısı.
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazar, Şubat 01, 2009
KÖYÜMÜZE CAMBAZ GELDİ...
Bu gün, farklı bir cambazdan bahsetmek istiyorum. Cambaz hakkında, son günlerde sayısız yazılar yazıldı. Bir ipte iki cambaz da oynatıldı, 'Cambaza bak' hipnozuyla, nasıl soyulduğumuz da...
Anadolu'da cambaz, at tüccarlarına denir. Alafın, yemin kıt olduğu zamanlarda bu cambazlar piyasaya çıkarlar. Yem kıtlığında at, sahibine çok ağır gelen bir tüketici olur. Hele sadece binek olarak beslenen atlar, yem kıtlığında sahibine, ciddi yüktür. Bir alaf kıtlığı dönemi, köye cambaz gelir. At sahiplerinin tamamına yakını, cambazın başına toplanırlar. Köyde; bütün köylünün huyunu bildiği huylu bir at vardır. Atın huyunu ve yakışığını bilmeyen yok. Çok gösterişli, çok yakışıklı bir at ama, köyün hudutlarını ölse çıkmayan, köy sınırı çıkılır çıkılmaz komut dinlemeyen ve dosdoğru ahırına dönen bir at... Köyün içinde ise, onun cakasında, gösterişinde, cakalı gezişinde bir at yok. Atın sahibi, köyün ileri gelenlerinden birine; "Beğ, benim atı da sat." diye ricada bulunur. Atını da, meydana getirmiştir. Köy içindeki cakası bilinen at, cambazın dikkatini çekmiştir zâten. Ve o atı sorar. Köyün ağzı laf yapan pazarlamacısı, başlar abartarak anlatmaya; "Bu atın üzerine at, zor bulunur. Falan tarihte, filan sürekte tilki bastı. Falan yerde kurt bastı bu at. Filan yerde, falan tarihte, peş peşe yarışlar kazandı. Bu atın elinden kaçan da, uçan da kurtulmamıştır bu güne kadar v.s." At anlatılırken, cambazda elleriyle yoklayarak, dişlerine bakarak hayvanı incelemektedir. At, görünüşü ile anlatılanlara uymaktadır. Cambaz atı almaya karar vererek; "Kaç para istiyorsunuz?" diye sorunca; atın sahibi, satsın diye rica ettiği köylüsüne yaklaşarak; "Beğ, ben atımı satmaktan vaz geçtim!" der. Hayretle sebebi sorulunca; "Bu kadar özelliği ve güzelliği olan atımı niye satayım?" diyerek her kesi şaşırtır.
Huylu ama yakışıklı at sahibi, saf köylünün durumundayız!
Dünden vaz geçtiğimiz bir siyasetçimiz var. Göreve geldiğinden beri; bir dediği diğerini tutmayan, bu gün söylediğini yarın inkâr veya tevil eden bir siyâsetçi. "Öfke bir hitâbet tarzıdır." diyerek her şikâyetlenene söven, milli değerlere hiç çekinmeden saldırabilen, Türk Vatanı'nda, Türklüğü nerdeyse yasaklayan, alt-üst kimlik dayatmasıyla milli bütünlüğümüzü ciddi manada tahrip eden, Cumhuriyetin değişmez savunucusu Ordunun yıpratılmasına göz yuman, çanak tutan; saman alevi gibi parlamalarıyla nerede, ne zaman, ne yapacağı kestirilemeyen bir siyâsi...
ABD'nin Başkanı Bush'a danışmadan, hiç bir iş yapmayan; Bush tarafından BOP Eş Başkanı olarak atanıp, en güvenilir danışmanı tarafından; "Lütfen foseptiğe süpürmeyin, bu adamdan faydalanın." diye tarif edilen, bir siyâsetçimiz!
Devletler arası notayı, "Müzik notası" diye hafifseyen; başımıza çuval geçirildiğinde ABD'nin özür dilememesini; "Büyük devletler özür dilemez." diye diplomatikleştiren; Davos'a, WEF(Dünya Ekonomik Formu) Son kırk yılın en önemli ekonomik zirvesine gidinceye kadar, İsrail'le ilgili baskılara; "Bekâra karı boşamak kolay!" diye kızan bir Başbakan...
Bir kere; "Helâl olsun Kasımpaşalı." dedim diye, sevgili okurlarım, bütün bu bildiklerimi ve yıllardır söyleyip yazdıklarımı unuttum zannettiler! Davos'taki davranışı, hâlâ alkışlıyorum. Bir Türk Başbakanı'nın Peres'ten fırça yiyerek süklüm-püklüm ayrılmasını aslâ affetmezdim ve affetmezdik değil mi?
Bütün özelliklerini bildiğimiz siyâsetçimizin, Davos'taki davranışının külfetlerine karşı tedbirlerini, hep berâber izlemek zorundayız. Başka çâremiz yok. Ödetilecek ve zâten bilinen bedeli, -şahsen- hiç önemsemiyorum. Batmış balık, yan gitmez mi zâten? Yeter ki denizimiz kurumasın. Demokrasilerde çare biter mi?
Yeter ki tam da köye cambaz gelmişken; bu kıtlıkta, sadece tüketici olan, yakışıklı ama huylu atımızı, satmak için söylenen güzel sözlere kanarak, satmaktan vaz geçmeyelim!...
Burası Türkiye, Türk'e hesap vermek; Davos'ta Peres'e fırça atmaya benzemez elbette.
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Anadolu'da cambaz, at tüccarlarına denir. Alafın, yemin kıt olduğu zamanlarda bu cambazlar piyasaya çıkarlar. Yem kıtlığında at, sahibine çok ağır gelen bir tüketici olur. Hele sadece binek olarak beslenen atlar, yem kıtlığında sahibine, ciddi yüktür. Bir alaf kıtlığı dönemi, köye cambaz gelir. At sahiplerinin tamamına yakını, cambazın başına toplanırlar. Köyde; bütün köylünün huyunu bildiği huylu bir at vardır. Atın huyunu ve yakışığını bilmeyen yok. Çok gösterişli, çok yakışıklı bir at ama, köyün hudutlarını ölse çıkmayan, köy sınırı çıkılır çıkılmaz komut dinlemeyen ve dosdoğru ahırına dönen bir at... Köyün içinde ise, onun cakasında, gösterişinde, cakalı gezişinde bir at yok. Atın sahibi, köyün ileri gelenlerinden birine; "Beğ, benim atı da sat." diye ricada bulunur. Atını da, meydana getirmiştir. Köy içindeki cakası bilinen at, cambazın dikkatini çekmiştir zâten. Ve o atı sorar. Köyün ağzı laf yapan pazarlamacısı, başlar abartarak anlatmaya; "Bu atın üzerine at, zor bulunur. Falan tarihte, filan sürekte tilki bastı. Falan yerde kurt bastı bu at. Filan yerde, falan tarihte, peş peşe yarışlar kazandı. Bu atın elinden kaçan da, uçan da kurtulmamıştır bu güne kadar v.s." At anlatılırken, cambazda elleriyle yoklayarak, dişlerine bakarak hayvanı incelemektedir. At, görünüşü ile anlatılanlara uymaktadır. Cambaz atı almaya karar vererek; "Kaç para istiyorsunuz?" diye sorunca; atın sahibi, satsın diye rica ettiği köylüsüne yaklaşarak; "Beğ, ben atımı satmaktan vaz geçtim!" der. Hayretle sebebi sorulunca; "Bu kadar özelliği ve güzelliği olan atımı niye satayım?" diyerek her kesi şaşırtır.
Huylu ama yakışıklı at sahibi, saf köylünün durumundayız!
Dünden vaz geçtiğimiz bir siyasetçimiz var. Göreve geldiğinden beri; bir dediği diğerini tutmayan, bu gün söylediğini yarın inkâr veya tevil eden bir siyâsetçi. "Öfke bir hitâbet tarzıdır." diyerek her şikâyetlenene söven, milli değerlere hiç çekinmeden saldırabilen, Türk Vatanı'nda, Türklüğü nerdeyse yasaklayan, alt-üst kimlik dayatmasıyla milli bütünlüğümüzü ciddi manada tahrip eden, Cumhuriyetin değişmez savunucusu Ordunun yıpratılmasına göz yuman, çanak tutan; saman alevi gibi parlamalarıyla nerede, ne zaman, ne yapacağı kestirilemeyen bir siyâsi...
ABD'nin Başkanı Bush'a danışmadan, hiç bir iş yapmayan; Bush tarafından BOP Eş Başkanı olarak atanıp, en güvenilir danışmanı tarafından; "Lütfen foseptiğe süpürmeyin, bu adamdan faydalanın." diye tarif edilen, bir siyâsetçimiz!
Devletler arası notayı, "Müzik notası" diye hafifseyen; başımıza çuval geçirildiğinde ABD'nin özür dilememesini; "Büyük devletler özür dilemez." diye diplomatikleştiren; Davos'a, WEF(Dünya Ekonomik Formu) Son kırk yılın en önemli ekonomik zirvesine gidinceye kadar, İsrail'le ilgili baskılara; "Bekâra karı boşamak kolay!" diye kızan bir Başbakan...
Bir kere; "Helâl olsun Kasımpaşalı." dedim diye, sevgili okurlarım, bütün bu bildiklerimi ve yıllardır söyleyip yazdıklarımı unuttum zannettiler! Davos'taki davranışı, hâlâ alkışlıyorum. Bir Türk Başbakanı'nın Peres'ten fırça yiyerek süklüm-püklüm ayrılmasını aslâ affetmezdim ve affetmezdik değil mi?
Bütün özelliklerini bildiğimiz siyâsetçimizin, Davos'taki davranışının külfetlerine karşı tedbirlerini, hep berâber izlemek zorundayız. Başka çâremiz yok. Ödetilecek ve zâten bilinen bedeli, -şahsen- hiç önemsemiyorum. Batmış balık, yan gitmez mi zâten? Yeter ki denizimiz kurumasın. Demokrasilerde çare biter mi?
Yeter ki tam da köye cambaz gelmişken; bu kıtlıkta, sadece tüketici olan, yakışıklı ama huylu atımızı, satmak için söylenen güzel sözlere kanarak, satmaktan vaz geçmeyelim!...
Burası Türkiye, Türk'e hesap vermek; Davos'ta Peres'e fırça atmaya benzemez elbette.
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cuma, Ocak 30, 2009
DAVOS'TA, DİK DİPLOMASİ...
Bir kere de, yiğidi öldürmeden hakkını teslîm etsek olmaz mı?
Davos'taki davranışından dolayı Başbakan'a, bütün samimiyetimle; "Helâl Olsun Kasımpaşalı." diye seslenmiştim. Ummadığım yerlerden, ummadığım tepkiler aldım! Türkiye'nin AKP ile geçen 7 senesi, ve önümüzdeki yerel seçimlerde düşünülerek, ciddi ve haklı endişeler var. Benzer endişelerimi, "Helâl olsun" dediğim yazımda, ben de belitmiştim. "Bu geceye kadar söylediğim hiç bir sözümden dolayı, özür dilemeyeceğim! Ama Davos'taki bu, Türkçe duruşunu değiştirirlerse, değiştirttirirlerse, çok üzülürüm! Hatta kahrolurum! Otuz yıldır özlediğim, hayal ettiğim bir duruş sergiledi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanı..." demiştim. Dikkat buyurulursa tebrik ettiğim davranış, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın davranışıdır. Haçlı dünyasının, özellikle de ABD'nin şımarık teröristine; "Biz kabile şefi değiliz. Bizi başkalarıyla karıştırma!" diye dünyanın gözü önünde atılan fırça, alkışlanmaz mı?
En sevmediğimiz takımın futbolcusu, Millî Takım'da gol attığında sevinmez miyiz? Bozuk saatin bile günde iki kere zamanı doğru gösterdiğini bilmez miyiz? Zamanı, iki kere doğru gösterdi diye bozuk saatle devam edebileceğimiz düşünülebilir mi?
Sorularımı çoğaltabilirim. Verilecek cevapları da az-çok tahmin edebiliyorum. Davos'taki tavrı, tekrar alkışlarken endişelerimin devam ettiğini ve yanılmayı çok istediğimi belirtmek isterim.
Millîci olamayan entellerimizi, 1982 anayasasını savunan, 12 Eylül Kıyameti mağdurlarının kahraman(!) arkadaşlarını, aptallarımızı unuttuk mu zannediliyor? Yıllardır, kötünün iyisine mecbûr değil miyiz?
En milliyetçi partinin genel başkanı; 44 yıllık partisinin, 7 yıllık AKP'nin alternatifi olduğunu iddia etmiyor mu? Alternatif, benzer seçenek değil midir? Hem; 44 yıllık geçmişe rağmen, 7 yaşındaki AKP'ye alternatifliğe soyunup, hem de sadece muhalefet olsun diye, doğruya yanlış denilebilir mi? Denilse de akıllı ve samimi bir davranış mıdır?
Önümüzdeki yerel seçimlerle ilgili endişemi de belirttim "Helâl olsun." derken. Ana muhalefet ve -Başbakan'ın söylemiyle- "Yavru Muhalelefet"in tavrını merak ettiğimi, bütün milletin hoşuna giden bu davranışa; 'Diplomatça değil.' derlerse diye korkmuştum. Korktuğum başıma geldi! Muhalefetin ikisinden de benzer tenkitler yapıldı. Gerçi daha genel başkanlar konuşmadı ama her iki partinin diplomat millet vekillerinden; 'Diplomatik değil.' tenkîdi geldi!
Umarım, Genel Kurmay Başkanlığımız'dan, bu davranış tenkîd edilmez! Olursa; kimler, neler söylerler neler! Ve Cumhuriyet tarihinin en gaddar, en acımasız, en popülist partisini, bir daha "mazlûm" ederiz! Bu gaddarları, bu zalimleri, bu insafsızları, bir daha "mazlûm" tarifine sokarsak, Vallahi cenazeyi kaldırtacak imam bulamayız!
Şimdi; Obama'nın ne söyleyeceğini, AB'nin nasıl bir tavır alacağını; ABD ve AB'nin tavrından sonra İsrail'in nasıl davranacağını ve bizim ne karşılık vereceğimizi, beklemek lâzım. Karakolda doğru söyleyip, mahkemede şaşmak ta, acizleştirilen sistemimizin geliştirdiği bir davranıştır, unutmayalım. Aklın yolu birdir.
Son yüzyılda, korkunun adını da diplomasi koydular, hatırlayalım...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Davos'taki davranışından dolayı Başbakan'a, bütün samimiyetimle; "Helâl Olsun Kasımpaşalı." diye seslenmiştim. Ummadığım yerlerden, ummadığım tepkiler aldım! Türkiye'nin AKP ile geçen 7 senesi, ve önümüzdeki yerel seçimlerde düşünülerek, ciddi ve haklı endişeler var. Benzer endişelerimi, "Helâl olsun" dediğim yazımda, ben de belitmiştim. "Bu geceye kadar söylediğim hiç bir sözümden dolayı, özür dilemeyeceğim! Ama Davos'taki bu, Türkçe duruşunu değiştirirlerse, değiştirttirirlerse, çok üzülürüm! Hatta kahrolurum! Otuz yıldır özlediğim, hayal ettiğim bir duruş sergiledi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanı..." demiştim. Dikkat buyurulursa tebrik ettiğim davranış, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın davranışıdır. Haçlı dünyasının, özellikle de ABD'nin şımarık teröristine; "Biz kabile şefi değiliz. Bizi başkalarıyla karıştırma!" diye dünyanın gözü önünde atılan fırça, alkışlanmaz mı?
En sevmediğimiz takımın futbolcusu, Millî Takım'da gol attığında sevinmez miyiz? Bozuk saatin bile günde iki kere zamanı doğru gösterdiğini bilmez miyiz? Zamanı, iki kere doğru gösterdi diye bozuk saatle devam edebileceğimiz düşünülebilir mi?
Sorularımı çoğaltabilirim. Verilecek cevapları da az-çok tahmin edebiliyorum. Davos'taki tavrı, tekrar alkışlarken endişelerimin devam ettiğini ve yanılmayı çok istediğimi belirtmek isterim.
Millîci olamayan entellerimizi, 1982 anayasasını savunan, 12 Eylül Kıyameti mağdurlarının kahraman(!) arkadaşlarını, aptallarımızı unuttuk mu zannediliyor? Yıllardır, kötünün iyisine mecbûr değil miyiz?
En milliyetçi partinin genel başkanı; 44 yıllık partisinin, 7 yıllık AKP'nin alternatifi olduğunu iddia etmiyor mu? Alternatif, benzer seçenek değil midir? Hem; 44 yıllık geçmişe rağmen, 7 yaşındaki AKP'ye alternatifliğe soyunup, hem de sadece muhalefet olsun diye, doğruya yanlış denilebilir mi? Denilse de akıllı ve samimi bir davranış mıdır?
Önümüzdeki yerel seçimlerle ilgili endişemi de belirttim "Helâl olsun." derken. Ana muhalefet ve -Başbakan'ın söylemiyle- "Yavru Muhalelefet"in tavrını merak ettiğimi, bütün milletin hoşuna giden bu davranışa; 'Diplomatça değil.' derlerse diye korkmuştum. Korktuğum başıma geldi! Muhalefetin ikisinden de benzer tenkitler yapıldı. Gerçi daha genel başkanlar konuşmadı ama her iki partinin diplomat millet vekillerinden; 'Diplomatik değil.' tenkîdi geldi!
Umarım, Genel Kurmay Başkanlığımız'dan, bu davranış tenkîd edilmez! Olursa; kimler, neler söylerler neler! Ve Cumhuriyet tarihinin en gaddar, en acımasız, en popülist partisini, bir daha "mazlûm" ederiz! Bu gaddarları, bu zalimleri, bu insafsızları, bir daha "mazlûm" tarifine sokarsak, Vallahi cenazeyi kaldırtacak imam bulamayız!
Şimdi; Obama'nın ne söyleyeceğini, AB'nin nasıl bir tavır alacağını; ABD ve AB'nin tavrından sonra İsrail'in nasıl davranacağını ve bizim ne karşılık vereceğimizi, beklemek lâzım. Karakolda doğru söyleyip, mahkemede şaşmak ta, acizleştirilen sistemimizin geliştirdiği bir davranıştır, unutmayalım. Aklın yolu birdir.
Son yüzyılda, korkunun adını da diplomasi koydular, hatırlayalım...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
HELÂL OLSUN KASIMPAŞALI...
Bir "Helâl olsun!" da benden!
Hem de bütün yüreğimle. Birilerinin, uşaklık alışkanlıklarıyla, batıyı takdirle, kapı kulluğu arasındaki farkın farkında olamayan, millî karakterden yoksun korkakların, neler söyleyebileceklerini tahmin etmeme rağmen; "Helâl olsun Kasımpaşalı." Hem de bütün millî duygularımla...
Demokrat, insan hakları savunucusu ve bizim beyinleri işgÂl ve tecâvüze uğramış en-tellek-tüellerimizin cennet diye inandırıldığı bir AB var! Bu AB, sudan ve yalan bahanelerle Irak'ı işgâl eden ve canlı yayında katliamlar seyrettiren Haçlı Silahşörü ABD'ye ses çıkarmadı! Bu AB; iki askerinin öldürüldüğü bahanesiyle, Güney Osetya'da 2000 kişiyi katleden Rusya'ya ses çıkaramadı! Yıllardır Filistin'de insanlık suçu işleyen ve son bir ayda da kimyasal ve en son teknik silahlarla Gazze'de soy kırım uygulayan organize terörist İsrail'e ses çıkarmadı! Balkanlar'daki, Dağlık Karabağ'daki Müslüman Türklere uygulanan kırımları görmezden geldi!
Yine bu AB; Haçlı'nın silahşörlüğüne ve dünya jandarmalığına soyunmuş ABD'nin, Afganistan'da yaptıklarını görmezden gelmekle kalmayıp alkışladı!
Otuz yıldır, başımıza musallat ettikleri PKK belâsına, silâh ve mühimmat desteklerini hiç esirgemediler! Ve her nasılsa, nasıl anlamak lazımsa, hep bizim müttefik(!)lerimiz olarak târif edildiler! Bizimle müttefiklerdi ama PKK'nın mühimmat ve parasını hep onlar sağladılar!
