Cumanız yüzünüze bütün mübârekliği ve Allah'ın bereketiyle açılsın inşallah.
Cumanız mübarek olsun Dostlar;
National Geographic Channel'deki hayvanlar ile ilgili belgeselleri heves ve heyecanla izlerim.
Aynı zamanda -belki birilerine kaçıkça gelebilir ama- becerebildiğimce hayvaların davranışlarını, insanlığa uygulayarak kendi kendime yorumlamaya çalışırım.
"Karen Fogg Çocuğu" namlı habeci-gazteci M. Ali Birand'ın ölümü üzerine çok şey söylendi, yazıldı, çizildi!
Bir kaç gün daha yazılıp çizilecek, söylenecek sonra hafızalarda layık olduğu yeri alarak unutulmaya terk edilecek elbette...
"İnsanların dillerinden düşmeyen iki türlü ismi vardır; biri iyi, biri kötüdür. ikisi de unutulmaz. İyiyi överler, kötüye söverler. Dikkat et!" Milli uyarısını Kutadgu Bilig'den alarak kavramaya çalışan bir Türk Milliyetçisi olarak ben de düşüncelerimi yazıya döktüm.
Dün itibariyle de siz okurlarımla paylaştım.
Yazıları başlığına veya yapılan ilk yorumlara göre yorumlamaya alışkın sanal-ağ müdavimi bazı dostlarımızın sert itirazlarına muhatap oldum! Bazı hakaretâmiz yorumlar da yapıldı! Yapılsın eyvallah!
İtiraz bekliyordum ama bu kadarını değil tabi!
Şimdi o TV kanalı ve hayvanlarla ilgili belgesellerden niye bahsettiğime döneyim:
National Geographic Channel'de bir belgesel izlemiş ve çok etkilenmiştim.
Bir kaç çakal, bir aslan leşine tesadüf ettiler. Önce korktular! Sonra canlanmadığını görünce içlerinden en cesuru, aslan leşine yavaş yavaş yaklaştı. Aslanın cansız olduğunu görünce sevinci anlatılır gibi değil! Çıldırdı sanki!...
Aslanın leşi üzerinde atladı, zıpladı; tepindi dakikalarca!
Sonra diğerleri de gelip aynı sevinç gösterilerini yaptılar ve sonunda ilk yaklaşan cesur çakal, aslanın leşine siydi ve çekip gittiler!
Bir de aslanın bir çakal leşine denk geldiğini izledim aynı kanalda yine... Belgeseli çekenler de -her halde- aynen benim merakımla ne yapacak diye pür dikkat beklemiş ve kayıt etmişlerdi her halde!
Aslan çakal leşini fark etti. Şöyle bir baktı sadece ve cansız olduğunu anlayınca hiç ilgilenmedi bile çekip gitti!
Yine aynı belgesel kanaldan izleyip öğrendiğim kadarıyla aslanlarla çakallar arasında müthiş bir hasımlık var! Aslanlar çakalları yakaladıkları yerde gebertip geçiyorlar! Çakallar da yakaladıkları aslan yavrularını asla affetmiyorlar nedense!...
Bir aslan leşine çakalların yaptıkları ile çakal leşine aslanın yaptıklarını hatırladım ve "Karen Fogg Çocuğu"nun ölümü üzerine yazılıp çizilenlerle mukayese ettim kendi kendime!
Bir Türk olarak, bir Türk Milliyetçisi olarak vatan-millet hiyanetini bildiğimiz birini gönlümüzce sorgulayıp, yargılayıp cezalandıramadıktan sonra Emr-i Hakk gereği ölmüş birine intikam hisleriyle saldırmanın bir mantığı olabilir mi diye saat 24.00'ten sabaha kadar, saat 07.00'ye kadar düşündüm durdum...
Savaş meydanlarında itlaf ettiği kafir düşmanlarını bile kurda-kuşa yem olmasın diye tâzimle gömen bir asil milletin çocukları olarak biz, bir eceliyle ölümle intikam alabilir miyiz?
Düşmanın eceliyle ölümüne sevinerek tesellî olabilir miyiz?
Düşündüm durdum!
Şahsen yapamam!
Yapamadım da!
Ölüden amel defteri dürüldüğü için artık şeytanın bile vazgeçtiğini öğreten bir dinin mensupları, böyle mi davranmalılar diye de hâlâ sorgulamaktayım!
Ölümün çalmayacağı kapı yok Dostlar! Bugün onda, yarın bende veya sende!...
"Allah'tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyiniz; sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah'a söverler!" (En'âm-108)
Bizim kıymetlilerimizin, sevdiklerimizin ölümleriyle sevinenlere nasıl bakıyorsak; bir hasmın eceliyle ölümüne sevinir ve bunu belli edersek bize de aynı tavır takınılmaz mı?
"Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiçbiri yok!
Sen mi kaldın, yalnız kafileden böyle uzak?
Postu sermekse merâmın yola, serdirmezler;
Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak." (Mehmet Âkif ERSOY)
Korkaklar, rüyalarında Zaloğlu Rüstem'i döverler vesselâm...
Selâm, sevgi, duâ...
Tokkalı Mustafa ASLAN
Cuma, Ocak 18, 2013
"BİR AND"A YOK ARTIK!
Ölümle hastalıkla kimseden intikam alınmaz!
İslâm ahlâkı da, Türk töresi de buna izin vermez.
Allah rahmet eylesin...
Sağlığındsa sevenleri ve sevmeyenlerinin sayısını bilemeyenlerden olarak efsâneleşmeyi başaran özel bir fanîyi daha kaybettik!
Dün varken bugün yok olan ama aslında, asıl kalıcılığa geçen, terfi eden bir fanî, artık yok!
Kutadgu Bilig'den; "İnsanların dillerinden düşmeyen iki türlü ismi vardır; biri iyi, biri kötüdür. ikisi de unutulmaz. İyiyi överler, kötüye söverler. Dikkat et!" millî uyarısını almış, öğrenmiştik. Biliyoruz!
Mehmet Ali BİRAND'la tamamen zıt kutupların adamlarıydık!
Hatta tamamen zıt kutuplardık.
Birand'ın haberinin olup olmadığını bilmiyorum ama ben, onunla tamamen zıt kutuplarda ve tamamen zıt kişilikler olduğumuzu zannediyordum!
Zıt kutuplar gibiydik, öyler zannediyordum, dedim!
Ölümüyle gördüm ve öğrendim ki tamamen zıt değilmişiz! İnsan severlikte yani hümanizmde benzermişiz! Ve gariptir ben Birand'ı seviyormuşum!
Kızgınlığım da bu sevgimden kaynaklıymış!
Çok şaşırmadım!
Ne ölümüne, ne de ölümüne şaşırarak panikleyen sevenlerine şaşırmadım; benim bu kadar üzülmeme şaşırdım!
Ben artık beni, Birand kadar kızdırabilecek biri olmayacak diye de üzülüyorum!
İz bırakarak Önden Giden Türk Ulularından Rahmetli Rauf DENKTAŞ'ın ona hitâben kullandığı ve kendisinin de kabullendiği "Karen Fogg Çocuğu" sıfatı öznesiz artık!
Yerine yeni bir Karen Fogg Çocuğu geçirilmesin diye, Karen Fogg Çocukluğu Birand'la bitsin diye duâ ederken rahmet dilemeğe de devam edeceğim!
Bütün samimiyetimle daha şimdiden özlediğimi de söyleyebilirim!
Sağlığında adını zikr'ederek hiç yazmadım ama "Karen Fogg Çocuğu" sıfatıyla kulağını çok çınlattım!
Mehmet Ali BİRAND'ın adını açıkça zikrederek yazdığım ilk yazım bu!
Bu yazım, aynı zamanda bir helâlleşme!
Birand'ın şahsıma bir zararı dokunmadı! Dolayısıyla helâl edeceğim şahsî bir hakkım yok ve olsaydı kesinlikle helâl ederdim. Ama "Karen Fogg Çocuğu" sıfatını kendisi de kabul ve hazmederek Türk Milletinin bütünlüğüne verdiği zararlar dolayısıyla Türk Milletinin çok hakkı var!
Ben de Türk Milleti mensûbu bir Türk olarak, DNA'mın fonksiyonu gereği milliyetçi bir Türk olarak payıma düşen kadarıyla hakkımı helâl ederken Türk Milletinin haklarını helâl etmiyorum ki buna zaten hakkım da yok!
Şu an "Karen Fogg Çocuğu" Birand'a rahmet okuyanlarla lanet okuyanların sayısını ve aralarındaki sayısal farkı tahmin edebiliyorum ama kesinlikle söyleyemem! Az da olsalar, çok ta olsalar şahsen rahmet okuyanlar arasındayım!
Birand'ın bir hakkını da teslim zorundayım; bir çınar gibi ayakta ölmesine gıpta etmediğimi, son anına kadar işiyle mesleği ile dopdolu yaşayarak ölümünü, kıskanmadığımı söyleyemem!
Ben bir Türk olarak Türkçü, Türk Milliyetçisi, Türk Milletçisi safımda taviz vermeden uğraşıp didinirken Birand ve aynı saftaki benzer insanlar "küreselleşme" adlı 21.yy.'ın emperyalizm yayılma aşısını topluma zerk ediyorlardı!
Bu yüzden hemen her gün, yollarımız çakışır, fikirlerimiz çarpışır, tavırlarımız kavga savaşırdı!
Türk Milliyetçiliğinin en etkili hasımlarından biriydi ama kırk yıldır biz onu, o da bizi tanımıştık! Birbirimizi tanıyorduk! Gardlarımız bu tanımışlıkla düz orantılı korunmamıza yarıyordu!
Son yıllarda; Eski Tüfekler adlı solcu çakar almazlar, Allah ile aldatan Ilımlı İslamcı adlı lâ-dînî dindar kindarlar, Türk Milletinin binlerce yıllık hükümranlığına Haçlı şımartması ile itiraz eden ve saldıran bölücüler; her dönemin fark edilinceye kadar itibar gören ama gerçek yüzleri öğrenilince iğrenilen 'Dolma Kalemler' adlı ucuz karaktersizler, 'Dinler Arası Diyalogcu' dinsizler, 'Medeniyetler Arası İttifak'çı medeniyetsiz nesepsizler el-ele vererek Türk Kimliğine, Türk Milletine, Türk Milliyetçiliği ve Türk Milletçiliğine hücumdaydılar!
Yetmez gibi hayâsızca Türk Milliyetçiliği temelli Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne ve kurucusu Muhteşem Türk Atatürk'e saldırmaya başlamışlardı!
Birand, bu şer cephesinin en usta silahşörlerindendi!
Şer cephesinde bir gedik açıldı diye sevinmem gerekirken Tanrım tanığımdır ki sevinemiyor, aksine üzülüyorum!
Çünkü kişilerin, milletlerin, devletlerin gücünün hasımlarıyla düz orantılı olduğunu ihtişamlı Türk Tarihinden biliyorum!
Bir kaç gün içinde hayatın normal seyrine dönmesiyle şer cephesinin de kendisini toparlayarak yeni bir "Karen Fogg Çocuğu" ihdâs edeceğini biliyorum. Mehmet Ali BİRAND kadar başarılı, bizim cenâha zararlı olabilir mi bilemem ama baştan da söylemiştim ya; ölümle ve hastalıkla birinden intikam alınmaz!
İslâm ahlâkı da, Türk Töresi de buna izin vermez biliyoruz...
"İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn." Allah rahmet eylesin.
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER UNVANDAN ÜSTÜNDÜR." Vesselâm...
Selâm, sevgi, duâ...
Tokkalı Mustafa ASLAN
İslâm ahlâkı da, Türk töresi de buna izin vermez.
Allah rahmet eylesin...
Sağlığındsa sevenleri ve sevmeyenlerinin sayısını bilemeyenlerden olarak efsâneleşmeyi başaran özel bir fanîyi daha kaybettik!
Dün varken bugün yok olan ama aslında, asıl kalıcılığa geçen, terfi eden bir fanî, artık yok!
Kutadgu Bilig'den; "İnsanların dillerinden düşmeyen iki türlü ismi vardır; biri iyi, biri kötüdür. ikisi de unutulmaz. İyiyi överler, kötüye söverler. Dikkat et!" millî uyarısını almış, öğrenmiştik. Biliyoruz!
Mehmet Ali BİRAND'la tamamen zıt kutupların adamlarıydık!
Hatta tamamen zıt kutuplardık.
Birand'ın haberinin olup olmadığını bilmiyorum ama ben, onunla tamamen zıt kutuplarda ve tamamen zıt kişilikler olduğumuzu zannediyordum!
Zıt kutuplar gibiydik, öyler zannediyordum, dedim!
Ölümüyle gördüm ve öğrendim ki tamamen zıt değilmişiz! İnsan severlikte yani hümanizmde benzermişiz! Ve gariptir ben Birand'ı seviyormuşum!
Kızgınlığım da bu sevgimden kaynaklıymış!
Çok şaşırmadım!
Ne ölümüne, ne de ölümüne şaşırarak panikleyen sevenlerine şaşırmadım; benim bu kadar üzülmeme şaşırdım!
Ben artık beni, Birand kadar kızdırabilecek biri olmayacak diye de üzülüyorum!
İz bırakarak Önden Giden Türk Ulularından Rahmetli Rauf DENKTAŞ'ın ona hitâben kullandığı ve kendisinin de kabullendiği "Karen Fogg Çocuğu" sıfatı öznesiz artık!
Yerine yeni bir Karen Fogg Çocuğu geçirilmesin diye, Karen Fogg Çocukluğu Birand'la bitsin diye duâ ederken rahmet dilemeğe de devam edeceğim!
Bütün samimiyetimle daha şimdiden özlediğimi de söyleyebilirim!
Sağlığında adını zikr'ederek hiç yazmadım ama "Karen Fogg Çocuğu" sıfatıyla kulağını çok çınlattım!
Mehmet Ali BİRAND'ın adını açıkça zikrederek yazdığım ilk yazım bu!
Bu yazım, aynı zamanda bir helâlleşme!
Birand'ın şahsıma bir zararı dokunmadı! Dolayısıyla helâl edeceğim şahsî bir hakkım yok ve olsaydı kesinlikle helâl ederdim. Ama "Karen Fogg Çocuğu" sıfatını kendisi de kabul ve hazmederek Türk Milletinin bütünlüğüne verdiği zararlar dolayısıyla Türk Milletinin çok hakkı var!
Ben de Türk Milleti mensûbu bir Türk olarak, DNA'mın fonksiyonu gereği milliyetçi bir Türk olarak payıma düşen kadarıyla hakkımı helâl ederken Türk Milletinin haklarını helâl etmiyorum ki buna zaten hakkım da yok!
Şu an "Karen Fogg Çocuğu" Birand'a rahmet okuyanlarla lanet okuyanların sayısını ve aralarındaki sayısal farkı tahmin edebiliyorum ama kesinlikle söyleyemem! Az da olsalar, çok ta olsalar şahsen rahmet okuyanlar arasındayım!
Birand'ın bir hakkını da teslim zorundayım; bir çınar gibi ayakta ölmesine gıpta etmediğimi, son anına kadar işiyle mesleği ile dopdolu yaşayarak ölümünü, kıskanmadığımı söyleyemem!
Ben bir Türk olarak Türkçü, Türk Milliyetçisi, Türk Milletçisi safımda taviz vermeden uğraşıp didinirken Birand ve aynı saftaki benzer insanlar "küreselleşme" adlı 21.yy.'ın emperyalizm yayılma aşısını topluma zerk ediyorlardı!
Bu yüzden hemen her gün, yollarımız çakışır, fikirlerimiz çarpışır, tavırlarımız kavga savaşırdı!
Türk Milliyetçiliğinin en etkili hasımlarından biriydi ama kırk yıldır biz onu, o da bizi tanımıştık! Birbirimizi tanıyorduk! Gardlarımız bu tanımışlıkla düz orantılı korunmamıza yarıyordu!
Son yıllarda; Eski Tüfekler adlı solcu çakar almazlar, Allah ile aldatan Ilımlı İslamcı adlı lâ-dînî dindar kindarlar, Türk Milletinin binlerce yıllık hükümranlığına Haçlı şımartması ile itiraz eden ve saldıran bölücüler; her dönemin fark edilinceye kadar itibar gören ama gerçek yüzleri öğrenilince iğrenilen 'Dolma Kalemler' adlı ucuz karaktersizler, 'Dinler Arası Diyalogcu' dinsizler, 'Medeniyetler Arası İttifak'çı medeniyetsiz nesepsizler el-ele vererek Türk Kimliğine, Türk Milletine, Türk Milliyetçiliği ve Türk Milletçiliğine hücumdaydılar!
Yetmez gibi hayâsızca Türk Milliyetçiliği temelli Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne ve kurucusu Muhteşem Türk Atatürk'e saldırmaya başlamışlardı!
Birand, bu şer cephesinin en usta silahşörlerindendi!
Şer cephesinde bir gedik açıldı diye sevinmem gerekirken Tanrım tanığımdır ki sevinemiyor, aksine üzülüyorum!
Çünkü kişilerin, milletlerin, devletlerin gücünün hasımlarıyla düz orantılı olduğunu ihtişamlı Türk Tarihinden biliyorum!
Bir kaç gün içinde hayatın normal seyrine dönmesiyle şer cephesinin de kendisini toparlayarak yeni bir "Karen Fogg Çocuğu" ihdâs edeceğini biliyorum. Mehmet Ali BİRAND kadar başarılı, bizim cenâha zararlı olabilir mi bilemem ama baştan da söylemiştim ya; ölümle ve hastalıkla birinden intikam alınmaz!
İslâm ahlâkı da, Türk Töresi de buna izin vermez biliyoruz...
"İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn." Allah rahmet eylesin.
"TÜRK'ÜM. BU AD, HER UNVANDAN ÜSTÜNDÜR." Vesselâm...
Selâm, sevgi, duâ...
Tokkalı Mustafa ASLAN
Çarşamba, Ocak 16, 2013
OLMADI DEVLETİM VE BÖYLE OLMAZ!...
Olmadı Devletim!...
Olmadı Türk millet adına devleti yöneten AKP Hükümeti!
Olmadı 'Dokunmanın ibadetten sayıldığı' Kasımpaşalı 'kindâr-dindâr' Sultan, olmadı!
Vallahi olmadı!
Olaya neresinden bakarsanız bakın, altında üstünde ne ararsanız arayın sonuç; "Türk Devleti bu değil!" diye çıkar!
Üç bin beş yüz yıllık yazılı, sekiz bin beş yüz yıllık sözlü tarihi, gelenekleri, teâmülleri olan devletli bir millet olarak bu ayıbı kapatmaya mazeret aramak ta ayıptır!
Alın; "BOP Eş Başkanı olarak bizim de bölgede görevlerimiz var!" veya; "Aynı zamanda Medeniyetler Arası İttifakın da Eş Başkanıyız!" böbürlenmesinin sonucunu ve hazmedin hazmedebiliyorsanız!
ABD'li tarihçi Dr. Griffin Tarpley; "Türkler öncelikle Amerika ve İngiltere ile ittifakın 'öldüren bir kucaklama' olduğunu anlamalı; bir başka deyişle İngiliz- Amerikalılar Türkleri öldürene kadar sevecekler. Türkleri Suriye’ye karşı kullanacaklar. Ve çatışmayı modern Türkiye’yi yok etmek için kullanacaklar. Korkarım, Obama’nın aldattığı Erdoğan ve Davutoğlu bu psikoloji ile kendi çukurlarını kazıyorlar. Kazanacakları hiçbir şey yok ve kaybedecekler." diye yorum yapıyor, haberiniz var değil mi?
Bu yorum; "Türk'üm." diyen, "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyen, "Onlar ne kadar Kürtse ben de o kadar Kürdüm; ben ne kadar Türksem onlar da o kadar Türktür." diyen bütün Türkiye Cumhuriyeti Devleti mensûplarını, tahkîr etti, incitti ve tahrîk ediyor farkında mısınız?
Bu fotoğraftaki Türk Devleti olamaz!
Sen, ülkende suç işleyip müttefik(!) ülkelere kaçanları, yakalayamayacaksın!
Sen, Lozan Antlaşması'nı hâlâ kabûl etmemiş tek ülke ve Haçlı silahşörü müttefik(!)in ABD'nin asmamak şartıyla paketleyip teslîm ettiği bir bebek katili câni ile "Yol Haritası" çizmeyi İleri Demokratlık sayacaksın!
Sen; biriniz; "Biz teröristle örgütle pazarlık yapacak namussuz ve ahlâksızlardan değiliz!" derken "Şeytanla da görüşür!" yetkisi verilen bürokratın Oslo'da görüştükleri arasında olduğu belgelenen bir "İleri Demokrasi Elemanı"nın, Paris'te itlâf edilmesine engel olamayacaksın!
Sen, tam da aynı günlerde, İmralı'daki câniye, olan-biteni AKP yorumlarıyla sunan TV'lerden izlesin diye televizyon verdireceksin!
Sen, sonra da; niye, nasıl, kimler tarafından gebertildikleri bilinmeyen üç murdar cesetin, törenle ülkeye getirilmesine izin vereceksin ve yapılacak bölücü gövde gösterilerini seyretmek için, locaya çıkacaksın!
Olmadı Türk Devleti!
Olmadı Türk Devleti'ni yönetsin diye milletçe işbaşına getirilmiş AKP Hükümeti, olmadı!
Olmayan bir sürü iş vardı zaten! Bu, hiç olmadı!
Genelkurmay Başkanlarının silahlı örgüt kurmak ve yönetmekten yargılandığı; TSK'nın otuz yıllık mücadelesinde madalyalarla ödüllendirilen Kahraman Millet Evlatlarının, terör örgütü mensubu iftiracıların gizli tanıklıklarıyla yargılandığı acayip bir süreçte; bütün TV'lerin ve Yaygın Basının, Türkiye'ye getirilecek olan üç leşin propogandasını yapmasına seyirciliğiniz olmadı!
Neresinden bakarsanız bakın kahpece, kalleşçe, kendi iç hesaplaşmaları olduğu belli olan bu mafyatik hesaplaşmanın, Türk Milletinin huzurunu kaçırmaya vesile edilmesi olmadı!
Bu hesaplaşmanın ve bu olayın arkası, derinliği falan yoktur!
Sadece; "Dere ıs'sız, tilki bey!" trajedyasını izliyoruz!
Bin yıllık bir Türk öğretisini, bir daha hatırlatalım. Kutadgu Bilig'de anlatılır:
"Millet, Hakanın duyurduğu isteklerine ilk kurultayda şöyle cevap verir:
1- Yasalarına uyarız ama adil olursa.
2- Vergimizi öderiz ama gümüşün ayarını düşürmezsen.
3- Dostunu dost, düşmanını düşman belleriz ama can ve mal güvenliğimizi sağlarsan." Hakanın istekleri de milletin Hakandan istekleri de Türk'çedir ve nettir!
Bu millî öğretiden hareketle; yasalara uyup uymamayı, yasaların âdil olup olmadığını bir kenara bırakalım! Paramızın değerini bilerek vergi toplanıp toplanamayacağını da... Zaten Hükümete yakın veya Hükümet korumasındaki tarikatlerin, cemaatlerin; "Dar-ül Harpte vergi verilmez" fetvâsıyla vergi kaçırmayı sevâp bellediklerini biliyoruz!
Vatandaş olarak üçüncü maddeye; hükümetin veya Recep Tayyip Erdoğan Sultan'ın dostunu dost, düşmanını düşman belleyip belleyemeyeceğimize bakalım.
Mesela; Hükümet ve Recep Tayyip Erdoğan Sultan, can ve mal güvenliğimizi sağlıyor mu? Sağlıyorsa son on yıldaki şehitlerimizi, PKK'nın katlettiği suçsuz-günahsız Kürtlerimizi niye yaşatamadık?...
Paris'te şifreli kapıları zorlanmadan açılarak itlaf edilen üç kadın, Kürt asıllı kanun kaçağı vatandaşlardı. Millî vicdana göre doğru olmayan işler yapmışlardı. Güya her yerde aranıyorlardı! Biliniyor ki; onları ve diğer suçluları dünyanın her yerinde izlemek ve istihbâri bilgileri Devlete iletmekle görevli MİT mensupları, onlarla Oslo'da müzakereler yapıyorlardı! Devletin adında "millî" sıfatı barındıran üç kurumundan biri olan MİT; onlarla İmralı arasında kuryelik yapıyordu!
Onları ülkesinde barındıran Haçlı müttefik ülkenin Başkanı da onunla görüşüyormuş!
Devlete bu kadar lazım olan bu kaçaklarınızı, neden koruyamadınız?
Yasalara göre çok daha ağır suçlar işlemiş; kırk bin kişinin katili bir câniye sağlanan koruma neden bu üç kaçak, popüler kadına da uygulanmadı?
Yanlış anlaşılma olmasın! Üzgün falan değilim! Devletimden onlarca yıldır kaçmayı başaran birilerini, terör örgütü infazcılarının kaçırmayışını hazmedemiyorum sadece!
Bu kadar faydalı ve lazım olan üç kaçak elemanını, korucularını, emniye güçlerini, askerlerini koruyamayan, yaşatamayan bir hükümetin, neden dostunu dost, düşmanını düşman belleyecek mişiz ki?
Bu meselenin derini-sığı, örgütü-organizesi falan yoktur! Olan sadece Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin; iç ve dış politikadaki kimliksizliği ve "öldürünceye kadar sevecek" olduğu ABD'lilerce söylenen Haçlı ile ittifâkın sonucudur!...
Türk Milleti artık söylemeğe başladı, farkında mısınız? Duyuyor musunuz?
Etkililer! Yetkililer! Milletin devlet yönet diye görevlendirdiği Hükümet edenler;
Bu üç kanun kaçağı bölücünün cenazelerinin; bölücülüğü teşvik, asayişi yok etmek, Devlet otoritesini bitirmek için malzeme edilmesine izin vermeyin!
Osmanlı'nın son dönemlerinde, dert dökülecek adres olarak gösterilen "Marko Paşa" ile İmralı'daki bebek katili caninin İleri Demokrasi rehberliği arasında ne fark var Allah aşkına?
Olmadı Devletim!
Olmadı AKP Hükümeti!
Olmadı! Olmuyor!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KORUMAZ!
Selam, sevgi, dua...
Tokkalı Mustafa ASLAN
Olmadı Türk millet adına devleti yöneten AKP Hükümeti!
Olmadı 'Dokunmanın ibadetten sayıldığı' Kasımpaşalı 'kindâr-dindâr' Sultan, olmadı!
Vallahi olmadı!
Olaya neresinden bakarsanız bakın, altında üstünde ne ararsanız arayın sonuç; "Türk Devleti bu değil!" diye çıkar!
Üç bin beş yüz yıllık yazılı, sekiz bin beş yüz yıllık sözlü tarihi, gelenekleri, teâmülleri olan devletli bir millet olarak bu ayıbı kapatmaya mazeret aramak ta ayıptır!
Alın; "BOP Eş Başkanı olarak bizim de bölgede görevlerimiz var!" veya; "Aynı zamanda Medeniyetler Arası İttifakın da Eş Başkanıyız!" böbürlenmesinin sonucunu ve hazmedin hazmedebiliyorsanız!
ABD'li tarihçi Dr. Griffin Tarpley; "Türkler öncelikle Amerika ve İngiltere ile ittifakın 'öldüren bir kucaklama' olduğunu anlamalı; bir başka deyişle İngiliz- Amerikalılar Türkleri öldürene kadar sevecekler. Türkleri Suriye’ye karşı kullanacaklar. Ve çatışmayı modern Türkiye’yi yok etmek için kullanacaklar. Korkarım, Obama’nın aldattığı Erdoğan ve Davutoğlu bu psikoloji ile kendi çukurlarını kazıyorlar. Kazanacakları hiçbir şey yok ve kaybedecekler." diye yorum yapıyor, haberiniz var değil mi?
Bu yorum; "Türk'üm." diyen, "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyen, "Onlar ne kadar Kürtse ben de o kadar Kürdüm; ben ne kadar Türksem onlar da o kadar Türktür." diyen bütün Türkiye Cumhuriyeti Devleti mensûplarını, tahkîr etti, incitti ve tahrîk ediyor farkında mısınız?
Bu fotoğraftaki Türk Devleti olamaz!
Sen, ülkende suç işleyip müttefik(!) ülkelere kaçanları, yakalayamayacaksın!
Sen, Lozan Antlaşması'nı hâlâ kabûl etmemiş tek ülke ve Haçlı silahşörü müttefik(!)in ABD'nin asmamak şartıyla paketleyip teslîm ettiği bir bebek katili câni ile "Yol Haritası" çizmeyi İleri Demokratlık sayacaksın!
Sen; biriniz; "Biz teröristle örgütle pazarlık yapacak namussuz ve ahlâksızlardan değiliz!" derken "Şeytanla da görüşür!" yetkisi verilen bürokratın Oslo'da görüştükleri arasında olduğu belgelenen bir "İleri Demokrasi Elemanı"nın, Paris'te itlâf edilmesine engel olamayacaksın!
Sen, tam da aynı günlerde, İmralı'daki câniye, olan-biteni AKP yorumlarıyla sunan TV'lerden izlesin diye televizyon verdireceksin!
Sen, sonra da; niye, nasıl, kimler tarafından gebertildikleri bilinmeyen üç murdar cesetin, törenle ülkeye getirilmesine izin vereceksin ve yapılacak bölücü gövde gösterilerini seyretmek için, locaya çıkacaksın!
Olmadı Türk Devleti!
Olmadı Türk Devleti'ni yönetsin diye milletçe işbaşına getirilmiş AKP Hükümeti, olmadı!
Olmayan bir sürü iş vardı zaten! Bu, hiç olmadı!
Genelkurmay Başkanlarının silahlı örgüt kurmak ve yönetmekten yargılandığı; TSK'nın otuz yıllık mücadelesinde madalyalarla ödüllendirilen Kahraman Millet Evlatlarının, terör örgütü mensubu iftiracıların gizli tanıklıklarıyla yargılandığı acayip bir süreçte; bütün TV'lerin ve Yaygın Basının, Türkiye'ye getirilecek olan üç leşin propogandasını yapmasına seyirciliğiniz olmadı!
Neresinden bakarsanız bakın kahpece, kalleşçe, kendi iç hesaplaşmaları olduğu belli olan bu mafyatik hesaplaşmanın, Türk Milletinin huzurunu kaçırmaya vesile edilmesi olmadı!
Bu hesaplaşmanın ve bu olayın arkası, derinliği falan yoktur!
Sadece; "Dere ıs'sız, tilki bey!" trajedyasını izliyoruz!
Bin yıllık bir Türk öğretisini, bir daha hatırlatalım. Kutadgu Bilig'de anlatılır:
"Millet, Hakanın duyurduğu isteklerine ilk kurultayda şöyle cevap verir:
1- Yasalarına uyarız ama adil olursa.
2- Vergimizi öderiz ama gümüşün ayarını düşürmezsen.
3- Dostunu dost, düşmanını düşman belleriz ama can ve mal güvenliğimizi sağlarsan." Hakanın istekleri de milletin Hakandan istekleri de Türk'çedir ve nettir!
Bu millî öğretiden hareketle; yasalara uyup uymamayı, yasaların âdil olup olmadığını bir kenara bırakalım! Paramızın değerini bilerek vergi toplanıp toplanamayacağını da... Zaten Hükümete yakın veya Hükümet korumasındaki tarikatlerin, cemaatlerin; "Dar-ül Harpte vergi verilmez" fetvâsıyla vergi kaçırmayı sevâp bellediklerini biliyoruz!
Vatandaş olarak üçüncü maddeye; hükümetin veya Recep Tayyip Erdoğan Sultan'ın dostunu dost, düşmanını düşman belleyip belleyemeyeceğimize bakalım.
Mesela; Hükümet ve Recep Tayyip Erdoğan Sultan, can ve mal güvenliğimizi sağlıyor mu? Sağlıyorsa son on yıldaki şehitlerimizi, PKK'nın katlettiği suçsuz-günahsız Kürtlerimizi niye yaşatamadık?...
Paris'te şifreli kapıları zorlanmadan açılarak itlaf edilen üç kadın, Kürt asıllı kanun kaçağı vatandaşlardı. Millî vicdana göre doğru olmayan işler yapmışlardı. Güya her yerde aranıyorlardı! Biliniyor ki; onları ve diğer suçluları dünyanın her yerinde izlemek ve istihbâri bilgileri Devlete iletmekle görevli MİT mensupları, onlarla Oslo'da müzakereler yapıyorlardı! Devletin adında "millî" sıfatı barındıran üç kurumundan biri olan MİT; onlarla İmralı arasında kuryelik yapıyordu!
Onları ülkesinde barındıran Haçlı müttefik ülkenin Başkanı da onunla görüşüyormuş!
Devlete bu kadar lazım olan bu kaçaklarınızı, neden koruyamadınız?
Yasalara göre çok daha ağır suçlar işlemiş; kırk bin kişinin katili bir câniye sağlanan koruma neden bu üç kaçak, popüler kadına da uygulanmadı?
Yanlış anlaşılma olmasın! Üzgün falan değilim! Devletimden onlarca yıldır kaçmayı başaran birilerini, terör örgütü infazcılarının kaçırmayışını hazmedemiyorum sadece!
Bu kadar faydalı ve lazım olan üç kaçak elemanını, korucularını, emniye güçlerini, askerlerini koruyamayan, yaşatamayan bir hükümetin, neden dostunu dost, düşmanını düşman belleyecek mişiz ki?
Bu meselenin derini-sığı, örgütü-organizesi falan yoktur! Olan sadece Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin; iç ve dış politikadaki kimliksizliği ve "öldürünceye kadar sevecek" olduğu ABD'lilerce söylenen Haçlı ile ittifâkın sonucudur!...
Türk Milleti artık söylemeğe başladı, farkında mısınız? Duyuyor musunuz?
Etkililer! Yetkililer! Milletin devlet yönet diye görevlendirdiği Hükümet edenler;
Bu üç kanun kaçağı bölücünün cenazelerinin; bölücülüğü teşvik, asayişi yok etmek, Devlet otoritesini bitirmek için malzeme edilmesine izin vermeyin!
Osmanlı'nın son dönemlerinde, dert dökülecek adres olarak gösterilen "Marko Paşa" ile İmralı'daki bebek katili caninin İleri Demokrasi rehberliği arasında ne fark var Allah aşkına?
Olmadı Devletim!
Olmadı AKP Hükümeti!
Olmadı! Olmuyor!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KORUMAZ!
Selam, sevgi, dua...
Tokkalı Mustafa ASLAN
Pazartesi, Ocak 14, 2013
MEDET! KENDİMDE KAYBOLDUM, İMDAT!...
Zordayım Dostlar, Ülküdaşlarım dardayım!