Ortadoğu'nun petrol rezevlerini, kontrol altında tutmak ve istedikleri gibi kullanabilmek için; parayla alınmış topraklarda İsrail diye bir devlet oluşmasını sağladılar! Müttefiklik dayatmasıyla da bu terörist devleti, ilk tanıyanlardan olmamızı sağladılar! Bu terörist devletin oluşmasına karşı çıkanları; komunistlikle, faşistlikle, ümmetçilikle, gericilikle velhasıl birbirine taban tabana zıt bütün sıfatlarla andılar ve hepsini suçlattılar!
Hep söylemişimdir; Recep Tayyip Erdoğan'ı kendi irâdesiyle başbaşa bıraksalar, dünyanın her yerinde Davos'ta yaptığını yapabilirdi. İrticâlen, içinden geldiği gibi davranarak gösterdiği bütün tepkilerini, danışmanları gayr-ı millî kafalı yakınları; ya tevil ettiler, ya da yalanladılar! Bizler de, ağız birliği ile "takıyyeci" dedik, çabuk dönen dedik! Dedik te dedik!...
Bu geceye kadar söylediğim hiç bir sözümden dolayı, özür dileyeceğim beklenmesin! Ama Davos'taki bu çok Türkçe duruşunu değiştirirlerse, değiştirttirirlerse, çok üzülürüm! Hatta kahrolurum! Otuz yıldır özlediğim, hayal ettiğim bir duruş sergiledi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanı...
Haçlı dünyasının, bilerek palazlandırdığı ve alkışlayarak şımarttığı İsrailin, terörist geçmişli Peres'ine, hak ettiği ve anladığı üslûpla attı fırçasını! Bu Türkçe fırça, öylesine etkili oldu ki, yarım saat sonra dünyayı dinlemeyen ve dünyaya rağmen istediği her şeyi yapan şımarık terörist, telefonla beş dakika özür diledi!
Dünyayı Türkçe Okuyan Yeniçağ Gazetemiz, gece internet sitesinden; "Helâl Olsun!" manşetini attı! İlk defa benden önce yapılandan rahatsız olmadım! Doğruyu kim yaparsa alkışlayacağımızı, yanlışı yapan babamız bile olsa karşı çıkacağımızı söylemiştik hep. Bu tavrımızdaki esnemezliğin keyfini yaşadım.
Şimdi muhalefetin tavrını merak ediyorum! Seçim zamanı muhalefet yapması gereken yer iktidarken, ana muhalefete saldırarak ne yaptığını anlamakta sıkıntı çektiğim, diğer muhalefet partisinin ne yapacağını merak ediyorum! İki muhalefet lideri, bir de; "Başbakan'ın Davos'ta yaptığı diplomatik değil." derlerse, yandı gülüm keten helva!
29 Mart'ta, AKP'ye ciddi bir sandık uyarısı bekliyordum. Rüzgâr da öyle esmeğe başlamıştı. Sadece muhalefet yapmak için yapılan doğruya karşı çıkılırsa, rüzgâr bir daha AKP -pardon- Tayyip yelkenlerini şişirmeye başlar... Demek ki; "Öfke bir hitâbet tarzıdır." özgüveni, boş değilmiş. Helâl olsun Başbakan! İmparatorluk devamı bir devletin Başbakanı'na, bu yakışırdı!
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Hem de bütün yüreğimle. Birilerinin, uşaklık alışkanlıklarıyla, batıyı takdirle, kapı kulluğu arasındaki farkın farkında olamayan, millî karakterden yoksun korkakların, neler söyleyebileceklerini tahmin etmeme rağmen; "Helâl olsun Kasımpaşalı." Hem de bütün millî duygularımla...
Demokrat, insan hakları savunucusu ve bizim beyinleri işgÂl ve tecâvüze uğramış en-tellek-tüellerimizin cennet diye inandırıldığı bir AB var! Bu AB, sudan ve yalan bahanelerle Irak'ı işgâl eden ve canlı yayında katliamlar seyrettiren Haçlı Silahşörü ABD'ye ses çıkarmadı! Bu AB; iki askerinin öldürüldüğü bahanesiyle, Güney Osetya'da 2000 kişiyi katleden Rusya'ya ses çıkaramadı! Yıllardır Filistin'de insanlık suçu işleyen ve son bir ayda da kimyasal ve en son teknik silahlarla Gazze'de soy kırım uygulayan organize terörist İsrail'e ses çıkarmadı! Balkanlar'daki, Dağlık Karabağ'daki Müslüman Türklere uygulanan kırımları görmezden geldi!
Yine bu AB; Haçlı'nın silahşörlüğüne ve dünya jandarmalığına soyunmuş ABD'nin, Afganistan'da yaptıklarını görmezden gelmekle kalmayıp alkışladı!
Otuz yıldır, başımıza musallat ettikleri PKK belâsına, silâh ve mühimmat desteklerini hiç esirgemediler! Ve her nasılsa, nasıl anlamak lazımsa, hep bizim müttefik(!)lerimiz olarak târif edildiler! Bizimle müttefiklerdi ama PKK'nın mühimmat ve parasını hep onlar sağladılar!
Ortadoğu'nun petrol rezevlerini, kontrol altında tutmak ve istedikleri gibi kullanabilmek için; parayla alınmış topraklarda İsrail diye bir devlet oluşmasını sağladılar! Müttefiklik dayatmasıyla da bu terörist devleti, ilk tanıyanlardan olmamızı sağladılar! Bu terörist devletin oluşmasına karşı çıkanları; komunistlikle, faşistlikle, ümmetçilikle, gericilikle velhasıl birbirine taban tabana zıt bütün sıfatlarla andılar ve hepsini suçlattılar!
Hep söylemişimdir; Recep Tayyip Erdoğan'ı kendi irâdesiyle başbaşa bıraksalar, dünyanın her yerinde Davos'ta yaptığını yapabilirdi. İrticâlen, içinden geldiği gibi davranarak gösterdiği bütün tepkilerini, danışmanları gayr-ı millî kafalı yakınları; ya tevil ettiler, ya da yalanladılar! Bizler de, ağız birliği ile "takıyyeci" dedik, çabuk dönen dedik! Dedik te dedik!...
Bu geceye kadar söylediğim hiç bir sözümden dolayı, özür dileyeceğim beklenmesin! Ama Davos'taki bu çok Türkçe duruşunu değiştirirlerse, değiştirttirirlerse, çok üzülürüm! Hatta kahrolurum! Otuz yıldır özlediğim, hayal ettiğim bir duruş sergiledi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Başbakanı...
Haçlı dünyasının, bilerek palazlandırdığı ve alkışlayarak şımarttığı İsrailin, terörist geçmişli Peres'ine, hak ettiği ve anladığı üslûpla attı fırçasını! Bu Türkçe fırça, öylesine etkili oldu ki, yarım saat sonra dünyayı dinlemeyen ve dünyaya rağmen istediği her şeyi yapan şımarık terörist, telefonla beş dakika özür diledi!
Dünyayı Türkçe Okuyan Yeniçağ Gazetemiz, gece internet sitesinden; "Helâl Olsun!" manşetini attı! İlk defa benden önce yapılandan rahatsız olmadım! Doğruyu kim yaparsa alkışlayacağımızı, yanlışı yapan babamız bile olsa karşı çıkacağımızı söylemiştik hep. Bu tavrımızdaki esnemezliğin keyfini yaşadım.
Şimdi muhalefetin tavrını merak ediyorum! Seçim zamanı muhalefet yapması gereken yer iktidarken, ana muhalefete saldırarak ne yaptığını anlamakta sıkıntı çektiğim, diğer muhalefet partisinin ne yapacağını merak ediyorum! İki muhalefet lideri, bir de; "Başbakan'ın Davos'ta yaptığı diplomatik değil." derlerse, yandı gülüm keten helva!
29 Mart'ta, AKP'ye ciddi bir sandık uyarısı bekliyordum. Rüzgâr da öyle esmeğe başlamıştı. Sadece muhalefet yapmak için yapılan doğruya karşı çıkılırsa, rüzgâr bir daha AKP -pardon- Tayyip yelkenlerini şişirmeye başlar... Demek ki; "Öfke bir hitâbet tarzıdır." özgüveni, boş değilmiş. Helâl olsun Başbakan! İmparatorluk devamı bir devletin Başbakanı'na, bu yakışırdı!
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Perşembe, Ocak 29, 2009
TÜRK'ÜZ YILMAYACAĞIZ...
Yaklaşık iki yıldır, tamamlanamayan bir dosyamız var Hamdolsun! Bir fal kitabı da diyebiliriz isterseniz! Sabah, bilgisayarımı açıyorum. Sonra; tamamlanamayan dosyamı veya mahkemenin "Ergenekon" denilmesini yasakladığı iddianâme adındaki fal kitabımı açıyor ve her hangi bir sayfasını tıklıyorum! Kimi niyetlerseniz, kimi ararsanız var! Yeter ki; bölünmez devlete, cumhûriyete, Atatürk'e, Türklüğe, Ordu'ya muhabbetli olsun! Kimin eli, kimin cebinde; hangi milliyetçi, hangi dünya vatandaşıyla; hangi mafya, hangi devlet görevlisi ile; hangi siyâsi, hangi devlet ile alışverişte; hangi kahraman, hangi hainle; hangi komutan, hangi düşmanla, hangi itirafçı ile el ele iddiaları v.s.!... Ne hikmetse; sadece diyalogculardan, medeniyetler ittifakçılarından, 'F Tipi' adamlardan kimse yok!
Bu iddianâme adındaki, tele kulakçılarca derlenmiş, muzır külliyatla; ne yapılmak istendiğini ve bu yapılması istenenleri kimlerin yaptırmak istediğini anlayamadım! Bir gün biri, mutlaka anlayacaktır ve anlatıldığında biz de anlayacağız inşallah!
Çoğu yeri "biiiip"li, külliyat hakkında kanaatim: asla millî değil, Türk değil; solcu değil, sağcı değil; ülkücü değil, devrimci değil; ümmetçi değil, lâik değil! Yani kesinlikle bizden yana olmayan; işbirlikçiler eliyle servis edilen, yalan-yanlış bilgileri duyurmakla gazetecilik yaptığını zannedenler sâyesinde, milletin aklı karıştırılmak isteniyor! Epeyce de başarılılar! Milletlikten halklığa, halklıktan kabileye, kabileden aşirete, aşiretlikten sülaleye, sülalelikten aileye, ailelikten bireye doğru, bir çözülme düşünülmüş ve nerdeyse başarmışlar da!
İddianâme adıyla ve yayımcıları devletin savcıları olan "Muzır Külliyât"ı okudukça asıl plânın; milletin, ordusuna ve devletine güvenini sarsmak olduğunu gördüm! Millet devletine güvenmeyecek; devlet, kendisine güvenmeyen vatandaşa öfkelenecek! Kahramanlar hainleştirilecek, hain gay'ler Okyanus ötesinden devlet televizyonundan saatlerce, canlı bağlantıyla konuşturulacak; 'Devletin teminatı ordu' yerine; "Kendini koruyamayanın, kime ne hayrı olur?" şüphesi yerleştirilecek! Milletin devletine, devletin milletine bağlılığı zayıflatılacak! Artık, hür ve millî akılların seslenmesi gerek! Ki, bu hain ve yıllardır hazırlanan kahpe plânın tutmayacağı; bu milletin, asla hiç bir halkının ayrılmasına izin vermeyeceği bilinsin! Bilinsin ki senaristin aklı karışsın! Aklı karışsın ki koordinede kopukluk olsun! Koordinede kopukluk olsun ki, işbirlikçilerin ödleri patlasın! Türk Milleti, cesûrdur. Türk Milleti, îmanlıdır. Yüreğinde Allah korkusu taşıyanlar, başka korku bilmezler.
Heeey işbirlikçiler, kulak verin!
Bilirsiniz ki Türk Milleti, bütündür; sürüden ayrılanın kapılacağını bilir. Türk Milleti, bâkidir; binlerce yıldır, onlarca medeniyetin ve milletin, bitişini izleyerek yaşamıştır. Türk Milleti, sabit adreslidir. Geçen bin yılda Anadolu'daydı, önümüzdeki bin yılda da burada kalmak için ne lâzımsa yapacaktır. Türk Milleti, mutassıptır; kahramanlarını da, hainlerini de bilir ve unutmaz. Türk Milleti; binlerce yıldır devletli olmuş, günümüze devletli gelmiş ve devletliliğe devam edecek, devlet ile Türk Milleti'nin arasına muzır bir şeylerin sızmasına aslâ izin vermeyecektir.
Türk Milleti olarak; önce Allahımız'a, sonra Devletimiz'e, sonsuz güvenimiz var. Güvendiğimiz Devletimiz'in de bize güveninden eminiz. Devlet bizim, biz Türk Devletinin... Tarih, biziz. Devlet, biziz. Biz, Türk'üz. Dünya nizâmı bizden sorulur diye biliriz.
Türk'üz korkmayacağız. Yılmayacağız. Susmayacağız da...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Bu iddianâme adındaki, tele kulakçılarca derlenmiş, muzır külliyatla; ne yapılmak istendiğini ve bu yapılması istenenleri kimlerin yaptırmak istediğini anlayamadım! Bir gün biri, mutlaka anlayacaktır ve anlatıldığında biz de anlayacağız inşallah!
Çoğu yeri "biiiip"li, külliyat hakkında kanaatim: asla millî değil, Türk değil; solcu değil, sağcı değil; ülkücü değil, devrimci değil; ümmetçi değil, lâik değil! Yani kesinlikle bizden yana olmayan; işbirlikçiler eliyle servis edilen, yalan-yanlış bilgileri duyurmakla gazetecilik yaptığını zannedenler sâyesinde, milletin aklı karıştırılmak isteniyor! Epeyce de başarılılar! Milletlikten halklığa, halklıktan kabileye, kabileden aşirete, aşiretlikten sülaleye, sülalelikten aileye, ailelikten bireye doğru, bir çözülme düşünülmüş ve nerdeyse başarmışlar da!
İddianâme adıyla ve yayımcıları devletin savcıları olan "Muzır Külliyât"ı okudukça asıl plânın; milletin, ordusuna ve devletine güvenini sarsmak olduğunu gördüm! Millet devletine güvenmeyecek; devlet, kendisine güvenmeyen vatandaşa öfkelenecek! Kahramanlar hainleştirilecek, hain gay'ler Okyanus ötesinden devlet televizyonundan saatlerce, canlı bağlantıyla konuşturulacak; 'Devletin teminatı ordu' yerine; "Kendini koruyamayanın, kime ne hayrı olur?" şüphesi yerleştirilecek! Milletin devletine, devletin milletine bağlılığı zayıflatılacak! Artık, hür ve millî akılların seslenmesi gerek! Ki, bu hain ve yıllardır hazırlanan kahpe plânın tutmayacağı; bu milletin, asla hiç bir halkının ayrılmasına izin vermeyeceği bilinsin! Bilinsin ki senaristin aklı karışsın! Aklı karışsın ki koordinede kopukluk olsun! Koordinede kopukluk olsun ki, işbirlikçilerin ödleri patlasın! Türk Milleti, cesûrdur. Türk Milleti, îmanlıdır. Yüreğinde Allah korkusu taşıyanlar, başka korku bilmezler.
Heeey işbirlikçiler, kulak verin!
Bilirsiniz ki Türk Milleti, bütündür; sürüden ayrılanın kapılacağını bilir. Türk Milleti, bâkidir; binlerce yıldır, onlarca medeniyetin ve milletin, bitişini izleyerek yaşamıştır. Türk Milleti, sabit adreslidir. Geçen bin yılda Anadolu'daydı, önümüzdeki bin yılda da burada kalmak için ne lâzımsa yapacaktır. Türk Milleti, mutassıptır; kahramanlarını da, hainlerini de bilir ve unutmaz. Türk Milleti; binlerce yıldır devletli olmuş, günümüze devletli gelmiş ve devletliliğe devam edecek, devlet ile Türk Milleti'nin arasına muzır bir şeylerin sızmasına aslâ izin vermeyecektir.
Türk Milleti olarak; önce Allahımız'a, sonra Devletimiz'e, sonsuz güvenimiz var. Güvendiğimiz Devletimiz'in de bize güveninden eminiz. Devlet bizim, biz Türk Devletinin... Tarih, biziz. Devlet, biziz. Biz, Türk'üz. Dünya nizâmı bizden sorulur diye biliriz.
Türk'üz korkmayacağız. Yılmayacağız. Susmayacağız da...
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selam, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Çarşamba, Ocak 28, 2009
KİMSESİZLER KİMSESİ...
"Hiç kimse kimsesiz değil herkesin var bir kimsesi
Hiç kimsesiz kaldım medet Kimsesizler Kimsesi..." (Fatih Sultan Mehmet)
Her kes,; bazen, kendini kimsesiz ve yalnız hisseder. Bu duyguya, defalarca düşmüşüzdür. Kendini kimsesiz hisseden herkesin yaptığı gibi bizler de "Kimsesizler Kimsesi"ne sığınırız... Bu duygu ve düşünceler; sıradan biri için, âvâmdan biri için, çok doğaldır. Ama yaşadığı çağda, herkese kimselik etmekle mükellef birinin, kendini kimsesiz hissetmesi ve "Kimsesizler Kimsesi"ne sığınması, muhteşem bir kulluk gösterisidir!...
Peygamberimiz(s.a.v.)'den dualı ve övülmüş biri olacaksın, çağ açıp çağ kapatan olarak tarih olacaksın, bütün zamanların Fatih'i olarak nam salacak, efsâneleşeceksin ama bu arada da insan olduğunu, insanlığın en mükemmel rütbesi olan "kulluk" tarifinin farkında olduğunu da tarihe şerh düşeceksin! Bu târif ve tavırlarla elbette Fâtih olunacak, elbette Fâtih kalınacak! Bu teslîmiyetin, bu tevazûnun, bu îmanın sahibi Fâtih olmazsa ne olur?...
Devlet yöneticiliği oynayan parti genel başkanlarımız, Allah rızası için Koca Fatih'in tarifini, bilseler ne olur? Tevazûnun ve kulluk bilincinin bir insanı nasıl büyüttüğünü, nasıl Fâtih'leştirdiğini bir anlasalar! Ama tesadüfen, ama seçimle, ama atanarak bir yerlere, makamlara gelenler, ne olur bir defa bile olsa, yukarılara çıkıldıkça yalnızlığa mahkûm olacaklarını, kimsesiz kalacaklarını, "Kimsesizler Kimsesi"ne sığınmaktan başka çârelerinin kalmayacağını Fatih'i inceleyerek bir görseler...
Demek ki kolay Fatih olunmuyor! Demek ki yüzlerce yıl Fatih olarak kolay kalınmıyor! En az ikiyüz yıllık planlar ve hayallerle donatılarak yetiştirilen Devlet Adamları'nın nasıl yetiştiğini, Devlet Adamlığının nasıl oluştuğunu, bir araştırsalar ne olur?...
En soldaki partinin de, en sağdaki partinin de, hatta bütün partilerin de tüzükleri ve söylemleri birbirinin nerdeyse aynı! Çünkü, ancak yasaların izin verdiği kadar parti olunabiliyor. Farklı söylemleri söylemek, yasalara karşı suç! Bu yüzden de bütün parti genel başkanları ve kanaat önderleri, fısıltıyla farklı konuşurlar! Çok garip bir gerçek ki, bu farklı konuşmalarıyla da milletten itibar görür veya itibar kaybederler.
Yine çok gariptir, farklı, yasak söylemleriyle milletten itibar görerek seçilenler; hem kendilerini görevlendiren milleti, hem de vaat ettikleri görevlerini, unuturlar! Milleti ve ettikleri yeminlerini unutarak pervasızca yolsuzluklar yapar, beyt-ül mâlı talan ederler! Çünkü seçilenlerin büyük bir kısmı; seçim süresince "Kimsesizler Kimsesi"ne sığınırlarken; seçildikten sonra, dokunulmazlık zırhıyla tek kelimeyle insafsızlaşır, firâvunlaşırlar!...