Yalnızlıktan korkanların oluşturduğu kalabalıklardan sıkılarak denediğim Kendime Firârım'da, kayboldum!
Beni, benim kadar tanıdıklarını zannettiğim yarım asra yakındır tanıdıklarımın çoğunu tanıyamamış olmamdan dolayı kendime kırgınım!
Bildiğim tek şekilde yaşadım hayatımı! Ülküden başka yol, ülkücülükten başka bir davranış bilmedim, bilemedim, merak ta etmedim!
Merak etmeme gerek te yoktu, çünkü:
Milletini sevendi Ülkücü!
Vatanını sevendi!
Tarihine, geçmişine, inancına, ceddine ve soyuna sadıktı!
Davet beklemeden, başlatılmış "Kutlu Sefer" e katılan, isimsiz süvariydi!
Ödülü Allah rızasıydı Ülkücünün...
Alınmaz, satılmaz; terk etmez dolayısıyla da terk edilmezdi Ülkücü!
İkbâl düşünmez, istikbâlinden endişe etmez, verilen görevden kaçmaz, verilen göreve kendini yetersiz görüyorsa -yerini- bir ülküdaşına şevkle, hevesle devrederdi...
Seçerdi ülkücü, seçilmezdi!
Ülkücünün ülkücüden farkı olamazdı çünkü!
Emânetin ehlini bulabilmek için beyin patlatır; ehîl, liyâkatli görev adamını bulabilmek için gerekirse Türkiye'yi dolaşırdı sessiz sedasız!
Ülkücü, ülkücünün kardeşiydi!
Ülkücü, ülkücünün yoldaşıydı!
Ülkücü, ülkücünün kader ortağı, sırdaşıydı!
Ülkücü İmanlı Türk'tü, İmanlı her Türkçü ülkücüydü ülkücüye göre!
Yakın hedef olarak "Yüz milyonluk milliyetçi Türkiye", uzak ve nihaî hedef olarak "Turan"ı bellemişti.
Rehberi Kur'ân, hedefi Tûran'dı ülkücünün...
İçerde kimlikli ve muktedîr, dışarda karakterli ve âdil bir devleti olmalıydı Ülkücünün!
Her ferdi tek tek ülkücüleşmiş Türk Milleti, dünya nizâmından sorumlu olmalıydı!
Ezilenlerin hâmîsi, ezenlerin hasmı olmalıydı ülkücünün millî devleti...
Ya devlet ülkücüleşmeli, ya da ülkücüler devletleşmeliydi!
Ülkücü, ne iş yapıyorsa en iyisini yapmaya mecbûrdu! Ülkücüden daha iyisi ancak bir başka ülkücü olmalıydı!
Her ülkücünün kendisiyle amansız ama sessiz, vakûr bir yarışı vardı.
Liderin, Başbuğ'un ülkücüyü tek tek tanımasına gerek yoktu, tanıması elbette şerefti ama bilmesi yeterdi!
Başbuğ'a yakın mesâi yapanlara gıpta ederdi her ülkücü sessizce ama asla, ülküdaşının Başbuğ'a yakın yerine geçmek için Bizans entrikalarına tevessül ve tenezzül etmezdi!
Ve her yerde vardı, her yerde hissedilirdi ülkücü!
Gezişinden, duruşundan, elindeki kitabından, hitâbından; edebinden, âdâbından belliydi!
Her ana-babanın tek hevesiydi çocuğunun bir ülkücü arkadaşının olması! Çocuğunun ülkücülüğü ile her ana-baba iftihâr ederdi!
Gençken, hatta çoğuna göre çocukken bile ekâbirden saygı görürdü ülkücü!
Büyüğe saygılı, küçüğe sevgili, yasalarla sıkıntısız, devlete-millete sâdıklardı!
Parasız pulsuz, aşsız işsizdi ama varını verirken asla eli titremezdi!
İflas etmiş babasının kalan mallarından gizlice alarak cezaevlerindeki ülküdaşlarına götürebilecek kadar malına hasımdı!
Açılmış bafra sigarasını karakoldaki arkadaşına eli titremeden verebilecek kadar bonkördü ülkücü!
"Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin; her şey Türk tarafından, Türk'e göre, Türk için." der, bağımsızlığa inanır öyle davranırdı!
Yaratılanı Yaratan'ın hatırına sever, "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyeni baş tâcı ederdi! Kimseyi ama kimseyi ötelemez, ötekileştirmezdi!
Türkiye'nin "Cumhurbaşkanından genelev sermâyesi kadınına kadar insanının mes'elesi, mes'elemizdir!" diye inanırdı, Milliyetçi Toplumcuydu ülkücü!
Yardım almak için değil, yardım etmek için kuyruklar oluştururdu!
Bize, bizim nazarımız değdi!
Bizi, biz harap ettik!
Bize, bizden başka hiç ama hiç bir kuvvetin, hiç kimsenin gücü yetmezdi, yetebilmezdi!
Severek, gülerek, hevesle ölebiliyor, "ölümü öldürebiliyor"duk! Devlet-Millet uğruna fedâilerdik! Ölerek çoğalıyor, çoğaldıkça ölüyor, ölerek diriliyorduk!...
Ne oldu bize?
Her yere hâkim olmamız, her yeri kontrol etmemiz gerekirken neden yok olduk bu kadar çokluğumuza rağmen?
Büyüdükten sonra, can veren Şehîtlerimizi hatırlayarak korktuk mu?
Yoksa hep korkarak mı büyümüştük ve bu yüzden mi şehît olamamış, ölememiş sağ kalmıştık?
Ülkücüler, Türk Milliyetçileri, Türk karakterli Türkler;
Allah rızası için bir yol gösterin!
Dedim ya Kendim Firârım'da kayboldum!
İdeolojik yükler(!)ini atarak merkez olmaya soyunmuş; "Ben MHP'yim, onlar MHP'li!" dediğim partimde yabancıyım!
Partim de 45 seneden sonra bana yabancılaştı!
Ve bu yabancılıktan canım yanıyor!
Kalbim ağrıyor!
Sıkılıyorum, hazmedemiyorum!
"Ülkücüyüm" demekten; ülkücülükten geçinen "Yol arkadaşları" yüzünden, "Her türlü milliyetçiliğe karşıyım! BOP Eş Başkanı olarak bizim de bölgede görevlerimiz var!" diyen bir gayr-ı millî kişiye, "Millî meselelerde destek" vereceğini açıklayan, "Farklılıkların farkındalıkla ülke yönetimi" diyen, PKK'nın siyasallaşmışlarını Meclis'te görmeyi; "Demokrasi adına sevindirici" bulan, "Sosyal dayanışmanın siyasal iz düşümü" sloganlı MHP'liler yüzünden utanıyorum!...
Bu acayip utançla yaşamayı, kabullenemiyorum!
Kayboldum! Tûran hayallerimi kurduğum beynimde kayboldum!
Ülküden başka yol, ülkücülükten başka bir davranış ta bilmiyorum!...
Türkiye'de, Türk Yurdu'nda; Türkçülüğümle, Türk Milliyetçiliğimle, Türk Milletçiliğimle garîbim!
Sesimi duyan bir Türk, sesimi duyup üzülen bir Türk Milliyetçisi, sesimi duyup üzülüp yol göstermeğe niyetli bir Ülkü Devi var mı?
Allah aşkına medet!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KORUMAZ!
Selam, sevgi, dua...
Tokkalı Mustafa ASLAN
Yalnızlıktan korkanların oluşturduğu kalabalıklardan sıkılarak denediğim Kendime Firârım'da, kayboldum!
Beni, benim kadar tanıdıklarını zannettiğim yarım asra yakındır tanıdıklarımın çoğunu tanıyamamış olmamdan dolayı kendime kırgınım!
Bildiğim tek şekilde yaşadım hayatımı! Ülküden başka yol, ülkücülükten başka bir davranış bilmedim, bilemedim, merak ta etmedim!
Merak etmeme gerek te yoktu, çünkü:
Milletini sevendi Ülkücü!
Vatanını sevendi!
Tarihine, geçmişine, inancına, ceddine ve soyuna sadıktı!
Davet beklemeden, başlatılmış "Kutlu Sefer" e katılan, isimsiz süvariydi!
Ödülü Allah rızasıydı Ülkücünün...
Alınmaz, satılmaz; terk etmez dolayısıyla da terk edilmezdi Ülkücü!
İkbâl düşünmez, istikbâlinden endişe etmez, verilen görevden kaçmaz, verilen göreve kendini yetersiz görüyorsa -yerini- bir ülküdaşına şevkle, hevesle devrederdi...
Seçerdi ülkücü, seçilmezdi!
Ülkücünün ülkücüden farkı olamazdı çünkü!
Emânetin ehlini bulabilmek için beyin patlatır; ehîl, liyâkatli görev adamını bulabilmek için gerekirse Türkiye'yi dolaşırdı sessiz sedasız!
Ülkücü, ülkücünün kardeşiydi!
Ülkücü, ülkücünün yoldaşıydı!
Ülkücü, ülkücünün kader ortağı, sırdaşıydı!
Ülkücü İmanlı Türk'tü, İmanlı her Türkçü ülkücüydü ülkücüye göre!
Yakın hedef olarak "Yüz milyonluk milliyetçi Türkiye", uzak ve nihaî hedef olarak "Turan"ı bellemişti.
Rehberi Kur'ân, hedefi Tûran'dı ülkücünün...
İçerde kimlikli ve muktedîr, dışarda karakterli ve âdil bir devleti olmalıydı Ülkücünün!
Her ferdi tek tek ülkücüleşmiş Türk Milleti, dünya nizâmından sorumlu olmalıydı!
Ezilenlerin hâmîsi, ezenlerin hasmı olmalıydı ülkücünün millî devleti...
Ya devlet ülkücüleşmeli, ya da ülkücüler devletleşmeliydi!
Ülkücü, ne iş yapıyorsa en iyisini yapmaya mecbûrdu! Ülkücüden daha iyisi ancak bir başka ülkücü olmalıydı!
Her ülkücünün kendisiyle amansız ama sessiz, vakûr bir yarışı vardı.
Liderin, Başbuğ'un ülkücüyü tek tek tanımasına gerek yoktu, tanıması elbette şerefti ama bilmesi yeterdi!
Başbuğ'a yakın mesâi yapanlara gıpta ederdi her ülkücü sessizce ama asla, ülküdaşının Başbuğ'a yakın yerine geçmek için Bizans entrikalarına tevessül ve tenezzül etmezdi!
Ve her yerde vardı, her yerde hissedilirdi ülkücü!
Gezişinden, duruşundan, elindeki kitabından, hitâbından; edebinden, âdâbından belliydi!
Her ana-babanın tek hevesiydi çocuğunun bir ülkücü arkadaşının olması! Çocuğunun ülkücülüğü ile her ana-baba iftihâr ederdi!
Gençken, hatta çoğuna göre çocukken bile ekâbirden saygı görürdü ülkücü!
Büyüğe saygılı, küçüğe sevgili, yasalarla sıkıntısız, devlete-millete sâdıklardı!
Parasız pulsuz, aşsız işsizdi ama varını verirken asla eli titremezdi!
İflas etmiş babasının kalan mallarından gizlice alarak cezaevlerindeki ülküdaşlarına götürebilecek kadar malına hasımdı!
Açılmış bafra sigarasını karakoldaki arkadaşına eli titremeden verebilecek kadar bonkördü ülkücü!
"Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin; her şey Türk tarafından, Türk'e göre, Türk için." der, bağımsızlığa inanır öyle davranırdı!
Yaratılanı Yaratan'ın hatırına sever, "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyeni baş tâcı ederdi! Kimseyi ama kimseyi ötelemez, ötekileştirmezdi!
Türkiye'nin "Cumhurbaşkanından genelev sermâyesi kadınına kadar insanının mes'elesi, mes'elemizdir!" diye inanırdı, Milliyetçi Toplumcuydu ülkücü!
Yardım almak için değil, yardım etmek için kuyruklar oluştururdu!
Bize, bizim nazarımız değdi!
Bizi, biz harap ettik!
Bize, bizden başka hiç ama hiç bir kuvvetin, hiç kimsenin gücü yetmezdi, yetebilmezdi!
Severek, gülerek, hevesle ölebiliyor, "ölümü öldürebiliyor"duk! Devlet-Millet uğruna fedâilerdik! Ölerek çoğalıyor, çoğaldıkça ölüyor, ölerek diriliyorduk!...
Ne oldu bize?
Her yere hâkim olmamız, her yeri kontrol etmemiz gerekirken neden yok olduk bu kadar çokluğumuza rağmen?
Büyüdükten sonra, can veren Şehîtlerimizi hatırlayarak korktuk mu?
Yoksa hep korkarak mı büyümüştük ve bu yüzden mi şehît olamamış, ölememiş sağ kalmıştık?
Ülkücüler, Türk Milliyetçileri, Türk karakterli Türkler;
Allah rızası için bir yol gösterin!
Dedim ya Kendim Firârım'da kayboldum!
İdeolojik yükler(!)ini atarak merkez olmaya soyunmuş; "Ben MHP'yim, onlar MHP'li!" dediğim partimde yabancıyım!
Partim de 45 seneden sonra bana yabancılaştı!
Ve bu yabancılıktan canım yanıyor!
Kalbim ağrıyor!
Sıkılıyorum, hazmedemiyorum!
"Ülkücüyüm" demekten; ülkücülükten geçinen "Yol arkadaşları" yüzünden, "Her türlü milliyetçiliğe karşıyım! BOP Eş Başkanı olarak bizim de bölgede görevlerimiz var!" diyen bir gayr-ı millî kişiye, "Millî meselelerde destek" vereceğini açıklayan, "Farklılıkların farkındalıkla ülke yönetimi" diyen, PKK'nın siyasallaşmışlarını Meclis'te görmeyi; "Demokrasi adına sevindirici" bulan, "Sosyal dayanışmanın siyasal iz düşümü" sloganlı MHP'liler yüzünden utanıyorum!...
Bu acayip utançla yaşamayı, kabullenemiyorum!
Kayboldum! Tûran hayallerimi kurduğum beynimde kayboldum!
Ülküden başka yol, ülkücülükten başka bir davranış ta bilmiyorum!...
Türkiye'de, Türk Yurdu'nda; Türkçülüğümle, Türk Milliyetçiliğimle, Türk Milletçiliğimle garîbim!
Sesimi duyan bir Türk, sesimi duyup üzülen bir Türk Milliyetçisi, sesimi duyup üzülüp yol göstermeğe niyetli bir Ülkü Devi var mı?
Allah aşkına medet!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KORUMAZ!
Selam, sevgi, dua...
Tokkalı Mustafa ASLAN
VAAH BENİM ÖKSÜZ DÂVÂM VAH!...
İlk günlerinde, adına"Arap Kürt Partisi" diye kitaplar yazılan, halk arasında daha net bir argo açılımı yapılan AKP'nin
partileşme sürecinde Recep Tayyip Erdoğan ve "Yol Arkadaşları"na;
"Deprem Çadırı"demiştik, "Korsan Tüp" demiştik, "Uzaktan Kumandalı
Rüzgâr Gülü" demiştik, "Gınnapı Dışarda Siyâsi Topaç" demiştik! Daha neler neler demiştik te demiştik!
"Demiştik te ne olmuştu?"dan önce, bu kadar sıfatı hak edecek neler yaptıklarını, hatırlamaya çalışalım.
Takîyyeyi, ilm-i siyaset etmelerine çok kızardık! Dini, siyasete malzeme etmelerine çok kızardık! Onlarca yıl sövüp saydıkları Haçlı ve Siyonistlerle işbirliği yaparken mütedeyyin Müslümanlara vaaz gibi nutuklarına kızardık! Sosyal devletin yapması gereken yardımları partizanca kullanmalarına kızardık!
Recep Tayyip Erdoğan, Kasımpaşalılaşır, kabadayılaşır ve bir söz söylerdi. Söz tam ya hoşa gidecek, ya da milleti kızdıracakken "Yol Arkadaşları"nın uyarısıyla hemen düzeltir, dönüş yapardı! Biz de öfkelenir, veryansın ederdik!
Henz kozmik odalara girilmemiş, "askeri vesayet" diye NATO Generalleri falakaya yatırılmamış, gazeteciler, madalyalı kahramanlar der-dest edilmemişlerdi!
Görevdeyken bize tenezzül etmeyen koca koca adamlar, emekli olduktan sonra vatan kurtarmaya soyunurlardı! Bizi de çağırırlardı, biz de; "Görevdeyken siz bize tenezzül etmiyordunuz, şimdi millet olarak biz size tenezzül etmiyoruz! Gidin mütekaitliğinizin tadını çıkarın!" diye reddediyor; "Emekli olduktan sonra vatan kurtarmaya soyunanlardan kurtulmadığımız sürece iki yakamız bir araya gelmez!" diye de yırtınıyorduk!
O günlerde, Meclis dışında olmasına rağmen Türk Milliyetçiliğinin siyâseten tek adresi ve markası olarak bilinen, milletin millî muhalefet beklediği MHP Genel Başkanı, Recep Tayyip Erdoğan'a; "Bu yol ihanet yoludur! İhanet yolcularının mukadder akıbetinden kaçamayacaksınız! Bu hesaplaşmayı da ahirete bırakmayacağız!" derdi, bu da milletin ve bizim hoşumuza giderdi!