Kazandıkları seçimi, sonu gelmez bir kazanım olarak görür, getirildikleri görevin de ilânihaye olduğunu zannederler! Bu bitmez büyüklük vehimleriyle de millete fütursuzca hakaretler ederler! Seçilinceye kadar kesinlikle millet vekilliğine taliptirler ama seçildikten sonra, genel başkanların vekilleri olurlar! Bu kimliksiz davranışları yüzünden de millet nazârında irtifâ kaybederler, siyâsete irtifâ kaybettirirler!
Önümüzdeki, seçim sath-ı mailinde bir daha "Kimsesizler Kimsesi"ne ve kimsesiz zannettikleri millete sığınacaklar! Bu sahtelerle mücâdele de bizlere kalacak, bizlere düşecek bir daha!... Hangi mevki ve makamda olursa olsunlar; "Yüksekten düşenin, canı çok yanar." mantığıyla, bütün devlet ricâlinin, kimsesizlere ve "Kimsesizler Kimsesi"ne sığınabilecek yüzlerinin olması lazım! Bilinir ki yukarılara çıkıldıkça yalnızlık artar!...
Yalaka ve yalamaların yozlaştırdığı hükmetme gücünü yanlış kullananlar, bulundukları yerden düşünce canları çok yanar! Kendilerini, yandaşlarının kimsesi zannederek bu durumlarını, millete zulmetmek için kullananların, Fatih'in yukarıdaki muhteşem dizelerini, günde en az on kere hatırlamaları gerek diye düşünürüm...
Fatih'lik elbette Allah(c.c.)'ın bir lûtfudur. Ama Fatih'in makamına, tesâdüfen de olsa gelmişlerin; Fatih'in Allah'a atfen kullandığı sıfatı, ABD Başkanı'na yakıştırması ise; onu "İnadına" seçenlerin, Allah tarafından cezalandırılması değilse nedir?. ..
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR"
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Hiç kimsesiz kaldım medet Kimsesizler Kimsesi..." (Fatih Sultan Mehmet)
Her kes,; bazen, kendini kimsesiz ve yalnız hisseder. Bu duyguya, defalarca düşmüşüzdür. Kendini kimsesiz hisseden herkesin yaptığı gibi bizler de "Kimsesizler Kimsesi"ne sığınırız... Bu duygu ve düşünceler; sıradan biri için, âvâmdan biri için, çok doğaldır. Ama yaşadığı çağda, herkese kimselik etmekle mükellef birinin, kendini kimsesiz hissetmesi ve "Kimsesizler Kimsesi"ne sığınması, muhteşem bir kulluk gösterisidir!...
Peygamberimiz(s.a.v.)'den dualı ve övülmüş biri olacaksın, çağ açıp çağ kapatan olarak tarih olacaksın, bütün zamanların Fatih'i olarak nam salacak, efsâneleşeceksin ama bu arada da insan olduğunu, insanlığın en mükemmel rütbesi olan "kulluk" tarifinin farkında olduğunu da tarihe şerh düşeceksin! Bu târif ve tavırlarla elbette Fâtih olunacak, elbette Fâtih kalınacak! Bu teslîmiyetin, bu tevazûnun, bu îmanın sahibi Fâtih olmazsa ne olur?...
Devlet yöneticiliği oynayan parti genel başkanlarımız, Allah rızası için Koca Fatih'in tarifini, bilseler ne olur? Tevazûnun ve kulluk bilincinin bir insanı nasıl büyüttüğünü, nasıl Fâtih'leştirdiğini bir anlasalar! Ama tesadüfen, ama seçimle, ama atanarak bir yerlere, makamlara gelenler, ne olur bir defa bile olsa, yukarılara çıkıldıkça yalnızlığa mahkûm olacaklarını, kimsesiz kalacaklarını, "Kimsesizler Kimsesi"ne sığınmaktan başka çârelerinin kalmayacağını Fatih'i inceleyerek bir görseler...
Demek ki kolay Fatih olunmuyor! Demek ki yüzlerce yıl Fatih olarak kolay kalınmıyor! En az ikiyüz yıllık planlar ve hayallerle donatılarak yetiştirilen Devlet Adamları'nın nasıl yetiştiğini, Devlet Adamlığının nasıl oluştuğunu, bir araştırsalar ne olur?...
En soldaki partinin de, en sağdaki partinin de, hatta bütün partilerin de tüzükleri ve söylemleri birbirinin nerdeyse aynı! Çünkü, ancak yasaların izin verdiği kadar parti olunabiliyor. Farklı söylemleri söylemek, yasalara karşı suç! Bu yüzden de bütün parti genel başkanları ve kanaat önderleri, fısıltıyla farklı konuşurlar! Çok garip bir gerçek ki, bu farklı konuşmalarıyla da milletten itibar görür veya itibar kaybederler.
Yine çok gariptir, farklı, yasak söylemleriyle milletten itibar görerek seçilenler; hem kendilerini görevlendiren milleti, hem de vaat ettikleri görevlerini, unuturlar! Milleti ve ettikleri yeminlerini unutarak pervasızca yolsuzluklar yapar, beyt-ül mâlı talan ederler! Çünkü seçilenlerin büyük bir kısmı; seçim süresince "Kimsesizler Kimsesi"ne sığınırlarken; seçildikten sonra, dokunulmazlık zırhıyla tek kelimeyle insafsızlaşır, firâvunlaşırlar!...
Kazandıkları seçimi, sonu gelmez bir kazanım olarak görür, getirildikleri görevin de ilânihaye olduğunu zannederler! Bu bitmez büyüklük vehimleriyle de millete fütursuzca hakaretler ederler! Seçilinceye kadar kesinlikle millet vekilliğine taliptirler ama seçildikten sonra, genel başkanların vekilleri olurlar! Bu kimliksiz davranışları yüzünden de millet nazârında irtifâ kaybederler, siyâsete irtifâ kaybettirirler!
Önümüzdeki, seçim sath-ı mailinde bir daha "Kimsesizler Kimsesi"ne ve kimsesiz zannettikleri millete sığınacaklar! Bu sahtelerle mücâdele de bizlere kalacak, bizlere düşecek bir daha!... Hangi mevki ve makamda olursa olsunlar; "Yüksekten düşenin, canı çok yanar." mantığıyla, bütün devlet ricâlinin, kimsesizlere ve "Kimsesizler Kimsesi"ne sığınabilecek yüzlerinin olması lazım! Bilinir ki yukarılara çıkıldıkça yalnızlık artar!...
Yalaka ve yalamaların yozlaştırdığı hükmetme gücünü yanlış kullananlar, bulundukları yerden düşünce canları çok yanar! Kendilerini, yandaşlarının kimsesi zannederek bu durumlarını, millete zulmetmek için kullananların, Fatih'in yukarıdaki muhteşem dizelerini, günde en az on kere hatırlamaları gerek diye düşünürüm...
Fatih'lik elbette Allah(c.c.)'ın bir lûtfudur. Ama Fatih'in makamına, tesâdüfen de olsa gelmişlerin; Fatih'in Allah'a atfen kullandığı sıfatı, ABD Başkanı'na yakıştırması ise; onu "İnadına" seçenlerin, Allah tarafından cezalandırılması değilse nedir?. ..
"TÜRK'ÜM. BU AD HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR"
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Salı, Ocak 27, 2009
İPİMİZDEKİ YABANCI CAMBAZ!
Panayırlarda, cambazlar vardır. Seyirciler vardır. Panayırdaki alış-veriş yerlerinden alış-veriş yapmak için doluşan, cambazla alakasız kalabalık vardır. Bir de; "Cambaza bak! Cambaza gel!" diye bağırarak, reklam yapanlar olur. Ayrıca; kalabalığın içinde, cambazı seyredenler arasında; "Aaaa! Cambaza bak!" diye feryâd ederek korkularını saklamaya çalışanlar olur.
Yer yüzü cenneti Vatanımız'ı, panayır yerine çevirdiler. Panayırdaki kalabalık biz olsak, bizimkiler olsa, itiraz etmem! Cambazlar, bizim olsa gene itiraz etmem!
Bizim cirit alanlarımızda, cirit atlarımızla, yabancı jokeylerle hokey oynatıyorlar! Seyirciler arasına, "Cambaza geeeel!" reklâmıyla karışan biz; ne hokeyi, ne hokeyin kurallarını, ne de sonucun nasıl belli olacağını bilmeden; cirit sahalarımızda, kendi cirit atlarımızı izliyoruz! Sahamıza, atlarımıza yabancı jokeylerin, atlarımıza yaptırdıkları yabancı hareketlere ya alkış vuruyor, ya da küfrediyoruz!...
Bazen; "Cambaza geeel! Cambaza baaak!" diye çığırtkanlık yapanlar, seyircilerin gösteriye yabancılığını ve seyretmekten vaz geçeceğini hissedince; içimizden olan ama bizden olmayan birilerini bindiriyorlar âşinâ olduğumuz atlarımıza! İçimizden ama bizden olmayan biniciyi kabul etmeyen at, atıyor sırtından bu süvâri olmayan biniciyi! Yazık ki atın yabancılığını anlayarak sırtından attığı bu binicinin, yabancılığını anlamamakta biz ısrar ediyoruz! Bu bizden görünen yabancının; cirit alanımızı panayıra çevirenlerin emrinde birisi olduğunu anlamamakta ısrar ediyoruz!
Çünkü; bizim dilimizle konuşuyor bu yabancı!
Çünkü; bize, aynen bizim gibi küfrediyor! Önce yüzümüze karşı küfredip sonra çat-kapı birimizin sofrasına oturuyor! İnşallahlı, maşallahlı, hamdolsunlu müslüman ağızlarıyla; dine aykırı, adâlete yabancı işler yapıyor! Yapan yaptığının, yaptıran yapanın yaptığının farkında ama bizler "İnadına!" farkında olmamaya devam ediyoruz!
Efsûnlanmış gibiyiz! Ağzımız, dilimiz, ferâsetimiz bağlanmış gibi!
Yıllarca, hiç saklamadan demokrasiyi araç kullandığını söyleye söyleye, istedikleri yere getirdik biz bu yabancıyı! 400 yıl sınırlarımız içinde vatandaşlarımız olarak yaşamış din kardeşlerimize, akrabalarımıza Haçlı'nın desteği ile zûlmeden Yahudi ile anlaşmalar yapan, bu yabancı! Meydanlarda, televizyonlarda yapılanlara bizden fazla ağlayan, yapılanları bizden fazla bize şikâyet eden ama Meclis'te soran muhalefete; "Bekâra karı boşamak kolay!" diye fırça atan da bu yabancı!
Onlarca yıl, kendilerinden olmayan diğer bütün parti ve partilileri siyonizm yardakçılığı, Avrupa garsonluğu, Haçlı uşağı sıfatlarıyla suçlayarak ve demokrasiyi araç kullanarak iktidara geldikten sonra, ABD'nin solaryumla esmerleştirilmiş yeni Barak'ını Hüseyin'leştirerek; "Kimsesizlerin kimsesi ol." diye sıfatlandıran da bu yabancı.
Oysa; "Hiç kimse kimsesiz değil her kesin var bir kimsesi / Hiç kimsesiz kaldım medet Kimsesizler Kimsesi" diye bu sıfatı, Fatih Sultan Mehmet Allah için kullanmıştı! Fatih'in Allah'a atfettiği sıfatı, bu yabancının kime kullandığının da farkında olmamaya kararlıyız!
Panayır yerindeyiz velhâsıl. Meydan bizim, atlar bizim, kalabalık biziz ama jokey yabancı, oynanan oyun yabancı, "Cambaza geeel! Cambaza baaak!" diye çığırtkanlık yapan, bize benzeyen-bizden olmayanlar yabancı!...
Meydan bizim, ip bizim, cambazın elindeki sırık bizim, cambaz yabancı! Adam akrobat, biz zorla cambaz diyoruz vesselâm!
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Yer yüzü cenneti Vatanımız'ı, panayır yerine çevirdiler. Panayırdaki kalabalık biz olsak, bizimkiler olsa, itiraz etmem! Cambazlar, bizim olsa gene itiraz etmem!
Bizim cirit alanlarımızda, cirit atlarımızla, yabancı jokeylerle hokey oynatıyorlar! Seyirciler arasına, "Cambaza geeeel!" reklâmıyla karışan biz; ne hokeyi, ne hokeyin kurallarını, ne de sonucun nasıl belli olacağını bilmeden; cirit sahalarımızda, kendi cirit atlarımızı izliyoruz! Sahamıza, atlarımıza yabancı jokeylerin, atlarımıza yaptırdıkları yabancı hareketlere ya alkış vuruyor, ya da küfrediyoruz!...
Bazen; "Cambaza geeel! Cambaza baaak!" diye çığırtkanlık yapanlar, seyircilerin gösteriye yabancılığını ve seyretmekten vaz geçeceğini hissedince; içimizden olan ama bizden olmayan birilerini bindiriyorlar âşinâ olduğumuz atlarımıza! İçimizden ama bizden olmayan biniciyi kabul etmeyen at, atıyor sırtından bu süvâri olmayan biniciyi! Yazık ki atın yabancılığını anlayarak sırtından attığı bu binicinin, yabancılığını anlamamakta biz ısrar ediyoruz! Bu bizden görünen yabancının; cirit alanımızı panayıra çevirenlerin emrinde birisi olduğunu anlamamakta ısrar ediyoruz!
Çünkü; bizim dilimizle konuşuyor bu yabancı!
Çünkü; bize, aynen bizim gibi küfrediyor! Önce yüzümüze karşı küfredip sonra çat-kapı birimizin sofrasına oturuyor! İnşallahlı, maşallahlı, hamdolsunlu müslüman ağızlarıyla; dine aykırı, adâlete yabancı işler yapıyor! Yapan yaptığının, yaptıran yapanın yaptığının farkında ama bizler "İnadına!" farkında olmamaya devam ediyoruz!
Efsûnlanmış gibiyiz! Ağzımız, dilimiz, ferâsetimiz bağlanmış gibi!
Yıllarca, hiç saklamadan demokrasiyi araç kullandığını söyleye söyleye, istedikleri yere getirdik biz bu yabancıyı! 400 yıl sınırlarımız içinde vatandaşlarımız olarak yaşamış din kardeşlerimize, akrabalarımıza Haçlı'nın desteği ile zûlmeden Yahudi ile anlaşmalar yapan, bu yabancı! Meydanlarda, televizyonlarda yapılanlara bizden fazla ağlayan, yapılanları bizden fazla bize şikâyet eden ama Meclis'te soran muhalefete; "Bekâra karı boşamak kolay!" diye fırça atan da bu yabancı!
Onlarca yıl, kendilerinden olmayan diğer bütün parti ve partilileri siyonizm yardakçılığı, Avrupa garsonluğu, Haçlı uşağı sıfatlarıyla suçlayarak ve demokrasiyi araç kullanarak iktidara geldikten sonra, ABD'nin solaryumla esmerleştirilmiş yeni Barak'ını Hüseyin'leştirerek; "Kimsesizlerin kimsesi ol." diye sıfatlandıran da bu yabancı.
Oysa; "Hiç kimse kimsesiz değil her kesin var bir kimsesi / Hiç kimsesiz kaldım medet Kimsesizler Kimsesi" diye bu sıfatı, Fatih Sultan Mehmet Allah için kullanmıştı! Fatih'in Allah'a atfettiği sıfatı, bu yabancının kime kullandığının da farkında olmamaya kararlıyız!
Panayır yerindeyiz velhâsıl. Meydan bizim, atlar bizim, kalabalık biziz ama jokey yabancı, oynanan oyun yabancı, "Cambaza geeel! Cambaza baaak!" diye çığırtkanlık yapan, bize benzeyen-bizden olmayanlar yabancı!...
Meydan bizim, ip bizim, cambazın elindeki sırık bizim, cambaz yabancı! Adam akrobat, biz zorla cambaz diyoruz vesselâm!
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazartesi, Ocak 26, 2009
BAHÇELİ DE, BAYKAL DA UZAKLAŞTIRILACAK!...
"Körler, topallar, sağırlar; birbirini ağırlar." tekerlemesini seyredeceğiz seçimlerde diyecektim ama aklım karıştı!
Zülfü Livaneli; Deniz Baykal hakkında, çok ağır ithamlarda bulundu. Recep Tayyip Erdoğan'ın; "En fazla iki ay dayanamaz ve kaçar." iddiası ile önünü Baykal'ın açtığını, bunu yaparken de hatalı olacağını söyleyenleri hiç dinlemediğini, hatta tasfiye ettiğini anlattı. Şimdi süren bir dâvada, daha doğrusu soruşturmada; Başbakan "Savcı", Ana Muhalefet olarak Baykal, "Avukat". Hukukta süren davanın sonucunu da, 29 Mart'ta yapılacak seçim hesaplaşmasının sonucunu da bekleyip göreceğiz...
Bir de Devlet Bahçeli'nin, demokrasiye katkı amacıyla, milleti kutuplaşmalardan korumak gayesiyle, Meclis'in rengini tamamlamak gayesiyle, Meclis çalışmalarının tıkanmasını engellemek gayesiyle; Gül'ün Köşk'e çıkarılmasında AKP'ye, çok net katkıları var. Önümüzdeki seçimlerde, bu ikilinin hesaplaşmasının da sonucunu göreceğiz...
Görmesine göreceğiz de; kendilerine bu kadar açık destek verdikleri artık saklanamayan Ana Muhalefet Lideri ve Erdoğan'ın tâbiri ile "Yavru Muhalefet Lideri" hakkında, AKP'nin seçim sonunda, uygulayacağını söylediği bir hazırlığı var. Bu hazırlıkla da, benim aklım karışıyor işte!...
AKP Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ, 29 Mart'taki yerel seçimler dolayısıyla, Yozgat'ta düzenlenen belediye başkan adayları tanıtım toplantısında; "Hem Bahçeli'yi hem de Baykal'ı partilerinden uzaklaştıracak bir demokratik mekanizmayı işleteceğiz." diyor. Haberi, Yandaş Medya'dan aynen kopyalayayım ki, onlara bir şey diyemeyenler bana celâllenmesinler! Haber aynen şu:
"Bekir Bozdağ, Yozgat Yimpaş Kültür Merkezi'nde düzenlenen belediye başkan adayları tanıtım toplantısında muhalefet liderlerine yüklendi. Bozdağ, seçimlerde yenilen liderlerin görevinden ayrılması gerektiğini vurgularken, CHP lideri Baykal'ın kaybettiği seçimlere dikkat çekti. Baykal'ın son beş seçimden de mağlubiyetle ayrıldığına işaret eden Bozdağ, "Baykal, dönüp de kendisine destek olan, oy verenlerden özür diledi mi? 'Ben sizi temsil edemedim, çekiliyorum, siz yeni birini bulun' dedi mi, demedi.'' diye konuştu. Bahçeli'nin de çekilmediğini belirten Bozdağ, yerel seçimin artık 'partilerin kendi içinde yapmayı başaramadıkları değişimleri, dönüşümleri yapma seçimi olacağını' savundu. Bozdağ, şöyle konuştu: "Bu seçim, milletin önünü tıkayanları tasfiye etme seçimidir. Hem Bahçeli'yi hem de Baykal'ı partilerinden uzaklaştıracak bir demokratik mekanizmayı AK Partililer işletecek.Türkiye'nin önünü, ufkunu her kesimde, her yerde yine siz, yine biz, hep beraber el ele açacağız. Yoksa bu yolların açılma şansı asla yok. Bu seçim, bunun bir miladı olacaktır,ben ona yürekten inanıyorum.'' ( 26.01.2009, Pzt.-Zaman)
Her halde; "Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık!" bu olsa gerek! Şimdi Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'nin; demokrasiye katkı adına kendilerine bu kadar destek veren muhalefet parti liderlerine yapmayı düşündüğü, bu hareketin adı; puştluk mu, akıllılık mı, kurnazlık mı, "Köprüden geçene kadar..." ilm-i siyâseti mi?
Ya bu, "Debileri Düşük DB"lerin hallerinin adı ne? Allah aşkına bilen var mı? Bu kadar açmazla; bu kadar çâresizliğin çâre diye dayatıldığı, seçim adında bir zûlüm olabilir mi?