Yine o günlerde Yavuz Selim Demirağ; "Liderler-komutanlar sadece yaptıklarından değil, yapamadıklarından da sorumludur!" diye harika bir tesbit yapmıştı. Bu tesbitte, hatırladığımız davranış ve söylemlerin katkısı, unutulmamalıdır!
Siyaset gündeminin her saat-başı bir kaç gündem şeklinde hızla değiştirilmesi sonucu, 16 yıldır taraftarlarınca MHP Genel Başkanlığı'ndan Liderliğe çıkarılamayan, bazı kalemlerce "Müdür" de denilen Devlet Bahçeli, muhalefette geçirdiği her yılda Recep Tayyip Erdoğan'a benzemeğe başladı! Veya 10 yıldır girdiği bütün seçimleri ve referandumları kazanan Recep Tayyip Erdoğan'ı taklit etmeğe başladı! Artık takîyyeyi MHP Genel Merkez Yöneticileri de ilm-i siyasetten saymaya başladılar herhalde!
AKP'de bu gün söylenen yarın inkâr edilirdi. MHP'de de dün söylenen, bugün inkâr edilmeğe başlandı! Veya dün söylenen, bugün hiç söylenmemişçesine unutturulmaya çalışıldı! "Bu yol ihanet yoludur! ... Bu hesaplaşmayı da ahirete bırakmayacağız!" sözü ile; "Millî meselelerde AKP'ye desteğimiz devam edecektir! Şu sıralar çatlar dağılırsa kaos olur! Anayasa çalışmaları tıkanırsa, Türkiye kaybeder!" sözlerinin bir benzerliği, birbiriyle alâkası var mıdır? Veya bu sözleri aynı kişinin söylemiş olmasını, kim, kime, nasıl izah edebilir?
Taktik AKP ile aynı gibi görünse de farkındaysanız büyük bir fark var! AKP'de Recep Tayyip Erdoğan söyler, "Yol Arkadaşları" inkâr eder veya düzeltirler. MHP'de "Yol Arkadaşları" söyletiyor, Devlet Bahçeli, bilmezden geliyor veya eline verilen metni okumuşluğun rahatlığıyla o sözleri hiç söylememiş gibi davranmaya devam ediyor!
Birileri, birilerine bir şeyler yaptırtıyor ama ne olduğunu; bilmemize, söylememize, yazmamıza rağmen anlayamadık, anlamazdan, görmezden gelmeğe devam ediyoruz!
Biz, bugünleri fazlasıyla hak ediyoruz! Hatta daha fazlasına müstehâkız!
Her yıl fethini kutlarken; " Başımızda kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz." diye hatırladığımız teslîmiyetçi zihniyeti teâmülleştirmiş, eski Bizans İstanbul'un beslediği "Dolma kalemler", "Karen Fogg Çocukları" ve işbirlikçi liberal vuvuzelaların da desteklediği; "Tanrım! Çalabım!" diyen Türk Milliyetçilerindense "God, Father, the Divinity, Le Créateur, la Providence, Gott" diyen Haçlı ile işbirliğini, ilm-i siyâset sayan Ilımlı İslamcıların işbirlikçi ittifaklarına muhatabız!
Biz, bugünlere adım adım, bilerek geldik! Dahasına, fazlasına müstehâkız!
MHP, Bahçeli'nin şahsî hatâları yüzünden Meclis dışındayken PKK'lılara karşı susuldu! Sustuk, seyrettik!
Bayrağımıza saldırıldı, Ülkü Ocakları'na ev hapsi verildi! Sustuk, seyrettik!
"Ülkücüler sokaklarda olmayacak" şeklinde bir dramatik demogoji ve bütün "Dolma Kalemler"den methiyeler alan bir uygulama yapıldı! Bölücülerin demokratik hakkı olan meydan mitingleri sadece MHP'ye yasakmış gibi davranıldı! Sustuk, seyrettik!
Söğüt'te, Recep Tayyip Erdoğan'la kişisel münakaşada, sokaklardan sakınılan Ülkü Ocaklılar meydandaydı! Ne oluyor diye sormadık!
MHP Genel Başkan adayları, engellenirken; şehirlerde yolları kesilirken Ülkü Ocaklı çocuklarımız sokaklardaydı! Ellerinde baltalar, silahlar vardı! Sustuk! Yutkunduk, sormadık!
Sonra seçim süreçleri...
Listelerde Ülkücülere değil, yeni "Yol Arkadaşları"na yer verildi! Üç Hilal ve MHP sevdalıları, listelere bile bakmadan yırtındılar! Genel Başkana ve listelerine rağmen Dâvâ'ya sâdık ülkücüler ve millet MHP'ye, AKP'nin işbirlikçi zihniyetine muhalefet görevi vererek bir şans daha tanıdı!
Ama daha mazbatalar alınmadan, Meclis'i çalıştırmak adına AKP'ye destek olunacağı açıklanarak, AKP'nin Meclisteki 367 sayısal engeli yok edildi, Köşk'ün yolu açıldı! GÜL'ün Çankaya yolu asfaltlandı! Sustuk, seyrettik!
Bu arada sayısız kere "Töre" diye töresizlikler yapıldı, seyrettik!
PKK'nın Seçim Yasalarını delerek Meclis'e gönderdiği ve Grup kurdurduğu siyasal ihanet odağının Meclis'te olmasını, "Demokrasi adına şans" olarak tarif ettiler! "Farklılıkların farkındalıkla ülke yönetimi" dediler; "Sosyal dayanışmanın demokratik iz düşümü" dediler, yutkunarak seyrettik!
Sonra tarihi tokalaşma sahnelerini seyrettirdiler millete!
Sonra Genel Kurmay Başkanı'nın, "PKK mecliste!" sözlerine destekle; "Evet! Solumuzda oturuyorlar!" diye adres verip bütçe görüşmelerinden sonra tekrar tokalaştılar! Seyrettik, yutkunduk, sustuk!
Sonra, DTP'lilerle aynı tavırla Genel Kurmay Başkanını istifaya çağırdılar! Seyrettik!
Sonra; "Gel Hasip! Gel Meclis'in rengini tamamlayalım!" tarihî vecîze ile demokratlık dersi verdiler! Sustuk, alkışlayanlara ses etmedik!
Bugün ise, silahlı terör örgütü kurmak suçlamasıyla cezaevine koyulan, Genelkurmay Başkanını ziyaret edeceklermiş!
İlm-i siyasete bakın, takîyyenin ihtişâmına, millîliğine bakın!
Genelkurmay Başkanını, yeminsiz sahtekâr bölücülerle birlikte istifaya çağıranlar, şimdi "Bir saatliğine de olsa kucaklaşmak" için cezaevine, ziyâretine gidiyorlar! Dalga mı geçiyorlar? Kaş mı alıyorlar? Yoksa kaş yapayım derken göz mü çıkarıyorlar bile bile?
"Liderler-komutanlar sadece yaptıklarından değil, yapamadıklarından da sorumludur!" diyen Yavuz Selim Demirağ, haksız mıydı? Haksız mı?
Biz de; "Bu kadar sorumluluk sahibi birileri var mı?" diye merakla sorarsak, hâin ilan edilmeden önce çok mu karamsar sayılırız?
Ah Milletim! Vah Devlet'im!
Ah Milliyetçi Hareket! Vah Ülkücü hareket!
Aaaaah Öksüz Dâvâ aah!...
Vaah Son yüzyılın Son Başbuğlarının emekleri vaah!
Eyvâh ki eyvâh!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KORUMAZ!Selam, sevgi, dua...
Tokkalı Mustafa ASLAN
"Demiştik te ne olmuştu?"dan önce, bu kadar sıfatı hak edecek neler yaptıklarını, hatırlamaya çalışalım.
Takîyyeyi, ilm-i siyaset etmelerine çok kızardık! Dini, siyasete malzeme etmelerine çok kızardık! Onlarca yıl sövüp saydıkları Haçlı ve Siyonistlerle işbirliği yaparken mütedeyyin Müslümanlara vaaz gibi nutuklarına kızardık! Sosyal devletin yapması gereken yardımları partizanca kullanmalarına kızardık!
Recep Tayyip Erdoğan, Kasımpaşalılaşır, kabadayılaşır ve bir söz söylerdi. Söz tam ya hoşa gidecek, ya da milleti kızdıracakken "Yol Arkadaşları"nın uyarısıyla hemen düzeltir, dönüş yapardı! Biz de öfkelenir, veryansın ederdik!
Henz kozmik odalara girilmemiş, "askeri vesayet" diye NATO Generalleri falakaya yatırılmamış, gazeteciler, madalyalı kahramanlar der-dest edilmemişlerdi!
Görevdeyken bize tenezzül etmeyen koca koca adamlar, emekli olduktan sonra vatan kurtarmaya soyunurlardı! Bizi de çağırırlardı, biz de; "Görevdeyken siz bize tenezzül etmiyordunuz, şimdi millet olarak biz size tenezzül etmiyoruz! Gidin mütekaitliğinizin tadını çıkarın!" diye reddediyor; "Emekli olduktan sonra vatan kurtarmaya soyunanlardan kurtulmadığımız sürece iki yakamız bir araya gelmez!" diye de yırtınıyorduk!
O günlerde, Meclis dışında olmasına rağmen Türk Milliyetçiliğinin siyâseten tek adresi ve markası olarak bilinen, milletin millî muhalefet beklediği MHP Genel Başkanı, Recep Tayyip Erdoğan'a; "Bu yol ihanet yoludur! İhanet yolcularının mukadder akıbetinden kaçamayacaksınız! Bu hesaplaşmayı da ahirete bırakmayacağız!" derdi, bu da milletin ve bizim hoşumuza giderdi!
Yine o günlerde Yavuz Selim Demirağ; "Liderler-komutanlar sadece yaptıklarından değil, yapamadıklarından da sorumludur!" diye harika bir tesbit yapmıştı. Bu tesbitte, hatırladığımız davranış ve söylemlerin katkısı, unutulmamalıdır!
Siyaset gündeminin her saat-başı bir kaç gündem şeklinde hızla değiştirilmesi sonucu, 16 yıldır taraftarlarınca MHP Genel Başkanlığı'ndan Liderliğe çıkarılamayan, bazı kalemlerce "Müdür" de denilen Devlet Bahçeli, muhalefette geçirdiği her yılda Recep Tayyip Erdoğan'a benzemeğe başladı! Veya 10 yıldır girdiği bütün seçimleri ve referandumları kazanan Recep Tayyip Erdoğan'ı taklit etmeğe başladı! Artık takîyyeyi MHP Genel Merkez Yöneticileri de ilm-i siyasetten saymaya başladılar herhalde!
AKP'de bu gün söylenen yarın inkâr edilirdi. MHP'de de dün söylenen, bugün inkâr edilmeğe başlandı! Veya dün söylenen, bugün hiç söylenmemişçesine unutturulmaya çalışıldı! "Bu yol ihanet yoludur! ... Bu hesaplaşmayı da ahirete bırakmayacağız!" sözü ile; "Millî meselelerde AKP'ye desteğimiz devam edecektir! Şu sıralar çatlar dağılırsa kaos olur! Anayasa çalışmaları tıkanırsa, Türkiye kaybeder!" sözlerinin bir benzerliği, birbiriyle alâkası var mıdır? Veya bu sözleri aynı kişinin söylemiş olmasını, kim, kime, nasıl izah edebilir?
Taktik AKP ile aynı gibi görünse de farkındaysanız büyük bir fark var! AKP'de Recep Tayyip Erdoğan söyler, "Yol Arkadaşları" inkâr eder veya düzeltirler. MHP'de "Yol Arkadaşları" söyletiyor, Devlet Bahçeli, bilmezden geliyor veya eline verilen metni okumuşluğun rahatlığıyla o sözleri hiç söylememiş gibi davranmaya devam ediyor!
Birileri, birilerine bir şeyler yaptırtıyor ama ne olduğunu; bilmemize, söylememize, yazmamıza rağmen anlayamadık, anlamazdan, görmezden gelmeğe devam ediyoruz!
Biz, bugünleri fazlasıyla hak ediyoruz! Hatta daha fazlasına müstehâkız!
Her yıl fethini kutlarken; "
Biz, bugünlere adım adım, bilerek geldik! Dahasına, fazlasına müstehâkız!
MHP, Bahçeli'nin şahsî hatâları yüzünden Meclis dışındayken PKK'lılara karşı susuldu! Sustuk, seyrettik!
Bayrağımıza saldırıldı, Ülkü Ocakları'na ev hapsi verildi! Sustuk, seyrettik!
"Ülkücüler sokaklarda olmayacak" şeklinde bir dramatik demogoji ve bütün "Dolma Kalemler"den methiyeler alan bir uygulama yapıldı! Bölücülerin demokratik hakkı olan meydan mitingleri sadece MHP'ye yasakmış gibi davranıldı! Sustuk, seyrettik!
Söğüt'te, Recep Tayyip Erdoğan'la kişisel münakaşada, sokaklardan sakınılan Ülkü Ocaklılar meydandaydı! Ne oluyor diye sormadık!
MHP Genel Başkan adayları, engellenirken; şehirlerde yolları kesilirken Ülkü Ocaklı çocuklarımız sokaklardaydı! Ellerinde baltalar, silahlar vardı! Sustuk! Yutkunduk, sormadık!
Sonra seçim süreçleri...
Listelerde Ülkücülere değil, yeni "Yol Arkadaşları"na yer verildi! Üç Hilal ve MHP sevdalıları, listelere bile bakmadan yırtındılar! Genel Başkana ve listelerine rağmen Dâvâ'ya sâdık ülkücüler ve millet MHP'ye, AKP'nin işbirlikçi zihniyetine muhalefet görevi vererek bir şans daha tanıdı!
Ama daha mazbatalar alınmadan, Meclis'i çalıştırmak adına AKP'ye destek olunacağı açıklanarak, AKP'nin Meclisteki 367 sayısal engeli yok edildi, Köşk'ün yolu açıldı! GÜL'ün Çankaya yolu asfaltlandı! Sustuk, seyrettik!
Bu arada sayısız kere "Töre" diye töresizlikler yapıldı, seyrettik!
PKK'nın Seçim Yasalarını delerek Meclis'e gönderdiği ve Grup kurdurduğu siyasal ihanet odağının Meclis'te olmasını, "Demokrasi adına şans" olarak tarif ettiler! "Farklılıkların farkındalıkla ülke yönetimi" dediler; "Sosyal dayanışmanın demokratik iz düşümü" dediler, yutkunarak seyrettik!
Sonra tarihi tokalaşma sahnelerini seyrettirdiler millete!
Sonra Genel Kurmay Başkanı'nın, "PKK mecliste!" sözlerine destekle; "Evet! Solumuzda oturuyorlar!" diye adres verip bütçe görüşmelerinden sonra tekrar tokalaştılar! Seyrettik, yutkunduk, sustuk!
Sonra, DTP'lilerle aynı tavırla Genel Kurmay Başkanını istifaya çağırdılar! Seyrettik!
Sonra; "Gel Hasip! Gel Meclis'in rengini tamamlayalım!" tarihî vecîze ile demokratlık dersi verdiler! Sustuk, alkışlayanlara ses etmedik!
Bugün ise, silahlı terör örgütü kurmak suçlamasıyla cezaevine koyulan, Genelkurmay Başkanını ziyaret edeceklermiş!
İlm-i siyasete bakın, takîyyenin ihtişâmına, millîliğine bakın!
Genelkurmay Başkanını, yeminsiz sahtekâr bölücülerle birlikte istifaya çağıranlar, şimdi "Bir saatliğine de olsa kucaklaşmak" için cezaevine, ziyâretine gidiyorlar! Dalga mı geçiyorlar? Kaş mı alıyorlar? Yoksa kaş yapayım derken göz mü çıkarıyorlar bile bile?
"Liderler-komutanlar sadece yaptıklarından değil, yapamadıklarından da sorumludur!" diyen Yavuz Selim Demirağ, haksız mıydı? Haksız mı?
Biz de; "Bu kadar sorumluluk sahibi birileri var mı?" diye merakla sorarsak, hâin ilan edilmeden önce çok mu karamsar sayılırız?
Ah Milletim! Vah Devlet'im!
Ah Milliyetçi Hareket! Vah Ülkücü hareket!
Aaaaah Öksüz Dâvâ aah!...
Vaah Son yüzyılın Son Başbuğlarının emekleri vaah!
Eyvâh ki eyvâh!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KORUMAZ!Selam, sevgi, dua...
Tokkalı Mustafa ASLAN
Pazar, Ocak 13, 2013
BİLİRİM!...
Gel ecel! Gel ölüm, cebelleşelim,
Bende emânet bir cân var bilirim.
Cânla çekişirken helâlleşelim;
Emânet bedeni sıkar bilirim,
Cân inlerken cânân çıkar bilirim!
Yoktan varolmuşuz, süre bir ömür
Kimi erlik eder, kimisi emîr.
Pamuğa ne yapar çelikle demir?
Sert vurur, yumuşak siner bilirim,
Savaşlar sulh ile diner bilirim!...
Beşerim, şaşarım tesâdüflere
Çalabım ilaçlık verir küflere
Sözün hükmü gizlenir rediflere;
Söz kelâm önünde susar bilirim,
Öfkeler muhabbet kusar bilirim!...
Küffâr ders verirse ehl-i takvâya
Ömürler, ameller gider hevâya!
Yiğit baş koyarsa haklı dâvâya
Meydanda ölümler ölür bilirim,
Cân gider, şân olur gelir bilirim!...
Gecenin sırrını tül gösterirse,
Âteş sönmeyeyim der küllenirse
Yabancı atlanıp rehberlenirse;
Kervân yiter, çöller kalır bilirim,
Seller gider, göller kalır bilirim!...
Tarih denilen şey, ömür istifi,
Yazanla okuyan yapar tasnîfi,
Hanîf* affeder de küskün hânifi*;
Kibirlinin hasmı Allah, bilirim,
Âhiri berbâttır Vallah bilirim!...
Güller goncalardan, beden topraktan
Hazânlar sararıp düşen yapraktan
Korkaklar hâinden, hâin korkaktan
Pişmanlık keşke'den çıkar bilirim,
Düşte su âteşi yakar bilirim!...
Gel ecel! Gel ölüm, gel güreşelim!
Sevâp, günâh olup cebelleşelim!
Bedenle cân vedâlaşsın görelim;
Emânet cân beden yakar bilirim,
Cânân inler câna bakar bilirim!...
13 Ocak 2013/ İzmir
Tokkalı Mustafa ASLAN
Sözlük:
hanîf: islâm dînine sımsıkı bağlı kimse
hânif: dargın, gururlu, kibirli
Bende emânet bir cân var bilirim.
Cânla çekişirken helâlleşelim;
Emânet bedeni sıkar bilirim,
Cân inlerken cânân çıkar bilirim!
Yoktan varolmuşuz, süre bir ömür
Kimi erlik eder, kimisi emîr.
Pamuğa ne yapar çelikle demir?
Sert vurur, yumuşak siner bilirim,
Savaşlar sulh ile diner bilirim!...
Beşerim, şaşarım tesâdüflere
Çalabım ilaçlık verir küflere
Sözün hükmü gizlenir rediflere;
Söz kelâm önünde susar bilirim,
Öfkeler muhabbet kusar bilirim!...
Küffâr ders verirse ehl-i takvâya
Ömürler, ameller gider hevâya!
Yiğit baş koyarsa haklı dâvâya
Meydanda ölümler ölür bilirim,
Cân gider, şân olur gelir bilirim!...
Gecenin sırrını tül gösterirse,
Âteş sönmeyeyim der küllenirse
Yabancı atlanıp rehberlenirse;
Kervân yiter, çöller kalır bilirim,
Seller gider, göller kalır bilirim!...
Tarih denilen şey, ömür istifi,
Yazanla okuyan yapar tasnîfi,
Hanîf* affeder de küskün hânifi*;
Kibirlinin hasmı Allah, bilirim,
Âhiri berbâttır Vallah bilirim!...
Güller goncalardan, beden topraktan
Hazânlar sararıp düşen yapraktan
Korkaklar hâinden, hâin korkaktan
Pişmanlık keşke'den çıkar bilirim,
Düşte su âteşi yakar bilirim!...
Gel ecel! Gel ölüm, gel güreşelim!
Sevâp, günâh olup cebelleşelim!
Bedenle cân vedâlaşsın görelim;
Emânet cân beden yakar bilirim,
Cânân inler câna bakar bilirim!...
13 Ocak 2013/ İzmir
Tokkalı Mustafa ASLAN
Sözlük:
hanîf: islâm dînine sımsıkı bağlı kimse
hânif: dargın, gururlu, kibirli
Perşembe, Ocak 10, 2013
CUMHURİYET'TE İKİ BAŞKANLIK...
Tarihe bakarsak görürüz ki, toplumları iki yöntemle bir arada tutmak ve kontrol etmek mümkündür: Toplum, ya ilâhi-semâvî buyruklar, öğretiler toplamı olan dînin yasak veya vaatleri ile bir arada tutulur, buna dünyanın her yerinde totaliter denilerek karşı çıkılır; ya da silâhlı kuvvetlerin ezici-caydırıcı gücü kullanılarak toplum bir arada tutulur, buna da otoriter rejim, tîranlık, zorbalık, faşizm, komunizm, baskıcılık diye karşı çıkılır!
Birinci güçle yani dînle bir arada tutulan toplumun kaynaşması, karışması, bütünleşmesi tarihte sayısız kere denenmiştir. Sonucu, ortaçağ Avrupası'nın engizisyon uygulamaları; Baasçı Arabist Emevilerin dincilikleri v.b. dir.
Sadece silahlı kuvvetlerin gücü ve caydırıcılığına dayanan uygulamalar da tarihte vardır. Silah gücü ile bir arada tutulan toplumların, halkların, milletlerin ilk zaafiyette veya buldukları ilk fırsatta ya kaçtıkları, ya baş kaldırdıkları da tarihte yazılıdır.
Dîni ile ordusunu buluşturabilmiş, barıştırabilmiş, kucaklaştırabilmiş milletler, çok kalıcı sistemler, kalıcı medeniyetler kurabilmişlerdir. Tarihteki uzun ömürlü devletlere ve imparatorluklara bakıldığında dini ile ordusunun iç içe olduğunu, sarmaş-dolaş olduğunu görürüz. Dîn ile ordu arasındaki çekişmeden ise her zaman gerginlikler, huzursuzluklar, anarşi ve terör çıkmıştır.
Dîni ile ordusunu barışık tutabilmiş en son imparatorluk, 600 yıl yaşayan Osmanlı İmparatorluğudur. Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün en büyük amillerinden biri de din ile ordu arasına sokulan nifâk olmuştur.Yıllardır; dinimizle devletimizi, dinimizle ordumuzu dolayısıyla da milletimizle devletimizi bütünleştirecek siyâset ve siyâsetçilere ihtiyâcımız var diye haykırıp durduk! Sabah namazı için camiye giden mütedeyyin müslüman ile o saatte meyhaneden dönen günahkar müslümanı kucaklaştırmayı başaran sistemde huzûr vardır. İstikrârın bu buluşmada tadına doyum olmaz diye kendimizi parçaladık!
Duyulmadık ta duyulmadık!...
Dünyanın en îmanlı ordusu, çağ açıp çağ kapatan fetih ordusu yanlış uygulamalar ve ısrarcı fanatik tavırlar yüzünden nerdeyse Allahsız tarifli oldu!...
Bu millet, ordu millettir Beğler!....
Türk milletinin bütün devletlerini orduları kurmuştur. Dolayısıyla da bütün Türk devletlerinin koruyuculuğunu da ordusu yapar. Son Türk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni de ordumuzun yetiştirdiği Kurmay Subaylar, komutanlar, paşalar kurmuş ve devleti koruma yetkisini de anayasaya koyarak Orduya vermişlerdir.
Bu basit ama net gerçeği bildikten sonra, siyâset üretmek kolay olmalı değil midir?
Ama ma'lesef bizde böyle olmamıştır!
Bu Yüce Milleti silahla, savaşla alt edemeyeceğini anlayan Batı yani Haçlı; Türk Milleti'nin dîni ile ordusu arasına buzdan duvarlar inşa ettirmiştir! Ma'lesef bu buzdan duvarı da milletin içinden seçtikleri, millete benzer siyâsetçiler, hain işbirlikçiler vasıtasıyla yaptırmışlardır!
Osmanlı'nın son dönemlerinde, defalarca yeniçerilere "Dîn elden gidiyor!" diye kazan kaldırttırmış ve sonunda Osmanlı gibi medeniyet kurmayı başaran bir dev imparatorluğu tarihe gömmüşlerdir!
Yetişme ve kültür şekli olarak bir Osmanlı subayı olan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, bu ayrışmayı ve zararını fark edince ve Türk Milletinin karakterine en uygun sistemin cumhuriyet olduğuna kanaat getirince de; din ile devlet işlerini birbirine katmayan, hangi dinden olursa olsun vatandaşının inancıyla uğraşmayan ve barışık olan bir sistem hayal etmişler ve ortaya Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni çıkarmışlar.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran çekirdek kadro ordudandır. Tahsil ve bilgileri askerîdir. Araştırmacı, plânlamacı ve uygulayıcıdırlar. Onlar milleti, millette onları tanımakta ve onlara güvenmektedir. Onlar tamamen milletten, millet te onlardandır.
Bu benzeşme ve güvenin sonucu olarak yokluklarla yedi düvele kafa tutulmuş, Osmanlı'nın işbirlikçi-teslîmiyetçi, korkak yöneticilerinin Düvel-i Muazzâma diye abartılı bir şekilde büyük gördüğü Haçlı Yedi Düvel'e baş eğilmemiştir...
Milletle içiçe ve milletten olan bu kadro; kurdukları yeni devletin kurumları arasından, sadece ikisine 'başkanlık' adı ve yetkisini vermiştir: Diyânet İşleri Başkanlığı ve Genel Kurmay Başkanlığı...
Bu iki başkanlığın, sür'atle bir araya gelerek, bir arada durarak, beraber yayınlayacakları bir deklerasyonla, siyâsilerce icâd edilen yapay gerginliğe son vermeleri zamanıdır!
Bu, bir millî istektir!
Bu istek; her hangi bir partinin, her hangi bir ideolojik grubun, her hangi bir takîyyeci işbirlikçi Haçlı Müslüman veya Haçlı Türk grubun isteği değildir!
Bu istek; Müslüman Türk Milleti'nin, "Ne mutlu Türk'üm diyene." diyen; "Varlığım, Türk varlığına armağan olsun!" diyebilen, alt-kimlik sıfatını hakâret sayarak reddeden Türk vatandaşların talebidir!
Türk Milleti, iki başkanlığını el-ele, gönül-gönüle görmek istemektedir. Bu iki başkanlık, bu millet talebini duymak ve yetersiz, yalancı siyâsi kişilerin uygulamalarına son verecek açıklamaları yapmak zorundadır. Bunu yapabilirlerse oturdukları makamların hakkını veren millî karakterler olarak tarihe geçerler; yapmazlarsa atanmış emir-eri olarak tarihin çöplüğüne giderler!
Artık; türbanın değil baş örtüsünün, tesettürün değil örtünmenin Allah emri olduğunu, Diyânet İşleri Başkanlığı en ehîl ve yetkili kurum olarak açıklamalı; Genel Kurmay Başkanlığı da, "Ordu millet" tarifli tek millet olan Türk Milleti'nin inançlarına yabancı olmadığını, mevcût hükümetin değil milletin Genelkurmay Başkanı olduğunu açıklayarak ve millî tavırlarıyla belli etmek durumundadır.
Her iki kurum da vesâyetçiliğe heveslenmeden ve vesâyet altına girmeden; deneme-yanılma yoluyla milletin doğruyu bulacağı güne kadar siyâseti millete bırakmak zorundadır!
Yoksa on sene, bilemedin kaç sene sonra da olsa, söz ve "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir." hükmü mutlaka gerçekleşecektir! Boşa geçirilerek ziyan edilen zamanın hesâbı da önce bu iki kurum başkanından sorulacaktır!
Devleti, Milleti, Vatanı korumak ve kollamakla görevli bu iki kurum; Devletli Türk Milletinin siyasal omurgası yerindedir! Bu iki kurumun ve bu kurumları temsil edenlerin, herhangi bir parti veya kişiye korumalık, fetvâcılık yapmaları, temsil ettikleri kurumlarının varlık nedenlerine terstir!
Batı'nın ortaçağ engizisyon mahkemelerini, aforoz güclü ayıplı dindârlığını, insanlığın yüz karası uygulamalarını ilericilik, entelektüellik; ilimle en barışık dîn olan İslâmı yaşayan Türk Milletini, gericilikle mürtecîlikle itham etmek; sadece nadanlıktır, yobazlıktır, teslimiyetçiliktir, dîne ve millete yabancılıktır. Dindâr söylemlerle kindârlığa soyunmak ta dinden geçinmek, din-dışılıktır! "Bağımsızlık karakterimdir." târifinden tâvizdir, vazgeçmektir!
İki başkanlığın, en kısa zamanda birlikte hareketleri ile emekli olduktan sonra devleti, milleti ve vatanı kurtarmaya çalışan "mütekâid kurtarıcılar"dan da kurtulmuş oluruz!...
Ayrıca o zaman devletin kavrayıcı, kucaklayıcı, bütünleyici varlığı hissedileceği için derin devlete veya derincilik oynayan koltuklarından güç alan atanmışların bürokratik evrakçı yağcılıklarına, muhbirce istihbaratçılıklarına da ihtiyaç kalmaz!
TÜRK'ÜN İŞİ DEVLET KURMAK, TÜRK MİLLETİNİN İŞİ İSE DEVLETİNİ KORUMAKTIR vesselâm...
Selam, sevgi, dua
Tokkalı Mustafa ASLAN
Çarşamba, Ocak 09, 2013
HADİ BE! HADİ ORDAN! HAS..TİRİN!
Bir davûdi erkek ses hatırlıyorum!
Tamâmen Türkçe konuşan, Türk duruşlu, İslâm tevekküllü; Müslüman Türk'ün cesâmet ve celâdetiyle kükreyen bir Türk hatırlıyorum; "Bu memleketin cumhurbaşkanı'ndan, genelev sermâyesi kadınına kadar insanının mes'elesi, mes'elemizdir." diyordu!
Bir davûdi sesli, Türkçe konuşan, Türk'çe salınan; duruşuyla bir kişi olmasına rağmen 450 kişilik TBMM'nde taşkınlıklara, gayr-ı millî şımarıklıklara, seviyesizliklere asla izin vermeyen, kaşlarını çatışıyla millî uyarıcı görevi yapaan bir Türk Milliyetçisi siyasetçi hatırlıyorum...
Hatırlıyorum derken kendime iftira ediyorum! Çünkü hatırlamak için önce unutmak gerek ki ben O'nu 16 yıldır, bir ân olsun unutmadım ki hatırlayayım! Kastım hatırlıyorum diye kendime iftira ederken unutanlara hatırlatmak!
Bu memleketi; yüz yıl önce Lord Curzon'un Lozan barış Görüşmeleri sırasında söylediği; "Şimdi bu masada verdiklerimizi yakında ekonomik zorluklar içine düştüğünüzde bir bir geri alacağız." tehdîdine ve Kürtleri kastederek; "Ben onlara bir alfabe verdiğimde görürsünüz." tehdîdinin Haçlı çıkarları doğrultusundaki sonucuna doğru adım adım götürmek isteyenlere karşı verilen direnişleri, destansı mücâdeleleri hatırlıyorum! Yine hatırlıyorum diye kendime iftira ediyorum! Kastım, unutanlara hatırlatmak!
Hatırlayıp hatırlatma görevimi yerine getirdikten sonra; yukarıdan aşağıya, Cumhurbaşkanı'ndan Başbakan'a; Başbakan'dan Milletvekillerine; Milletvekillerinden bürokratlara kadar sorumluluk sahibi herkese seslenerek Türk'çe görevimi yapıyorum!
Çünkü; "Bu memleketin cumhurbaşkanından genelev sermayesi kadınına kadar insanının me'elesi, mes'elemizdir." inancının takipçilerindenim!
Bizim Şühedâ Dedelerimiz ne bu memleketi, ne de bu Cumhuriyet yönetimli Devleti sokakta bulmadılar! Sokakta bulunmayan kan-can bedelli bu Vatanı ve Devleti elbette sokak serserilerine, anarşistlere, teröristlere sokakta teslim etmeyiz diye yukardan aşağı herkesi uyarıyorum! Bu uğurda kurşunları göğüslemeye de, cezaevlerine de, hatta darağaçlarına da hazırım!
Yönetimdeki siyâsi partinin hem Genel Başkanı, hem bu teslîmiyetçi zihniyetin 3-4 kurmayından biri; İmralı ile görüşmeyi "şerefsizlik, namussuzluk" diye tarif edecekler; sonra; "Biz görüşmedik, görüşmeyiz ama Devlet görüştü, görüşüyor, gerekirse şeytanla da görüşür." diyerek namussuzluğu, şerefsizliği tarih yapmış, tarih yazdırmış Şanlı Devletimize yönlendirmelerine Türk'çe tepkimi dillendiriyorum! Devletim'e şerefsizliği, namussuzluğu atf'eden kişi kim olursa olsun kendisini tarif eder!
"Bop Eş Başkanı olarak bizim de bölgede görevlerimiz var!" diyerek Haçlı adına görevler ifa ettiğini kendisi söyleyen bir Başbakan'a "Milli meselelerde destek" vermeğe kararlılıklarını vurgulayan demokrat milliyetçilere de; Kilise papazı arkasında Cuma Namazı olmaz! BOP Eş Başkanı'nın, Medeniyetler Arası ittifak Eş Başkanı'nın millî desteği hak edecek millî düşünceli davranışı olmaz, olamaz! Gayr-ı millîlere destek verenler de onlardandır! "Arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim" atalar uyarısıyla seslenmek isterim! Ki yaptığım budur!
Muhteşem Türk Atatürk'ün ve Müthiş Türk Başbuğ Alparslan Türkeş'in kurmuş oldukları partiler; gayr-ı millîlere karşı kurulmuşlardır!
Ne Atatürk'ün, ne de Başbuğ Türkeş'in haleflerinin gayr-ı millî duruşlu fikir ve oluşumlara desteğine; "İkinci krediyi veriyoruz!" gibi desteklerine millî vicdânın onayı asla mümkün değildir!
İkinci krediyi verdiklerini söyleyenlere; "Demek ki daha önceden verdiğiniz krediniz de varmış! Nedir o kredi? Açıklayın!" diye sormak hakkımız vardır ki şu an yaptığım aynı zamanda budur!
Meşrû ve demokratik hakları olan Meydan Mitinglerine cesâreti olmayanları zaten hiç kimse; onların dejenere ettikleri gibi sokak kavgasına çağırmak gibi bir âbesle iştigâl etmez!