Baykal'dan rahatsız olan CHP'liler, Bahçeli'den rahatsız MHP'liler; sevmedikleri bu genel başkanlardan kurtulmak ümidiyle, AKP'ye mi oy vermeliler? Yoksa "Tayyib'in inadına", yürekleri bir daha kan ağlayarak, küfrederek, sevmedikleri adamlara mı oy vermeliler? Buna ne kurnazlığı denir bilemem ama, ağzımda tükürmemek için sakladığım balgamım yüzünden, midem bulanıyor artık! Çünkü sakal da benim, bıyık ta...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Zülfü Livaneli; Deniz Baykal hakkında, çok ağır ithamlarda bulundu. Recep Tayyip Erdoğan'ın; "En fazla iki ay dayanamaz ve kaçar." iddiası ile önünü Baykal'ın açtığını, bunu yaparken de hatalı olacağını söyleyenleri hiç dinlemediğini, hatta tasfiye ettiğini anlattı. Şimdi süren bir dâvada, daha doğrusu soruşturmada; Başbakan "Savcı", Ana Muhalefet olarak Baykal, "Avukat". Hukukta süren davanın sonucunu da, 29 Mart'ta yapılacak seçim hesaplaşmasının sonucunu da bekleyip göreceğiz...
Bir de Devlet Bahçeli'nin, demokrasiye katkı amacıyla, milleti kutuplaşmalardan korumak gayesiyle, Meclis'in rengini tamamlamak gayesiyle, Meclis çalışmalarının tıkanmasını engellemek gayesiyle; Gül'ün Köşk'e çıkarılmasında AKP'ye, çok net katkıları var. Önümüzdeki seçimlerde, bu ikilinin hesaplaşmasının da sonucunu göreceğiz...
Görmesine göreceğiz de; kendilerine bu kadar açık destek verdikleri artık saklanamayan Ana Muhalefet Lideri ve Erdoğan'ın tâbiri ile "Yavru Muhalefet Lideri" hakkında, AKP'nin seçim sonunda, uygulayacağını söylediği bir hazırlığı var. Bu hazırlıkla da, benim aklım karışıyor işte!...
AKP Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ, 29 Mart'taki yerel seçimler dolayısıyla, Yozgat'ta düzenlenen belediye başkan adayları tanıtım toplantısında; "Hem Bahçeli'yi hem de Baykal'ı partilerinden uzaklaştıracak bir demokratik mekanizmayı işleteceğiz." diyor. Haberi, Yandaş Medya'dan aynen kopyalayayım ki, onlara bir şey diyemeyenler bana celâllenmesinler! Haber aynen şu:
"Bekir Bozdağ, Yozgat Yimpaş Kültür Merkezi'nde düzenlenen belediye başkan adayları tanıtım toplantısında muhalefet liderlerine yüklendi. Bozdağ, seçimlerde yenilen liderlerin görevinden ayrılması gerektiğini vurgularken, CHP lideri Baykal'ın kaybettiği seçimlere dikkat çekti. Baykal'ın son beş seçimden de mağlubiyetle ayrıldığına işaret eden Bozdağ, "Baykal, dönüp de kendisine destek olan, oy verenlerden özür diledi mi? 'Ben sizi temsil edemedim, çekiliyorum, siz yeni birini bulun' dedi mi, demedi.'' diye konuştu. Bahçeli'nin de çekilmediğini belirten Bozdağ, yerel seçimin artık 'partilerin kendi içinde yapmayı başaramadıkları değişimleri, dönüşümleri yapma seçimi olacağını' savundu. Bozdağ, şöyle konuştu: "Bu seçim, milletin önünü tıkayanları tasfiye etme seçimidir. Hem Bahçeli'yi hem de Baykal'ı partilerinden uzaklaştıracak bir demokratik mekanizmayı AK Partililer işletecek.Türkiye'nin önünü, ufkunu her kesimde, her yerde yine siz, yine biz, hep beraber el ele açacağız. Yoksa bu yolların açılma şansı asla yok. Bu seçim, bunun bir miladı olacaktır,ben ona yürekten inanıyorum.'' ( 26.01.2009, Pzt.-Zaman)
Her halde; "Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık!" bu olsa gerek! Şimdi Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'nin; demokrasiye katkı adına kendilerine bu kadar destek veren muhalefet parti liderlerine yapmayı düşündüğü, bu hareketin adı; puştluk mu, akıllılık mı, kurnazlık mı, "Köprüden geçene kadar..." ilm-i siyâseti mi?
Ya bu, "Debileri Düşük DB"lerin hallerinin adı ne? Allah aşkına bilen var mı? Bu kadar açmazla; bu kadar çâresizliğin çâre diye dayatıldığı, seçim adında bir zûlüm olabilir mi?
Baykal'dan rahatsız olan CHP'liler, Bahçeli'den rahatsız MHP'liler; sevmedikleri bu genel başkanlardan kurtulmak ümidiyle, AKP'ye mi oy vermeliler? Yoksa "Tayyib'in inadına", yürekleri bir daha kan ağlayarak, küfrederek, sevmedikleri adamlara mı oy vermeliler? Buna ne kurnazlığı denir bilemem ama, ağzımda tükürmemek için sakladığım balgamım yüzünden, midem bulanıyor artık! Çünkü sakal da benim, bıyık ta...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
HEPİMİZ SEVAN'IZ, HEPİMİZ TÜRK'ÜZ...
Olay 1-) "Bölücüler, vatan hainleri, teröristler kadar değerimiz yok! Ben, bu onursuz insanlarla bir arada yaşamak istemiyorum." diyen bir ses. Yarım saat sonra da, önce abdest alıp sonra şakağına dayadığı beylik silahıyla kahpe ve kahpeliklere veda etmeden evinden, ölümsüzlüğe giden, Gazi Abdülkerim KIRCA Albay...
Olay 2-) Gerek gördükleri ile vedâlaşırken ölüme gittiğini kendisi bilen ama sevdiklerinden saklayan; sonra, son dini görevlerini yerine getirmek için Kadıköy'de bulunan Surp Takavor Ermeni Kililesi'ne gelen, duasından sonra belinden çıkardığı silâhını şakağına dayayarak ateşleyen, Türk Ermenisi Sevan İNCE... Sevgili Sevan'ın cebinden çıkan; tarihe millî bir mühür, kör gözlere parmak, sağır kulaklara çöp, mühürlü yüreklere hançer; "Hepimiz Hrant'ız! Hepimiz Ermeniyiz!" diye sokakları dolduran cühelâ ve işbirlikçilere bir tokat olan not: "Allahım sen bu millete akıl fikir ver. Kurban istiyorsan, al sana kurban! " diye yazmış ölüme koşarken Sevan İNCE...
Şimdi sıra bizde! Şimdi sıra, Türk Milleti'nde! "Hepimiz KIRCA'yız. Hepimiz SEVAN'ız. HEPİMİZ TÜRK'ÜZ." diye, sokaklara dökülmesekte penceremizden, balkonumuzdan komşumuza; iş yerinde arkadaşımıza, sokakta yanından geçtiğimiz her kese söylemek sırası bizde...
Birer gün arayla, aynı duygularla millî bütünlüğümüze saldırılardan rahatsız olarak; millete yapılan ihânetlerden ve hainlerin gördüğü itibârdan iğrenerek, ölerek ölümsüzleşmeyi beceren iki asîl Türk Evlâdı... Bu iki Türk Evlâdı'nın mesajı, sadece millete! Bu, iki dev yüreğin uyarısı, sadece Türk'e, sadece bize, millete!
Özürlü kardeşlerimize hakaret olacağı için özürlü değil sadece "hain" sıfatlı özürcülere, bir hatırlatmam daha olacak. Ama; "Hain! Sana söylüyorum Milletim, sen işit!" kastım! Sevan İNCE'nin bir mektûbu daha var. Muhatabı tarafından yeterince duyurulamamış bir mektup. O mektuptan da alıntılar yapacağım:
"Sayın Ahmet FİDAN; 4 Ermeni arkadaş, geçen akşam dernekten çıkmış, Galatasaray'da nargile keyfi yapıyorduk. Laf döndü dolaştı malum konuya geldi. Baktım, herkes aynı husustan dertli; Ermeni asıllı bir Türk ve Sade bir T.C. Vatandaşı olarak Dünya'ya ses nasıl duyurulur? ..... İyi de, biz bu işten sıkıldık. Bizim yerimize, bilir bilmez herkes konuşuyor. Bir tarafta "Ermenilere soykırım yapılmıştır" diyenler; diğer yanda "soykırım yoktur" diyenler. Şimdiki moda ise "tarihçilere bırakalım" diyenler. ..... Gerçeği, benden ve benim gibilerden başkası bilemez. Bizler, hadiseleri birinci ağızdan dinlemiş kişileriz. Bizler Türk Ermenileri'yiz. ..... Mesela, dedem, Erzincan'daki çiftliklerinden abisinin alınıp götürülüşünü ve onu kurtarmak için başçavuşa bir eşşek yükü altın fidye verdiğini anlatırdı. Ne abi dönmüş ne altınlar. Anneannem, köydeki Ermeni delikanlıların nasıl silahlandırılıp çeteci yapıldıklarını anlatırdı. Üniformalarını yabancı lisan konuşanlar getirmiş. Büyükbabam, Kayseri'de tüm sülalesini kurtarmak için çırpınan Osmanlı Yüzbaşı'sı Sinan'ı ağlayarak anlatırdı. Sayesinde o sülaleden kimsenin kılına zarar gelmemiş. Bizler, katliam hikayeleri dinlediğimiz gibi, bir Ermeni arkadaşı tehcire giderken askerin önüne yatan Türk'lerin; veya, yurtlarına geri döndüklerinde onlara tekrar kucak açan Türk komşuların hikayeleri ile de büyüdük. Onun için "bize sorulsun" diyorum. Kimse bizden daha objektif olamaz. ..... Sözün kısası budur. Konuşmak gerekirse biz konuşur olayların uzun hikayesini anlatırız. Bu konuda bizlerden daha iyi tarihçi de olmaz. Fransızlara gelince. Onlara da küflü peynir yemek düşer. Kalın sağlıcakla...Sevan İnce İstanbul, 6 Ekim 2006"
Son söz; Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran ve bekası uğruna gözleri kapalı ölebilen halka Türk denir. Aksi iddia ettirilenlere de b.. yemek düşer... İlla özür gerekiyorsa; millet olarak Kahraman KIRCA'dan, Sevgili SEVAN'dan ve ailelerinden milyonlarca özür...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Olay 2-) Gerek gördükleri ile vedâlaşırken ölüme gittiğini kendisi bilen ama sevdiklerinden saklayan; sonra, son dini görevlerini yerine getirmek için Kadıköy'de bulunan Surp Takavor Ermeni Kililesi'ne gelen, duasından sonra belinden çıkardığı silâhını şakağına dayayarak ateşleyen, Türk Ermenisi Sevan İNCE... Sevgili Sevan'ın cebinden çıkan; tarihe millî bir mühür, kör gözlere parmak, sağır kulaklara çöp, mühürlü yüreklere hançer; "Hepimiz Hrant'ız! Hepimiz Ermeniyiz!" diye sokakları dolduran cühelâ ve işbirlikçilere bir tokat olan not: "Allahım sen bu millete akıl fikir ver. Kurban istiyorsan, al sana kurban! " diye yazmış ölüme koşarken Sevan İNCE...
Şimdi sıra bizde! Şimdi sıra, Türk Milleti'nde! "Hepimiz KIRCA'yız. Hepimiz SEVAN'ız. HEPİMİZ TÜRK'ÜZ." diye, sokaklara dökülmesekte penceremizden, balkonumuzdan komşumuza; iş yerinde arkadaşımıza, sokakta yanından geçtiğimiz her kese söylemek sırası bizde...
Birer gün arayla, aynı duygularla millî bütünlüğümüze saldırılardan rahatsız olarak; millete yapılan ihânetlerden ve hainlerin gördüğü itibârdan iğrenerek, ölerek ölümsüzleşmeyi beceren iki asîl Türk Evlâdı... Bu iki Türk Evlâdı'nın mesajı, sadece millete! Bu, iki dev yüreğin uyarısı, sadece Türk'e, sadece bize, millete!
Özürlü kardeşlerimize hakaret olacağı için özürlü değil sadece "hain" sıfatlı özürcülere, bir hatırlatmam daha olacak. Ama; "Hain! Sana söylüyorum Milletim, sen işit!" kastım! Sevan İNCE'nin bir mektûbu daha var. Muhatabı tarafından yeterince duyurulamamış bir mektup. O mektuptan da alıntılar yapacağım:
"Sayın Ahmet FİDAN; 4 Ermeni arkadaş, geçen akşam dernekten çıkmış, Galatasaray'da nargile keyfi yapıyorduk. Laf döndü dolaştı malum konuya geldi. Baktım, herkes aynı husustan dertli; Ermeni asıllı bir Türk ve Sade bir T.C. Vatandaşı olarak Dünya'ya ses nasıl duyurulur? ..... İyi de, biz bu işten sıkıldık. Bizim yerimize, bilir bilmez herkes konuşuyor. Bir tarafta "Ermenilere soykırım yapılmıştır" diyenler; diğer yanda "soykırım yoktur" diyenler. Şimdiki moda ise "tarihçilere bırakalım" diyenler. ..... Gerçeği, benden ve benim gibilerden başkası bilemez. Bizler, hadiseleri birinci ağızdan dinlemiş kişileriz. Bizler Türk Ermenileri'yiz. ..... Mesela, dedem, Erzincan'daki çiftliklerinden abisinin alınıp götürülüşünü ve onu kurtarmak için başçavuşa bir eşşek yükü altın fidye verdiğini anlatırdı. Ne abi dönmüş ne altınlar. Anneannem, köydeki Ermeni delikanlıların nasıl silahlandırılıp çeteci yapıldıklarını anlatırdı. Üniformalarını yabancı lisan konuşanlar getirmiş. Büyükbabam, Kayseri'de tüm sülalesini kurtarmak için çırpınan Osmanlı Yüzbaşı'sı Sinan'ı ağlayarak anlatırdı. Sayesinde o sülaleden kimsenin kılına zarar gelmemiş. Bizler, katliam hikayeleri dinlediğimiz gibi, bir Ermeni arkadaşı tehcire giderken askerin önüne yatan Türk'lerin; veya, yurtlarına geri döndüklerinde onlara tekrar kucak açan Türk komşuların hikayeleri ile de büyüdük. Onun için "bize sorulsun" diyorum. Kimse bizden daha objektif olamaz. ..... Sözün kısası budur. Konuşmak gerekirse biz konuşur olayların uzun hikayesini anlatırız. Bu konuda bizlerden daha iyi tarihçi de olmaz. Fransızlara gelince. Onlara da küflü peynir yemek düşer. Kalın sağlıcakla...Sevan İnce İstanbul, 6 Ekim 2006"
Son söz; Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran ve bekası uğruna gözleri kapalı ölebilen halka Türk denir. Aksi iddia ettirilenlere de b.. yemek düşer... İlla özür gerekiyorsa; millet olarak Kahraman KIRCA'dan, Sevgili SEVAN'dan ve ailelerinden milyonlarca özür...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cuma, Ocak 23, 2009
ÖLDÜRÜRKEN ÖLDÜLER!...
Sayısız Kahraman'ı gönderdik ölümsüzlüğe, ÖLDÜLER!
Ölümleriyle bir yerlere yükselttikleri çukur kişilikli fâniler, bu ölümsüzlere, GÜLDÜLER!
Her ölümsüzü, gönderdiğimde de Türk gönlümün, "hey heyleri" GELDİLER!
Korkakça, şerefsizce, namussuzca yaşamayı becerenler,YÜKSELDİLER!
Renksizlik, tarafsızlık, kimliksizlik, "bana değmeyen yılan, bin yaşasın!" diye öğretilen, kurnazlık maskeli kahpelik, demokrat(!)lık adını aldı! Yiğitler, GÜCENDİLER!
Meydanlarda, televizyonlarda İsrail aleyhtarı nutuklar atıldı. Kapalı kapılar ardında ikili dev anlaşmalar imzalandı. Muhalefete; "Bekâra karı boşamak kolay!" fırçaları atıldı. Diğer BOP Eş Başkanı Ürdün Emiri ziyâret edildi, ateş kes/il/sin diye! Bu ziyâretler yapılırken Filistin'de kucağındaki oyuncak bebeğini korumaya çalışan kız çocukları, kimyâsal silahlarla yakılarak ÖLDÜLER!
Türbanlı, tesettürlü tâzeler, göbek atarak, Filistin'de katledilen mazlûmlara, yardım toplamak için EĞLENDİLER!
"El elin ölüsüne gülerek ağlar." kimliksizliği ile oynayarak ağlanırken, Filistin'de mazlûmlar, ÖLDÜRÜLDÜLER!
Bizim akıllılarımız; bu insanlık dramıyla, bu insanlığın yüz karası uygulamayla, iç siyâsetimizin müthiş gündemi ekonomik krizi örtmeyi, BECERDİLER!
"Ümrâniye Bombaları" diye başlayıp, "Devlet Yanlısı Çete"ye dönüştürülen, sonra dalga-dalga "Ergenekon"laştırılan bir dosyalar gulgulesi ile en vaz geçilmez argümanımız türbanı bile ÖRTTÜLER!
Kahpelere insan hakları tanınarak, PKK'nın siyâsal uzantılarına Meclis'ten; itirafçılarına "sivil memur"luktan maaşlar ödenirken, Kahramanlarımızı unutulmaya mahkûm ettiler ve kahramanların kahraman arkadaşları, bu eyyamcılıklar/ın/dan utandılar, ölmeden ÖLDÜLER!
Hainler sevindiler, GÜLDÜLER!
Okyanus ötesinde, lazerle rengini koyulaştırdıkları Hüseyin göbek adlı Barak'ı başkan seçen emperyalistler, hainlerin güleceklerini BİLDİLER!
Çünkü yıllar öncesinden bizim millî, "Kırmızı Çizgilerimiz"i SİLDİLER!
Kırmızı Çizgilerimiz'i silenler; çocuklarımızın ders kitaplarına, akıllarındaki, B.O.Projesi sonundaki sınırları belirten haritalarla, 'yaygın basın' adındaki müstemleke basınıyla, her eve GİRDİLER!
"Tayyîban Cumhuriyeti"nin telekulakçılarıyla yetinmediler, dünyanın en gelişmiş teknolojilerini kullanarak, kimlerin yatak odalarında neler yaptıklarını izlediler. Özel hayat masumiyetini ihlâl ettiler! Ucuz kahpe fıtratlı PKK itirafçılarının sözleriyle, kahramanlara saldırdılar-saldırttılar. Gazeteleri tehdîtle istedikleri şekle sokup, sözlerini dinlemeyen Türkçe Sesli ART Televizyonuna "göz altı" uygulattılar! Türkçe duruşu GÖRDÜLER!...
"Deniz Feneri Dosyası" gelmedi, getirilemedi! "Devlet yanlısı Çete" soruştırmasını yürüten savcılar hakkındaki şikâyetler, Adâlet bakanı korumasıyla geri döndü! Devlet Televizyonundan bir gay'in saatler süren uydulu yayınından dolayı, TRT Genel Müdürü hakkındaki şikâyet, Başbakan korumasına çarptı! Duyanlar da, görenler de, izleyenler de GÜLDÜLER!...
Bütün bu olumsuzluklarda; "izindeyiz" diye tatile çıkanlardan hayır gelmeyeceğini görenler; "İZİNDEYİZ ATAM" diye naraladılar! Narayı atanlar da, naraya muhatap olanlar da; önümüzdeki yerel seçim sandıklarında başlarına gelecekleri, GÖRDÜLER!...
Artık dost-düşman her kes, Türk'ün öldürülerek bitirilemeyeceğini aksine öldürüldükçe çoğaldığını gördüler, ÜRKTÜLER!
Çünkü karşılarında duranlar artık, tek kelimeyle vatan sahibi, devlet kuran TÜRK'TÜLER!...
Kahramanlar, kahramanca bir kere; korkaklar aldıkları her nefeste, -gûya öldürürken- ÖLDÜLER!..
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Ölümleriyle bir yerlere yükselttikleri çukur kişilikli fâniler, bu ölümsüzlere, GÜLDÜLER!
Her ölümsüzü, gönderdiğimde de Türk gönlümün, "hey heyleri" GELDİLER!