Bir yanda BOP Eş Başkanı, bir yanda Haçlı'nın bölücü taşeronları PKK-KCK-BDP, bir yanda ikinci krediyi verdiklerini söyleyen Y-CHP'nin yöneticileri; bir yanda da -Salı günleri parti tabanının gazını almak için bağırıp çağıran ama- ısrarla destek vereceğini açıklayan, "Anayasa çalışmaları kesintiye uğrarsa Türkiye kaybeder!" endişesinde AKP ile aynı düşündüğü görüntüsünden rahatsız olmayan bir MHP Yönetimi!
Bu tabloda bir yanlışlık var!
Bu tablonun, bu yağlıboya resimin perspektifinde, derinliğinde eksiklik var! Perspektif gereği resim derinliğinde dağların uzaklığı belli edilmek için küçük çizilirler! Tuval ne kadar büyük olursa olsun normal ölçülerde bir dağın çizileceği büyüklükte asla olamaz!
Kimsenin kimseye; cahil yerine koyarak, aptal yerine koyarak demokrasi veya diplomasi denilen Batı üretimi kavramların arkasına saklanarak korkaklıklarını dayatma hakkı olamaz! Olmamalıdır ki bu korkak dayatmalarının millî vicdânda kabûlü de asla mümkün değildir!
Söylediğimiz, sağırlara duyurmaya çalıştığımız, kör gözlere sokmaya çalıştığımız gerçek bu!
Haçlı Müslümanlar ve Haçlı Türkler elele vererek Kandil'in tehdîdine güya kafa tutarken İmralı'daki bebek katili psikopat alçak ile müzakereyi çözüm olarak dayatıyorlar!
"Türkler, öğrenmek için kürtçeyi seçmeli ders olarak seçmeli" diyor bir kanı bozuk Haçlı Türk! Onların baba dilleriyle söyledikleri gibi; "Has..tirin! Has..tirin!" den başka bir cevap bilen var mı?
Heeeey! Yukarıdakiler, aşağıdakiler!
Ankara'dakiler, Anadolu'dakiler!
Akıllı olun!
Lord Curzon'un yüz yıl önceki Şühedâ Dedelerimizin izin vermediği hayallerine; izin verecek kadar kanı bozuk, fikriyâtı, aklı dolayısıyla vicdânı teslim olmuşlardan değiliz biz!
Dikkatle bakarsanız bütün Türk Dağlarında tüten Türkmen ocaklarının dumanlarını görürsünüz! Bu tüten Türk ocaklarının dumanları aynı zamanda size tarihî bir uyarıdır, farkında mısınız?
Haçlı'nın sizi bir daha kandırıp hâin konumuna düşürerek itlafınıza sebep olmasına izin vermeyin! Yedi Düvel adlı veya Hasta adam Osmanlı'nın "Düvel-i Muazzama" diye yağcılık ettiği Haçlı, yüz sene önce geldiğinde başardıysa sizin birkaç aç-çıplak salağınızın başarma şansı olur!
Türk Milleti'nin sabrının sonundasınız! Haberiniz olsun!
Bu asil milletin öfkesi bir daha patlarsa, bir daha kükremiş sel misali bendini çiğner aşarsa; yemin ederim ki en az üç yüz yıl daha Kürdüm diyemezsiniz! Anlatabildim mi yerli fransızlar?
Bu salakları uyarın olur mu bin yıllık Kürt Komşularımız! Bin yıllık Kürt hısımlarımız!
Bizim suskunluğumuzu sükûtumuzu ikrârdan saymak gibi, "zımnen destek" gibi yanlış yorumlayan Karen Fogg Çocuklarına, dolma kalemlere uymayın! Kendinize yazık edersiniz!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KORUMAZ vesselâm...
Selâm, sevgi, duâ...
Tokkalı Mustafa ASLAN
Tamâmen Türkçe konuşan, Türk duruşlu, İslâm tevekküllü; Müslüman Türk'ün cesâmet ve celâdetiyle kükreyen bir Türk hatırlıyorum; "Bu memleketin cumhurbaşkanı'ndan, genelev sermâyesi kadınına kadar insanının mes'elesi, mes'elemizdir." diyordu!
Bir davûdi sesli, Türkçe konuşan, Türk'çe salınan; duruşuyla bir kişi olmasına rağmen 450 kişilik TBMM'nde taşkınlıklara, gayr-ı millî şımarıklıklara, seviyesizliklere asla izin vermeyen, kaşlarını çatışıyla millî uyarıcı görevi yapaan bir Türk Milliyetçisi siyasetçi hatırlıyorum...
Hatırlıyorum derken kendime iftira ediyorum! Çünkü hatırlamak için önce unutmak gerek ki ben O'nu 16 yıldır, bir ân olsun unutmadım ki hatırlayayım! Kastım hatırlıyorum diye kendime iftira ederken unutanlara hatırlatmak!
Bu memleketi; yüz yıl önce Lord Curzon'un Lozan barış Görüşmeleri sırasında söylediği; "Şimdi bu masada verdiklerimizi yakında ekonomik zorluklar içine düştüğünüzde bir bir geri alacağız." tehdîdine ve Kürtleri kastederek; "Ben onlara bir alfabe verdiğimde görürsünüz." tehdîdinin Haçlı çıkarları doğrultusundaki sonucuna doğru adım adım götürmek isteyenlere karşı verilen direnişleri, destansı mücâdeleleri hatırlıyorum! Yine hatırlıyorum diye kendime iftira ediyorum! Kastım, unutanlara hatırlatmak!
Hatırlayıp hatırlatma görevimi yerine getirdikten sonra; yukarıdan aşağıya, Cumhurbaşkanı'ndan Başbakan'a; Başbakan'dan Milletvekillerine; Milletvekillerinden bürokratlara kadar sorumluluk sahibi herkese seslenerek Türk'çe görevimi yapıyorum!
Çünkü; "Bu memleketin cumhurbaşkanından genelev sermayesi kadınına kadar insanının me'elesi, mes'elemizdir." inancının takipçilerindenim!
Bizim Şühedâ Dedelerimiz ne bu memleketi, ne de bu Cumhuriyet yönetimli Devleti sokakta bulmadılar! Sokakta bulunmayan kan-can bedelli bu Vatanı ve Devleti elbette sokak serserilerine, anarşistlere, teröristlere sokakta teslim etmeyiz diye yukardan aşağı herkesi uyarıyorum! Bu uğurda kurşunları göğüslemeye de, cezaevlerine de, hatta darağaçlarına da hazırım!
Yönetimdeki siyâsi partinin hem Genel Başkanı, hem bu teslîmiyetçi zihniyetin 3-4 kurmayından biri; İmralı ile görüşmeyi "şerefsizlik, namussuzluk" diye tarif edecekler; sonra; "Biz görüşmedik, görüşmeyiz ama Devlet görüştü, görüşüyor, gerekirse şeytanla da görüşür." diyerek namussuzluğu, şerefsizliği tarih yapmış, tarih yazdırmış Şanlı Devletimize yönlendirmelerine Türk'çe tepkimi dillendiriyorum! Devletim'e şerefsizliği, namussuzluğu atf'eden kişi kim olursa olsun kendisini tarif eder!
"Bop Eş Başkanı olarak bizim de bölgede görevlerimiz var!" diyerek Haçlı adına görevler ifa ettiğini kendisi söyleyen bir Başbakan'a "Milli meselelerde destek" vermeğe kararlılıklarını vurgulayan demokrat milliyetçilere de; Kilise papazı arkasında Cuma Namazı olmaz! BOP Eş Başkanı'nın, Medeniyetler Arası ittifak Eş Başkanı'nın millî desteği hak edecek millî düşünceli davranışı olmaz, olamaz! Gayr-ı millîlere destek verenler de onlardandır! "Arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim" atalar uyarısıyla seslenmek isterim! Ki yaptığım budur!
Muhteşem Türk Atatürk'ün ve Müthiş Türk Başbuğ Alparslan Türkeş'in kurmuş oldukları partiler; gayr-ı millîlere karşı kurulmuşlardır!
Ne Atatürk'ün, ne de Başbuğ Türkeş'in haleflerinin gayr-ı millî duruşlu fikir ve oluşumlara desteğine; "İkinci krediyi veriyoruz!" gibi desteklerine millî vicdânın onayı asla mümkün değildir!
İkinci krediyi verdiklerini söyleyenlere; "Demek ki daha önceden verdiğiniz krediniz de varmış! Nedir o kredi? Açıklayın!" diye sormak hakkımız vardır ki şu an yaptığım aynı zamanda budur!
Meşrû ve demokratik hakları olan Meydan Mitinglerine cesâreti olmayanları zaten hiç kimse; onların dejenere ettikleri gibi sokak kavgasına çağırmak gibi bir âbesle iştigâl etmez!
Bir yanda BOP Eş Başkanı, bir yanda Haçlı'nın bölücü taşeronları PKK-KCK-BDP, bir yanda ikinci krediyi verdiklerini söyleyen Y-CHP'nin yöneticileri; bir yanda da -Salı günleri parti tabanının gazını almak için bağırıp çağıran ama- ısrarla destek vereceğini açıklayan, "Anayasa çalışmaları kesintiye uğrarsa Türkiye kaybeder!" endişesinde AKP ile aynı düşündüğü görüntüsünden rahatsız olmayan bir MHP Yönetimi!
Bu tabloda bir yanlışlık var!
Bu tablonun, bu yağlıboya resimin perspektifinde, derinliğinde eksiklik var! Perspektif gereği resim derinliğinde dağların uzaklığı belli edilmek için küçük çizilirler! Tuval ne kadar büyük olursa olsun normal ölçülerde bir dağın çizileceği büyüklükte asla olamaz!
Kimsenin kimseye; cahil yerine koyarak, aptal yerine koyarak demokrasi veya diplomasi denilen Batı üretimi kavramların arkasına saklanarak korkaklıklarını dayatma hakkı olamaz! Olmamalıdır ki bu korkak dayatmalarının millî vicdânda kabûlü de asla mümkün değildir!
Söylediğimiz, sağırlara duyurmaya çalıştığımız, kör gözlere sokmaya çalıştığımız gerçek bu!
Haçlı Müslümanlar ve Haçlı Türkler elele vererek Kandil'in tehdîdine güya kafa tutarken İmralı'daki bebek katili psikopat alçak ile müzakereyi çözüm olarak dayatıyorlar!
"Türkler, öğrenmek için kürtçeyi seçmeli ders olarak seçmeli" diyor bir kanı bozuk Haçlı Türk! Onların baba dilleriyle söyledikleri gibi; "Has..tirin! Has..tirin!" den başka bir cevap bilen var mı?
Heeeey! Yukarıdakiler, aşağıdakiler!
Ankara'dakiler, Anadolu'dakiler!
Akıllı olun!
Lord Curzon'un yüz yıl önceki Şühedâ Dedelerimizin izin vermediği hayallerine; izin verecek kadar kanı bozuk, fikriyâtı, aklı dolayısıyla vicdânı teslim olmuşlardan değiliz biz!
Dikkatle bakarsanız bütün Türk Dağlarında tüten Türkmen ocaklarının dumanlarını görürsünüz! Bu tüten Türk ocaklarının dumanları aynı zamanda size tarihî bir uyarıdır, farkında mısınız?
Haçlı'nın sizi bir daha kandırıp hâin konumuna düşürerek itlafınıza sebep olmasına izin vermeyin! Yedi Düvel adlı veya Hasta adam Osmanlı'nın "Düvel-i Muazzama" diye yağcılık ettiği Haçlı, yüz sene önce geldiğinde başardıysa sizin birkaç aç-çıplak salağınızın başarma şansı olur!
Türk Milleti'nin sabrının sonundasınız! Haberiniz olsun!
Bu asil milletin öfkesi bir daha patlarsa, bir daha kükremiş sel misali bendini çiğner aşarsa; yemin ederim ki en az üç yüz yıl daha Kürdüm diyemezsiniz! Anlatabildim mi yerli fransızlar?
Bu salakları uyarın olur mu bin yıllık Kürt Komşularımız! Bin yıllık Kürt hısımlarımız!
Bizim suskunluğumuzu sükûtumuzu ikrârdan saymak gibi, "zımnen destek" gibi yanlış yorumlayan Karen Fogg Çocuklarına, dolma kalemlere uymayın! Kendinize yazık edersiniz!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KORUMAZ vesselâm...
Selâm, sevgi, duâ...
Tokkalı Mustafa ASLAN
Salı, Ocak 08, 2013
SİNCAN F TİPİ CEZAEVİ'NDEN MEKTUP VAR!...
Duyurabildiğim kadar kişiye ve Generale Karadayı' ya da duyurmak için, içim kan ağlayarak mektubu aynen paylaşacağım!
ABD'nin "Bizim Çocuklar" ının başı Netekim General'le başlatılan ve sonra "alıştıra, hazmettire" Allah İle Aldatanlar'ın, "Kılcal damarlara sirâyet edinceye kadar" her yol mübâh diyenlerin, Pensilvanyalı Ilımlı İslam A.Ş. Ceosu Fetullah Gülen'in; "Hilmi Özkök Genelkurmay Başkanı olduğu zaman" diye "Askeri vesayet"in biteceği zamanı Nazlı Ilıcak'a söylediğini bildiğimiz süreç, daha dün!
Aynı dönemlerde yani İsmail Hakkı Karadayı, Hilmi Özkök, ve Yaşar Büyükanıt Generallerin komutalarında geçen süreçte Madalyalı bir Türk Subayı Alican TÜRK'ün, her Türk'ü utandıracağını zannettiğim yürek paralayan mektubu!...
Daha önce Alican TÜRK'ün "Doğu ve Güneydoğu'da FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER VE GERÇEKLER" adlı kitabı aynı yolla bana ulaştırılmıştı...
Gerçi kendilerine telefonla zahmetlerinden dolayı teşekkür etmiştim ama sanki; "El elin ölüsüne gülerek ağlar!" ata sözümüzü gerçekleştirmişcesine ertelemiş gibi görünmekten çok utandım!
Konuyu ertelemiş gibi göründüğüm için TÜRK Ailesinden çok özür diliyorum... Gazetede köşemi kapatıp kendime yeni bir yer arama sürecime denk geldi, yemîn ederim! "Keşke"yi kendime yasaklamış olmama rağmen bugün yine bir "Keşke!" dedim! "Keşke Alb. Alican Türk'ün kitabından ve daha önceki yazdıklarından Türk Milletini haberdar edebilmek için bile olsa, biraz daha tahammül etseymişim!" diyesim var!
İsmail Hakkı Karadayı General hakkında bizzatihi kendileriyle yaşadığım bir buluşma hakkında anlatacaklarım da var! Daha önce yazmıştım ama üzerinden seneler geçtiği için ya unutuldu, ya atlanıldı, ya üzeri örtüldü! O tarihi(!) buluşmayı tekrar anlatmak boynumun borcu olmak kaydıyla Em. Kıd. Alb. Alican TÜRK'ün cezaevinden Karadayı General'e yazdığı mektubu paylaşacağım.
Benim canımı çok acıttı!
Millet gönlündeki Paşa'larla NATO ve ABD Generallerinin farkını gördükçe ve millî onurumuzu nasıl yaraladıklarını ve bunu nasıl bilerek yaptıklarını anladıkça canım daha çok acıyor!
Böyle insanlar; ânlı-şânlı tarih sahibi Türk Silahlı Kuvvetlerinin en üst kademesine kadar nasıl çıkmış veya çıkarılmışlar? Dişlerimizi biraz daha gıcırdatarak sıkalım ve hadi canımız biraz daha sıkılsın!....
"KARADAYI PAŞA'YA AÇIK MEKTUP
Sayın Komutanım;
1997' de karargâhınızda yüzbaşıydım.
O yıl sizin imzaladığınız beratla TSK Başarı Madalyası'na layık görüldüm.
Karargâh içinde düzenlenen bayramlaşmalarda birkaç kez elinizi sıktım. (Bir yüzbaşı için Genelkurmay Başkanı ile tokalaşmanın anlamını siviller anlamayabilirler.)
Yaklaşık 10 yıl kaldığım Genelkurmay karargâhında içten saygı duyarak emrinde çalıştığım komutanlarımdan biri oldunuz.
Size sevgim ve saygım hep sürdü. Ta ki 28 Şubat soruşturmasına kadar.
Önce TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu'nda Batı Çalışma Grubu'ndan (BÇG) haberdar olmadığınızı söylediniz.
Hadi yaşı icabı, o an unutmuştur dedik.
Ancak aynı yaklaşımı savcılık karşısında da sergilemeniz, dahası alt rütbedekilerin "yasa dışı oluşumlar içinde olabileceği"ni ima etmeniz size olan sevgimi de saygımı da yerle bir etti.
Sayın Komutanım;
28 Şubat tutuklusu olarak yasa dışı kurulduğu ve faaliyet yürüttğü savcılıkça iddia edilen BÇG'de görev yaptığım suçlamasıyla 9 aydır içerideyim.
Oysa bir tek gün BÇG'ye gitmedim, orada görev yapmadım. (Bunu söylemeğe utanıyorum çünkü bazıları davadan korkup kaçtığım için inkâr ettiğimi sanacaklar.)
Yine benim gibi BÇG'ye hiç gitmediği, orada hiç görev yapmadığı halde sırf imzasız bir isim listesinde adı geçtiği için aylardır hapis yatan pek çok personeliniz var burada...
Buna mukabil BÇG'de görev yapan herkes BÇG'nin emirle kurulan bir birim olduğunu ve yaptığı işleri hiç saklamadan ifadelerinde belirttiler zaten.
Şimdi diyeceğim şu ki, evet BÇG'de çalışmadım ama o dönem BÇG diye bir çalışma grubu olduğunu yüzbaşı rütbemle ben biliyordum da, siz o karargâhın en üstündeki komutan olarak mı bunu bilmiyordunuz?
Söylediğiniz size de komik gelmiyor mu?
Öte yandan "Evraklarda imzam yok." ya da "Çevik Bİr imzalı o evrakları ilk kez görüyorum." şeklindeki sözlerinize inanıyorum, doğrudur. Tabi o sözleriniz siviller üzerinde etkili olabilir, fakat -kusura bakmayın- Genelkurmay'daki emir komuta akışını, bir emrin oluşturulma, çıkarılma ve yayınlanması sürecini bilen bir asker olarak o sözler benim için pek bir anlam ifade etmiyor.
Neyse zaten hayırlısıyla mahkemede neyin ne olduğu hep belgeleriyle ve tanıklarıyla açığa çıkacak.
Sayın Komutanım;
Son birkaç yıldır H.ÖZKÖK, A.YALMAN, Y.BÜYÜKANIT Paşalarım başta olmak üzere "büyük komutanlar" TSK personelini büyük hayal kırıklığına uğrattılar. Onlar sayesinde TSK için "kâğıttan kaplan" benzetmeleri yapıldı, bazı siyasilere alay malzemesi olundu.
Bu yüzdendir ki şimdi her yerde adı geçen komutanların -örneğin orduevlerine gidemedikleri, emir komuta ettikleri astlarının arasına çıkamadıkları; zira onları görenlerin ya arkalarını döndükleri ya da ortamı terk edip dışarı çıktıkları biliniyor.
Bir komutan için ne acı bir durum!
İşte asıl ceza bu değil midir?
Tarihe böyle anılarak geçmek ne kötü!...
Bunları yazmakla sizi üzdüğümü biliyorum. Ve bu yüzden ben sizden daha üzgünüm komutanım! Lakin "Artık Benim Bir Davam Var!" adlı şiirimde de şunu belirtmiştim ki;
"Artık benim yan çizenlerle davam var!"
Arz ederim. 06. 01. 2013
Alican TÜRK
E. Öğ. Kd. Alb.
1 No'lu F Tipi Kapalı Cezaevi
A-2/5 Sincan/ANKARA"
"Ne günlere kaldık ey Gâzi Hünkâr,
Katır mühürdâr oldu, eşek defterdâr!" (Ziyâ Paşa)
"Kimse ta’yib edemez biz kafa-göz yarsak da
Döğüşe, kavgaya var milletin elbet hakkı;
Yatalı beş senedir sâde mısır ekmeğine
Kalmadı halkımızın hind horozundan farkı!" (Neyzen Tevfik)
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KO-RU-MAAAZ!
Selâm, sevgi, duâ...
Tokkalı Mustafa ASLAN
Pazartesi, Ocak 07, 2013
TÜRK MİLLETİ SUSSUN ÖYLE Mİ? YOK YA!...
10. Olağan MHP Kongresi'nden sonra susmaya karar vermiştim!
"Taş bitti, inşaat paydos!" demiştim! Meşrû zaman ve zemînde, kongre sath-ı maili ve kongre salonunda; Mevcut Genel Başkan'a muhalifler ve adaylarla birlikte boyumuzun ölçüsünü aldığımızı şahsen kabul etmiştim!
Sadece 48 Delege Oyu ile adaylığını tescilleyip bütün ülkücü ve Türk milliyetçisi gönüllere hitâbederek samîmi gönüllerde müthiş bir iltifât gören ve âcizâne destek verdiğim MHP Genel Başkanı Adayı Ülküdaşımızın varlığından kaynaklı tesellim ile susmaya karar vermiştim!
Daha önce MHP'nin Diyarbakır Mitingi öncesi; AKP ile müşterek bir organizasyon sonucu olduğuna inandığım bir uygulamayla göz altına alındığımda; soran habercilere; "Yazarımız değil! Bir kaç yazısı yayınlanmış olabilir." diye korkarak benden bir anda vazgeçen ve sevgi fanusumu çatlatan, daha sonra; MHP Kongresi sürecinde ben de Patron ve Gazete Yönetiminin açıkça desteklediği Genel Başkan adayına destek vermeyerek onların saygı fanuslarını çatlatıp ödeşince artık alışkın olunan davranışları göstermemizin mümkün olmayacağını düşünerek Yeniçağ Gazetesi'ndeki köşemi de kapatıp susmaya karar vermiştim!
Siyaset özürlülerimiz ve ferâsetsizlerimiz yüzünden Devlet'in ve Milletin başına on yıldır belâ edilen AKP ile mücadele varken; sadece Devlet Bahçeli muhalifliği ile boy göstermenin hem akıl işi olmadığına, hem de kurnazca işin kolayına kaçmak olduğuna inanarak ta susmayı tercih etmiştim!
Biliyoruz ki bizim konuşacağımız olan bir televizyonumuz yok!
Türkçe yazarak seslenebileceğimiz; AKP ile, Haçlı Müslümanlar ile, Ilımlı İslamcılar ve Dinler Arası Diyalogcularla, Allah ile aldatanlar ile, Haçlı'dan korktukları için işbirliğine girmeyi maharet bilen korkak kurnazlar ile ve onlardan korkan iki kere korkaklarla gönlümce çekişebileceğim ve bu doğrultuda yazabileceğim bir yer buluncaya kadar susmaya karar vermiştim!
Adını da "Kendime Firâr!" koymuştum bu ne kadar süreceğini benim de bilmediğim suskunluğumun!
Bu karara varalı ve bu kararımı açıklayalı fazla bir zaman olmadı!
Fazla bir zaman olmadı ama bu kısacık zaman içinde; Oslo Görüşmelerini; "İspatlamayan şerefsizdir!" diye çemkiren sonra; "AKParti olarak biz değil, Devletin kurumları görüştü ve gerekirse şeytanla da görüşür." diye dönen fırldak ve "Biz teröristle örgütle pazarlık yapacak namussuz ahlâksızlardan değiliz!" diyen "şeyini şey ettiğimin şeyleri"nden AKP Kurmaylarınca İmralı'daki bebek katili ve 40 bin kişinin -ki bunun otuz bini kürtlerdir- katili kanlı alçakla fiilen görüşmeler başlatıldı!
Yetmedi, bölücülüğün siyasallaşmış yeminsiz yalancılarından ikisi de Kandil'i temsilen İmralı canisi ile görüştürüldü!
Yandaş basında manşetler ve "dolma kalemler"in tahsisli köşeleri, gençliğinde namazlı-niyazlı olduğu iddia edilen bir kahpenin propogandası ve onun insan haklarını, terörün bitirilmesinde vereceği katkıları anlatma yarışına girdiler!
Askerliğini bitirmiş, terhis olmuş, sivil, ellerinde çakı bıçağı bile olmayan 33 Türk ana-baba evlâdını, otobüsten indirip kurşuna dizen kahpe evlâdı kahpeler ve onların siyasallaştırılmış dokunulmaz murdar hain ağızlıları; "AKP, on PeKeKe'liyi katledince eline ne geçti?" diye yüksek sesle sorgulamaya başladılar!
Devrin dolma kalemleri ve Karen Fogg çocuklarının "Muhtar bile olamaz!" dedikleri Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasal yasaklarını neden kaldırttığını hâlâ merak etmeme rağmen; bana göre sadece Türk olduğu için bir komplo ile linç edilen Deniz Baykal'ın yerine, önceden hazırlanıldığı artık belli olan Gandi Kemal'in; "Geçmişteki bütün hatalarına rağmen ikinci bir kredi veriyoruz!" açıklamasıyla canım çok acıdı!
Bu ikinci krediyse demek ki daha önceden verilmiş bir kredileri de varmış ve biz onu da atlamışız!
Zaten; "Gerekirse bu uğurda kan dökeriz! Can veririz! Akıllı olun! Ne mozaiği ulan?" diyeTürkçe kükreyen Millî Ses Alparslan Türkeş'in halefinin; "Gel Hasip! Gel Meclis'in rengini tamamlayalım!" şeklinde "farklılıkların farkındalıkla" mozaikçiliğe heveslenmesi yetmez gibi; "Şu sıralar çatlar dağılırsa kaos olur! Herkese rağmen millî meselelerde desteğimiz devam edecektir." diyen; bu da yetmez gibi; "Anayasa çalışmalarının önü kapanırsa Türkiye kaybeder!" diye bölücü anayasaya desteğe devam eden bir MHP Genel Başkanının olduğu yerde daha fazla susamadım! Susmak, suskun kalmak mümkün mü?
Nereden, nasıl ve kaç kişiye sesleneceğimi hâlâ bilmiyorum!
Gazeteden ayrıldığım için yersiz-yurtsuzum! Kalıcı yazılarla yani kitaplarla tarihe karşı görevimi yapmak ve gelecek nesillere birinci elden bilgiler bırakabilmek düşüncelerimle yazmaya devam kararındayım!
Allah'ın izniyle ve dostların destekleriyle nasibimiz kadar rızkımızı inşallah temin ederiz! Rızkımızdan dolayı bir endişemiz olmadığı için de pervâsızım!
Bu arada irtibata geçeceğim Yerel Gazetelerden, Anadolu'nun değişik yerlerinden de seslenmeyi deneyeceğim! Oldum olası, Yerel Basın'ın milliliğinden hiç şüphem olmadı zaten!
Eğer hiç bir yer bulamazsam; sanal-ağdan uzaktan kumandalı siyaset mektebi açtıklarını duyuran siyasilerimizle aynı yöntemle ben de sadece sanalağdan seslenmeğe devam edeceğim!
Şimdilik bir internet sitesine yazı gönderiyorum. Onlar da sağ olsunlar Devlet Bahçeli'ye dokunan yazılarımı yayınlamıyorlar!
Bu seslenişim, aynı zamanda bütün millî internet sitelerine de selenişim sayılsın!
Akıl ve vicdanlarına hürriyetini verebilmiş; particilik ve adamcılık taassûbundan kurtulabilmiş, gerçekten millî duruşlu sitelerin tamamıyla buluşmaya hazırım!
Elbette bir cesûr millet evlâdı Türk te bugünlerde meydanlara inerek Türk Milletini meseleleriyle yüzleştirecek ferâseti ve siyasi cesâreti gösterir!
Yoksa on yıl önce; "Yetmiş yaşımda da olsam, apo alçağının, bırakıldığı gün cezaevinin kapısı önünde ben kafasına sıkarım!" diye kükreyen efsâne bir Türk Milliyetçisinin ve bu düşüncedeki sayısız Türk evlâdının; tevekkül ve kurt sabrıyla bekleyen Türklerin arasında ben de pusumdayım!
"Tendürek'te, Kop'ta, Palandöken'de
Kurtların payı var gelip geçende!
Ki alırlar vermek istemesen de!" diyen ve diğer yazar ve şairlerimizin hamâsetleri; son yüzyılın Son Başbuğları Muhteşem Türk Atatürk ve Müthiş Türk Alparslan Türkeş'in çizdikleri siyâsi yörüngede devam edeceğimi, bir kişi de olsam bu kararda olduğumu, bilvesîle beyan ederim!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KO-RU-MAAAZ vesselâm...
Selâm, sevgi, duâ...
Mustafa ASLAN
"Taş bitti, inşaat paydos!" demiştim! Meşrû zaman ve zemînde, kongre sath-ı maili ve kongre salonunda; Mevcut Genel Başkan'a muhalifler ve adaylarla birlikte boyumuzun ölçüsünü aldığımızı şahsen kabul etmiştim!
Sadece 48 Delege Oyu ile adaylığını tescilleyip bütün ülkücü ve Türk milliyetçisi gönüllere hitâbederek samîmi gönüllerde müthiş bir iltifât gören ve âcizâne destek verdiğim MHP Genel Başkanı Adayı Ülküdaşımızın varlığından kaynaklı tesellim ile susmaya karar vermiştim!
Daha önce MHP'nin Diyarbakır Mitingi öncesi; AKP ile müşterek bir organizasyon sonucu olduğuna inandığım bir uygulamayla göz altına alındığımda; soran habercilere; "Yazarımız değil! Bir kaç yazısı yayınlanmış olabilir." diye korkarak benden bir anda vazgeçen ve sevgi fanusumu çatlatan, daha sonra; MHP Kongresi sürecinde ben de Patron ve Gazete Yönetiminin açıkça desteklediği Genel Başkan adayına destek vermeyerek onların saygı fanuslarını çatlatıp ödeşince artık alışkın olunan davranışları göstermemizin mümkün olmayacağını düşünerek Yeniçağ Gazetesi'ndeki köşemi de kapatıp susmaya karar vermiştim!
Siyaset özürlülerimiz ve ferâsetsizlerimiz yüzünden Devlet'in ve Milletin başına on yıldır belâ edilen AKP ile mücadele varken; sadece Devlet Bahçeli muhalifliği ile boy göstermenin hem akıl işi olmadığına, hem de kurnazca işin kolayına kaçmak olduğuna inanarak ta susmayı tercih etmiştim!
Biliyoruz ki bizim konuşacağımız olan bir televizyonumuz yok!
Türkçe yazarak seslenebileceğimiz; AKP ile, Haçlı Müslümanlar ile, Ilımlı İslamcılar ve Dinler Arası Diyalogcularla, Allah ile aldatanlar ile, Haçlı'dan korktukları için işbirliğine girmeyi maharet bilen korkak kurnazlar ile ve onlardan korkan iki kere korkaklarla gönlümce çekişebileceğim ve bu doğrultuda yazabileceğim bir yer buluncaya kadar susmaya karar vermiştim!
Adını da "Kendime Firâr!" koymuştum bu ne kadar süreceğini benim de bilmediğim suskunluğumun!
Bu karara varalı ve bu kararımı açıklayalı fazla bir zaman olmadı!
Fazla bir zaman olmadı ama bu kısacık zaman içinde; Oslo Görüşmelerini; "İspatlamayan şerefsizdir!" diye çemkiren sonra; "AKParti olarak biz değil, Devletin kurumları görüştü ve gerekirse şeytanla da görüşür." diye dönen fırldak ve "Biz teröristle örgütle pazarlık yapacak namussuz ahlâksızlardan değiliz!" diyen "şeyini şey ettiğimin şeyleri"nden AKP Kurmaylarınca İmralı'daki bebek katili ve 40 bin kişinin -ki bunun otuz bini kürtlerdir- katili kanlı alçakla fiilen görüşmeler başlatıldı!
Yetmedi, bölücülüğün siyasallaşmış yeminsiz yalancılarından ikisi de Kandil'i temsilen İmralı canisi ile görüştürüldü!
Yandaş basında manşetler ve "dolma kalemler"in tahsisli köşeleri, gençliğinde namazlı-niyazlı olduğu iddia edilen bir kahpenin propogandası ve onun insan haklarını, terörün bitirilmesinde vereceği katkıları anlatma yarışına girdiler!
Askerliğini bitirmiş, terhis olmuş, sivil, ellerinde çakı bıçağı bile olmayan 33 Türk ana-baba evlâdını, otobüsten indirip kurşuna dizen kahpe evlâdı kahpeler ve onların siyasallaştırılmış dokunulmaz murdar hain ağızlıları; "AKP, on PeKeKe'liyi katledince eline ne geçti?" diye yüksek sesle sorgulamaya başladılar!
Devrin dolma kalemleri ve Karen Fogg çocuklarının "Muhtar bile olamaz!" dedikleri Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasal yasaklarını neden kaldırttığını hâlâ merak etmeme rağmen; bana göre sadece Türk olduğu için bir komplo ile linç edilen Deniz Baykal'ın yerine, önceden hazırlanıldığı artık belli olan Gandi Kemal'in; "Geçmişteki bütün hatalarına rağmen ikinci bir kredi veriyoruz!" açıklamasıyla canım çok acıdı!
Bu ikinci krediyse demek ki daha önceden verilmiş bir kredileri de varmış ve biz onu da atlamışız!
Zaten; "Gerekirse bu uğurda kan dökeriz! Can veririz! Akıllı olun! Ne mozaiği ulan?" diyeTürkçe kükreyen Millî Ses Alparslan Türkeş'in halefinin; "Gel Hasip! Gel Meclis'in rengini tamamlayalım!" şeklinde "farklılıkların farkındalıkla" mozaikçiliğe heveslenmesi yetmez gibi; "Şu sıralar çatlar dağılırsa kaos olur! Herkese rağmen millî meselelerde desteğimiz devam edecektir." diyen; bu da yetmez gibi; "Anayasa çalışmalarının önü kapanırsa Türkiye kaybeder!" diye bölücü anayasaya desteğe devam eden bir MHP Genel Başkanının olduğu yerde daha fazla susamadım! Susmak, suskun kalmak mümkün mü?
Nereden, nasıl ve kaç kişiye sesleneceğimi hâlâ bilmiyorum!
Gazeteden ayrıldığım için yersiz-yurtsuzum! Kalıcı yazılarla yani kitaplarla tarihe karşı görevimi yapmak ve gelecek nesillere birinci elden bilgiler bırakabilmek düşüncelerimle yazmaya devam kararındayım!
Allah'ın izniyle ve dostların destekleriyle nasibimiz kadar rızkımızı inşallah temin ederiz! Rızkımızdan dolayı bir endişemiz olmadığı için de pervâsızım!