Korkakça, şerefsizce, namussuzca yaşamayı becerenler,YÜKSELDİLER!
Renksizlik, tarafsızlık, kimliksizlik, "bana değmeyen yılan, bin yaşasın!" diye öğretilen, kurnazlık maskeli kahpelik, demokrat(!)lık adını aldı! Yiğitler, GÜCENDİLER!
Meydanlarda, televizyonlarda İsrail aleyhtarı nutuklar atıldı. Kapalı kapılar ardında ikili dev anlaşmalar imzalandı. Muhalefete; "Bekâra karı boşamak kolay!" fırçaları atıldı. Diğer BOP Eş Başkanı Ürdün Emiri ziyâret edildi, ateş kes/il/sin diye! Bu ziyâretler yapılırken Filistin'de kucağındaki oyuncak bebeğini korumaya çalışan kız çocukları, kimyâsal silahlarla yakılarak ÖLDÜLER!
Türbanlı, tesettürlü tâzeler, göbek atarak, Filistin'de katledilen mazlûmlara, yardım toplamak için EĞLENDİLER!
"El elin ölüsüne gülerek ağlar." kimliksizliği ile oynayarak ağlanırken, Filistin'de mazlûmlar, ÖLDÜRÜLDÜLER!
Bizim akıllılarımız; bu insanlık dramıyla, bu insanlığın yüz karası uygulamayla, iç siyâsetimizin müthiş gündemi ekonomik krizi örtmeyi, BECERDİLER!
"Ümrâniye Bombaları" diye başlayıp, "Devlet Yanlısı Çete"ye dönüştürülen, sonra dalga-dalga "Ergenekon"laştırılan bir dosyalar gulgulesi ile en vaz geçilmez argümanımız türbanı bile ÖRTTÜLER!
Kahpelere insan hakları tanınarak, PKK'nın siyâsal uzantılarına Meclis'ten; itirafçılarına "sivil memur"luktan maaşlar ödenirken, Kahramanlarımızı unutulmaya mahkûm ettiler ve kahramanların kahraman arkadaşları, bu eyyamcılıklar/ın/dan utandılar, ölmeden ÖLDÜLER!
Hainler sevindiler, GÜLDÜLER!
Okyanus ötesinde, lazerle rengini koyulaştırdıkları Hüseyin göbek adlı Barak'ı başkan seçen emperyalistler, hainlerin güleceklerini BİLDİLER!
Çünkü yıllar öncesinden bizim millî, "Kırmızı Çizgilerimiz"i SİLDİLER!
Kırmızı Çizgilerimiz'i silenler; çocuklarımızın ders kitaplarına, akıllarındaki, B.O.Projesi sonundaki sınırları belirten haritalarla, 'yaygın basın' adındaki müstemleke basınıyla, her eve GİRDİLER!
"Tayyîban Cumhuriyeti"nin telekulakçılarıyla yetinmediler, dünyanın en gelişmiş teknolojilerini kullanarak, kimlerin yatak odalarında neler yaptıklarını izlediler. Özel hayat masumiyetini ihlâl ettiler! Ucuz kahpe fıtratlı PKK itirafçılarının sözleriyle, kahramanlara saldırdılar-saldırttılar. Gazeteleri tehdîtle istedikleri şekle sokup, sözlerini dinlemeyen Türkçe Sesli ART Televizyonuna "göz altı" uygulattılar! Türkçe duruşu GÖRDÜLER!...
"Deniz Feneri Dosyası" gelmedi, getirilemedi! "Devlet yanlısı Çete" soruştırmasını yürüten savcılar hakkındaki şikâyetler, Adâlet bakanı korumasıyla geri döndü! Devlet Televizyonundan bir gay'in saatler süren uydulu yayınından dolayı, TRT Genel Müdürü hakkındaki şikâyet, Başbakan korumasına çarptı! Duyanlar da, görenler de, izleyenler de GÜLDÜLER!...
Bütün bu olumsuzluklarda; "izindeyiz" diye tatile çıkanlardan hayır gelmeyeceğini görenler; "İZİNDEYİZ ATAM" diye naraladılar! Narayı atanlar da, naraya muhatap olanlar da; önümüzdeki yerel seçim sandıklarında başlarına gelecekleri, GÖRDÜLER!...
Artık dost-düşman her kes, Türk'ün öldürülerek bitirilemeyeceğini aksine öldürüldükçe çoğaldığını gördüler, ÜRKTÜLER!
Çünkü karşılarında duranlar artık, tek kelimeyle vatan sahibi, devlet kuran TÜRK'TÜLER!...
Kahramanlar, kahramanca bir kere; korkaklar aldıkları her nefeste, -gûya öldürürken- ÖLDÜLER!..
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
"TAYYÎBAN CUMHÛRİYETİ"
Korkunun tek korkusu, sevgiyi tarifi deneyeceğim!
Zorlanan, zorla zerk edilen, korku aşısından; her insanın, doğduğu anda anasından alarak getirdiği sevgiye geçmeyi deneyeceğim.
Sevginin beklentisinden, sevginin bedelinden bahsetmeğe çalışacağım. Her sevginin, her aşkın bir beklentisi vardır. Beşerî aşkın karşılığı olur. Sevilenin, aşık olunanın, eşliği-evdeşliği hayâl edilir. Her hangi bir mala, maddeye, pahalı bir şeye de sevgi duyulabilir. Bu sevginin beklentisi de, sahip olmak, "Bu benim." diyebilmek hayâlidir. Sevgiyi, alış-veriş mantığı üzerine inşa etmiş, îmanlı(!) şuur altlarında, ilâhî aşkın da bir beklentisi olur. Bu beklenti, sonsuz hayattaki cennettir.
Sadece bir sevgi vardır ki karşılıksızdır, beklentisizdir! Sadece bedel ödenir bu sevgiyi belli etmek için. Uğruna çile çekildikçe, uğrunda ölündükçe bilinir ve belli olur bu sevgi! Bu, Vatan Sevgisi'dir! "Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır." formülüyle belirlenir bu sevgi. Vatanı seven, vatan uğruna ölmek zorundadır. Uğrunda ölmeden vatan sevilmez, uğrunda ölünmeden vatan sevgisi belli olmaz.
İftihâr ederim ki; bu sevgiye sahip, bu sevgiyi bütün dünyaya, bu şekilde kabul ettiren tek milletiz. Türk Millet'inden başka vatan uğruna ölecek kadar sevdâlı ikinci bir millet yoktur, olmayacaktır.
Vatansızlığı, sınırsızlığı; globalleşme adıyla, Büyük Ortadoğu Projesi gibi, Haçlı Birliği gibi, Medeniyetler Arası İttifak, Dinler Arası Diyalog gibi alt başlıklarla; dünya vatandaşlığı gibi kimliksizliği, demokrasi maskesiyle zorla dünyaya dayatan emperyalizm karşısında, direnen tek güçtür, "Türk'ün Vatan Sevgisi"...
İşbirlikçi işgalciliğin cesâretiyle, suçlu şirretliğiyle, hırsızın malını koruma radikalizmiyle milletimize bir saldırı başlamıştır. Baskı uygulanmaktadır. Yanlıştır! Millî olamayan şahıslar, millî olmayan davranışlarla, millî duygulara saldırıyorlar! Yanlış yapıyorlar! Türk Milleti'nin, toprağı vatanlaştırmak, vatanlaştırdığını korumak, bağımsızlığı devam ettirmek için, tek bedel olan canını vermesi gereğini, hatırlatıyorlar! Uyuyan devi, -zorla- uyandırıyorlar! Oysa biliyorlar ki, bilmeliler ki; can verilirken, canlar alınır misliyle!...
"Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen topluluklar millet olamazlar." diye yırtınır dururum. Selâm olsun, ölenlere! Selâm olsun, "ölümü öldürenler"e! Selâm olsun; "Ve dirildik ölümü öldüren bir ölüşle" tarifini yaşatan, Abdülkerim KIRCA'lara...
Kahramanlardan vaz geçersek, kahramanların hakkını inkâr edersek; bu günün kahramanının on sene sonra yargılanmasına seyirci kalacaksak, on yıl öncenin kahramanlarının şimdi yargılanmasına sadece seyircilik yapacaksak, Türklüğümüzü sorgulayın! Türklüğümüzü yargılayın -ki târih- bu günleri, kendi üslûbunca yargılayacaktır zâten!...
Bu baskı karşısında; tarihe, tarihime, Türklüğüme güvenerek, Türkçe baş kaldırıyorum! Atatürkçe bir daha; "Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır." diyorum. Teferruatla geçirilecek zamana kayıp gözüyle bakıyor ve bir daha Türk kimliğimle; "Haydi yiğit haydi yeni akına" diye ülkücüleşiyorum.
Oktay Vural'ın müthiş adlandırmasıyla; "Tayyiban Cumhûriyeti"nin oluşturulmasına, her türlü bedele rağmen karşı koyulacağının, bilinmesi lâzım. Uğrunda ölmeğe hazır, sayısız insan her zaman olmuştur ve vardır. Çünkü bu millet Türk; bu toprak, Türk'ün Vatanı'dır...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Zorlanan, zorla zerk edilen, korku aşısından; her insanın, doğduğu anda anasından alarak getirdiği sevgiye geçmeyi deneyeceğim.
Sevginin beklentisinden, sevginin bedelinden bahsetmeğe çalışacağım. Her sevginin, her aşkın bir beklentisi vardır. Beşerî aşkın karşılığı olur. Sevilenin, aşık olunanın, eşliği-evdeşliği hayâl edilir. Her hangi bir mala, maddeye, pahalı bir şeye de sevgi duyulabilir. Bu sevginin beklentisi de, sahip olmak, "Bu benim." diyebilmek hayâlidir. Sevgiyi, alış-veriş mantığı üzerine inşa etmiş, îmanlı(!) şuur altlarında, ilâhî aşkın da bir beklentisi olur. Bu beklenti, sonsuz hayattaki cennettir.
Sadece bir sevgi vardır ki karşılıksızdır, beklentisizdir! Sadece bedel ödenir bu sevgiyi belli etmek için. Uğruna çile çekildikçe, uğrunda ölündükçe bilinir ve belli olur bu sevgi! Bu, Vatan Sevgisi'dir! "Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır." formülüyle belirlenir bu sevgi. Vatanı seven, vatan uğruna ölmek zorundadır. Uğrunda ölmeden vatan sevilmez, uğrunda ölünmeden vatan sevgisi belli olmaz.
İftihâr ederim ki; bu sevgiye sahip, bu sevgiyi bütün dünyaya, bu şekilde kabul ettiren tek milletiz. Türk Millet'inden başka vatan uğruna ölecek kadar sevdâlı ikinci bir millet yoktur, olmayacaktır.
Vatansızlığı, sınırsızlığı; globalleşme adıyla, Büyük Ortadoğu Projesi gibi, Haçlı Birliği gibi, Medeniyetler Arası İttifak, Dinler Arası Diyalog gibi alt başlıklarla; dünya vatandaşlığı gibi kimliksizliği, demokrasi maskesiyle zorla dünyaya dayatan emperyalizm karşısında, direnen tek güçtür, "Türk'ün Vatan Sevgisi"...
İşbirlikçi işgalciliğin cesâretiyle, suçlu şirretliğiyle, hırsızın malını koruma radikalizmiyle milletimize bir saldırı başlamıştır. Baskı uygulanmaktadır. Yanlıştır! Millî olamayan şahıslar, millî olmayan davranışlarla, millî duygulara saldırıyorlar! Yanlış yapıyorlar! Türk Milleti'nin, toprağı vatanlaştırmak, vatanlaştırdığını korumak, bağımsızlığı devam ettirmek için, tek bedel olan canını vermesi gereğini, hatırlatıyorlar! Uyuyan devi, -zorla- uyandırıyorlar! Oysa biliyorlar ki, bilmeliler ki; can verilirken, canlar alınır misliyle!...
"Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen topluluklar millet olamazlar." diye yırtınır dururum. Selâm olsun, ölenlere! Selâm olsun, "ölümü öldürenler"e! Selâm olsun; "Ve dirildik ölümü öldüren bir ölüşle" tarifini yaşatan, Abdülkerim KIRCA'lara...
Kahramanlardan vaz geçersek, kahramanların hakkını inkâr edersek; bu günün kahramanının on sene sonra yargılanmasına seyirci kalacaksak, on yıl öncenin kahramanlarının şimdi yargılanmasına sadece seyircilik yapacaksak, Türklüğümüzü sorgulayın! Türklüğümüzü yargılayın -ki târih- bu günleri, kendi üslûbunca yargılayacaktır zâten!...
Bu baskı karşısında; tarihe, tarihime, Türklüğüme güvenerek, Türkçe baş kaldırıyorum! Atatürkçe bir daha; "Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır." diyorum. Teferruatla geçirilecek zamana kayıp gözüyle bakıyor ve bir daha Türk kimliğimle; "Haydi yiğit haydi yeni akına" diye ülkücüleşiyorum.
Oktay Vural'ın müthiş adlandırmasıyla; "Tayyiban Cumhûriyeti"nin oluşturulmasına, her türlü bedele rağmen karşı koyulacağının, bilinmesi lâzım. Uğrunda ölmeğe hazır, sayısız insan her zaman olmuştur ve vardır. Çünkü bu millet Türk; bu toprak, Türk'ün Vatanı'dır...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Perşembe, Ocak 22, 2009
"KORKU TÜNELİ"NE, GÖNÜLLÜLER...
"Ahvâlimi doğru yazmadı diye,
Şikâyeti kalemimden gönlümün!"(M.A.)
Akşamdan sabaha, sabhatan akşama değişen, değiştirilen bir gündem kirliliğindeyiz! Demokrasiyi araç olarak kullanıp iktidar ve Köşk amaçlarına ulaşanların hesâbı bitmemiş demek! Şimdi de hukuku, amaçladıkları düzeni getirebilmek için araç olarak kullanmaya başladılar!
Bir insan, niye göz altına alındığını bilmezse; bir televizyonda suç aleti olarak ne arandığı kamu oyuna bildirilmezse; uygulanan hukuk mudur? Yoksa hukukun amaca uydurulması mıdır?
Bunu yazmayan, buna itiraz etmeyen kalemimi kırmam mı ben?
Demokrat cambazlığı ile, demokrasi malzemeli "korku tünelleri" oluşturmaya başladılar. Korku tünellerine, zorla soktukları korkakların "tellallıkları" sâyesinde de her kesi korkutacaklarına, sindireceklerine inandılar! Pervâsızlaştılar iyice!
Bilinir ki; suçlu, saldırgan olur! Suçlu; yerinin ve konumunun sağladığı bütün imkânları şirretçe kullanmaktan çekinmez. Suçlunun yasalara karşı saygısı da, ancak kendisine yaradığı kadardır!
Yine bilinir ki; hırsızın serveti çok kıymetlidir! O serveti yapıncaya kadar sayısız kere yasaları, kolluk güçlerini, hakimleri, savcıları atlatmıştır. Serveti, müthiş bir gayr-ı meşrû emeğin karşılığıdır ve kaybetmekten ödü kopar! Deniz Feneri ışığında aşırılan, götürülen serveti saklamak, muhafaza etmek, kazanmaktan daha zor bir hâl aldı! Bir millet vekilliği döneminde oğluna 600 dairecik kazanmak zordu elbette ama şimdi o serveti muhafaza etmek çok daha zor! Askere gidemeyecek kadar çürük oğula gemicik almak ta kolay iş değil elbet! Ama kamu vicdânına batan sivri uçları köreltmek, -hem de bir seçim öncesi- çok daha zor!
Çâre; demokrat cambazlığıyla, demokrasi ve hukuk malzemeli korku tünelleri oluşturmak!... 'Ümrâniye Bombaları' diye başlayan bir olay; "Devlet Yanlısı Çete" olarak açıklandı. Sonra dalga dalga "Ergenekon"laştırıldı! Ve ardı arkası kesilmeyen, hukukun malzeme olarak kullanıldığı, kontrollü korku dalgaları oluşturulmaya başlandı!
Bu sûni, gayr-ı hukuki dalgaları oluşturanlar, Türk Milleti'ni kesinlikle tanımadıklarını da gösterdiler! Bu milleti tanısalardı; luna parklarda, korku tünellerine gönüllü olarak giren, korkularını yenmeğe kararlı, cesûr çocukların olduğunu hatırlarlardı. Bilirlerdi ki oluşturdukları korku tünellerine girmeye gönüllü, sayısız Türk evlâdı vardır!
Hiç unutmamalılar ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, öldürülmüş "Hasta Adam" sıfatlı bir imparatorluğun molozlarından inşa eden Muhteşem Türk Atatürk'e de; işgâl güçlerinin kontrolündeki yönetim tarafından, şeyh-ül islâm fetvâlarıyla "Çeteci-Şâki" denilmişti! Oysa, işgâlcilere hoş görünmek için "çeteci" dedikleri Muhteşem Türk; milleti teşkilâtlandırmış, hiç bir şeyi olmayan ama îman silahıyla mücehhez milletiyle bir olarak Cumhûriyeti kurmuştu!
Yönetimi, cumhûra teslîm etmişti. Şimdi bir daha yönetimi, cumhûrdan kendilerine almak isteyen bir güçle karşı karşıyayız!
Gücü elinde tuttuğunu zanneden iş birlikçilere, BOP Eş Başkanı ve yandaşlarına karşı, bir daha îman silahımızla karşı durmak zorundayız! Emânete sahip çıkmak, ancak bu yolla olur. Kendilerine muhalif her kesi, çetecilikle ithâm edenlere karşı, mutlaka onların anladığı şekilde birleşerek cevap vermek gerek! Bu bir araya gelmek, en hukûki hakkımızdır. Hukuk ile milleti sindirerek hukuksuzluk yapmak; yarın çok ciddi şekilde hukûka hesap vermeyi gerektirecektir. O günler de uzak değil, görünüyor artık...
Korku tünellerine girmeğe gönüllü, hazır, sayısız Türk evlâdının, artık tarifsiz gerildiğini hatırlatmakta yarar var! Araçlaştırılan hukuka, yakında onların da ihtiyacının olacağınıda...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Şikâyeti kalemimden gönlümün!"(M.A.)
Akşamdan sabaha, sabhatan akşama değişen, değiştirilen bir gündem kirliliğindeyiz! Demokrasiyi araç olarak kullanıp iktidar ve Köşk amaçlarına ulaşanların hesâbı bitmemiş demek! Şimdi de hukuku, amaçladıkları düzeni getirebilmek için araç olarak kullanmaya başladılar!
Bir insan, niye göz altına alındığını bilmezse; bir televizyonda suç aleti olarak ne arandığı kamu oyuna bildirilmezse; uygulanan hukuk mudur? Yoksa hukukun amaca uydurulması mıdır?
Bunu yazmayan, buna itiraz etmeyen kalemimi kırmam mı ben?
Demokrat cambazlığı ile, demokrasi malzemeli "korku tünelleri" oluşturmaya başladılar. Korku tünellerine, zorla soktukları korkakların "tellallıkları" sâyesinde de her kesi korkutacaklarına, sindireceklerine inandılar! Pervâsızlaştılar iyice!
Bilinir ki; suçlu, saldırgan olur! Suçlu; yerinin ve konumunun sağladığı bütün imkânları şirretçe kullanmaktan çekinmez. Suçlunun yasalara karşı saygısı da, ancak kendisine yaradığı kadardır!
Yine bilinir ki; hırsızın serveti çok kıymetlidir! O serveti yapıncaya kadar sayısız kere yasaları, kolluk güçlerini, hakimleri, savcıları atlatmıştır. Serveti, müthiş bir gayr-ı meşrû emeğin karşılığıdır ve kaybetmekten ödü kopar! Deniz Feneri ışığında aşırılan, götürülen serveti saklamak, muhafaza etmek, kazanmaktan daha zor bir hâl aldı! Bir millet vekilliği döneminde oğluna 600 dairecik kazanmak zordu elbette ama şimdi o serveti muhafaza etmek çok daha zor! Askere gidemeyecek kadar çürük oğula gemicik almak ta kolay iş değil elbet! Ama kamu vicdânına batan sivri uçları köreltmek, -hem de bir seçim öncesi- çok daha zor!