Bu arada irtibata geçeceğim Yerel Gazetelerden, Anadolu'nun değişik yerlerinden de seslenmeyi deneyeceğim! Oldum olası, Yerel Basın'ın milliliğinden hiç şüphem olmadı zaten!
Eğer hiç bir yer bulamazsam; sanal-ağdan uzaktan kumandalı siyaset mektebi açtıklarını duyuran siyasilerimizle aynı yöntemle ben de sadece sanalağdan seslenmeğe devam edeceğim!
Şimdilik bir internet sitesine yazı gönderiyorum. Onlar da sağ olsunlar Devlet Bahçeli'ye dokunan yazılarımı yayınlamıyorlar!
Bu seslenişim, aynı zamanda bütün millî internet sitelerine de selenişim sayılsın!
Akıl ve vicdanlarına hürriyetini verebilmiş; particilik ve adamcılık taassûbundan kurtulabilmiş, gerçekten millî duruşlu sitelerin tamamıyla buluşmaya hazırım!
Elbette bir cesûr millet evlâdı Türk te bugünlerde meydanlara inerek Türk Milletini meseleleriyle yüzleştirecek ferâseti ve siyasi cesâreti gösterir!
Yoksa on yıl önce; "Yetmiş yaşımda da olsam, apo alçağının, bırakıldığı gün cezaevinin kapısı önünde ben kafasına sıkarım!" diye kükreyen efsâne bir Türk Milliyetçisinin ve bu düşüncedeki sayısız Türk evlâdının; tevekkül ve kurt sabrıyla bekleyen Türklerin arasında ben de pusumdayım!
"Tendürek'te, Kop'ta, Palandöken'de
Kurtların payı var gelip geçende!
Ki alırlar vermek istemesen de!" diyen ve diğer yazar ve şairlerimizin hamâsetleri; son yüzyılın Son Başbuğları Muhteşem Türk Atatürk ve Müthiş Türk Alparslan Türkeş'in çizdikleri siyâsi yörüngede devam edeceğimi, bir kişi de olsam bu kararda olduğumu, bilvesîle beyan ederim!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KO-RU-MAAAZ vesselâm...
Selâm, sevgi, duâ...
Mustafa ASLAN
Cuma, Ocak 04, 2013
SARI ÖKÜZ ÜLKESİNDEN KISSALAR...
Ehven-i şerre yani kötünün
iyisine mecbûriyet, doğru zannedilen insanları bile
yanlışı savunmaya mecbûr ediyor! Böyle bir zûlüm olabilir mi?
Hayret kere hayret ki bunun adına da "ilm-i siyâset" diyorlar!
Ben bu, ilm-i siyâset'ten; insanları, mütedeyyin müslümanları aldatmak için gerekirse Allah'ı da, Peygamber'i de, Kur'ân'ı da, Dîni de kullanmak meşrûdur gibi bir anlam çıkarırsam, yanlış mı olur?
"Ne demek bu şimdi?" sorularınızı duyar gibiyim!
Söyleyeceğim; Biiir:
"One minute!"çü bir 'minik fare', çarşaflı kadınlarımızı arap kadınlara benzeten bir Bayan Milletvekilinden hareketle Ana Muhalefete; "Kardeş Arap halklarının kadınlarına en ağır şekilde hakaret eden, ırkçılığın, ayrımcılığın en korkunç derecesine ulaşmış milletvekillerinizle ilgili ne işlem yaptınız?" diye kükremişti, aslanın miyavladığı, kedinin uçuverdiği ülkemde!
Siyah çarşaflı kadınları arap kadınlarına benzeten, veya arap kadınlarını bizim çarşaflı kadınlarımıza benzeten tavırsızlığa verilen tepki buydu! Siyah çarşafından dolayı arap kadınlara benzetilmek, o çarşafa girenleri rahatsız eder mi diye merak edenlerdenim!
Benzetmeye tersten bakarsak; Arap kadınlarını bizim çarşaflı kadınlarımıza benzetmek mi, yoksa; "Gelin! Allah aşkına gelin, bizi siz öldürün! İntihâr büyük günah!" diye yalvaran Müslüman Arap kadınlara tecâvüz eden Haçlı conilerelere dua etmek mi daha ağır hakâret?
Söyleyeceğim; İkiii:
Zoru görünce pırr diye uçan bir kedi; "Bizi korku yaymakla suçlamak, kurnazlıktır. ... 2002 seçimi dahil, ateşkes isteyen ve o ortamda seçime giden kendisidir." diye mırrr'layarak tırnak göstermişti aslana miyav dedirtilen, minik fârenin kükretildiği, huzûrlu-istikrarlı ülkemde!
Bir tv dizisindeki; "Şerefsizin oğlu Şeref" adlı çocuğa benzeyen, yemînlerine ihânet eden bölücülerin; "Demokrasi araçtır. Gereken durakta inilecek tramvaydır" inançlı İleri Demokratla ortak hedefe yolculuklarını seyrediyoruz! "Lider peşinden uçuruma atlamak töredir!" diyecek kadar mankurtlaşmış, firâri "milliyetçilik havuzu kurbağa larvaları"nın milî duyguları, ne zaman depreşecek diye bekliyoruz huzurlu-istikrarlı ülkemde?
Söyleyeceğim; Üüüç:
Üç Bakan'ın "Balyoz Darbe Planı davasında tutuklanan 163 sanığı kurtarma planı" diye servis edilerek gündem değiştiren bir haber üzerine mandaya söğüt dalında yuva kurdurulan, yavrusu sineğe kaptırılan, dışarda "sarı öküz" itibarlı ülkemde, Üç Bakan'dan biri; "... Bireysel olarak inisiyatif kullandığım türünden ithamlar da doğru değil. .... sordum onlar da böyle bir plan yok dediler." demişti! (http://gundem.bugun.com.tr/uc-bakandan-balyoz-aciklamasi-143509-haberi.aspx) Sonra da Meclis Başkanı edilmişti o bakan!
Bu cesur siyasetçiyi, ANAP dönemi Bakanlığından da hatırlarım! Yozgatlı bir hemşerisinin, çek-senetçi, tahsilatçılardan biriyle olan bir meselesi götürülmüştü kendilerine. Dostların; "Kalabalık olalım dikkat çeksin!" ricalarıyla ben de aralarındaydım. Hemşerisinin uğradığı haksızlığı dinleyen Yozgatlı Bakan'ın; "Bunların arkasında büyük mafya var! Adamı bitirirler!" dediğini, yardım isteyen Yozgatlının; "Onlar mafyaysa siz devletsiniz! Devletten güçlü bir şey olabilir mi?" sitemini duyarak-görerek şaşırdığımı bilirim!
AKP'den istifa ederek MHP'ye katılan Zekai Özcan'a yapılan; "Adnan Kahveci’nin sonunu unutma!" (http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yg/habergoster.php?haber=46255) demokratik uyarıyla örtüştürdüm bu cesur davranışı ve söğüt dalına yuva yaptırılan manda yavrusunun sineğe kaptırıldığı İleri Demokratik bir ülkede yaşadığıma sevinsem mi, dövünsem mi bilemedim!
Söyleyeceğim; Döört:
Rüzgâra karşı sidik yarıştırarak hem kendilerini, hem demokrasiyi, hem de yandaşlarını ıslatan-pisleten demokratik-diplomatik özürlülerin, karşılıklı yanlış hamleleriyle; binmişiz bir alâmete, gidiyoruz kıyâmete!
Söyleyeceğim; Beeeş:
Yol yaptırırken, köprü yaptırırken, demir yolu yaptırırken, Fak-Fuk-Fon'dan yardım paketleriyle oy toplarken AKP'li olan Recep Tayyip Erdoğan'ın; BOP Eş Başkanı ve Medeniyetler Arası ittifak Eş Başkanı olarak; "Bölgede bizim de görevlerimiz var!" diyerek, 40.000 kişinin ve bebeklerin katili bir câni psikopatla "Yol Haritası" belirlemek için yapılan görüşmelerde Devlet'i ve Devletliği, atadığı ve özel yasalarla koruduğu; adının başındaki "Millî"nin artık yük sayıldığı, İstihbarat Teşkilatı Müsteşârına ortaladığını seyrediyoruz! Dar alanda Hızlı Gonzales'le Arı Maya'nın paslaşmalarını ve boş Fil Kalesine İleri Demokratik şutlarını izliyoruz!
Sadece izlemekle yetinsek belki susarım ama bir de alkışlıyoruz, hiç utanıp arlanmadan!
Erzurumlu Alvarlı Muhammet Efe'nin;
"Yerden göğe küp dizseler
Birbirine bend etseler
Alttan birini çekseler
Seyreyle sen gümbürtüyü!" diye tarif ettiği, millî pusu ortamındayız!
Havada kurdun, karada kuşun; buzullarda devenin, çölde kutup ayısının; Müslüman ülkesinde Haçlının, Vatikan'da Ilımlı İslamcının; Haçlı Müslümanın, ülkücünün, devrimcinin, dönenin-değişenin; hürlerin evinde hücre hapsinde tutulduğu bir ülkede; ömürboyu ağırlaştırılmış hapse mahkûm bebek katili lânetli birinin sonsuz hürriyetini izliyoruz!
Dış ülkelerde "sarı öküz" itibarlı, La Fonten'in hayâli hayvanlar ülkesine döndürülen ülkemde, ben de cezaevinin sonsuz hürriyetine talibim! Yok mu buna hakkım? 60 yıldır bu ülkenin ekmeğini yeyip suyunu içip havasını solumuyor muyum? Cezaevinde ben de sesimin bütün şiddetiyle küfrederek kendimi teskîn etmek istiyorum!
Son olarak; Altııı:
Derdimizi kendimize anlatabilirsek işimiz kolay! Anlatamazsak zordan da zor! Beceremezsek; işimiz, îmanlı müezzinlerin insâfına ve bizi büyüüük camilere değil gerçekten namâza, salâha, felâha çağırmalarına kalmış vesselâm!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KO-RU-MAAAZ!...
Selâm, sevgi, dua...
Tokkalı Mustafa ASLAN
Hayret kere hayret ki bunun adına da "ilm-i siyâset" diyorlar!
Ben bu, ilm-i siyâset'ten; insanları, mütedeyyin müslümanları aldatmak için gerekirse Allah'ı da, Peygamber'i de, Kur'ân'ı da, Dîni de kullanmak meşrûdur gibi bir anlam çıkarırsam, yanlış mı olur?
"Ne demek bu şimdi?" sorularınızı duyar gibiyim!
Söyleyeceğim; Biiir:
"One minute!"çü bir 'minik fare', çarşaflı kadınlarımızı arap kadınlara benzeten bir Bayan Milletvekilinden hareketle Ana Muhalefete; "Kardeş Arap halklarının kadınlarına en ağır şekilde hakaret eden, ırkçılığın, ayrımcılığın en korkunç derecesine ulaşmış milletvekillerinizle ilgili ne işlem yaptınız?" diye kükremişti, aslanın miyavladığı, kedinin uçuverdiği ülkemde!
Siyah çarşaflı kadınları arap kadınlarına benzeten, veya arap kadınlarını bizim çarşaflı kadınlarımıza benzeten tavırsızlığa verilen tepki buydu! Siyah çarşafından dolayı arap kadınlara benzetilmek, o çarşafa girenleri rahatsız eder mi diye merak edenlerdenim!
Benzetmeye tersten bakarsak; Arap kadınlarını bizim çarşaflı kadınlarımıza benzetmek mi, yoksa; "Gelin! Allah aşkına gelin, bizi siz öldürün! İntihâr büyük günah!" diye yalvaran Müslüman Arap kadınlara tecâvüz eden Haçlı conilerelere dua etmek mi daha ağır hakâret?
Söyleyeceğim; İkiii:
Zoru görünce pırr diye uçan bir kedi; "Bizi korku yaymakla suçlamak, kurnazlıktır. ... 2002 seçimi dahil, ateşkes isteyen ve o ortamda seçime giden kendisidir." diye mırrr'layarak tırnak göstermişti aslana miyav dedirtilen, minik fârenin kükretildiği, huzûrlu-istikrarlı ülkemde!
Bir tv dizisindeki; "Şerefsizin oğlu Şeref" adlı çocuğa benzeyen, yemînlerine ihânet eden bölücülerin; "Demokrasi araçtır. Gereken durakta inilecek tramvaydır" inançlı İleri Demokratla ortak hedefe yolculuklarını seyrediyoruz! "Lider peşinden uçuruma atlamak töredir!" diyecek kadar mankurtlaşmış, firâri "milliyetçilik havuzu kurbağa larvaları"nın milî duyguları, ne zaman depreşecek diye bekliyoruz huzurlu-istikrarlı ülkemde?
Söyleyeceğim; Üüüç:
Üç Bakan'ın "Balyoz Darbe Planı davasında tutuklanan 163 sanığı kurtarma planı" diye servis edilerek gündem değiştiren bir haber üzerine mandaya söğüt dalında yuva kurdurulan, yavrusu sineğe kaptırılan, dışarda "sarı öküz" itibarlı ülkemde, Üç Bakan'dan biri; "... Bireysel olarak inisiyatif kullandığım türünden ithamlar da doğru değil. .... sordum onlar da böyle bir plan yok dediler." demişti! (http://gundem.bugun.com.tr/uc-bakandan-balyoz-aciklamasi-143509-haberi.aspx) Sonra da Meclis Başkanı edilmişti o bakan!
Bu cesur siyasetçiyi, ANAP dönemi Bakanlığından da hatırlarım! Yozgatlı bir hemşerisinin, çek-senetçi, tahsilatçılardan biriyle olan bir meselesi götürülmüştü kendilerine. Dostların; "Kalabalık olalım dikkat çeksin!" ricalarıyla ben de aralarındaydım. Hemşerisinin uğradığı haksızlığı dinleyen Yozgatlı Bakan'ın; "Bunların arkasında büyük mafya var! Adamı bitirirler!" dediğini, yardım isteyen Yozgatlının; "Onlar mafyaysa siz devletsiniz! Devletten güçlü bir şey olabilir mi?" sitemini duyarak-görerek şaşırdığımı bilirim!
AKP'den istifa ederek MHP'ye katılan Zekai Özcan'a yapılan; "Adnan Kahveci’nin sonunu unutma!" (http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yg/habergoster.php?haber=46255) demokratik uyarıyla örtüştürdüm bu cesur davranışı ve söğüt dalına yuva yaptırılan manda yavrusunun sineğe kaptırıldığı İleri Demokratik bir ülkede yaşadığıma sevinsem mi, dövünsem mi bilemedim!
Söyleyeceğim; Döört:
Rüzgâra karşı sidik yarıştırarak hem kendilerini, hem demokrasiyi, hem de yandaşlarını ıslatan-pisleten demokratik-diplomatik özürlülerin, karşılıklı yanlış hamleleriyle; binmişiz bir alâmete, gidiyoruz kıyâmete!
Söyleyeceğim; Beeeş:
Yol yaptırırken, köprü yaptırırken, demir yolu yaptırırken, Fak-Fuk-Fon'dan yardım paketleriyle oy toplarken AKP'li olan Recep Tayyip Erdoğan'ın; BOP Eş Başkanı ve Medeniyetler Arası ittifak Eş Başkanı olarak; "Bölgede bizim de görevlerimiz var!" diyerek, 40.000 kişinin ve bebeklerin katili bir câni psikopatla "Yol Haritası" belirlemek için yapılan görüşmelerde Devlet'i ve Devletliği, atadığı ve özel yasalarla koruduğu; adının başındaki "Millî"nin artık yük sayıldığı, İstihbarat Teşkilatı Müsteşârına ortaladığını seyrediyoruz! Dar alanda Hızlı Gonzales'le Arı Maya'nın paslaşmalarını ve boş Fil Kalesine İleri Demokratik şutlarını izliyoruz!
Sadece izlemekle yetinsek belki susarım ama bir de alkışlıyoruz, hiç utanıp arlanmadan!
Erzurumlu Alvarlı Muhammet Efe'nin;
"Yerden göğe küp dizseler
Birbirine bend etseler
Alttan birini çekseler
Seyreyle sen gümbürtüyü!" diye tarif ettiği, millî pusu ortamındayız!
Havada kurdun, karada kuşun; buzullarda devenin, çölde kutup ayısının; Müslüman ülkesinde Haçlının, Vatikan'da Ilımlı İslamcının; Haçlı Müslümanın, ülkücünün, devrimcinin, dönenin-değişenin; hürlerin evinde hücre hapsinde tutulduğu bir ülkede; ömürboyu ağırlaştırılmış hapse mahkûm bebek katili lânetli birinin sonsuz hürriyetini izliyoruz!
Dış ülkelerde "sarı öküz" itibarlı, La Fonten'in hayâli hayvanlar ülkesine döndürülen ülkemde, ben de cezaevinin sonsuz hürriyetine talibim! Yok mu buna hakkım? 60 yıldır bu ülkenin ekmeğini yeyip suyunu içip havasını solumuyor muyum? Cezaevinde ben de sesimin bütün şiddetiyle küfrederek kendimi teskîn etmek istiyorum!
Son olarak; Altııı:
Derdimizi kendimize anlatabilirsek işimiz kolay! Anlatamazsak zordan da zor! Beceremezsek; işimiz, îmanlı müezzinlerin insâfına ve bizi büyüüük camilere değil gerçekten namâza, salâha, felâha çağırmalarına kalmış vesselâm!
TÜRK TÜRK'Ü KORUMAZSA TANRI TÜRK'Ü KO-RU-MAAAZ!...
Selâm, sevgi, dua...
Tokkalı Mustafa ASLAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)