Çâre; demokrat cambazlığıyla, demokrasi ve hukuk malzemeli korku tünelleri oluşturmak!... 'Ümrâniye Bombaları' diye başlayan bir olay; "Devlet Yanlısı Çete" olarak açıklandı. Sonra dalga dalga "Ergenekon"laştırıldı! Ve ardı arkası kesilmeyen, hukukun malzeme olarak kullanıldığı, kontrollü korku dalgaları oluşturulmaya başlandı!
Bu sûni, gayr-ı hukuki dalgaları oluşturanlar, Türk Milleti'ni kesinlikle tanımadıklarını da gösterdiler! Bu milleti tanısalardı; luna parklarda, korku tünellerine gönüllü olarak giren, korkularını yenmeğe kararlı, cesûr çocukların olduğunu hatırlarlardı. Bilirlerdi ki oluşturdukları korku tünellerine girmeye gönüllü, sayısız Türk evlâdı vardır!
Hiç unutmamalılar ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, öldürülmüş "Hasta Adam" sıfatlı bir imparatorluğun molozlarından inşa eden Muhteşem Türk Atatürk'e de; işgâl güçlerinin kontrolündeki yönetim tarafından, şeyh-ül islâm fetvâlarıyla "Çeteci-Şâki" denilmişti! Oysa, işgâlcilere hoş görünmek için "çeteci" dedikleri Muhteşem Türk; milleti teşkilâtlandırmış, hiç bir şeyi olmayan ama îman silahıyla mücehhez milletiyle bir olarak Cumhûriyeti kurmuştu!
Yönetimi, cumhûra teslîm etmişti. Şimdi bir daha yönetimi, cumhûrdan kendilerine almak isteyen bir güçle karşı karşıyayız!
Gücü elinde tuttuğunu zanneden iş birlikçilere, BOP Eş Başkanı ve yandaşlarına karşı, bir daha îman silahımızla karşı durmak zorundayız! Emânete sahip çıkmak, ancak bu yolla olur. Kendilerine muhalif her kesi, çetecilikle ithâm edenlere karşı, mutlaka onların anladığı şekilde birleşerek cevap vermek gerek! Bu bir araya gelmek, en hukûki hakkımızdır. Hukuk ile milleti sindirerek hukuksuzluk yapmak; yarın çok ciddi şekilde hukûka hesap vermeyi gerektirecektir. O günler de uzak değil, görünüyor artık...
Korku tünellerine girmeğe gönüllü, hazır, sayısız Türk evlâdının, artık tarifsiz gerildiğini hatırlatmakta yarar var! Araçlaştırılan hukuka, yakında onların da ihtiyacının olacağınıda...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
"ÖLÜMÜ ÖLDÜREN ÖLÜM..."
Büyüklü, küçüklü; ûlemâsıyla, ümerâsıyla; münevveri, avâmıyla; Büyük Milletim'e;
Lise dönemimizde, biyoloji öğretmenlerimiz, derste deneyler yaparlardı. Mesela; bir güvercinin beynini çıkartıp, ölmediğini ama hayatî hiç bir gayret gösteremediğini, deneyle gösterirlerdi.
Beyni alınmış, denekler gibiyiz farkında mısınız?!...
"Abdala âyan olur." muş!... Yıllardır; "Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen toplumlar millet olamazlar." diye iddia ederim. Kahramanlarımızı koyunlaştırma sürecini; hayretle, feryâd ederek, itirâz ederek yaşayıp günümüze geldik!
Bir Yiğidimiz, bir Kahramanımız; "Ve dirildik ölümü öldüren bir ölüşle" târifini, bütün millete hatırlatmak için öldü farkında mısınız? Askerliğinde; Kıbrıs'ta rumlara ajanlığı tesbît edilmiş, öz kızını bir daire karşılığında satabilecek kadar namustan fukara, itirafçılığa sığınacak, arkadaşlarını satabilecek kadar kahpe, itirafçılıkla affedildikten sonra şerefli insanlar arasında rahatsız olarak yeniden dağa çıkacak kadar vahşî, sonra Haçlı'ya sığınarak canını Avrupa'ya satacak kadar ucuz, korkak ve İmralı mahkûmu'nun amcası oğlu olduğu bilinen bir kahpenin beyanlarını; bokundan kişmiş bulmuşça servis eden, en az itirafçı kadar kahpe fıtratlı, demokrat müsveddelerinin davranışlarına, ölerek kafa tuttu Abdülkerim KIRCA Albay!...
"Ölümü öldüren bir ölüşle" emeklerini ve kahramanlıklarını milletin vicdânına emânet ve havâle ederek ölümsüzlüğe koştu!
Bu, "ölümü öldüren ölüm" ün farkında olamayan hiç kimseye; bu vatanın, bu devletin, bu cumhuriyetin hiç bir şeyi ve kahramanların, şühedânın emekleri helâl olmaz biliyor musunuz?
Kahpeliğin adı kahpelik, korkaklığın adı korkaklık, ihânetin adı da ihânettir ne maske takılırsa takılsın! Erkeğin kahpesinden, kahpeler bile iğrenirler biliyor musunuz?
Avukatıyla yaptığı son telefon görüşmesinde; "Teröristler kadar değerimiz yok! Ben, bu onursuz insanlarla yaşamak istemiyorum." derken, mesajı kimlereydi Kahraman'ın? "Söz ortanındır. Kim alınırsa ona kalır."dan hareketle, kimse bu söze sahip çıkmayacak mı? Hüseyin Nihal Atsız; "İdealleri olan milletler, koyunlardan kahramanlar çıkarır. İdealleri biten milletler ise kahramanlarını koyunlaştırır." diye kırk sene önceden, bu günleri mi tarif etmişti acaba?
Türk Milleti!
"Ve dirildik, ölümü öldüren bir ölüşle." yi, bizzat uygulayarak, kahramanlığını ispâtlayan Yiğidin söylediğini, hâlâ anlamayacak mısın?
Şahsen, bu yiğit mesajdan payıma düşen kadarını alarak; Mustafa Cansız Hoca'nın yaptığını, uygulamaya koyuyorum bu günden itibâren. Mustafa Cansız Hoca'ya; birinin Ebu Hureyre'nin çok hadis yazdığını ve bu yüzden yalan yazmış olabileceğinde ısrar ettiği, söylenir. Cansız Hoca; "Kâğıt kalem hazırlayın." tâlimâtından sonra; "Yazın." der. "1- Hureyre'ye yalancı diyenin anasını-avradını ..." diye başlar,sonra da Hadis ilmi hakkında bildiklerini, maddeleyerek yazdırır. Şimdiden sonra, şahsen; "1- Kahramanlarımıza, teröristlerle göğüs göğüse, canları pahasına mücâdele etmiş yiğitlerimize; dîn adına, demokrasi adına, insan hakları adına, AB'cilik uğruna da olsa, dil uzatanın ... " diye başladım!...
Gerisini; kim nasıl anlarsa, nasıl anlamak ve anlaşmak isterse o dilden anlatmaya gayret edeceğimi, açıklayarak rahatladım!...
Rahat uyu Yiğidim. Allah, taksirâtını affetsin. Ölümsüzleştin Aslanım. Bayraklaştın. Allah, ailene sabırlar versin. Silâh arkadaşlarına da, metânet ve ferâset... Son sözüm de, kahramanımız'ın Kızlarına; "Her şey, her şeye rağmen vatan için Yavrularım. Vatan için."
"KİM BU CENNET VATANIN UĞRUNA OLMAZ Kİ FEDÂ"
"TOPRAK, EĞER UĞRUNDA ÖLEN VARSA VATANDIR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Lise dönemimizde, biyoloji öğretmenlerimiz, derste deneyler yaparlardı. Mesela; bir güvercinin beynini çıkartıp, ölmediğini ama hayatî hiç bir gayret gösteremediğini, deneyle gösterirlerdi.
Beyni alınmış, denekler gibiyiz farkında mısınız?!...
"Abdala âyan olur." muş!... Yıllardır; "Kahramanı olmayan ve kahramanı ölmeyen toplumlar millet olamazlar." diye iddia ederim. Kahramanlarımızı koyunlaştırma sürecini; hayretle, feryâd ederek, itirâz ederek yaşayıp günümüze geldik!
Bir Yiğidimiz, bir Kahramanımız; "Ve dirildik ölümü öldüren bir ölüşle" târifini, bütün millete hatırlatmak için öldü farkında mısınız? Askerliğinde; Kıbrıs'ta rumlara ajanlığı tesbît edilmiş, öz kızını bir daire karşılığında satabilecek kadar namustan fukara, itirafçılığa sığınacak, arkadaşlarını satabilecek kadar kahpe, itirafçılıkla affedildikten sonra şerefli insanlar arasında rahatsız olarak yeniden dağa çıkacak kadar vahşî, sonra Haçlı'ya sığınarak canını Avrupa'ya satacak kadar ucuz, korkak ve İmralı mahkûmu'nun amcası oğlu olduğu bilinen bir kahpenin beyanlarını; bokundan kişmiş bulmuşça servis eden, en az itirafçı kadar kahpe fıtratlı, demokrat müsveddelerinin davranışlarına, ölerek kafa tuttu Abdülkerim KIRCA Albay!...
"Ölümü öldüren bir ölüşle" emeklerini ve kahramanlıklarını milletin vicdânına emânet ve havâle ederek ölümsüzlüğe koştu!
Bu, "ölümü öldüren ölüm" ün farkında olamayan hiç kimseye; bu vatanın, bu devletin, bu cumhuriyetin hiç bir şeyi ve kahramanların, şühedânın emekleri helâl olmaz biliyor musunuz?
Kahpeliğin adı kahpelik, korkaklığın adı korkaklık, ihânetin adı da ihânettir ne maske takılırsa takılsın! Erkeğin kahpesinden, kahpeler bile iğrenirler biliyor musunuz?
Avukatıyla yaptığı son telefon görüşmesinde; "Teröristler kadar değerimiz yok! Ben, bu onursuz insanlarla yaşamak istemiyorum." derken, mesajı kimlereydi Kahraman'ın? "Söz ortanındır. Kim alınırsa ona kalır."dan hareketle, kimse bu söze sahip çıkmayacak mı? Hüseyin Nihal Atsız; "İdealleri olan milletler, koyunlardan kahramanlar çıkarır. İdealleri biten milletler ise kahramanlarını koyunlaştırır." diye kırk sene önceden, bu günleri mi tarif etmişti acaba?
Türk Milleti!
"Ve dirildik, ölümü öldüren bir ölüşle." yi, bizzat uygulayarak, kahramanlığını ispâtlayan Yiğidin söylediğini, hâlâ anlamayacak mısın?
Şahsen, bu yiğit mesajdan payıma düşen kadarını alarak; Mustafa Cansız Hoca'nın yaptığını, uygulamaya koyuyorum bu günden itibâren. Mustafa Cansız Hoca'ya; birinin Ebu Hureyre'nin çok hadis yazdığını ve bu yüzden yalan yazmış olabileceğinde ısrar ettiği, söylenir. Cansız Hoca; "Kâğıt kalem hazırlayın." tâlimâtından sonra; "Yazın." der. "1- Hureyre'ye yalancı diyenin anasını-avradını ..." diye başlar,sonra da Hadis ilmi hakkında bildiklerini, maddeleyerek yazdırır. Şimdiden sonra, şahsen; "1- Kahramanlarımıza, teröristlerle göğüs göğüse, canları pahasına mücâdele etmiş yiğitlerimize; dîn adına, demokrasi adına, insan hakları adına, AB'cilik uğruna da olsa, dil uzatanın ... " diye başladım!...
Gerisini; kim nasıl anlarsa, nasıl anlamak ve anlaşmak isterse o dilden anlatmaya gayret edeceğimi, açıklayarak rahatladım!...
Rahat uyu Yiğidim. Allah, taksirâtını affetsin. Ölümsüzleştin Aslanım. Bayraklaştın. Allah, ailene sabırlar versin. Silâh arkadaşlarına da, metânet ve ferâset... Son sözüm de, kahramanımız'ın Kızlarına; "Her şey, her şeye rağmen vatan için Yavrularım. Vatan için."
"KİM BU CENNET VATANIN UĞRUNA OLMAZ Kİ FEDÂ"
"TOPRAK, EĞER UĞRUNDA ÖLEN VARSA VATANDIR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Salı, Ocak 20, 2009
BÜLBÜL İSEN GÜLÜNE...
"Korku" dediler. "Korku İmparatorluğu" dediler. Güvendiklerimiz ise adını, "Korku Kültürü" koydurdular! İtiraz etsek faydasız! "Söylesem te'sîri yok, sussam gönül râzı değil!" diye feryâd eden Fuzûli'nin hâlet-i rûhiyesi bu olsa gerek!
Hayallerimize, hülyalarımıza, rüyalarımıza tasallût ettiler! İdeallerimizi, ülkülerimizi işgâl ettiler! Her birimizi, fert fert tekleştirip kendimizle kavgaya mecbûr ettiler! Fikir adamı târifli, dâvâ adamı târifli, mücâdele adamı, militan târifli kaç kişiyi, tanıdığımız-bildiğimiz adreslerinde görmek mümkün? Kendimiz de dâhil, kaç kişi siyâsî sıfatını kazandığı kulvarında hâlâ?
Ve bu terk etmelerin, terk ettirmelerin, tard edilmelerin müsebbîbi kim veya kimler?
12 Eylül öncesinin; en sert muhalif siyâset adamları, en çok sâdık taraftarları olan iki dev kanaat önderi, -maalesef- Hakk'ka yürüdüler, öldüler. Ülkücü Hareket Başbuğsuz, demokratik solcular Karaoğlansız kaldılar. Ülkücülerin teşkilâtları işgâl edildi. Sosyal demokratların örgütleri, Karaoğlan'ın sağlığında ortadan ikiye bölündü! İki cenâhta da panik başladı! İki cenâhta da, kaynaşmalar, yalpalamalar oldu hem de çok şiddetle!
Her iki cenâhta da, benzer tesâdüf veya program gereği, adları sanları bilinmeyen, en sessiz veliahtlar çıkıverdi ortaya! Ve yine tarifsiz bir tesâdüfle, her iki cenâhın en az bilinen ve sessiz zannedilen veliahdları; umulandan çok sert, umulandan çok kindar ve umulandan çok tahrîb eden olarak görüldüler!
Türk siyâsetinin 40 yıllık "Üç Hilal"i, üçe ayrıldı ve 20 yıllık "güvercin"inin kanatları yolundu! Milletin bir kısmının; "Umudumuz"u Karaoğlan'ın ve diğer kısmının; "Sende bütün umutlar"ının Başbuğu'nun teşkilât ve örgütleri, milletçe sandığa gömülme ile cezâlandırıldılar!...
Milletin bu ikazını görmezden geldik! Milletin bu uyarısıyla aymadık! Aklımız başımıza geldiğinde; ne teşkilâtlar teşkilâta, ne de yönetici sıfatındakiler teşkilâtçıya benzemiyordu!
Ülkücü cenah olarak, çâreler aradık sessizce, panikle!
Kimimiz; oluşturulan "Gül"e yöneldik. Kimimiz "Oğul Bey"in ATP'sine koştuk ahd-el vafâ duygusuyla. Kimimiz de; "Kan kusup kızılcık yedim." tesellîsi ile, teşkilâtı sandığa gömdürenin yanında kalmaya inat ettik!
Bizler; yâni Türkiye'nin aslî sahipleri, devlet kurucularının aslî evlâtları bizler; vatan toprağı satılırken seyrettik; tahkîm yasalarında, uyum yasalarında sessiz kaldık! Terörist başının boynundan ilmek çıkarmakla, koalisyon ortaklığı arasındaki yanlış tercihe eyvallah ettik!
Ve şimdi, en fazla canı yananlarız! Şimdi en fazla feryât edenleriz!
Gül'den hareketle gülistana yöneldik. Karşılık olarak "Çiçek bahçesi" çıkarıldı ve başına da, gül budamakla kökünü kazımak arasındaki farkı bilmeyen veya bilerek kökünden keserek kurutan bir bahçıvanla muhatap edildik!
İnanmışlık, gericilik; ülkücülük, hayalcilik; devrimcilik, maceraperestlik; kurnazlık, akıllılık; idealistlik, aptallık tarifi aldı ve olan millete oldu, devlete oldu!
Her kesin suçlusu belli! Her kesin şikâyetlendiği yer ve şahıs belli! Ve yine her kesin suçlusunu, şikâyetlendiğini cezalandırma yetkisi kendi elinde! Önümüzde sandık var. Ya; 2009'u, hiç bir matematik kuralına uymayan hesaplama şekliyle 40' tekâbül ettiren mantığa; ya "Babalar gibi satarım." diyen tüccâr zihniyete; ya da nerde, ne zaman, ne yapacağı belli olmayarak milleti zorla AKP'lileştiren "laik"lik taraftarına, mecbûrmuşuz gibi yapay bir manzara var!
Bir yanda da; bülbüllerini feryâd ettirmek için Rabb'im'in bahşettiği dikenleriyle, yaklaşanın canını acıtan bir gül bahçesi... Gül'ü korumak için yaratılmış ve korumuş ama yaratıldığı günden beri, bülbülünü de incitmiş dikenlerin, güle yakınlığından yakınmanın da, haddi hesâbı yok! Oysa;"Gül'ü seven, dikenine tahammül edecek." ve canının yandığını belli etmeyecek! Başka yolu yok! Bakalım bülbülümüz, güle konacak mı? Allah(c.c.), sonumuzu hayretsin.
Bakalım sandığımızdan ne çıkacak?
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Hayallerimize, hülyalarımıza, rüyalarımıza tasallût ettiler! İdeallerimizi, ülkülerimizi işgâl ettiler! Her birimizi, fert fert tekleştirip kendimizle kavgaya mecbûr ettiler! Fikir adamı târifli, dâvâ adamı târifli, mücâdele adamı, militan târifli kaç kişiyi, tanıdığımız-bildiğimiz adreslerinde görmek mümkün? Kendimiz de dâhil, kaç kişi siyâsî sıfatını kazandığı kulvarında hâlâ?
Ve bu terk etmelerin, terk ettirmelerin, tard edilmelerin müsebbîbi kim veya kimler?
12 Eylül öncesinin; en sert muhalif siyâset adamları, en çok sâdık taraftarları olan iki dev kanaat önderi, -maalesef- Hakk'ka yürüdüler, öldüler. Ülkücü Hareket Başbuğsuz, demokratik solcular Karaoğlansız kaldılar. Ülkücülerin teşkilâtları işgâl edildi. Sosyal demokratların örgütleri, Karaoğlan'ın sağlığında ortadan ikiye bölündü! İki cenâhta da panik başladı! İki cenâhta da, kaynaşmalar, yalpalamalar oldu hem de çok şiddetle!
Her iki cenâhta da, benzer tesâdüf veya program gereği, adları sanları bilinmeyen, en sessiz veliahtlar çıkıverdi ortaya! Ve yine tarifsiz bir tesâdüfle, her iki cenâhın en az bilinen ve sessiz zannedilen veliahdları; umulandan çok sert, umulandan çok kindar ve umulandan çok tahrîb eden olarak görüldüler!
Türk siyâsetinin 40 yıllık "Üç Hilal"i, üçe ayrıldı ve 20 yıllık "güvercin"inin kanatları yolundu! Milletin bir kısmının; "Umudumuz"u Karaoğlan'ın ve diğer kısmının; "Sende bütün umutlar"ının Başbuğu'nun teşkilât ve örgütleri, milletçe sandığa gömülme ile cezâlandırıldılar!...
Milletin bu ikazını görmezden geldik! Milletin bu uyarısıyla aymadık! Aklımız başımıza geldiğinde; ne teşkilâtlar teşkilâta, ne de yönetici sıfatındakiler teşkilâtçıya benzemiyordu!
Ülkücü cenah olarak, çâreler aradık sessizce, panikle!
Kimimiz; oluşturulan "Gül"e yöneldik. Kimimiz "Oğul Bey"in ATP'sine koştuk ahd-el vafâ duygusuyla. Kimimiz de; "Kan kusup kızılcık yedim." tesellîsi ile, teşkilâtı sandığa gömdürenin yanında kalmaya inat ettik!
Bizler; yâni Türkiye'nin aslî sahipleri, devlet kurucularının aslî evlâtları bizler; vatan toprağı satılırken seyrettik; tahkîm yasalarında, uyum yasalarında sessiz kaldık! Terörist başının boynundan ilmek çıkarmakla, koalisyon ortaklığı arasındaki yanlış tercihe eyvallah ettik!
Ve şimdi, en fazla canı yananlarız! Şimdi en fazla feryât edenleriz!
Gül'den hareketle gülistana yöneldik. Karşılık olarak "Çiçek bahçesi" çıkarıldı ve başına da, gül budamakla kökünü kazımak arasındaki farkı bilmeyen veya bilerek kökünden keserek kurutan bir bahçıvanla muhatap edildik!
İnanmışlık, gericilik; ülkücülük, hayalcilik; devrimcilik, maceraperestlik; kurnazlık, akıllılık; idealistlik, aptallık tarifi aldı ve olan millete oldu, devlete oldu!
Her kesin suçlusu belli! Her kesin şikâyetlendiği yer ve şahıs belli! Ve yine her kesin suçlusunu, şikâyetlendiğini cezalandırma yetkisi kendi elinde! Önümüzde sandık var. Ya; 2009'u, hiç bir matematik kuralına uymayan hesaplama şekliyle 40' tekâbül ettiren mantığa; ya "Babalar gibi satarım." diyen tüccâr zihniyete; ya da nerde, ne zaman, ne yapacağı belli olmayarak milleti zorla AKP'lileştiren "laik"lik taraftarına, mecbûrmuşuz gibi yapay bir manzara var!
Bir yanda da; bülbüllerini feryâd ettirmek için Rabb'im'in bahşettiği dikenleriyle, yaklaşanın canını acıtan bir gül bahçesi... Gül'ü korumak için yaratılmış ve korumuş ama yaratıldığı günden beri, bülbülünü de incitmiş dikenlerin, güle yakınlığından yakınmanın da, haddi hesâbı yok! Oysa;"Gül'ü seven, dikenine tahammül edecek." ve canının yandığını belli etmeyecek! Başka yolu yok! Bakalım bülbülümüz, güle konacak mı? Allah(c.c.), sonumuzu hayretsin.
Bakalım sandığımızdan ne çıkacak?
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Pazar, Ocak 18, 2009
ADÂLETİN ADRESİ -2-
Korku ve "Korku Kültürü"nü irdelemeğe devam edeceğiz demiştik.
İnsanın cesâreti,bulunduğu yaşadığı ortamın güvenilirliği ile düz orantılıdır. Korku da, cesârette yaşanılan ortam sâyesinde edinilen, öğrenilen davranışlardır. Yaşadığı ortamda, aile içinde güvencede olan çocuğun, korkuyu unutması çok doğaldır. Aileden topluma atlarsak; toplumsal aileler şekline bürünmüş teşkilatlar da, insan hayatında önemli bir etkendir. Teşkilâtına ve yöneticilerine güvenen taraftarların davranışları cesûrcadır ve bu taraftarlar ataktır.Teşkilâtının, teşkilât başkan veya yöneticilerinin dostlarını ve düşmanlarını tanıyan insan, rahattır dolayısıyla cesûrdur.
Maalesef günümüzde; kardeşlerin farklı siyâsi duruşlarını, çocukların ana-babalarından yüzde yüz farklı siyâsîleşmelerini teşvîk eden ve bunu, demokratlık olarak dayatanlar var! Bölünmüşlüğün, parçalanmışlığın, kopuşun, aile fertlerinin birbirine güvensizliğinin adıysa demokrasi; istemem almayalım!...
"Böl, parçala, yut" tuzağının, en güçlü malzemesi demokrasi midir? Demokrasi adıyla "Haçlı işgalleri"nin dayatıldığı, soy kırımların, insalık suçlarının kamûfle edildiği günümüzde;PJAK'ın silâh bırakması, PKK'nın yaklaşık bir aydır sessizliği, DTP'nin siyâsî tahrîk gezilerine ara vermesi; sokaklarda sadece mermi ve mühimmat bulunup bir tek silâh bulunmaması, tonlarca PKK esrarının ihbar(!)la yakalanması; bir hafta İran'ın, diğer hafta Rusya'nın doğal gaz vanalarını kapatması; siparişlerin durması, üretimin bitişi, bir ayda yüz binlerce insanımızın işinden olması; artık gazetelerin üçüncü sayfalarındaki her gün onlarca gaspın, cinâyetin, tecâvüzün haber özelliğinden çıkması; işsizin-aşsızın bile kendisini düşünmeye zamanının kalmaması; üstüne üstlük, suçlu-suçsuz, taraftar-muhalif, hemen her kesin, güvenlikten sorumlu polis korkusu(!)yla çelik kapılarını kilitlemesi; daha istediğimiz kadar uzatabileceğimiz bu menfîliklerin tamamının sebebi, demokrasi midir?
Demokrasiler; korku ve "Korku Kültürü" oluşturulmasının malzemesi midir? Demokratlık maskesiyle; genel başkanlara mecbûr edildiğimiz sistemde amaç, demokrasiyi araç kullanarak padişahlıkların îlanı mıdır?
Sınırlarımızın güvenliğinden sorumlu Türk Silahlı Kuvvetlerimiz ile, iç güvenlikten sorumlu emniyet güçlerimizin gittikçe birbirine hasımlaştırılması da, demokrasi gereği midir?
Siyâsi bir mâkam olan İç İşleri Bakanlığı'na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü'nü; iktidar olan her partinin kendisine benzer hale getirmesi mümkündür, yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Siyasallaşmamak için direnen, siyasallaşması -Allah korusun- Atatürk Cumhuriyeti'nin sonu demek olan Türk Silâhlı Kuvvetlerimizin, bu kadar hedef alınması, tesâdüf müdür?
Bu kadar güvensizlik ortamında; vatandaşın, bireyin, milletin siyâsî cesâret gösterebilmesi mümkün müdür?
Seçilinceye kadar; seçmene, vatandaşa, halka, millete abartılı saygı gösterilerinde bulunan, seçildikten sonra yaşadığı sürecin intikamına soyunan genel başkan vekillerinin davranışları, demokratlık mıdır?
Allah aşkına nedir bu bütün menfîliklerin tek sebebi olarak ortaya çıkan demokrasi?
Suçlunun ölesiye korktuğu, suçsuzun sonuna kadar güvendiği ve hissettiği kadar cesûr olduğu kavram değil midir adâlet? Suçluyu korkutup, suçsuzu doğru işlerde cesûrlaştıran adâleti sağlayamayan sisteme, demokrasi diyebilir miyiz?
Ve biz; bu, korku ve "Korku Kültürü"nün akademik olarak öğretilmeğe çalışıldığı günümüzde ne kadar demokratız? .......
Bu konuya; demokrat olmayan demokrasi havârilerinden birilerini incitinceye ve adâletin adresini buluncaya kadar devâm edeceğim...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
İnsanın cesâreti,bulunduğu yaşadığı ortamın güvenilirliği ile düz orantılıdır. Korku da, cesârette yaşanılan ortam sâyesinde edinilen, öğrenilen davranışlardır. Yaşadığı ortamda, aile içinde güvencede olan çocuğun, korkuyu unutması çok doğaldır. Aileden topluma atlarsak; toplumsal aileler şekline bürünmüş teşkilatlar da, insan hayatında önemli bir etkendir. Teşkilâtına ve yöneticilerine güvenen taraftarların davranışları cesûrcadır ve bu taraftarlar ataktır.Teşkilâtının, teşkilât başkan veya yöneticilerinin dostlarını ve düşmanlarını tanıyan insan, rahattır dolayısıyla cesûrdur.
Maalesef günümüzde; kardeşlerin farklı siyâsi duruşlarını, çocukların ana-babalarından yüzde yüz farklı siyâsîleşmelerini teşvîk eden ve bunu, demokratlık olarak dayatanlar var! Bölünmüşlüğün, parçalanmışlığın, kopuşun, aile fertlerinin birbirine güvensizliğinin adıysa demokrasi; istemem almayalım!...
"Böl, parçala, yut" tuzağının, en güçlü malzemesi demokrasi midir? Demokrasi adıyla "Haçlı işgalleri"nin dayatıldığı, soy kırımların, insalık suçlarının kamûfle edildiği günümüzde;PJAK'ın silâh bırakması, PKK'nın yaklaşık bir aydır sessizliği, DTP'nin siyâsî tahrîk gezilerine ara vermesi; sokaklarda sadece mermi ve mühimmat bulunup bir tek silâh bulunmaması, tonlarca PKK esrarının ihbar(!)la yakalanması; bir hafta İran'ın, diğer hafta Rusya'nın doğal gaz vanalarını kapatması; siparişlerin durması, üretimin bitişi, bir ayda yüz binlerce insanımızın işinden olması; artık gazetelerin üçüncü sayfalarındaki her gün onlarca gaspın, cinâyetin, tecâvüzün haber özelliğinden çıkması; işsizin-aşsızın bile kendisini düşünmeye zamanının kalmaması; üstüne üstlük, suçlu-suçsuz, taraftar-muhalif, hemen her kesin, güvenlikten sorumlu polis korkusu(!)yla çelik kapılarını kilitlemesi; daha istediğimiz kadar uzatabileceğimiz bu menfîliklerin tamamının sebebi, demokrasi midir?
Demokrasiler; korku ve "Korku Kültürü" oluşturulmasının malzemesi midir? Demokratlık maskesiyle; genel başkanlara mecbûr edildiğimiz sistemde amaç, demokrasiyi araç kullanarak padişahlıkların îlanı mıdır?
Sınırlarımızın güvenliğinden sorumlu Türk Silahlı Kuvvetlerimiz ile, iç güvenlikten sorumlu emniyet güçlerimizin gittikçe birbirine hasımlaştırılması da, demokrasi gereği midir?
Siyâsi bir mâkam olan İç İşleri Bakanlığı'na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü'nü; iktidar olan her partinin kendisine benzer hale getirmesi mümkündür, yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Siyasallaşmamak için direnen, siyasallaşması -Allah korusun- Atatürk Cumhuriyeti'nin sonu demek olan Türk Silâhlı Kuvvetlerimizin, bu kadar hedef alınması, tesâdüf müdür?
Bu kadar güvensizlik ortamında; vatandaşın, bireyin, milletin siyâsî cesâret gösterebilmesi mümkün müdür?
Seçilinceye kadar; seçmene, vatandaşa, halka, millete abartılı saygı gösterilerinde bulunan, seçildikten sonra yaşadığı sürecin intikamına soyunan genel başkan vekillerinin davranışları, demokratlık mıdır?
Allah aşkına nedir bu bütün menfîliklerin tek sebebi olarak ortaya çıkan demokrasi?
Suçlunun ölesiye korktuğu, suçsuzun sonuna kadar güvendiği ve hissettiği kadar cesûr olduğu kavram değil midir adâlet? Suçluyu korkutup, suçsuzu doğru işlerde cesûrlaştıran adâleti sağlayamayan sisteme, demokrasi diyebilir miyiz?
Ve biz; bu, korku ve "Korku Kültürü"nün akademik olarak öğretilmeğe çalışıldığı günümüzde ne kadar demokratız? .......
Bu konuya; demokrat olmayan demokrasi havârilerinden birilerini incitinceye ve adâletin adresini buluncaya kadar devâm edeceğim...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÜNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cumartesi, Ocak 17, 2009
ADÂLETİN ADRESİ!...
Ceviz Kabuğu'nu izledim. Hep izlerdim zaten. Çok istifâde ettiğimi de söyleyebilirim açıkça. "Korku Kültürü" adlı kitabı konu almıştı Sevgili Cevizoğlu. Kitabın yazarı da konuğuydu. Öğrencilere yönelik ve mahdût sayıda bastırıldığı için bulunması zor bir kitap olduğunu, yazarı söyleyince her kes öğrendi!
Neyse konum, kitap ve yazarı değil. Sadece korku!...
Kimin görevlisi olduğu belli olmayan, gay birinin, sistemimizin ve adâletimizin kuyusuna attığı bir taşla meşgûlüz! Programın girişinden günümüzde oluşturulmak istenen korku imparatorluğu işlenecek zannederek, katılmak istedim. Yoğunluktan sıra gelmedi!
Nerenin delisi olduğu bilinmeyen, devletin resmî ekranından, her yere tehdîtler savurtturulan gay'e göre; gûya Baykal da MİT'tenmiş! Asıl hazırlanılan deşifre olunca, genel başkan olmuşmuş, görevini yapıyormuş!...
Önce bir konuda anlaşalım: Bu devletin, isminde "millî" olan üç kurumundan birinin mensûbu olmak çok mu kötü bir şeydir? Adında millî sıfatını taşıyan MİT, kötü bir kurum mudur? MİT'in temeli olan, Teşkilât-ı Mahsûsa'yı ve mensûplarını, minnetle yâd etmeyen bir Türk olabilir mi? Süleyman Askerî Beğ'i, Kuşçubaşı Eşref Sencer'i, rahmetsiz hatırlayanımız var mıdır?Dünyada, istihbârat teşkilâtlarından devlet yönetimine çıkan, kim garipsenmiştir?
Ama bizde öyle değil kazın ayağı!
Kim kimi karalayacaksa, "MİT'çi" der, çekilir kenâra! Çünkü MİT'in millîliği, sorgulanıyor millî vicdanlarda. Ufuk Uras'ın da, Doğu Perinçek'in de, bir çok yazar-çizerin de, hatta İmralı hükümlüsünün de MİT elemanı olduğu yazılıp çizilmiyor mu?
Dahası; efsâne siyâset adamı, Ülkücü Hareket'in Başbuğu Alparslan TÜRKEŞ, kendi el yazısı ile; "Devlet Bahçeli MİT'dendir. Arkadaşlarımız MİT'den uzak olmalı, ..." diye bir belge mektup bırakmamış mıdır? Örnekler çoğaltılabilir... "Yapılanlar da ortada..." diye, katkı vermek istedim. Sıra gelmedi!...
Korku ve kültürü(!) işlendi. Program konuğu; akademisyen kimliği ile, suya-sabuna dokunmamayı tercih etti, cesûrca! Ama katılımcılar; korkunun, kültür olamayacağını savundular. Bir öğretmen; Türklerin göçer bir millet oldukları için, korkak oldukları gibisinden bir şeyler söyledi! Program yapımcısı ve konuğu, sükûtları ile bu tanıma katılır gibi oldular, katılımcılar ise aksini savundular. Siyâset dilimize Başbakan'ca katılan kelimeyle; 'Velev ki' Türkler göçer olsalar; bilmediği yerlere at süren toplum, korkak tarifi mi, yoksa korkusuz tarifi mi alır? Ki Türk Milleti, Orta Asya'da da, Anadolu'da da göçer değil yerleşiktir. Hepsinin sâbit adresleri vardır. Yaylaklarının da, kışlaklarının da yeri sâbittir.
Bunlar dursun biraz!
Günümüzün, "korku atmosferi"ne dönelim. Korku, insânî bir davranıştır ve en cesûr insanda da olmalıdır. Ama korku, yenilebilir bir davranıştır aynı zamanda. Korkusunu yenerek efsâneleşen ne kahramanlar dinlemişizdir büyüklerimizden.
Korku ile saygıyı, mutlaka ayırmak gerek. Saygı; toplumsal değerlere, örfe-ananeye uymak için gösterilen, ahlâkî bir gayrettir. Normalinde; milletin yasalara, yasa koyucunun millete saygısı olmalı ve bu davranışın adına da aslâ korku denmemelidir...
Yasalarla, uygulayıcı kolluk güçleri ve yargı, uyuşmazlık içinde olursa; uygulayıcılar yasalara uymazlarsa, o ülkede adâletin varlığı sorgulanır! Bu gün, demokrasi adına, bu dayatmayla muhatabız!
Korkudan hareketle, farklı doğu-batı zihnîyeti de kabûl edilemez! Adâletin adresi, insan gibi insanların, hür vicdânları değil midir? Batı'da başka, doğuda başka adâlet mi olur? Yoksa; batıda, başka, doğuda başka adâlet uygulamaları mı vardır?!...
Bu konuda söylenecek çok şey var, yerim bitti! Konuya; eğer gündeme, yeni bir kimliksiz bomba atılmazsa, mutlaka devam edeceğim!
Adâletin olduğu yerde korku asla olmaz ve zorbalar barınamaz, çünkü;
"ADÂLET, MÜLKÜN TEMELİDİR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Neyse konum, kitap ve yazarı değil. Sadece korku!...
Kimin görevlisi olduğu belli olmayan, gay birinin, sistemimizin ve adâletimizin kuyusuna attığı bir taşla meşgûlüz! Programın girişinden günümüzde oluşturulmak istenen korku imparatorluğu işlenecek zannederek, katılmak istedim. Yoğunluktan sıra gelmedi!
Nerenin delisi olduğu bilinmeyen, devletin resmî ekranından, her yere tehdîtler savurtturulan gay'e göre; gûya Baykal da MİT'tenmiş! Asıl hazırlanılan deşifre olunca, genel başkan olmuşmuş, görevini yapıyormuş!...
Önce bir konuda anlaşalım: Bu devletin, isminde "millî" olan üç kurumundan birinin mensûbu olmak çok mu kötü bir şeydir? Adında millî sıfatını taşıyan MİT, kötü bir kurum mudur? MİT'in temeli olan, Teşkilât-ı Mahsûsa'yı ve mensûplarını, minnetle yâd etmeyen bir Türk olabilir mi? Süleyman Askerî Beğ'i, Kuşçubaşı Eşref Sencer'i, rahmetsiz hatırlayanımız var mıdır?Dünyada, istihbârat teşkilâtlarından devlet yönetimine çıkan, kim garipsenmiştir?
Ama bizde öyle değil kazın ayağı!
Kim kimi karalayacaksa, "MİT'çi" der, çekilir kenâra! Çünkü MİT'in millîliği, sorgulanıyor millî vicdanlarda. Ufuk Uras'ın da, Doğu Perinçek'in de, bir çok yazar-çizerin de, hatta İmralı hükümlüsünün de MİT elemanı olduğu yazılıp çizilmiyor mu?
Dahası; efsâne siyâset adamı, Ülkücü Hareket'in Başbuğu Alparslan TÜRKEŞ, kendi el yazısı ile; "Devlet Bahçeli MİT'dendir. Arkadaşlarımız MİT'den uzak olmalı, ..." diye bir belge mektup bırakmamış mıdır? Örnekler çoğaltılabilir... "Yapılanlar da ortada..." diye, katkı vermek istedim. Sıra gelmedi!...
Korku ve kültürü(!) işlendi. Program konuğu; akademisyen kimliği ile, suya-sabuna dokunmamayı tercih etti, cesûrca! Ama katılımcılar; korkunun, kültür olamayacağını savundular. Bir öğretmen; Türklerin göçer bir millet oldukları için, korkak oldukları gibisinden bir şeyler söyledi! Program yapımcısı ve konuğu, sükûtları ile bu tanıma katılır gibi oldular, katılımcılar ise aksini savundular. Siyâset dilimize Başbakan'ca katılan kelimeyle; 'Velev ki' Türkler göçer olsalar; bilmediği yerlere at süren toplum, korkak tarifi mi, yoksa korkusuz tarifi mi alır? Ki Türk Milleti, Orta Asya'da da, Anadolu'da da göçer değil yerleşiktir. Hepsinin sâbit adresleri vardır. Yaylaklarının da, kışlaklarının da yeri sâbittir.
Bunlar dursun biraz!
Günümüzün, "korku atmosferi"ne dönelim. Korku, insânî bir davranıştır ve en cesûr insanda da olmalıdır. Ama korku, yenilebilir bir davranıştır aynı zamanda. Korkusunu yenerek efsâneleşen ne kahramanlar dinlemişizdir büyüklerimizden.
Korku ile saygıyı, mutlaka ayırmak gerek. Saygı; toplumsal değerlere, örfe-ananeye uymak için gösterilen, ahlâkî bir gayrettir. Normalinde; milletin yasalara, yasa koyucunun millete saygısı olmalı ve bu davranışın adına da aslâ korku denmemelidir...
Yasalarla, uygulayıcı kolluk güçleri ve yargı, uyuşmazlık içinde olursa; uygulayıcılar yasalara uymazlarsa, o ülkede adâletin varlığı sorgulanır! Bu gün, demokrasi adına, bu dayatmayla muhatabız!
Korkudan hareketle, farklı doğu-batı zihnîyeti de kabûl edilemez! Adâletin adresi, insan gibi insanların, hür vicdânları değil midir? Batı'da başka, doğuda başka adâlet mi olur? Yoksa; batıda, başka, doğuda başka adâlet uygulamaları mı vardır?!...
Bu konuda söylenecek çok şey var, yerim bitti! Konuya; eğer gündeme, yeni bir kimliksiz bomba atılmazsa, mutlaka devam edeceğim!
Adâletin olduğu yerde korku asla olmaz ve zorbalar barınamaz, çünkü;
"ADÂLET, MÜLKÜN TEMELİDİR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Cuma, Ocak 16, 2009
GÜVENDİK, SUÇLUYUZ!...
Haçlı'nın yüzlerce yıldır ağzının sulandığı, yer yüzü cenneti ülkemizi, Türkiyemizi suç ve suçlular cennetine çevirdiler Allah'tan bulasıcalar!...
Küfredemezsin, suç! Bedduâdan başka, boşalma yolu bırakmadılar!...
İktidâra muhalefet suç! Dokunulmazlık zırhını despot genel başkanlar ve yandaşları paylaştığı için -vatandaşa bir şey kalmadı ve- hükümeti demokratik olmayan yollarla düşürmekle suçlanır, çeteci ilan edilirsin!...
Demokrasi ve demokratlık adına veya adıyla yapılan gayr-ı demokratlıkları söyleyemezsin, suç! Dikta savunucusu ilan edilir, yargılanırsın!...
Devâm eden mahkeme hakkında, gizlilik dereceli bilgiler çarşaf çarşaf servis edilerek yayımlanır bir şey yok! Sen bunlardan hareketle kanaatini söylersin, devam eden mahkemeye etki sayılır, suç! Cuntacı ilân edilirsin!...
Hükümete birşey diyemezsin!
Polise bir şey diyemezsin!
Her kesi takip eden tele kulakçılara bir şey diyemezsin!
Hazineyi soyana, hortumlayana bir şey diyemezsin!
Emânet ceketle resim çektirerek millet vekili olduktan sonra, bakan olan ve beş yıl sonunda oğluna 600 daire(!)cik kazandırana; belediye otobüsü biletçiliğinden başbakanlığa yükselen ve oğluna gemi(!)cik alana, bir şey diyemezsin!
Demokratik bir ülkede, demokratça susma hakkı(!)nı kullanmazsan demokratlar tarafından linç edilirsin!
Susarsan, sus/turul/ma hakkı(!)nı kullan/dırıl/an sanık; susmazsan, suçlusun. Ayağa kalk!
Yeter artık! Yetsin be!...
Atatürk'ümü, Türk'ümü, Türkiyem'i geri verin!
Îmanlı Cumhurbaşkanı da, îmanlı BOP Eş Başkanı Başbakan da, beş yılda Karun'laşan, iş bilen îmanlı bakanlarınız da sizin olsun!
Ağzımızın tadını, huzûrumuzu geri verin!
Hain, hür; eşkiya, terörist, bölücü, katil dağda, elinde silâh ve hür; polis vurabilir, asker vurabilir, karakollar basabilir, tavuk kadar kıymet vermediği sivil vatandaşı topluca katledebilir; sınırsız örgütsel hürriyeti var ve 'Düşman değil, suçlu!'; asla suç işlemeyen-işleyemeyen, yasalara, devlete, güvenlik güçlerine inanan, saygılı vatandaş, çelik kapılarının ardında, evinde mahkûm!...
Dünyanın en güçlü dinleme-izleme aletlerine ve savunma silâhlarına sahip, donanımlı güvenlik güçleriniz sizin olsun! Bekçi Baba'nın, bir düdükle kontrol ettiği, âsâyişi berkemâl sokaklarımızı geri verin! Bekçi Babamızı, bekçi düdüğümüzü geri verin ki sesini duyup özlediğimiz uykuya geçebilelim!...
Dinli dinsizden, dinsiz dinliden korkar birbirini tanımadan! Zâten birbirinden farkı da yok dinliyle, dinsizin!
Eşkiyanın, teröristin şehir uzantıları, sokaklara hâkim; araba yakar, mağaza kundaklar, insan hakları var, demokratik hakları var; arabanın, mağazanın sahibi, evine mahkûm!
Bu mükemmel huzuru, siz getirdiniz sağ olmayasınız! Alın huzurunuzu da, ananızı da gidin artık başımızdan! Getirdiğiniz huzûr ve istikrâr kadar taş düşsün başınıza! Çekin gidin kardeşim! Düşün yakamızdan! Türkiyemizi, yer yüzü cennetimizi, kapıları kilitlenmeyen evlerimizi, huzurlu sokaklarımızı, birbirine akrabadan yakın mahallelerimizi geri verin!..
Donulmazlık zırhıyla Meclis'e taşıdığınız DTP'li, İmralı vekilleri alın sizin olsun. Ömürlerini vatana millete hasretmiş "Devlet yanlısı Çete"(!)ci Paşalarımız'ı, gazetecilerimizi, suç aleti kalemlerimizi, geri verin!
Gidin kardeşim! Düşün yakamızdan! "Allah ile aldatılanlar"ın mazlûmca öfkelerini ve ;"Allah belânızı versin!" diye bedduâlarını duymaz mısınız?
Mazlûmun duâ ve bedduâsının makbûl olduğunu da, hiç duymadınız mı?
Derviş, dervişin arkasına sırayla geçermiş! Alma mazlûmun âhını, çıkar aheste aheste, bilmez misiniz? Devletimize, sistemimize ve sistemin icâdı size güvendiysek suçlu muyuz?
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Küfredemezsin, suç! Bedduâdan başka, boşalma yolu bırakmadılar!...
İktidâra muhalefet suç! Dokunulmazlık zırhını despot genel başkanlar ve yandaşları paylaştığı için -vatandaşa bir şey kalmadı ve- hükümeti demokratik olmayan yollarla düşürmekle suçlanır, çeteci ilan edilirsin!...
Demokrasi ve demokratlık adına veya adıyla yapılan gayr-ı demokratlıkları söyleyemezsin, suç! Dikta savunucusu ilan edilir, yargılanırsın!...
Devâm eden mahkeme hakkında, gizlilik dereceli bilgiler çarşaf çarşaf servis edilerek yayımlanır bir şey yok! Sen bunlardan hareketle kanaatini söylersin, devam eden mahkemeye etki sayılır, suç! Cuntacı ilân edilirsin!...
Hükümete birşey diyemezsin!
Polise bir şey diyemezsin!
Her kesi takip eden tele kulakçılara bir şey diyemezsin!
Hazineyi soyana, hortumlayana bir şey diyemezsin!
Emânet ceketle resim çektirerek millet vekili olduktan sonra, bakan olan ve beş yıl sonunda oğluna 600 daire(!)cik kazandırana; belediye otobüsü biletçiliğinden başbakanlığa yükselen ve oğluna gemi(!)cik alana, bir şey diyemezsin!
Demokratik bir ülkede, demokratça susma hakkı(!)nı kullanmazsan demokratlar tarafından linç edilirsin!
Susarsan, sus/turul/ma hakkı(!)nı kullan/dırıl/an sanık; susmazsan, suçlusun. Ayağa kalk!
Yeter artık! Yetsin be!...
Atatürk'ümü, Türk'ümü, Türkiyem'i geri verin!
Îmanlı Cumhurbaşkanı da, îmanlı BOP Eş Başkanı Başbakan da, beş yılda Karun'laşan, iş bilen îmanlı bakanlarınız da sizin olsun!
Ağzımızın tadını, huzûrumuzu geri verin!
Hain, hür; eşkiya, terörist, bölücü, katil dağda, elinde silâh ve hür; polis vurabilir, asker vurabilir, karakollar basabilir, tavuk kadar kıymet vermediği sivil vatandaşı topluca katledebilir; sınırsız örgütsel hürriyeti var ve 'Düşman değil, suçlu!'; asla suç işlemeyen-işleyemeyen, yasalara, devlete, güvenlik güçlerine inanan, saygılı vatandaş, çelik kapılarının ardında, evinde mahkûm!...
Dünyanın en güçlü dinleme-izleme aletlerine ve savunma silâhlarına sahip, donanımlı güvenlik güçleriniz sizin olsun! Bekçi Baba'nın, bir düdükle kontrol ettiği, âsâyişi berkemâl sokaklarımızı geri verin! Bekçi Babamızı, bekçi düdüğümüzü geri verin ki sesini duyup özlediğimiz uykuya geçebilelim!...
Dinli dinsizden, dinsiz dinliden korkar birbirini tanımadan! Zâten birbirinden farkı da yok dinliyle, dinsizin!
Eşkiyanın, teröristin şehir uzantıları, sokaklara hâkim; araba yakar, mağaza kundaklar, insan hakları var, demokratik hakları var; arabanın, mağazanın sahibi, evine mahkûm!
Bu mükemmel huzuru, siz getirdiniz sağ olmayasınız! Alın huzurunuzu da, ananızı da gidin artık başımızdan! Getirdiğiniz huzûr ve istikrâr kadar taş düşsün başınıza! Çekin gidin kardeşim! Düşün yakamızdan! Türkiyemizi, yer yüzü cennetimizi, kapıları kilitlenmeyen evlerimizi, huzurlu sokaklarımızı, birbirine akrabadan yakın mahallelerimizi geri verin!..
Donulmazlık zırhıyla Meclis'e taşıdığınız DTP'li, İmralı vekilleri alın sizin olsun. Ömürlerini vatana millete hasretmiş "Devlet yanlısı Çete"(!)ci Paşalarımız'ı, gazetecilerimizi, suç aleti kalemlerimizi, geri verin!
Gidin kardeşim! Düşün yakamızdan! "Allah ile aldatılanlar"ın mazlûmca öfkelerini ve ;"Allah belânızı versin!" diye bedduâlarını duymaz mısınız?
Mazlûmun duâ ve bedduâsının makbûl olduğunu da, hiç duymadınız mı?
Derviş, dervişin arkasına sırayla geçermiş! Alma mazlûmun âhını, çıkar aheste aheste, bilmez misiniz? Devletimize, sistemimize ve sistemin icâdı size güvendiysek suçlu muyuz?
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Perşembe, Ocak 15, 2009
KUYUDAN NE ÇIKACAK?
Bir deliye, bir kuyuya taş attırdılar! Şimdi kırk değil, kırk bin akıllı ne kuyuya yaklaşabiliyor, ne de taşı çıkarabiliyor! Çünkü binlerce kişi, hatta milyonlarca vatandaş; kuyuya atılan taşın mı, çıkarılırsa kuyunun mu önemli olduğuna karar veremiyor! Kuyu korkulu ve pis kokulu, taş ta bir o kadar şaibeli!...
Bir insan, birisini taklît ettiğinde, taklitçiliği kadar başarılı rol yaptığına karar verilir. Rol yapan, kendisini taklit ettiği kişi zannedince ortalık karışıyor! Zannederim dünyada, böyle bir açmazı olan bizden başka bir ülke yok! Çünkü ne senaryo, ne de figüranlar millî değil.
Yıllarca "Kurtlar Vadisi" diye bir dizi ile milleti esir aldılar! Trafik durdu nerdeyse yıllarca! Çünkü dizide anlatılanlar, millete yabancı değildi. Her ne kadar ilk başlangıcında; olayların ve kişilerin hayâlî olduğu yazılsa ve okunsa da; millet dizideki şahısların gerçek hayatta kimler olduğu konusunda, yıllarca ahkâm kesti!...
Dizinin tek doğrusu; başımıza geçirilen çuvalın intikamının sanal da olsa alınmasıydı! Bu aynı zamanda "Metal Fırtına"nın da intikamıydı! Milletin yüreğine su serpmişti! Dizden sonra; 19 aydır süren "Çete dalgaları" başlatıldı. Her göz altına alına kişinin, dizide bir temsilcisi vardı. Tam; derin devlet mi, çete mi galip gelecek diye sona yaklaşılmışken dizi kaldırıldı, gerçeği sahneye koyuldu! Gerçeği, diziden daha fazla izleniyor şimdi!...
Yıllarca Türk Milliyetçiliğinin ne sağcılık, ne de solculuk olmadığını; millet yararına, millî çıkarlarımıza olan her fikri içinde barındırdığını, barındırması gereğini anlattık durduk. Ya anlatamadık, ya da anlattık dinletemedik!
Dinleyenler de dışardan, müttefik(!)lerimizden öğütlü enteller oldukları için inandıramadık! 1952 yılında Milli Şef döneminde; SSCB ve komünizm tehlikesine karşı, ortak savunma amacıyla kurulan NATO'ya girmemizle, millî olmayan derin kuruluşların olduğu söylenmeğe başlandı. Bu derin kuruluşların; Türkiye'de solu, radikal sağı, şövenist bölücüleri, hatta liberalleri çok insafsızca kullandığı söylendi durdu! 12 Eylül Kıyameti öncesi; sabah bir solcu üniversiteliyi öldüren silah, öğlenden sonra bir ülkücüyü öldürdü!
NATO'nun dolayısıyla ABD'nin yanında olanlar devlet yanlısı; karşısında olanlar devlet kartşıtı olarak tariflendi. Bütün bu süreçte Türk Milliyetçileri; "Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin, her şey Türk'e göre, Türk tarafından,Türk için." inancıyla, tamamen bağımsız bir Türk duruşuyla ortadaydı. Ama gören gözleri kapatanlar, duyan kulakları tıkayanlar yüzünden Türk Milliyetçilerinin bu duruşu da saklandı...
Avrupa'da ve orta doğuda her milletin milliyetçiliği, özellikle desteklenir ve tahrîk edilirken; Türk Milliyetçiliği, her zaman devlet ve sistem için tehlike olarak tariflendi! 1944'te Türkçü söylemli bir başbakan döneminde, Milli Şef'in tâlimatıyla Türk Milliyetçiliği tehlike olarak tarif edilip korkunç baskılara, işkencelere, tazyîklere muhatap oldu. Millî Şef, Türkiye'yi NATO'ya sokan ve ABD ile yakın ilişkilerde olan bir siyâset adamımızdı. Çok gariptir bütün dünya mazlûm milletlerince bağımsızlık timsâli olarak kabul edilen Mustafa Kemal Atatürk'ün yakın mesai arkadaşıydı. Bu tarifi, milletin İsmet Paşa'ya itimâdının değişmez argümanıydı.
50 yıl sonra; içerde dîni bir tarifi olan, yıllarca siyonizme karşı olduğunu söyleyen İslamcı bir hareketin ve ABD ile yakın müttefik(!)lik ilişkileri olan bir iktidarın, yine Türk Milliyetçiliğine tazyîki ve baskısı başlatıldı! Ümraniye Bombaları diye başlayan, emniyetin Fetullahçıları tarafından Ergenekon'laştırılan bir davada; ateşle barutu, alevle benzini bir araya getiren, bir "Devlet Yanlısı Çete" tanımıyla karşı karşıyayız!...
Mahkeme sürüyor. Adâlete güvenmekten, yargıya itimattan başka da bir çâremiz yok. Ya bağımsız olduğuna inandığımız yargı; hem kendisini hem kamu vicdânını aklayacak, ya da bir delinin, bir şey attığını bildiğimiz kuyudan ne çıkacak, hep berâber göreceğiz...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Bir insan, birisini taklît ettiğinde, taklitçiliği kadar başarılı rol yaptığına karar verilir. Rol yapan, kendisini taklit ettiği kişi zannedince ortalık karışıyor! Zannederim dünyada, böyle bir açmazı olan bizden başka bir ülke yok! Çünkü ne senaryo, ne de figüranlar millî değil.
Yıllarca "Kurtlar Vadisi" diye bir dizi ile milleti esir aldılar! Trafik durdu nerdeyse yıllarca! Çünkü dizide anlatılanlar, millete yabancı değildi. Her ne kadar ilk başlangıcında; olayların ve kişilerin hayâlî olduğu yazılsa ve okunsa da; millet dizideki şahısların gerçek hayatta kimler olduğu konusunda, yıllarca ahkâm kesti!...
Dizinin tek doğrusu; başımıza geçirilen çuvalın intikamının sanal da olsa alınmasıydı! Bu aynı zamanda "Metal Fırtına"nın da intikamıydı! Milletin yüreğine su serpmişti! Dizden sonra; 19 aydır süren "Çete dalgaları" başlatıldı. Her göz altına alına kişinin, dizide bir temsilcisi vardı. Tam; derin devlet mi, çete mi galip gelecek diye sona yaklaşılmışken dizi kaldırıldı, gerçeği sahneye koyuldu! Gerçeği, diziden daha fazla izleniyor şimdi!...
Yıllarca Türk Milliyetçiliğinin ne sağcılık, ne de solculuk olmadığını; millet yararına, millî çıkarlarımıza olan her fikri içinde barındırdığını, barındırması gereğini anlattık durduk. Ya anlatamadık, ya da anlattık dinletemedik!
Dinleyenler de dışardan, müttefik(!)lerimizden öğütlü enteller oldukları için inandıramadık! 1952 yılında Milli Şef döneminde; SSCB ve komünizm tehlikesine karşı, ortak savunma amacıyla kurulan NATO'ya girmemizle, millî olmayan derin kuruluşların olduğu söylenmeğe başlandı. Bu derin kuruluşların; Türkiye'de solu, radikal sağı, şövenist bölücüleri, hatta liberalleri çok insafsızca kullandığı söylendi durdu! 12 Eylül Kıyameti öncesi; sabah bir solcu üniversiteliyi öldüren silah, öğlenden sonra bir ülkücüyü öldürdü!
NATO'nun dolayısıyla ABD'nin yanında olanlar devlet yanlısı; karşısında olanlar devlet kartşıtı olarak tariflendi. Bütün bu süreçte Türk Milliyetçileri; "Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin, her şey Türk'e göre, Türk tarafından,Türk için." inancıyla, tamamen bağımsız bir Türk duruşuyla ortadaydı. Ama gören gözleri kapatanlar, duyan kulakları tıkayanlar yüzünden Türk Milliyetçilerinin bu duruşu da saklandı...
Avrupa'da ve orta doğuda her milletin milliyetçiliği, özellikle desteklenir ve tahrîk edilirken; Türk Milliyetçiliği, her zaman devlet ve sistem için tehlike olarak tariflendi! 1944'te Türkçü söylemli bir başbakan döneminde, Milli Şef'in tâlimatıyla Türk Milliyetçiliği tehlike olarak tarif edilip korkunç baskılara, işkencelere, tazyîklere muhatap oldu. Millî Şef, Türkiye'yi NATO'ya sokan ve ABD ile yakın ilişkilerde olan bir siyâset adamımızdı. Çok gariptir bütün dünya mazlûm milletlerince bağımsızlık timsâli olarak kabul edilen Mustafa Kemal Atatürk'ün yakın mesai arkadaşıydı. Bu tarifi, milletin İsmet Paşa'ya itimâdının değişmez argümanıydı.
50 yıl sonra; içerde dîni bir tarifi olan, yıllarca siyonizme karşı olduğunu söyleyen İslamcı bir hareketin ve ABD ile yakın müttefik(!)lik ilişkileri olan bir iktidarın, yine Türk Milliyetçiliğine tazyîki ve baskısı başlatıldı! Ümraniye Bombaları diye başlayan, emniyetin Fetullahçıları tarafından Ergenekon'laştırılan bir davada; ateşle barutu, alevle benzini bir araya getiren, bir "Devlet Yanlısı Çete" tanımıyla karşı karşıyayız!...
Mahkeme sürüyor. Adâlete güvenmekten, yargıya itimattan başka da bir çâremiz yok. Ya bağımsız olduğuna inandığımız yargı; hem kendisini hem kamu vicdânını aklayacak, ya da bir delinin, bir şey attığını bildiğimiz kuyudan ne çıkacak, hep berâber göreceğiz...
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER ÛNVANDAN ÜSTÜNDÜR."
Selâm, sevgi, dua...
Mustafa ASLAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)